Ethan Coen ve Joel Coen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ethan Coen ve Joel Coen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mart 2011 Cumartesi

sevemediğim filmler

ne inception beni o kadar etkiledi ne de black swan’i sevebildim. popüler olandan uzak durma kaygısı değil benimki, sadece sevemedim. benim sinemadan beklentim bana yoğun bir hikaye anlatması; bulmaca çözmek değil. onun da güzel olduğu anlar var elbet ama benim için genel bir tercih olduğu söylenemez. bir de samimiyet unsuru var. bir şey samimi gelmeyince önyargılarıma engel olamıyorum ve –ne yazık ki- işin iyiliğini göz ardı ettiğim olabiliyor. bu kısmı da darren aronofsky için diyorum. kendisinde bana samimi gelmeyen bir yan var ve sanırım bu saatten sonra onu sevmem olası görünmüyor. black swan’i kendisine dair önyargılarımı bir kenara koyarak izledim, üstelik de ilgiyle izledim ama üstünden birkaç gün geçmeden benim için uçup gitti. onun o her şeyi hesaplayan ve planlayan halini sevemiyorum. çok da açıklamama gerek olduğunu düşünmüyorum. ben bunu söyleyince filmlerinden rahatsız olduğumu ve bunun da onun iyi bir yönetmen olduğunun kanıtı olduğunu söyleyen birkaç kişi oldu. ben onu trier kadar rahatsız edici bulmuyorum mesela. trier bin kat daha rahatsız edici ama seviyorum. aronofsky’i ise iyi bir yönetmen ama sevdiğim bir yönetmen değil. ne bileyim, inarritu’nun biutiful filmi beni çok daha fazla rahatsız etti ve günlerce aklımdan çıkmadı örneğin. üzerinden günler geçtikçe ne kadar iyi bir film olduğuna daha çok kani oldum.

vermek istediğim başka bir örnek de, büyük bir fenomen olacak gibi sunulan, sağda solda her yerde resimleri, fragmanı paylaşılan ve insanı etkileyici olduğu izlenimine kaptıran blue valentine filmi. çok çok zayıf bir film çıktığını söylersem yine tepki mi alırım bilmiyorum. üstelik oyuncuları taa dawson’s creek zamanlarından gönlümde yer eden michelle williams ve övgüye ihtiyacı bile olmayan ryan gosling olmasına rağmen. ne yapalım, bazen olmayınca olmuyor.

bunlar uzun bir süredir ifade etmek istediğim şeylerdi. insanların yere göğe koyamadıkları bu filmleri sevemeyince bayağı bir düşündüm. gerçekten. üstelik ne kadar önyargısız baktğımı anlatamam bile. ama yine de elimden fazlası gelmedi. en son bu kadar garip hissettiğim sinema filmi, coen’lerin a serious man’iydi. ben onu bir başyapıt olarak görürken, camiada fazla underrated kalmıştı ve fazlaca kötülenmişti. niye olduğunu halen anlayabilmiş değilim.

21 Şubat 2010 Pazar

ciddi bir adam

(aşağıdaki yazı "spoiler" namına bir şey içermemektedir)

A Serious Man

içime serin hava üfleyen bazı filmler var. zaman zaman karşıma çıkıyorlar. ferahlık desem değil, huzur desem hiç değil ama az biraz dinginlik veriyorlar. içim genişliyor, kafam duruluyor, sonra ben rahat bir uyku uyuyorum. her şey gözüme daha kolay, daha çekilebilir geliyor. bana "ne var ki ben her şeyi yaparım. emek edersem, sabretmeyi becerebilirsem yaparım" dedirtiyorlar. sonra uyanıyorum ve her şey yine aynı görünüyor. yine de olsun diyorum, kısa bir anlığına da olsa ben o ferahlık hissini yaşadım ya. var öyle bir his bilirim, ara sıra hissederim.

a serious man'i izleyeli on günden fazla oluyor. buna rağmen bazı bazı aklıma gelmeye devam ediyor. izlerken benim için özel bir film olacağını bilememiştim. sonradan sonraya sağlam bir yer etti zihnimde. ama başyapıt babında demiyorum. hani olur ya bazen, bir filmi izlersiniz ve anlattığı hikaye sizin hayatınızın o anki dönemine denk düşer. başka zaman olsa belki o kadar da sevmeyeceğiniz filmi o an seversiniz, ortak bir noktada buluşuverirsiniz. bay gopnik'i de bu yüzden sevdim ben. kendisini tanıdım hemen. bana öyle geliyor ki bu adamla karşı karşıya otursam bir şey konuşamam. kahve içsek sadece kahve içeriz. hatta öyleki kahve ilk on dakikada biter, sonra havaya bakarız ama yine de sıkılmayız. çevreyi izleriz, yoldan geçen insanları seyrederiz. "havalar da bu aralar pek sıcak" diye cümleler kurarız. etin kilosu olmuş otuz milyon, ulaşıma da zam geldi falan deriz ama sıkılmayız. velhasılı kelam, o bir fincan kahveyi yalnız içmemek için birbirimizle vakit öldürürüz. ne de olsa yalnız yemek yemek sıkıcıdır, bir kahvecide yalnız kahve içmek sanki herkes size bakıyormuş ve yalnızlığınız göze batıyormuş gibi bir his yaratır içinizde. oysaki herkes kendiyle ilgilidir, yalnız oturmak gayet normaldir ve kahve hep aynı kahvedir. yine de diyorum ki gopnik'le kahve içsem mutlu olurdum. o beni anlar mıydı bilemiyorum lakin ben onu anlardım. hatta ona bilmiş bilmiş derdim ki senin bir tatile ihtiyacın var adamım, git biraz dinlen.

gopnik'in çaresizliği ve bulunduğu çıkmazdaki yardım arayışı bana tanıdık geldi. şimdi ismini hatırlayamadığım birçok şener şen'li, kemal sunal'lı filmleri çağrıştırdı bana. hepimiz bilmez miyiz bunları? ailesini geçindirmeye çalışan aile babalarını, ergen haşarı evlatları, hep daha fazlasını isteyen aç gözlü kadınları... bizim şener şen'li, kemal sunal'lı filmlerde de bunlar anlatılır. belki de o yüzden sevdim gopnik'i. bir pozitif bilimci olmasına rağmen bütün hayatını bir din adamından alacağı öğüde bağlayan bu adamın çaresizliğini anladım. yardım ihtiyacının insana neler yaptırabileceğine hiç şaşırmadım. insanın gücünün tükendiği o anda bütün öğrendiklerini bir kenara bırakıp; tekrardan ona ilk öğretilen şeylere, içinde bulunduğu kültürün dualarına, öğütlerine sığınma içgüdüsünü anladım. düzenli bir yaşantının, seni seven bir aileye sahip olmanın, hayatını idame ettirecek kadar para kazanıp, ayda yılda bir ufak tatillere çıkmanın, bayramda seyranda bir arada olmanın belki de hayatın özü olduğunu düşündüm.

bir de hayatta başımızdan geçen bir olayın, karşılaştığımız bir şeyin en az kendisi kadar zamanlamasının da önemli olduğunu bir kez daha idrak ettim.

ne güzel yapmışsınız coenler.