22 Aralık 2014 Pazartesi

dünyanın ölçümü

bilim yapan bir insanın motivasyonu nedir, bu soru benim hep ilgimi çekmiştir. tarihteki bilimadamlarına baktığımda hissettiğim şey hayranlıktan ziyade, süreç olarak derin bir yalnızlığı içeren bilim uğraşısında hayata tutunmalarını sağlayan şeyin ne olduğu ve bunu nasıl güçlü tuttuklarına dair meraktı. bu insanların hayatlarına dair kitaplar okumak zamanla birincil uğraşlarımdan biri halini aldı. okudukça gördüm ki einstein, newton, feynman sadece en meşhur olan bilimadamlarındandı. tarih sahnesinden gelip geçmiş birçok bilimadamı en az bu isimler kadar dahi, özel ve elbette ki işlerine kendilerini adamıştı. kendimce vardığım sonuç şuydu ki bu insanları hayatta bilimden daha fazla tatmin eden bir şey yoktu. 

bu konularda kendisiyle yazıştığım liseden arkadaşım, bana daniel kehlmann'ın dünyanın ölçümü romanını okumamı tavsiye etti. kendisi şu anda almanya'da eğitimine devam ediyordu ve alman aydınlanma çağına dair görüşlerini tam da bilimin göbeğindeyken bana aktarıyordu. kitap, alman aydınlanma çağı'nın iki bilimadamı, matematikçi carl friedrich gauss ve doğa bilimci alexander von humboldt'un kendi metodlarıyla dünyanın yüzölçümünü hesaplama tutkularını ve bu tutkunun nasıl bir ömür sürdüğünü anlatıyor. romanda kahramanlarımız gauss ve humbold; uğraştıkları alanlara ve bilimsel çalışmalarının gerçekliğine sadık kalınarak aktarılmış fakat sonuçta bu bir roman ve elimizdeki şey elbette ki kurgu. gauss, yolu pozitif bilimden geçen her insanın hayatında mutlaka karşısına çıkan bir bilimadamı. kendisinden yıllar önce şöyle bahsetmişliğim var. matematiğin prensi olarak anılan gauss'un etkisi neredeyse her alanda: diferansiyel, jeofizik, elektrostatik, istatistik, optik, astronomi. humboldt ise bir kâşif, doğa bilimlerine yeni bir boyut getirerek coğrafya, meteoroloji, jeoloji, deniz bilimleri ve botaniği bir arada çalışan ilk kişi. bu yönüyle biyocoğrafya denen alanın kurucusu sayılıyor. neredeyse aynı tarihlerde doğup ölen bu iki bilimadamının yolu, ancak altmış yaşlarındayken berlin'de düzenlenen bir konferansta kesişmiş. kehlmann'ın romanı da şu soru üstüne kurulu: bilim dünyasını ilelebet etkileyen bu iki büyük adam o konferansta ne konuşmuş olabilir?

nihaî amaçları dünyanın yüzölçümünü belirlemek olsa da gauss ve humboldt'un bilimsel yöntemleri çok farklı. kabaca söylemek gerekirse gauss masa başında, humboldt dere tepe gezerek bir sonuca varıyor. bu iki bilimadamının kişisel tarihleri de birbirine benzemiyor. gauss fakir ve eğitimsiz bir aileye doğuyor. o noktadan gelip de dönemin siyasi adamları tarafından bilmini yapması için maddi olarak desteklenen, hatta prens ünvanına uzanan hayatı, humbold'un aristokrat ve ülkede saygı gören bir aileye doğmasından oldukça farklı. buna rağmen humboldt, diplomat ve dilbilimci abisi gibi ayakları yere basan bir uğraşın peşinden gitmediği için ailesinden tepki görüyor. dere tepe seyahat etmesi, orta ve güney amerika'ya gitmesi hep hayalperestlik olarak görülmüş. romanın bir yerinde humboldt kendi kendine düşünüyor; "ben niye abim gibi devlet memuru olamadım ki? benim mizacım niye böyle, niye hep evimden uzak olmak istiyorum?"

doğa bilimlerine, biyolojiye, evrime ilgisi olanların humboldt'un adına rastlamaması mümkün değil. herkesin tarih sahnesinden sevdiği ve kendine yakın bulduğu bir bilimadamı olur. ben de tanıdığım günden beri humboldt'u ayrı seviyorum. -artiz feynman'ı sevecek değilim- gauss kendisine verilen ünvana yaraşır bir şekilde prenstir, mühendisliğin temelini atanlardandır; ancak humboldt'un bundan iki yüz sene önce sırtında çantası ve kendi imkanlarıyla yaptığı ölçü aletleriyle bütün dünyayı dere tepe gezmesi bana hep daha çekici gelmiştir. bu romanı okuyunca gördüm ki yazar daniel kehlmann'a da öyle gelmiş olacak ki kafamdaki humboldt'a ve kafamdaki gauss'a çok yakın iki karakter buldum. 

21 Aralık 2014 Pazar

thomas bernhard'ın şehri

yakın zamanda yolum viyana'ya düştü. kafayı yiyeceğimi düşündüğüm bir zaman tek başıma adeta kaçarak oraya gittim ve son zamanlarda yaşadığımı ilk kez orada hissettim. yalnız seyahat etmenin, turist gibi değil de kendi çapında gezgin gibi dolaşmanın güzelliğini keşfettiğimden beri hatırı sayılır yerde dolandım ancak bu sefer çok farklıydı. uzun zamandan sonra nefes almak nasıl bir şey onu gördüm. bu yüzden de şehre geri dönüşüm yüksek bir binadan yere çakılmak gibi oldu.

viyana'ya giderken aklımda avusturyalı yazar thomas bernhard'ın izini sürmek yoktu. birçokları gibi müzik, resim ve before sunrise vardı evet; ama thomas bernhard'ı bir süredir düşünmüyordum bile.  ardı ardına birkaç kitabını okuduğum ve üzerine vakit harcadığım yoğun bir dönemden sonra ara sıra gölge gibi yolumda belirmesinin haricinde kendisini anmıyordum. gece karanlık bir yolda yürürken, ankara soğuğunda ve istanbul boğuculuğunda ara sıra aklıma geliyordu ama çok değil. acaba neden diye kendime soruyorum da verebileceğim dürüst bir cevabım var: düşünmüyordum çünkü devlet ve yaşam hakkında yazdığı her şeye hak veriyor olmak beni geleceğe dair umutsuz biri kılıyor. halbuki devam edebilmem için umuda ihtiyacım var. thomas bernhard benden bunu alıyor. "bütün devletler katildir, hepsi aşağılıktır" diyor. missouri'de,  mike brown'u öldüren polisle ilgili çıkan beraat kararını duyunca bütün devletlerin aynı aşağılıkta olduğunu bir kere daha gördüm. devletler dünyanın her yerinde işlediği cinayetleri örtbas etmeyi çok iyi biliyordu. birinin bacısı, birinin adamı, birinin kardeşi, bir topluluğun üyesi olmayan insanlar hayatlarının bir döneminde her coğrafyada  kurban ediliyordıu. 

viyana'da oldukça soğuk bir günde rastgele bir kafeye girdim ve kalabalıkta gördüğüm tek boş masaya oturdum. sırtımı bir duvara yasladım ve yasladığım duvara bakakaldım. thomas bernhard'ın şu resmi asılıydı, gözlerime inanamadım.


bu bana hayatın güzel bir sürpriziydi. meğersem kendisinin hep geldiği bir kafeymiş. hatta türkçe'de eski ustalar adıyla basılan kitabın kapağına da bu kafede çekilen bir resim konmuş. belki sadece bunun için bile buraya gelmiş olabilirim diye düşündüm. ertesi gün bir sokakta duvarlara baka baka yürürken bu sefer de kendisinin bir zamanlar yaşadığı bir eve rastgeldim. bunların hiçbirini bilinçli ve sistemli şekilde arayıp bulmadım, kendileri karşıma çıktı.

 


bunun ardından thomas bernhard tekrar aklıma düştü. tekrar gölge gibi hayatımda belirdi. içinde yaşadığım düzene öfkelendiğim her an, duyduğum iğrenme hissi onun yıllar önce duyduğu histen farklı olamazdı. bundan yüz sene sonra da dünyanın bir yerinde bir vatandaş kendi devletinden iğrendiğinde aynı hissi duyacak diye düşündüm.

başka bernhard yazıları: 1 ve 2

kabul etmek

kendimi oyalamak en iyi bildiğim şey. tek çocuk olmanın bir getirisi olarak her an çevremde birilerine ihtiyaç duymadan saatleri ve günleri, hatta haftaları geçirebiliyorum. ufak şeyleri büyük birer amaç haline getirip, aradığım büyüklükte bir kereviz bulabilmek için yarım saat uzaklıktaki markete yürüyebiliyor, bana her gittiğimde lokum ikram ediyor diye kuru incir almak için illa kaç sokak ötedeki lokman hekime gidebiliyor, çıkması zor olsa da inmesi keyifli olduğu için illa yokuş aşağı inen bir sokaktan yürüyebiliyorum. bugün yine kendimi oyalayacak sayısız iş buldum. çamaşırları yıkadım, iki gün önce yıkadıklarımı ütüledim, evi süpürdüm, yemek yaptım ve hiçbiri içimdeki sıkıntı yok edemeyince kendimi sokağa attım. yağmur yağıyordu, ben de şemsiyem elimde yürüdükçe yürüdüm. görmeden su dolu bir çukura giriverdim ve botumun içi su doldu. bunu umursamadım ve yürümeye devam ettim. evde durmak istemiyordum. yürüdükçe hava sıcak geldi ve kendimi bu nasıl bir kış günü diye düşünürken buldum. bir saat yürüdüm. yürürken kulağımda balmorhea'ın ilk albümü vardı. bir ay önce konserlerine gittiğimden beri bu albüme takılıp kaldım. o zamandan bu yana neredeyse iki günde bir çevirdiğim bu albümü her dinlediğimde, konserde içine girdiğim ruh haline büründüm. aslında biraz da o hali muhafaza etmek için hep bu albümü dinliyordum. bu konseri yazmayı çok istedim ama yazamadım. üşengeçlikten dolayı değildi ama başka bir his beni bundan alıkoydu. yürürken bu hissin ne olduğunu bulmaya çalıştım.

müzik hakkında yazmak, benim için o tecrübeyi olabildiğince uzun bir zaman dilimine yayma amacını taşıyor. gittiğim konserlerin hiçbiri bana "tamam, işte bu en güzeliydi" dedirtmiyor. bunu olumsuz bir şey olarak söylemiyorum. bilakis böyle diyebildiğim için arayışım halen sürüyor. tecrübe ettiğim her yeni sesten bana daha yoğun şeyler hissettirmesini bekliyorum. arınmak, ferahlamak ve daha iyi bir insan olabilmek için müziğin peşinde oradan oraya koşuyorum. müzik hakkında uzun uzadıya yazmanın, şarkılara anlamlar yükleyip hayal alemine dalmanın, müzik vasıtasıyla bu hayattan uzaklaşmanın, kendi gerçekliğimin dışına çıkmanın çok güzel bir şey olduğunu düşündüğüm bir zaman dilimi vardı. ardından bunun için "acaba bir nevi zayıflık mı?" diye düşündüğüm bir dönem geldi. dünyayı kurtarabilecekken, büyük işler başarabilecekken -hadi bunları geçtim- insanın kendi bizzat bir şey üretebilecekken gelip de bir müzik parçası hakkında uzun uzun düşünmek ve sonra da bir o kadar uzun kelimeler dökmek... bunun boş bir iş olduğunu, yapacak daha iyi bir şeyim olsa belki daha anlamlı bir hayat geçireceğimi düşündüğüm kısa bir zaman dilimi geçirdim. sonra da pek bu konuya kafa yormadığım, dinlediğim şeyler hakkında içimden geldiği gibi yazdığım döneme geri döndüm. muhtemelen o müzisyen benim aklımdan geçenleri düşünerek yazmamıştı parçasını. hem ben nerden bilebilirdim ki onun ne düşündüğünü? belki çok da derin anlamlara sahip olmayan sözlere derin anlamlar yüklemek gerçekten zayıflıktı. ya da enstrümantel bir parçada kafamdan geçen düşünceler, kendi çapımda çektiğim klipler komikti. zihnimde çektiğim bu klipler artık o kadar azaldı ki... bundan tam tamına on sene kadar önce, benden on-on beş yaş büyük biri bana bunun böyle olacağını, yaşla birlikte şarkılara çekilen kliplerin azalacağını söylemişti. bunları unutmamam için yazmam gerektiğini, bu refleksin çok kıymetli bir şey olduğunu söylemişti. hatta bu durumu, uyurken üstünü battaniye ile örtmeye benzetmişti. doğrusunu söylemek gerekirse o zaman ne dediğine dair bir fikrim yoktu. yaşla birlikte bunun kaybolması ihtimaline inanasım gelmemişti. ben var oldukça yapmaktan zevk aldığım şeyleri yapmaya devam edecektim diye düşündüğümü hatırlıyorum. bundan öylesine emindim ki anlatamam. şimdi ise o kişinin dediği şeyi bire bir yaşadığımın farkına varıyorum. artık istesem de kafamdan film çekemiyorum. halen müzikle birlikte zihnimde bazı kelimeler yanıp sönüyor, bazı hisleri çok gerçekçi biçimde hissediyorum. sanal değil, film değil; elle tutulacak denli somut hisler. bazen gülümserken buluyorum kendimi, bazen gözlerim doluyor. bazen bunu hemen çok sevdiğim birkaç kişiyle paylaşmalıyım diyorum ve elim telefona gidiyor. neyseki teknoloji var, başka kıtalardaki sevdiklerime bu şekilde uzanabiliyorum ama işte film çekemiyorum.

uzun zamandır müzik hakkında yazmıyordum. bir dolu konsere gittim -istanbul'un şimdilik benim için tek güzel tarafı- ama hiçbirini yazamadım. zaten konuya da burdan gelmiştim değil mi? yürürken bunu düşünmüştüm, neden diye. üşengeçlik ve erteleme değildi. buna bir şey üretmek, ortaya koymak istemeyecek denli anlamsızlık haline bürünmek diyebilirdim. şehir, ülke ve birçok şeyin anlamsızlığa bürünmesi, beni en fazla yemek üretecek bir ruh haline soktu. her şeyden kolay vazgeçebilecek bir noktaya geldim. hayata asılmayı bırakıp sadece var olmayı sürdürmem, en ufak bir rüzgarda uçup gidecek bir yaprak gibi hissetmeme sebep oldu. böyle olunca ne dinlediğim ne de okuduğum/izlediğim şeyler hakkında yazmayı anlamlı buldum. ama bu ruh halinden de sıkıldım. bunun değişmesini istiyorum. şu hayatta bana en zor gelen şeylerden biri bazı şeyleri/durumları olduğu gibi kabul etmek. örneğin içinde yaşadığım, doğup büyüdüğüm bu ülkeyi kabul etmek şimdilerde çok zor. hükümeti, güç mercilerini, iktidar kavramını, insanların öldürülmesini kabul etmem mümkün değil. cahilliğin övüldüğü  şu günleri kabul edemiyorum. son bir buçuk senede benim başıma gelenleri kabul etmem mümkün değil. roboski'yi, soma'yı, ermenek'i, gezi'de çocukların öldürülmesini, hükümetin her şeyi cemaate yıkıp aradan sıyrılmaya çalışmasını düşününce çıldırıyorum. okulda sivil polis tarafından arkadaşlarımızın fişlenmesini, gizlice fotoğraflarının çekilmesini ve benim de bunları gördükten sonra etliye sütlüye karışmadan geçen günlerimi, başıma bir şey gelirse diye duyduğum korkuyu kabul etmem mümkün değil. hayat bu şekilde akıp gidiyor. başımıza hak etmediğimiz şeyler geliyor.  bizler iyi insanlarız. en azından iyi olmaya çalıştığımızı biliyorum. bunları hak etmiyoruz. doğru ve dik durmaya çalışan az sayıdaki insanı görünce başım yerden kalkıyor ve duygulanıyorum. böyle insanlar olduğu için bu ülke bir nebze çekilir kılınıyor. sonra bir şey oluyor -mesela ankara'da öğretmenleri dövüyorlar- ve tüm şevkim kırılıyor. bir şey oluyor ve içe gömüldükçe gömülüyorum. kişisel olarak bir şeyler yaşıyor, sağlık sorunlarıyla boğuşuyor ve yakın çevremdeki bir-iki arkadaşımla birlikte bir araya gelsek bizim de "funeral" isimli bir tribute albüm çıkarabileceğimiz bir yıl geçirdikten sonra kendimi toplamaya çalışıyorum. bunu elbette ki yine müzik dinleyerek yapıyorum. işte bu yüzden tekrar başladığım noktaya dönüyorum. hayatta müzik üzerine düşünmek, müzik üzerine yazmak belki de en anlamlı şey. en azından benim için öyle. onca üzüntüden, yaşamın kıyısına gelip de geri döndükten sonra yapabileceğim anlamlı çok az şey var. bunlardan biri de müzik. günler boyu yatakta yatarken yapabildiğim tek şey müzik dinlemekti. bu yüzden yine başladığım yerdeyim. bir süredir sözlü müzik de dinleyemiyorum. enstrümantel müzikle başka bir hayata kaçıyor ve orada kalmak istiyorum. kafamı temiz ve berrak tutmanın en iyi ve pratik yolu yazmak. başlangıç için de müzik iyi bir nokta. balmorhea'ın dream of thaw parçası bana eşlik ederken kendi çapımda bir şeyler deniyorum.

1 Aralık 2014 Pazartesi

şehir

uzun zamandır kendi ülkeme dair duyduğum his, ikinci dünya savaşı sonrası insanların hissettiği mutsuzluk, depresyon, umutsuzluk hislerine çok benziyor. benim ülkeye bakışım adeta savaş sonrası amaçsızlığı ve anlamsızlığı içeriyor.  gördüğüm ve duyduğum her şey öfkemi katlamaktan başka bir şey yapmıyor. her şey bu kadar kuralsız, başıboş ve canım öyle istedi oldu/ ben yaptım oldu mantığıyla ilerliyor ki bunların günlük hayatıma etkisinden kaçmam mümkün değil. durum bu şekildeyken kendi hayatımdan zevk alamaz, kafamı başka şeylerle meşgul edemez oldum. hepsi bir oyalanma gibi geliyor. saf bir eğlenme benim için söz konusu değil; çünkü o an gelip geçtikten sonra yine gerçek hayat ve yine sıkıldığım, kızdığım, beni mutsuz eden bu ülkeye dönüş var. başka bir yerde yaşamak varken mecburiyetler neticesinde istanbul'a geliş ve beraberinde gelen şehir mutsuzluğu da cabası. "köprüyü geçerken başımı kaldırıp bu ne güzel şehir aman allahım diyorum" ya da "o ne boğaz manzarası diye hayranlıkla bakıyorum" diyen bir sürü insanın arasında, "siz ciddi misiniz kuzum? aynı şehirden mi bahsediyoruz?" diye kendi kendime sorduğum çok oluyor. köprüyü geçerken aklımdan geçen tek şey "şehrin içine nasıl etmişler, yazık."  oluyor. şu ülkede yaşanabilecek son şehirlerden biri haline gelen istanbul, ucuzluğun, düzensizliğin ve betonlaşmanın örneği olmuş. işte, ülke nasılsa burası da böyle.  betondan başka bir şey göremediğim boğucu bir şehir. her yer bina, her yer  beton.  burada ve ülkenin her yerinde kalan ağaçları da kesen bir devletin, yeşile tahammül edemeyen insanların arasında geçen boğucu bir hayat.     

düşünüyorum ve nasıl yeşile karşı alerjisi olan insanlar olmuşuz anlamıyorum.  nasıl insanlar yetişmiş? bu nasıl bir kibir ve kendini üstün görmektir ki ağacı kesme hakkını kendinde buluyor? karadeniz'in güzelim su kaynakları üzerine hes'ler kurup, o kaynakları kurutuyor.  resmen ekosistemle, doğanın dengesiyle sistemli şekilde oynayan bir devletimiz var. doğayı bile kendi isteklerine göre şekillendirme çabalarına, bu yıkıcılık ve her şeyi yeniden kurayımcılıklarına anlam veremiyorum. doğanın bir gün isyan edip, herkesi ve her şeyi içine çekerek yok edeceğine ve böylece üzerindeki pisliklerden arınacağına inanıyorum. geçenlerde bir yaban domuzu istanbul'un merkezine inmiş. bu sadece bir başlangıç diye düşünüyorum. hesapsızca ormanlık alanları yok etmeler, ekosistemi ve içinde yaşayan canlıların doğal yaşamını bozmalar bakalım daha nelere sebebiyet verecek? rüzgarın ve güneş ışığının açısını değiştiren yüksek binalar, kirli havanın yaşadığımız şehrin üzerinde yığılıp kalmasına sebebiyet veren çukur bölgelerde yükselen şehircilik, iki tane ağaç gördük mü sevinecek hale geldiğimiz sokak araları ve daha nice zavallılık. neden buna mecburuz diye kendime soruyorum. buna mecbur değilim diyorum ve planlı şehirlere, merkezinde ucu bucağı olmayan parklara sahip yemyeşil şehirlere, sokağa çıktığımda güzelliğinden gözümü alamadığım şehirlere özlem duyuyorum. buralarda yaşayan insanlara özenip nefes alabildiğin bir alanda, ulaşımını bisikletle sağlayabildiğin bir şehirde yaşamanın kim bilir günlük hayatta insanı ne kadar mutlu hissettiren bir şey olacağını düşünüyorum. trafikle uğraşmadan, toplu taşımanın raylı sistemle son derece düzgün sağlandığı bir şehirde, tramvayla yan yana giden bisikletlilere özendiğim kadar pek az şeye özeniyorum. 

yeşil sadece camide olsun

yan yana olan şinasi ve akün sahneleri sonunda otel ve avm yapılmak üzere 23 milyon tl'ye karadenizli bir şirkete gizlice satılmış. talimatı çalışma bakanı faruk çelik vermiş. onca yıl direnildi ama buraya kadarmış. 

yılların tiyatro sahnesi şinasi ve yine 70'lerden 2000'lere kadar sinema, sonra ise tiyatro sahnesi olarak varlığını sürdüren akün, ankara tarihinin birer parçası. şimdi emek sinemasının başına ne geliyorsa aynısı onların da başına gelecek. annelerimizin, babalarımızın kuşağına kadar uzanırsak şehirde şinasi ve akün'e bir kere bile adımını atmamış insan bulmak zor. ankara ve tiyatro denildiğinde herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir konu vardır ki o da ankara'da tiyatronun algılanışı ve tiyatroya verilen önem, diğer şehirlerden farklıdır. ankara'nın cumhuriyet döneminde sıfırdan inşa edilmiş bir şehir olması; opera, bale ve tiyatronun şehrin kültürüne emek edilerek işlenmesi, her memur ailesinin ve ankara'ya okumaya gelen öğrencinin yolunun belli aralıklarla tiyatrodan, baleden, cso'dan geçmesi bu aktiviteleri ankaralı için özel kılar. burada her gece "acaba hangisine gideyim?" diye düşüneceğiniz bir konser yoktur; ama herhangi bir anadolu şehrinden farklı olarak haftada birkaç akşam son derece ucuz bir bilet fiyatına tiyatro, bale, opera ve cso'ya gidebilirsiniz. bütün bunları düşündüğünüzde şinasi ve akün sadece hafızamızı diri tutan birer mekan, ortak bellek ya da anılardan ibaret değildir, bir şehrin kültür ve sanatla olan bağıdır da. şinasi ve akün, 1930'larda ulus'tan başlayıp kızılay'a doğru yayılan şehrin merkezinde, ankara'nın ana bulvarı olan atatürk bulvarının üzerindedir. bunları otel ve avm'ye çevirmek demek şehrin karakteristik yapısına zarar vermektir. cumhuriyeti sevin ya da sevmeyin, ankara bir cumhuriyet şehridir. ahmet hamdi tanpınar beş şehir kitabında ankara için şöyle der: "ankara, istiklal şavaşından bütün mazisini yakarak çıkmıştır." bir istanbul, bursa ya da edirne gibi osmanlı yoktur burada. ankara'da hititler, selçuklular ve cumhuriyet vardır.


15 Kasım 2014'teki protestodan
***
önce binalara üzüldüm ama sonra düşününce kesilen zeytin ağaçlarının yanında iki bina neydi ki dedim. bir bina gider, diğeri gelir ama ya kesilen zeytinlikler? cinayetin işlenişi düşünüldüğünde, olayın taammüden adam öldürmekten hiçbir farkı yok. katillere bak, danıştay kararını haber almışlar, açıklanmasını beklemeden ne kadar kessek kardır demişler. resmen midem bulandı. diyecek lafım yok. bir de yalova'da kesilenleri gördük birkaç gün önce. bu gözler daha kaç ağaç cinayeti görecek?

internette rastgeldim, biri yazmış; egeliler için zeytin ağacı namustur diye. egeli değilim ama bunu anlayacak kadar vaktimi çocukluğumda kuzey ege'de geçirdim. ege'nin bir köyüne gidip de biraz zaman geçiren her kişi, zeytinin ne kadar kutsal bir ürün olduğunu bilir. zeytin ağacının ne kadar hassas, narin, kıymetli olduğunu görür. zeytinle uğraşan insan, ağacı kendi gözünden bile sakınır. bir zeytin fidesinin dikildikten sonra ürün vermeye başlaması için geçen zaman yıllarla ifade edilir. kendini mükemmel varlık olarak gören bu katiller, ağacın da hayvanın da kendi yaşamlarını devam ettirebilmek için var olduğunu sanır. oysaki evrende bir böceğin önemi neyse insanın da önemi o kadardır. ne daha az ne daha fazla. o yüzden onların anladığı dilden ifade edeyim. hani zeytin ağacı da insan için var ya, işte bu ağaçları kesenler, bir litre zeytinyağı elde etmek için kaç adet zeytine ihtiyaç vardır hiç düşünmemişlerdir bile. eminim hiç akıllarına bile gelmemiştir. kısa bir google araştırması sonucu ortalama ağırlıkta bir adet zeytini baz aldığımızda bir litre zeytinyağı için yaklaşık 1400 adet zeytine ihtiyaç olduğu çıkıyor. ya da ağırlık cinsinden bu 5 kg'a tekabül ediyor. yırca köyü muhtarı bir laf etti; "bundan sonra o zeytinler boğazlarından nasıl geçecek?" diye. adam olana en ağır laf, yutulmayacak demir bilye. 

internette dolaşan eserlerden biri. kim yaptıysa eline sağlık.

bütün bunlardan sonra hayat nasıl devam ediyor bilmiyorum. hiçbir şey olmamış gibi günlük yaşama devam etmek bana çok zor geliyor. bir yandan hayat akıyor ve sağlıklı olanın yaşayıp gitmek olduğunu biliyorum ama bir yandan da hiçbir şey içimden gelmiyor.

bir gece yarısı odtü'ye dozerlerle girdiler ve odtü ormanındaki ağaçları kesip oradan yol geçirdiler. adını da utanmadan koca koca harflerle yazdılar: "1071 MALAZGİRT BULVARI" diye.
ankara'nın iki büyük ormanlık arazisi vardı; biri odtü diğeri de atatürk orman çiftliği. ikincisine de saray diktiler, ormanı haritadan sildikten sonra üzerine sifon çeker gibi yapıp, adını da beştepe diye değiştirdiler.
3. havaalanı ayağına kuzey ormanlarını katlettiler.
karadeniz'de olabilecek en saçma şekilde küçük küçük hes'ler kurmak için suları kuruttular. 
validebağ korusunu harcıyorlar.
belediyesine, siyasetçisine bakılmadan ağaç kesildiğini bugün yalova'da da bir kez daha gördük. hepsi birbirinden mal adamlar, seç beğen al.
böyle sistemli bir yeşil yok etme operasyonu görülmemiştir. aferin çok güzel yapıyorsunuz. dostum p.'nin dediği gibi, hiçbir yerde yeşil kalmasın, yeşil sadece camide olsun.

bunların hepsi gerçekten çok ağır geliyor. içimde biriken öfke öyle derin ve güçlü ki daha iyi bildiğim bir his yok.

4 Kasım 2014 Salı

gerçekten çok güzel bir kafam var

kafa dağıtmak için bulduğum her konsere gidiyorum. parayı böyle şeylere yatırmak kıyafete yatırmaktan iyidir. bugün yine prada kaban ve mcqueen ayakkabı giyemedik ama olsun. bu arada ülkemizde bir sürü şey olmakta tabii ki. insan başka şeyden bahsetmeye utanıyor. iki güzel şeyden bahsetsem ayıp olur diye düşünüp susuyorum. bütün lafları ağzımıza tıktılar, iyi mi? kendimi bildim bileli böyle. bir kere de haberlere bakıp "bugün de amma boş günmüş" diyeyim. hiç böyle bir gün yaşamadım. hep göğsümde bir ağırlık. hep gün boyu zihinmden gitmeyen bir laf. mesela, "benim oğlum yüzme bilmez ki, ne yapmıştır suyun altında?" ya da mesela "botlarımı çıkarayım mı abi, sedye kirlenmesin." sonra bir de şu avrupalıların yanında bir kere de o ezikliği hissetmeden durmak istiyorum. bu biraz da benim mallığım gerçi, niye eziliyorsam? ne yapayım kardeş, öyle oluyor işte, kendime engel olamıyorum. bu da ayrı kişilik bozukluğu galiba. doktor buna bir el atıver, diyeceğim ama aman aman evlerden ırak! buraya kadar olan yolculuğumda emin olduğum bir şey varsa o da fiziksel rahatsızlığı psikiyatrik rahatsızlığa tercih ederim. şu son yılımın büyük kısmı hastanelerin değişik birimlerinde hasta yakını olarak geçti. bunların en beteri de psikiyatriydi. ben bu birime çocukluğumdan beri aşinaydım da bu sefer çok ağır oldu. hatta bu sefer gelip bana dediler ki sizin annenizin durumu böyle böyle, dosyası adeta bir meydan larousse, izin verirseniz ve kabul ederseniz bir araştırmamızda yer almanızı teklif ediyoruz. vay anasını dedim, bilim camiası bana kendileri için bir veri olmamı teklif ediyor. bilmem ki dedim, bir düşüneyim. aradan birkaç gün geçti. düşündüm taşındım; şu hayatta bu zamana kadar varlığımdan daha büyük bir şeye tutunmak istediğimde tek gittiğim bilim oldu. bilim benim dayanağım oldu. hal böyleyken nasıl hayır derdim? tabii ki diyemedim. çalışma ilerledikçe ben kendimi adeta masters of sex'te sandım. böyle bir yerinden bir şeylere yararım olursa ne mutlu bana hissi. kendime saklayıp da ne yapacaktım? yerli yabancı forumlardan, sitelerden bir sürü şey okudum. insanların deneyimlerini okudukça kendimi daha mı iyi hissettim, hayır. sadece hayatın bazılarına ne kadar boktan olduğunu gördüm. bu boktanlık da hastanın kendisine değildi, çevresindekilereydi. bir yerden sonra hasta umrumda bile değildi, tek derdim kendi kafa sağlığımı korumaktı. ben de çareyi ankara'dan kaçmakta buldum. işte bunun için çabalarken zaman geçti gitti. zaman zaten hep bir şekilde geçiyor. zaman geçiyor ama yaşam akmıyor. zamanım akıp gitti. velhasılı kelam bugün öğrendim ki paper hatırı sayılır bir dergiye kabul edilmiş. aslında benim bunu öğrenmemem gerek ama gayrî resmi kanallardan haber aldım. çalışmadaki çocuklardan biri arkadaşın arkadaşı. yoksa nerden bileceğim bir veri olduğum tıbbi çalışmanın publish olduğunu? çok rica ederim, basıldığını değil, publish olduğunu diyelim (bir de handle etmek, appreciate etmek, efendime söyleyim compile etmek var ki hepsine kafam girsin) ne diyeyim, gençlere hayırlı olsun, darısı başımıza. bu arada başımıza diyorum ama aklımın pek başımda olduğunu söyleyemeyeceğim. mütemadiyen bir kafası güzellik, bir kafası hoşluk ama kesinlikle bilinç kaybı seviyesinde değil. geçen şöyle bir laf etmişim, "biz memur çocuğuyuz sarhoş olmayız" diye. bak sen ne büyük laf. ne demek istediğimi anlamadı arkadaş, dedim yani hep eve kendimiz dönmek zorundaydık; o yüzden aklımız başımızda olmalıydı. işte bu nedenledir ki sarhoş olamayıp ancak güzel oluyoruz. bilemiyorum alkolik mi oldum? inşallah olmamışımdır. içimdeki kara enerjiyi boşaltmak için aradığım konsere henüz gidemedim ama yaklaştım. mesela bir marissa nadler konserine gittim. yok böyle bir hayalkırıklığı, gitmez olaydım. ben mi değiştim acaba? kafamı sallayacağım bir müzik arıyorum. en yakınsadığım aşağıda yer verdiğim videonun sahibi jungle by night. ben de ülke standartlarına uyayım, allah razı olsun diyeyim. aslında iyi değilim ama müzikle kendimi oyalıyorum işte. ülke gündemine de değineyim, görevimi yerine getireyim gibi bir amacım yok. ülke zaten hep benimle. giyinmek mahrem yerleri örtmekten öte değil. bazen devam edebilmek için daha az ayık olmaktan daha iyi bir yol aklıma gelmiyor. hala kendimi tatmin edebildiğim bir konsere de rastgelmedim. kafamı duvarlara vurmak istiyorum.

 

27 Ekim 2014 Pazartesi

colorado blue

alela diane'nin the way we fall albümü çıktığından beri, bir seneden fazladır, sık sık geceleri kulağımda bu müzikle uyuyorum. çoğu zaman albümün ilk iki üç şarkısından sonra uyuyakalıyorum. bazen gece uykumdan uyandığımda kulaklıkta çalmakta olan albümü fark edip kapatıyorum. bazen de çoktan çalıp da sona erdiğini görüyorum. bu albümü bir zamanlar marissa nadler'ı nasıl dinlediysem, bir iki sene önce beth orton'un sugaring season albümünü ya da sibylle baier'in colour green albümünü nasıl dinlediysem öyle dinliyorum; çoğunlukla geceleri ve uyurken. bir zaman sonra elbet başka bir albüm the way we fall'ın yerini alacak. sıkılmayacağım belki ama yeni bir albümün içine girme ve onu keşfetme merakı içinde bunu bir kenara koyacağım. asla sevdiğim bir müzik için tüketmek sözcüğünü sarf edemiyorum çünkü uzun aralıklarla yine ona döndüğümde beni zamanında yakalayan şey her neyse onu yine buluyorum. bu albümün açılış şarkısını çok seviyorum. bir romanın ilk sayfalarını andırıyor. ayrıldığı eşiyle olan zorlu zamanları, ilişkilerinin kopma evresini, boşanma ve yeniden toparlanma dönemlerini anlattığını söylediği bu albümde, alela diane ilk parça olan colorado blue'yu lisedeki erkek arkadaşını düşünerek yazmış. ben de kendimce bir şeyler düşündüm. colorado ve  karlı günler, artık düşündüğümde bir başkası gibi gelen lisedeki ben, her şeyi yapabilecek gücü hissetme halinden bunun üşengeçliğe dönüştügü zamana kadar bir çok şey aklımdan geldi geçti. the catcher in the rye ruh halindenden the virgin suicides'a, igby goes down'dan submarine'e birkaç film ve kitap geldi aklıma. hepsi de ilkgençlik döneminin buhranlı ve zor zamanlarına dairdi. bu zamanlar asla aptal ve ne yaptığını bilmeme şaşkınlığında değildi. bu zamanlar on beş yaşındayken yirmi beş yaş kafasında olmanın uyumsuzluğunu taşıyordu. işte ne olduysa bu yüzden oldu. sonuç olarak bu buhranları ne övüyorum ne yeriyorum. hepsi birer aşama ve her birine şefkatle bakmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.

aşağıdaki performans bu parçayı benim için daha anlamlı kılmakta. bir ormanda, kırmızı bir leke halinde alela diane gitarıyla şarkısını söylüyor. kısa va doğal saçları, kıpkırmızı elbisesi ve elbisesinden görünen atletiyle çok zarif ve çok kadın. mitolojideki athena gibi karşımda; çok güçlü, üretken, kendinden emin, ayakta.

26 Ekim 2014 Pazar

denize paralel dağlar

mümkün olsa hafızamdan silmek istediğim derecede sıkıntılı geçen şu bir yıla yakın dönemde, hatırladığımda beni mutlu eden günlerim de oldu. her şey tamamen siyah ya da beyaz değil, inişli çıkışlı günler bana bunu öğretti. bir sene önce şöyle bir şey oldu, hayatımda ilk kez toroslar'ı gördüm ve bu çok etkileyiciydi. demek yıllardır bize bahsedilen, lise kitaplarında okuduğumuz denize paralel dağlar bunlarmış dedim. ne görkemliymiş diyerek göğe uzanan dağlara bakakaldım. hatta dünya gözüyle toroslardan önce fjordları gördüğüm için bu ne tuhaf durum dedim. içimde kendi ülkemin toprağını tanıma şevki ne kadar azmış dedim ama bütün bunların nedeninin benden kaynaklanmadığı sonucuna ulaştım. yoksa bize de okuttular yaşar kemal, orhan kemal, kemal tahir. okuttular da bir sevdiremediler büyük kalabalıkları. bireyi işleyen eserlere yönelmek küçümsendi, kişiyi anlatanlardansa toplumu-tarihi anlatan romanlar yüceltildi. yaş ilerledikçe barıştım o cumhuriyet dönemi eserleriyle. farketmeden aramıza çektiğim duvarı kırmak için özel çaba gerekti, halen de kırabilmiş değilim. sorun yazarlarda değildi elbette, sorun bize onları sunuşlarındaydı. bir de çocukluğumuzu, gençliğimizi geçirdiğimiz siyasi koşullarda. akp iktidara geldiğinde on iki yaşındaymışım, şimdi kaç oldum. resmen gözümü onlarla açtım. ben hayata karşı tutumumu akp'yi görerek almışım. ülke deyince aklıma akp iktidarından önce gelen bir şey olmamış.

bunlar mı soğutmuş beni ülkemden diye çok düşünüyorum. bunlar yüzünden mi bütün arkadaşlarım arkalarına bakmadan bir bir gidiyorlar? neden dünyanın bir ucundaki maçu piçuyu merak ettiğim kadar burnumun dibindeki nemrut'u merak etmiyorum? ilgim nasıl kesilmişse birkaç isim haricinde hiçbir türk romancısını merak etmiyor, okuduğum yazarlara da yabancı yazarlar üzerinden varıyorum. bu nasıl ters iştir valla bilmiyorum. utanacağım utanmasına ama her zaman çuvaldızı kendime batıran ben, iş bu konuya geldiğinde utanma duygumun kaybını bile iktidara atıyorum. haksız olduğumu düşünmüyorum; çünkü en iyi bildiğim şey öfke. onu da zaten bu ülkeden öğrendim.

