o çok sevdiğim bir kız. dedi ki ankara'yı çok özlemişim. ben de seni çok özlemişim dedim. hadi beni simit yemeye götür dedi, tabii ki dedim, sen yeter ki iste. izmir'de boyoz varmış, yağlı mı yağlı bir çeşit börekmiş. çok duydum dedim, ama hiç yemedim. hay allah, bak aklıma gelse getirirdim sana dedi. olsun dedim, canın sağolsun. bir dahaki sefere getirirsin. hem bence hiç de bir numarası yok dedi, milföye benzeyen bir şey. sen öyle diyorsan öyledir dedim, hem bak yağlıymış da zaten. yememek en iyisi. ben ankara'yı çok özlemişim ya dedi. gelmeden önce o kadar çok istemiş ki, ne olur ben oradayken kar yağsın demiş. canım benim. başka bir şey istesen olacakmış dedim. başka bir şey istemiyorum ben, kar olsun yeter dedi. ben de hemen koluna girdim. yürürken birinin koluna girebilmek ne güzel. o yakınlığı hissedebilmek. insan herkesin koluna giremiyor. senin koluna girmeyi özlemişim dedim. hadi şuraya gidelim dedi, orada yiyelim, eskiden ne çok giderdik. tamam dedim, gidelim hadi. yemeklerimiz geldiğinde o bana izmir'i anlatmaktaydı. izmir'e giden bir daha dönemiyormuş dedim, sen de öyle olmayasın diye sordum. hakikaten biraz öyle dedi, izmir buradan öyle farklı ki dedi. nasıl yani diye sordum. bir kere her sabah güneşli bir güne uyanıyorsun dedi. o kadar güzel bir şey ki. burada ise hep bir kasvet var. düşündüm, doğru dedim. sonra devam etti, iklimden dolayı olsa gerek, insanların üzerinde bir rahatlık var, yüzleri daha yumuşak, sokakta gülümseyen insanlar görüyorsun dedi. burayı düşündüm, burada insanların yüzleri hep asık, hep sert. sonra konuştuk, konuştuk. biliyor musun dedim, senin gibi bir çay arkadaşı bulamadım ben daha. yani insanlarla çay içiyorum ama hiçbiri seninki gibi has tiryaki değil. o bana güldü. sonra yine konuştuk, konuştuk. hala bildiğim gibisin dedi. bu lafı hoşuma gitti. evet bak hala bildiğin gibiyim, hala lense geçemedim bir türlü dedim. olsun ya, ben de geçemedim işte dedi. sonra bana lens solüsyonunun bilmem ne bakterisi için ne mükemmel bir besiyeri olduğunu anlattı. hadi ya dedim, bunu söylediğin hiç iyi olmadı, bak şimdi hiç geçemeyeceğim gördün mü dedim. sonra bana dedi ki, hatırlıyor musun, lisedeyken bir gün acayip bir kar yağmıştı, okulun oradaki yokuştan iniyorduk, sen benim koluma girmiştin, birden benim ayağım kaymıştı ve ikimiz birden düşmüştük. hatırlıyorum tabii dedim, o gün bugündür karda kimsenin koluna girmiyorum, hatta elimi cebime bile sokmuyorum. sonra özge geldi, ikisi öyle güzel konuştular ki ben sustum onları dinledim. böyle anlarda karşımdaki bilmez ama ben o anları kaydederim. daha doğrusu kaydedermişim, ihtiyaç duyduğumda hatırlamak için. bir şeyler ters gittiğinde, üzerime bir güvensizlik hissi çöktüğünde çıkarıp çıkarıp izlerim. sözler kulaklarımda yankılanır, cümleler sırayla beynimden geçer. ikisinin konuşmasını da öyle kaydettim. acaba onlar da benimkini etmişler midir? illa o an olması gerekmiyor, bir zaman, bir yerde kaydetmişler midir acaba, merak ettim. sonra konuştuk, konuştuk. yarın yine bir şeyler yapalım dedik. özge dedi ki ben gelemeyebilirim, başkalarına sözüm var. sonra o dedi ki, bak ben taa izmir'den geldim, sen gelemem diyorsun, oldu mu hiç. o zaman özge dedi ki, tamam, önce diğerleriyle buluşurum, sonra oradan erken kaçıp yanınıza gelirim. hah, şimdi oldu işte dedik. çok sevdiğim kız dedi ki, bak muhakkak gel, yoksa sana gönül koyarım bilmiş ol. gönül koymak... nerden bulup çıkarttı şimdi bu lafı diye düşündüm. onun ağzına da ne güzel yakıştı, sanki biz eski zamanlarda yaşıyorduk, birbirimize hep "gönül koyarım"a benzer deyimler kuruyorduk. benim çevremde böyle güzel sözler kullanan insan pek yok. ne kadar ince bir söz, gönül koyarım. bak kızmam ama incinirim mealinde. sevdiğim biri bana böyle bir laf etse iki elim kanda olsa yanına giderim. zaten özge de ertesi gün yanımıza geldi, gelmese olmazdı. sonra o gönül koyuverirdi. sonra ben düşündüm, bu devirde "gönül koyarım"lı cümle kuran kaç kişi vardı ki?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder