27 Ekim 2013 Pazar

jason ve ben

hastalıklar insana çok şey öğretiyor. kısa sürede yıpratıyor ve yaşlandırıyor. bilmek istemeyeceğin bir sürü şeyi artık bilir oluyorsun. an geliyor, bu bildiklerinin bir kısmını unutmak istiyorsun. hatta bazen öyle şeyler görüyorsun ki bunları gördüğün için utanıyorsun. ben de kendi adıma aylar boyunca öğrendiğim bu şeyleri unutma zamanımın gelmesini bekliyorum. annemle beraber çıktığım bu yolculukta, yola yorulmuş ve yaşlanmış olarak devam ediyorum.

kışın jason molina'nın ölüm haberini aldığım zamanı hatırlıyorum. pitchfork -ya da onun gibi bir mecra- molina'nın ölüm haberine son albümünden bir şarkıyı, heart my heart şarkısını iliştirmişti. bu şarkıyı o zamana kadar hiç dinlememiştim. keşke hiç de dinlemeseymişim. ölümün kendi evime yakın olduğu günlerden geçerken, artık hiçbir şeye şaşırmazken, jason molina'nın ölüm haberi ardından ekran karşısında dakikalar boyunca nasıl derin bir sessizlikle oturduğumu hatırlıyorum. aklımdan bir sürü şey geçiyordu; ölüm benim evimi de böyle mi bulacaktı, her şeye hazırlıklı olmalıydım, hastalık süreci ne kadar masraflı ve zordu, acaba bütün bunlarla uğraşırken mezun olabilecek miydim vs. gibi sorular. ben hep kendi düşüncelerim, kendi yaşadıklarım içinde kaybolmuştum ama şimdi bu şarkı vesilesiyle ağır hastalık geçiren bir insanın aklından neler geçebileceğini duyuyordum. bu kısacık şarkı, bana kendi zorlu 2013 kışımı anlatıyordu. jason molina da bozkırı görmüş olmalıydı. bozkırın yorgunluğu önüne kattığı bir coğrafyadan bahsediyor, beni ve annemi adeta kendi hikayesinin bir parçası yapıyordu. "gözümü açsam bu kuş tüyü ve hayatım uçup gidecek" diyordu. hasta yatağında yatmakta olan kişinin başını çevirip, hayatına şöyle bir baktığını o an idrak ettim. karlı bir gece annem beni uyandırdı. ta haziranın sonundaki mezuniyetine gelemeyeceğim kızım dedi. hem zaten ne önemi var, kalabalığa girmeyi hiç sevmem ben, dedi. ben de aynen öyle dedim, ne önemi var. mezun olmak yeterdi.

bütün bunların arasında en kötüsü, jason molina'nın tedavi sürecinde ekonomik sıkıntı çekmeseydi. ben bunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum, ta ki kendi gözümle üç sıfırlı fiyatlara sahip ilaçlar görene kadar. bizim için emekli sandığı vardı ama ya başka insanlar? paran ya da bir sosyal güvencen olmayınca hasta olmak ne zordu, resmen sürünüyordun. insanların bütün bir ömür boyunca aslında böyle günler için çalıştığını düşündüm. i.'ye hastaneden bir mesaj attım, "sırf hastane parası için çalışılırmış, sevdiğim işi aramama gerek yok." diye. ülkemizin gerçeğini hastane koridorlarından okumak çok kolaydı. o aylarda defalarca kendi kendime iyi ki benim işim insanlarla değil de makinelerle dedim. 
***
aradan aylar geçti. hayatta neyin önemli olduğu, benim ne yaparak mutlu olabileceğim üzerine çok düşündüm. benim için yaptıklarını düşününce gözlerimin dolmasına hakim olamadığım dostlarımın olduğunu gördüm. hiç kimseden, hiçbir akrabadan görmediğim desteği birkaç dostumda buldum. hayatta böyle insanlar da varmış dedim, cidden varmış. ne yaptım da böyle insanların çevresinde olabildim, bu güzel insanları hak etmek için ne yaptım diye düşündüm. ilk defa kendimi çok şanslı hissettim. onlarla her şeyi yaparım, her yere giderim dedim. en zor projelere girişirim, en yapamayacağımı düşündüğüm işlere siz varsanız girerim, en hardcore doktorayı bu takımla bitiririm dedim. hem çok üzüldüğüm hem de aynı anda hayata bağlandığım bir dönem geçirdim. bu nasıl mümkün oldu en ufak bir fikrim yok. hastane-okul-ev arası mekik dokurken mümkün olsa da yirmi dört saat iş yapsam dedim. hastalıktan kaçmak için başka şeye sarılarak verimli olunabileceğini gördüm. meğersem insanın yapacak bir işinin olması ne kadar önemliymiş. 

hani bazen filmlerde olur ya, baş karakter hayatının en kötü döneminde bir partiye gider de kendinden geçercesine dans eder ya da bir şey yapar ve gerçekten eğlenir. ben bunları hiç anlamazdım. yani öyle bir anda nasıl dans edilir ki derdim, saçma gelirdi. aklım almazdı ve hatta o kişiye kızardım. fakat bunun bir benzerini bütün bu olayların ardından müzik festivaline katılmak için p. ile beraber yollara düşüp ülke değiştirdiğimizde yaşadım. bu yolculuğumda hayatta görülecek ne kadar çok yer, dinlenecek ne kadar çok grup varmış dedim. p. bana yaşanacak çok şey olduğunu gösterdi, dışarıda koca bir dünya var dedi. hayatta kalma içgüdümün ne kadar baskın olduğunu gördüm. işte benim için başarı buydu.
***
diplomamı aldım. elbette ki annem mezuniyetime gelemedi çünkü hastaydı. devrim stadında gökyüzüne mehmet, abdullah, ethem, medeni için siyah balonlar bırakılırken göğsümde patlayacak gibi olan hisleri kimseye anlatamadım. anlamayacaklarından değildi elbette, anlatsam anlarlardı ama ben kendime sakladım. aylarca düşündüm, tam o an sırtımdan boşanan terin neyle alakası var diye. gezi parkı olaylarını da hastalık zamanında gördüm, ölen çocuklarla aynı heyecanı da hastalık zamanında paylaştım. sokağa indim, meşrutiyet'e gittim. biber gazı yediğimde gürül gürül akan hayatın içinde olduğumu anladım. bu ne güzel bir histi. ne kadar evde kalmaya çalışsam da kendimi kalabalıkların içine atmaktan alamadım. evde ölüm varken sokakta yaşam vardı. sokakta bir kavga vardı. ben devrim'de bütün bunları düşündüm. ne olursa olsun hayata tutunma güdümün baskın gelmesine engel olamadığım için derin bir vicdan azabı ve suçluluk duydum. işte terler bu suçluluk hissi yüzünden sırtımdan boşanmıştı. bunu ifade etsem kötü biri olacağımı düşündüğüm için dillendiremedim, şimdi içimi rahatlatmak için sesli söylüyorum.

soran olursa polis yaktı dersiniz


bir devlet kendi üniversitesinden ancak bu kadar nefret edebilir, kelimenin tam anlamıyla ancak bu kadar. okul cayır cayır yanıyor. bir akrep ve bir toma 26 ekim 2013 günü odtü'ye girdi. bu kayıtlara geçmeli. kampüsün üstünde sürekli bir helikopter uçuyor ve yurtların içine kadar biber gazı doluyor. bu hükümetin yaptığı şeylere şaşırmayı çok uzun zaman önce bırakmıştım ama hala bir şeyler karşısında dehşete düşebiliyorum. daha kötüsü olamaz dediğim her an daha kötü bir şeyle karşılaşıyorum. okulum cayır cayır yanıyor. evet, olay bir ağaç meselesi olmaktan çıkalı çok oluyor. ben bu insanların yapabilecekleri karşısında korkuya kapılıyorum. devletin kendi öğrencisine, kendi üniversitesine duyduğu nefreti aklım hafsalam almıyor. bugün 26 ekim, bir akrep ve bir toma kampüse dalıyor. polis bir arkadaşımızı ateşlerin içine atıyor. haziran ayında ölen gençleri düşününce buna elbette ki şaşırmıyorum. sadece tek diyebildiğim bu ne büyük, ne bitmez öfkeymiş. 