23 Ekim 2014 Perşembe

alice ve sally

geçen gün wim wenders'ın alice in cities filmini düşünüyordum. o filmdeki yolculuk rotasının amerika ayağını attığımızda geri kalanının aynısını yapmış olduğumu fark ettim ve şaşırdım. sonra buradan da filmdeki alice ile mad men'deki sally draper'ın hem fiziksel hem de karakter olarak ne kadar benzediğine dair yaptığım tespitimi hatırladım. ufak bir internet araştırması ardından tabii ki de bu tespiti ilk yapanın ben olmadığımı gördüm. başkalarının da aklına aynı şey gelmiş. ben bu kareleri yakıştırdım.




the cinematic orchestra


dün akşam cemal reşit rey'deki the cinematic orchestra konserine giderken çok özel bir deneyime tanıklık edeceğimi biliyordum. ingiliz nu-jazz ekibi the cinematic orchestra'nın konseri nasıl olmasını umuyorsam öyle oldu; sakin, dış dünyadan soyutlanmış, temiz ve güzel. 

başlangıcı önümüzdeki yıl yayınlanacak yeni albümlerinden bir parçayla yaptılar ve konser sırasında birkaç tane daha yeni albümlerinden çaldılar. önceki albümleri ma fleur'den de şarkılar vardı, every day'den de. sahnede her an minimum altı kişilerdi. kimi parçalarda saksafonda tom chant ve vokalde heidi vogel eşlik etti, sekiz kişi oldular. sahnede kalabalık grupları izlemenin ayrı bir güzelliği oluyor. o kadar insanın birbiriyle uyumu, anlık iletişimlerine tanık olmak, aralarındaki bağı görmek beni hep heyecanlandırıyor. dün akşam da lap top'unun başında jason swinscoe'nun arkadaşlarına ara sıra verdiği işaretleri ve solo kısımlardan önce onları sunarmış gibi eliyle referans vermesini takip ettim. adeta bir klasik müzik konserindeki orkestra şefiydi. grup elemanlarının her birinin farklı parçalarda kendi özel soloları vardı. bir tanesinde saksafon, diğerinde davul (hatta çok defa davul), bas, gitar, klavye... her birini uzun uzadıya doyasıya dinledik. bas gitar çalan sam vicary bazı şarkılarda kontrbas çaldı. birkaç parçada bir çeşit elektronik klavye çalan larry brown, diğer parçalarda gitarı eline aldı ve vokal yaptı. daha önce hiç elektrik davul ismindeki enstrümanı canlı görmediğimi bana fark ettiren manu delago, o gece sahnedeki elektronik müzik damarını veren kimseydi. ismini anmadan geçemeyeceğim davulcu  luke flowers ise hayatım boyunca canlı izlediğim en efsane davulculardan biri olarak zihnimde kalacak. sanki dünyanın en kolay işini yapıyormuşçasına, sürekli gülümseyerek ve yaptığı işten büyük zevk aldığını açıkça belli ederek davulunu çalmasıyla sanırım en çok ilgiyi toplayan kişiydi. bir de kim olduğunu gece eve geldikten sonra öğrendiğim larry brown var. meğersem kendisinin grey reverend mahlasıyla yaptığı solo albümünü dinlemişim ama kim olduğunu bilmiyormuşum. larry brown'un bis sırasında gitarıyla çaldığı to build a home yorumunda gözlerimin dolmasına engel olamadım. emin olamamakla birlikte bu şarkının ardından gelen ayaktaki çoşkulu seyirci alkışıyla larry brown'un birkaç defa gözlerini sildiğini gördüm. jason swinscoe bu yorumu "very special version" olarak sundu. gerçekten de öyleydi. çok naif ve sade. bizim gibi sert coğrafyada yaşayanlar için fazla naif ve kibar. konser bittiğinde düşündüğüm, bu konserde yaşadığım hissi nasıl muhafaza edeceğimdi. bunun için ne yapmam gerekti? 

sahnede iki saati aşkın süre kalan grupla konsere gelenler arasında güzel bir iletişim olduğunu düşünüyorum. bence bu kadar alkışı ve sevgiyi onlar da beklemiyordu. sahneden inmeden önce kendilerini dakikalarca ayakta alkışlayan izleyiciye kendi alkışlarıyla eşlik ettiler. luke flowers'ın ellerini yanaklarına koyarak sevgi dolu salona baktığını gördüm. ben de sevgiyle dolmuştum ve bu gece, şimdilik bu şehirde geçirdiğim en güzel geceydi. bir türlü kabullenemediğim ve sevemediğim bu şehre, bana the cinematic orchestra'yı izleme fırsatı verdiği için teşekkür ettim. salondan çıktığımda içim ferahlamış, göğsümün üzerindeki ağırlık hafiflemişti. her şey gözüme biraz daha temiz göründü.