4 Şubat 2010 Perşembe

kulaklık

her sabah beraber durakta okul otobüsünü bekliyoruz. her sabah duraktaki insanlar değişiyor ama ben, o, bir de bir kız hiç değişmiyor. üçümüz her sabah hep oradayız. çünkü belli ki üçümüzün de her sabah dersi var. sabahlar zor, erken uyanmak kötü, hele mevsim kışsa dışarısı çok soğuk. o daha bu yıl başlamış okula, hazırlıkta okuyormuş. ilk günlerde ben durakta beklerken babasıyla gelmişti. babası bana demişti ki, kızım okula giden otobüsler buradan mı geçiyor. ben de evet demiştim. hangi saatlerde geçiyor diye sormuştu, ben de saatleri söylemiştim. o zaman o hiç konuşmamıştı. sonra babası devam etmişti, bizim oğlan da bu yıl başladı. şu bölüme girdi, şimdi hazırlık okuyor. hayırlı olsun demiştim. sonra babası devam etmişti, sen hangi bölümde okuyorsun kızım, ben de demiştim şu bölümde. o çocuğa dair aklımdaki ilk görüntü buydu işte, yeni bir okula başlamanın verdiği ürkeklik. herkesin başına gelmedi mi, geldi elbet. sonra sonra gel zaman git zaman bana okulla ilgili bilmediği şeyleri sormaya başladı. benimse hiç aklıma gelmedi, ona ismini sormadım. sonra öğrendim ki on yedi yaşındaymış. ne kadar küçüksün sen dedim, lisede hiç hazırlık okumamış. ben de tam on yedi yaşımda üniversiteye girmek isterdim dedim, ne güzel, şanslısın bence dedim. sonra bir sabah, yine böyle soğuk bir sabah, durakta otobüs bekliyoruz. bekliyoruz bekliyoruz, o sırada saat ilerledikçe ilerliyor. anlıyoruz ki otobüsümüz bu sabah gelmeyecek. bizimse dersimize yetişmemiz gerek. çünkü asistanların çoğu taş kalpli, geç gelene kızıyor; hocaların çoğu ise yufka yürekli, dayanamayıp alıyor. biz de durakta birkaç kişiyiz, saatimizi kontrol edip duruyoruz. gelmeyecek herhalde, hay allah diye kendi kendimize söyleniyoruz. sonra otobüsün gelmeyeceğine hepimiz ikna olduk mu acaba diye birbirimizin onayını alıyoruz. yanımda o çocuk bekliyor, o da diyor ki gelmez artık otobüs. ee ne yapalım o zaman, biz de dolmuşa bineriz diyorum. dolmuşa mı diye soruyor şaşırarak. evet dolmuşa diyorum. niye ki, bizim önce otobüsle kızılay'a gitmemiz gerekmiyor mu diyor. yok yahu diyorum, tam mesai saati, acayip trafik vardır şimdi, eğer kızılay'dan gidersek geç kalırız. bak önce şuraya gideceğiz, oradan dolmuşa bineceğiz diyorum. hıııı diyor, ben bilmiyordum. gel beraber gidelim o zaman diyorum. tamam diyor. beraber dolmuşa bineceğimiz durağa gitmek için ilk önce başka bir dolmuşa biniyoruz. sonra da asıl dolmuşumuza. yan yana oturuyoruz ve paralarımızı uzatıyoruz. dışarıdaki buz gibi soğuğun ardından dolmuş acayip sıcak geliyor, iyi geliyor. sonra yanımdaki çocuk mp3 çalarını çıkarıyor, kulaklığı kulağına takıyor ve kulaklığın bir ucunu da bana uzatıyor. sen de dinler misin diye soruyor. bir an gülümsüyorum, yok sağol, benim de var ama canım müzik dinlemek istemiyor diyorum. sonra o da peki o zaman diyor ve müziğini dinlemeye koyuluyor. sonra benim içime bir güzellik yayılıyor, diyorum ki biriyle kulaklık paylaşmayalı ohooo kaç zaman olmuş. öyle bir şey vardı değil mi diye soruyorum kendime. bazen arkadaşınla, bazen de sevdiğin çocukla paylaşırsın kulaklığını. ne kadar güzeldir o anlar. o çocuğun ince davranışını düşünüyorum, ben o derece ince düşünemezdim herhalde diyorum. ben sıkılmayayım istemiş. ne dinlediğini bilmiyorum, acaba ne dinliyordu ki. bunun hiç önemi olmadığını fark ediyorum. biri senle müziğini paylaşmak istediğinde ne olsa dinlersin ki. onu kırmak istemezsin ki. sonra düşünüyorum düşünüyorum, ben hiç on yedi yaşında bir erkek olmadım. on yedi yaşında bir çocuk olsaydım eğer, müziğimi birileriyle paylaşırken ne hissederdim acaba? on yedi yaşında bir kızken en güzel şarkılarda en sevdiğin çocuğu düşünürsün, bunu bilirim. peki on yedi yaşında bir erkeksen de böyle midir? böyledir herhalde diye düşünürüm.

Hiç yorum yok: