on altıncı yaş günümde sevinç bana adalet ağaoğlu'nun ölmeye yatmak kitabını hediye etmişti. sevdiğimiz edebiyat hocamıza sormuş, benim sevdiğim kitapları hocaya söylemiş ve ondan tavsiye istemiş. bu kitaplara benzer bir kitap söyleyin hocam demiş. bunu bana hediyeyi verdikten sonra anlattı. o zaman ne o biliyormuş adalet ağaoğlu'nu ne de ben. hatta kitabı ilk elime aldığımda direk arkasını okumaya koyulduğumu ve sevinç'in bana hararetle bu kitabın ne kadar önemli bir kitap olduğunu anlatmaya koyulduğunu hatırlıyorum. birtanecik sıra arkadaşımın benim için bu kadar özenmesinden çok etkilenmiştim. o zamanlar beni en iyi anlayanlardan biri olduğunu düşündüğüm arkadaşımın ince düşüncesinin eseri olan bu kitap, aldığım en güzel hediyelerden biri olarak kişisel tarihimde yer etmekte. bütün bunlara rağmen, utanarak o kitabı okumadığımı söylüyorum. hatta aradan bir-iki sene geçtikten sonra sevinç laf arasında son derece zarif bir şekilde ölmeye yatmak'ı hala okumadığım için bana gönül koyduğunu belirtmişti. sanırım ben de o zaman "her şeyin bir zamanı var, bir türlü okuyamadım ama söz veriyorum okuyacağım." gibi bir şeyler söyledim. böyle diye diye üstünden yedi yıl geçmiş. yedi koca yıl. ben bir kez olsun elime alıp da okumaya teşebbüs etmeden yılları devirmişim. ne ayıp. neden böyle yaptığımı bilmiyorum. sanırım o kitabı hep biraz depresif buldum ve bir türlü elim gitmedi.
geçen gün dolabın kapağını açtığımda, altlı üstlü raflarda duran ölmeye yatmak ile william faulkner'ın döşeğimde ölürken romanları gözüme ilişti. o an ensemden bir ürperti geçer gibi oldu. üst rafta yabancı yazarların kitapları dururken, alt rafta yerli eserler durmaktaydı. ne tesadüftür ki dolabın kapağını açar açmaz ölmeye yatmak ile döşeğimde ölürken aynı anda gözüme çarptı. bir sürü kitabın arasında resmen ikisi yanıp söndü. mevsimin kış oluşu, iki kitabın da karanlık adlara sahip oluşu ve son zamanlarda baş gösteren can sıkıntım beni tedirgin etti. o zamana kadar ne adalet ağaoğlu'nu ne de william faulkner'ı aklımın ucundan dahi geçirmemiştim. iki kitap da yıllardır o raflarda durmaktaydı ve ben her gün o dolabın kapağını açmaktaydım. sanırım algıda seçicilik bu olsa gerekti; her gün baktığın yerde duran şeyi o gün görmek ve çok şaşırmak. neden o iki kitabı aynı anda ve o gün görmüştüm? aklımdan neler geçiyor olabilirdi ki diye düşündüm. bilinçaltı, ah bilinçaltım.
döşeğimde ölürken defalarca başlayıp da bir arpa boyu yol katedemediğim william faulkner romanı. incecik olmasına rağmen okuyamadığım ve demek ki benim için henüz zamanı gelmemiş diye düşündüğüm bir roman. carson mccullers kitaplarının ardından aylar önce bir kere daha denediğim ama yine devam edemediğim bu kitabı, umarım gelecekte bir gün okurum. fakat ondan önce sevinç'e olan sözümü yerine getirmeliyim.
***
bir haftadır kafamda bu benzetme dolanıp duruyor. bu iki kitabın ismen birbirini ne kadar andırdığını kesinlikle önceden fark eden vardır; ama ben kendi başıma fark ettiğim için önemsiyorum. konsept olarak ne kadar benzerler bilmiyorum; ancak ikisi de son derece karanlık isimlere sahipler ve son bir haftadır kafamda gezmekteler. bunun üstüne bir de adalet ağaoğlu'na geçen akşam televizyonda rastlayınca, bu farkındalık halini kafamdan atmam gerektiğini düşündüm, yazarak tüketmeyi umdum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder