
18 Nisan 2010 Pazar
kraliçe bana domates verdi

17 Nisan 2010 Cumartesi
bu filmde aynı frekansı tutturamadık reha bey. üzgünüm.
kosmos'un fragmanını izleyince öyle heyecanlanmıştım ki filmin sürekli ertelenen vizyona girme tarihini takip eder oldum. kaç defa değişti hatırlamıyorum. sonunda kosmos dün sinemalara teşrif etti. bugün de biz kendisini görmeye gittik. cepa'nın orta büyüklükteki salonlarından birinde sadece biz vardık: dört türk ve hiç türkçe bilmeyen bir kazak. aslında salonda sadece bizim olmamız fena da olmadı, film süresince birbirimize sorular sorup durduk. sonradan anladık ki hiçbirimiz pek bir şey anlamamışız. ama öyle kızdım ki reha erdem'e (ben de kim oluyorsam?), ben anlamadım değil, o anlatamamış dedim. bunu dedim ve bu dediğime de inandım. kendisi "iyi yönetmen" insiyatifini kullanarak deneysel bir çalışma yapmış. o yüzden de anlamadım diyorsam bana salak demesin. ha, ama eğer diyecekse de canı sağolsun.
filmi eleştirsem de, acaba reha beyler bizle dalga mı geçiyor diye sormadan edemesem de bir bakıyorum, filmde kars var. hatta sadece kars var. kars mı? kars ya. orhan pamuk'un kar'ıydı; nuri bilge ceylan'ın iklimler'de sevdiği kadını ziyarete gittiği yer; özge'nin memleketi, bize kete getirdiği yer; şimdi de reha erdem'in mistik diyarı. ben hiç görmedim kars'ı ama bu adamlardan anladığım, insanları büyüleyen bir şeyler var orada. biraz dinginlik mi desem, yoksa zamansızlık mı acaba? bana verdiği his zamansızlık hissi. büyük şehirden biri oraya gittiğinde ne hisseder bilemem. şu an için anca tahmin edebilirim. acaba nedir onların o topraklarda bulduğu? ülkenin en doğusundayken bütün düşüncelerin de uzağında mı olursun? oysaki biliyorum, cevdet bey ve oğulları'nda roman karakteri büyük şehirden erzurum'a kafasını toplamaya gider. doğu'nun soğuğunda bir anlam bulmaya gider. hatta sakallarını kesmez orada, her şeyi kendi haline bırakır. sakalları uzadıkça yüzü kapanır. belki de bu şekilde herkesten ve her şeyden saklanır. bense bugün kars'ı izlerken neredeydim diye sordum kendime, koca bir anlamsızlık hissi buldum sadece, ya da anlamlandıramama.
film daha başlar başlamaz o da nesi? arkadan gelen a silver mt. zion mu yoksa?! evet onlar. film boyunca arka fonda kulaklarımız onları duydu. o karanlık atmosfere öyle güzel gitmiş ki. bu yüzden ne kadar kızsam da reha beyler'e, müzik tercihinden dolayı yine ortak bir noktada buluştuk kendisiyle. bize mt. zion dinletmesine dinletti ama yine de gönlümü alamadı.
filmin ardından kazak arkadaş dedi ki, bu filmin arka fonunda niye savaş var? yok dedik, o savaş değil. şehrin kendi atmosferi. hmmmm, dedi, aynı ikinci dünya savaşı gibi. evet dedim, ben de izlerken onu düşündüm. sanki polonya'da bir şehre naziler girmiş. öyleki, filmi bizden daha iyi anlamış. vay be dedik.
filmden çıktığımda sinirliydim, bu da ne böyle demiştim. şimdi düşünüyorum, halen bu da ne böyle diyorum. izlediğim filmler arasında benim için çok özel bir yere sahip olan beş vakit'in yönetmeni mi beni bu kadar sıkan? hem de o yönetmenin a silver mt. zion'lu filmi? maalesef öyle.
ben bu filmden şunları öğrendim:
-reha erdem hemen hemen bütün filmlerine öksüren bir karakter eklemeye ısrarla devam ediyor ama bilmiyor ki bu yüzden beni kaybediyor.
son olarak da bir adama çok güvenmeyeceksiniz. kızlar bu da sizin içindi.
19 Mart 2010 Cuma
ıspanak yiyerek güçlü olalım
yeni albümümüz vesilesiyle yaptığımız ingiltere ve amerika turundan sonra memleketimiz borçka'ya dönünce hemen kendimizi çimlere attık. grup arkadaşım marc'a dedim ki:" oğlum getir gitarı, ukuleleyi, hep beraber bayırlarda dolanalım". ayıpsın dedi. ninem bir tepsi ıspanaklı börek yapmış. davulcumuz canıtın da termosa çay dolduruvermiş. felekten bir gün çaldık. yahu marc dedim, o kadar yer gezdik, ingiltere, amerika neyim gördük, yine de en güzeli ninemin memleketi be dedim. haklısın bacım dedi.
kalamış'tan bir tatlı huzur almanın ya da gece vakti heybeli'de mehtaba çıkmanın vakti geldi mi? ben hiç bilmem. adalar, modalar... bunlar bana yabancı. bilsem güzel olur, bir vakit bilmek isterim. göreyim, öğreneyim. görülecek, öğrenilecek şeyler hiç bitmez. iyi ki de bitmez. ya bir de bitseydi halimiz nice olurdu? biz çok sıkılırız günlerden, biz derken kendimi kastederim lakin benim gibi sıkılanlar var, bilirim. günler hep aynı, yollar hep aynı. bazen eğlence olsun diye yolumu uzatırım, farklı bir otobüse binerim. bazı güzergahlar bana iç karartıcı gelir. karanlık bir film gibi, yollar kasvetli bir şehirde çekilen iç sıkıcı bir film adeta. dar yolları sevmem, ara sokakları da. geniş yollardan gidince camdan içeri ferahlık sızar. sonra otobüsün tıkış tıkışlığı ferahlık merahlık bırakmaz. böylece dengelenir her şey, nötrleşir. ben de nötrleşirim. kayıtsızlığım yavaş yavaş artar. kayıtsızım desem de iyi şey ile kötü şey; güzel şey ile çirkin şey aynı değildir. mutluluğun verdiği his güzel ama kötü bir şeyle karşılaşınca üzülmek yok. üzülmek diye bir şey yok. hiç olmadı, biz hiç bilmedik. hep iyiyi hep güzeli bildik. öyle olalım zaten. içimi açan müzikler ve içimi açan filmler görmek istiyorum. bir de içimi açan insanlar... en mühimi de insanlar. canım insanlar, güzel insanlar. bazen sevdiğim, bazense nefret ettiğim, şu sıralarsa kayıtsız kaldığım insanlar. vitaminlerimi alsam, taze sıkılmış meyve suyumu içsem, birkaç kültür fizik hareketi, bir-iki de iyi dost sesi... birden hemen dinçleşiveririm. çok güçlü olurum, iyi işler yapmak için şevk gelir. sonra bir bardak taze çay içerim; demli, mis kokulu. veyahut da sert bir kahve. cümleye "veyahut"la başladım, bağlacı cümlenin başına koydum. halbuki olmaaaz. "ama"yla cümleye başlanmaz. "ve" ile de. öyle derdi hocamız. kulakları çınlasın. ne zaman "ve" ile cümleye başlasam aklıma gelir. gelsin, ziyanı yok, severim. bana bir şey öğreteni severim.
"veyahut da sert bir kahve"de kalmıştım. gücümü toplamam gerek. daha yapacak ne çok şey var. bense yorgunum. uykular uyumak, rüyalar görmek isterken ayakta durmak kadar zor olan bir şey yok. bir baktım, herkes ayakta durmakta zorlanıyor. herkeste bir yorgunluk. bahar yorgunluğu mu? baharı bilmem fakat bahaneler hiç bitmez. bahar gelir yoruluruz, yaz gelir yoruluruz, sonbahar ve kışın zaten hep yorgunuz. üstüme bir rehavet çöktü. bulmak istesem milyon tane bahane yaratabilirim. ne de olsa bahaneler hiç bitmez. o yüzden kaldırayım artık şu mazaretleri. çayıra çimene yayılmak için vakit henüz erken.
yahu marc, her şeyi öğrendin de şu "börek"e, "börek" demeyi öğrenemedin. hala böööörek, ısrarla bööörek. ama ne yapalım, sen öyle diyorsan öyle olsun. canın sağolsun ya. o kadar kusur kadı kızında da olur.
5 Mart 2010 Cuma
marissa'nın "frank"i ile slowdive'ın "alison"ı arası bir zaman dilimi

21 Şubat 2010 Pazar
ciddi bir adam
a serious man'i izleyeli on günden fazla oluyor. buna rağmen bazı bazı aklıma gelmeye devam ediyor. izlerken benim için özel bir film olacağını bilememiştim. sonradan sonraya sağlam bir yer etti zihnimde. ama başyapıt babında demiyorum. hani olur ya bazen, bir filmi izlersiniz ve anlattığı hikaye sizin hayatınızın o anki dönemine denk düşer. başka zaman olsa belki o kadar da sevmeyeceğiniz filmi o an seversiniz, ortak bir noktada buluşuverirsiniz. bay gopnik'i de bu yüzden sevdim ben. kendisini tanıdım hemen. bana öyle geliyor ki bu adamla karşı karşıya otursam bir şey konuşamam. kahve içsek sadece kahve içeriz. hatta öyleki kahve ilk on dakikada biter, sonra havaya bakarız ama yine de sıkılmayız. çevreyi izleriz, yoldan geçen insanları seyrederiz. "havalar da bu aralar pek sıcak" diye cümleler kurarız. etin kilosu olmuş otuz milyon, ulaşıma da zam geldi falan deriz ama sıkılmayız. velhasılı kelam, o bir fincan kahveyi yalnız içmemek için birbirimizle vakit öldürürüz. ne de olsa yalnız yemek yemek sıkıcıdır, bir kahvecide yalnız kahve içmek sanki herkes size bakıyormuş ve yalnızlığınız göze batıyormuş gibi bir his yaratır içinizde. oysaki herkes kendiyle ilgilidir, yalnız oturmak gayet normaldir ve kahve hep aynı kahvedir. yine de diyorum ki gopnik'le kahve içsem mutlu olurdum. o beni anlar mıydı bilemiyorum lakin ben onu anlardım. hatta ona bilmiş bilmiş derdim ki senin bir tatile ihtiyacın var adamım, git biraz dinlen.
gopnik'in çaresizliği ve bulunduğu çıkmazdaki yardım arayışı bana tanıdık geldi. şimdi ismini hatırlayamadığım birçok şener şen'li, kemal sunal'lı filmleri çağrıştırdı bana. hepimiz bilmez miyiz bunları? ailesini geçindirmeye çalışan aile babalarını, ergen haşarı evlatları, hep daha fazlasını isteyen aç gözlü kadınları... bizim şener şen'li, kemal sunal'lı filmlerde de bunlar anlatılır. belki de o yüzden sevdim gopnik'i. bir pozitif bilimci olmasına rağmen bütün hayatını bir din adamından alacağı öğüde bağlayan bu adamın çaresizliğini anladım. yardım ihtiyacının insana neler yaptırabileceğine hiç şaşırmadım. insanın gücünün tükendiği o anda bütün öğrendiklerini bir kenara bırakıp; tekrardan ona ilk öğretilen şeylere, içinde bulunduğu kültürün dualarına, öğütlerine sığınma içgüdüsünü anladım. düzenli bir yaşantının, seni seven bir aileye sahip olmanın, hayatını idame ettirecek kadar para kazanıp, ayda yılda bir ufak tatillere çıkmanın, bayramda seyranda bir arada olmanın belki de hayatın özü olduğunu düşündüm.
bir de hayatta başımızdan geçen bir olayın, karşılaştığımız bir şeyin en az kendisi kadar zamanlamasının da önemli olduğunu bir kez daha idrak ettim.
20 Şubat 2010 Cumartesi
hava yetmiyor
6 Şubat 2010 Cumartesi
"i never had the chance to explain exactly what i meant" der beth.
4 Şubat 2010 Perşembe
kulaklık
1 Şubat 2010 Pazartesi
biri gönül koyarsa, gönlünü alın.
14 Aralık 2009 Pazartesi
iki kat çorap giymek yerine

hava bugün nasıl soğuktu. hele sabah saatin yedi buçuğunda. öyle soğuktu ki iki kat çorap, üç kat üst ve hatta eldiven ile atkı bile beni ısıtmaya yetmedi. neden bilmem içimden geldi, elim beach boys'un california girls'üne gitti. işte o an bir ilüzyonun içine girdiğimi fark ettim. kendi gerçekliğimden daha güzeldi o hal, bunu bildiğimden içime acayip bir ağırlık oturdu. hafiflemedim, memnun olamadım, bilakis daha kötü hissettim kendimi.

ben de oduncu gömleğimi giyer, sörfü taşımalarına yardım ederdim. onlar da derdi ki aa olur mu, ne zahmet ediyorsun, sana asla taşıtmayız. ben de mahçup mahçup gülerdim, peki o zaman derdim. sonra içlerinden biri bana derdi ki sen ne güzel bir california kızısın. ben de derdim ki yok ben buralı değilim. bunun üstüne o sorardı nerelisin. çoook uzaktan geldim ben derdim. sonra o merak ederdi, bana sizin oraları anlatsana derdi. ben de derdim ki bizim oralarda okyanus yok, gel şuraya oturalım da okyanusu seyredelim. o da tamam derdi. istersen bir gün seni sörfümle gezdiririm derdi. bir an tereddüt ederdim, sonra gülerek isterim derdim. o zaman bu haftasonu sahilde buluşalım derdi. tamam derdim. beni sörfüyle gezdirdikten sonra beraber hamburgerciye gideceğimizi bilirdim. o haftasonu ve ondan sonraki bütün haftasonları beraber hep sörfle gezecektik ve acıkınca da güzel yemekler yiyecektik. gömleği ne güzeldi.
iki kat çorap giymek yerine belime pareo bağlamak isterdim.