ne ara o yolu yaptılar anlamadım, cidden anlamadım. bir gün baktım orası ormanlıktı, bir gün baktım orası koca bir yol olmuş. sadece asfalt dökmeleri kalmış. hayatımda bu kadar hızla yapılan ne bir yol ne bir inşaat ne de başka bir yapı gördüm. adamlar koca yolu göz açıp kapama süresince yaptılar. 

24 yaşındayım ve 20 yıldır belediye başkanı bu adam. 
24 yaşındayım ve 12 yıldır iktidarda akp. 
hangi ortamda büyümüşüm? gençliğimi kimlerle geçirmişim? bizim gençliğimize yazık. işte bu gerçeğin içine edeyim. 

benim yalnız ve güzel okulum bir başına direniyor. bu laf hiç bu kadar anlamlı ve yerine uygun olmamıştı; yalnız ve güzel okul. odtü öylesine yalnız ki duyduğum yalnızlık öfkemi bastırıyor. ne yazık ki kimsenin okulda neler olup bittiğinden haberi yok.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

#25


william faulkner'ın ses ve öfke'sini ilk okuma girişimim yarım kaldı gibi görünüyor. yarısına kadar geldim ama anladığım şey, anlamam gereken şey mi bilemiyorum. sanırım ortada çok keskin bir gerçeklik yok, bu yüzden de herkesin anladığı kendine. bundan sonrasına devam edebileceğimi düşünmüyorum; çünkü kitabı okurken kafamdan bambaşka şeyler geçiyor, romana haksızlık ediyorum. bir faulkner romanını daha ilk girişimimde tamamlayamamak beni şaşırtmadı. biliyorum ki ikinci, üçüncü ve belki de bir dördüncü deneme gerekecek. ama sonunda okuyacağım. 

birleşik devletler'in güneyine dair olan eserlerdeki umutsuz karakterleri düşünüyorum. carson mccullers'la başlayarak gönlümde ayrı bir yere koyduğum bu coğrafyaya ait hikayeleri kendime yakın hissediyorum (buna benzer temalara sahip ülkemiz edebiyatı eserlerine neden aynı hisleri besleyemediğimi bir zaman anlatmak isterim).  ses ve öfke'deki "ailem beni okula göndermek için çok para harcadı, en azından şimdi ölmeyim" düşüncesini aklından geçiren karakterle ortak noktam var. varoluşsal kaygılar çeken fransız yazarlarını ya da bir söyleşisinde sinemasında işlediği temayı existential journey olarak tanımlayan yönetmen joachim trier'i kalpten anlayabiliyorum. buna rağmen yapmam gerekenin bütün bunları kafamın gerisine atıp, yoluma devam etmek olduğunu düşünüyorum; çünkü bunları düşündüğüm her an gerçekliğin bir adım uzağına düşüyorum. iş gücümün kalitesi düşüyor, dikkatim dağılıyor, yapabileceğimden daha az iyi bir şey yapıyorum. yapılması gereken, bir sandalyede oturup çaydanlıktan tüten buharı izlemek olmamalı. bu existential journey kalıbının üzerimdeki etkisi, yaptığım her şeyi bir kenara koyma isteğimi kamçılaması. bu anlamda dünyanın en aptal insanı olabilirmişim gibi geliyor. amaca varmaya yakınken, yola çıkarkenki amacımın artık umrumda olmadığını fark edip, ondan vazgeçebilirmişim gibi geliyor. öbür tarafta carson mccullers, william faulkner da diyor ki hayatta bazı şeyleri istemeden de olsa yapıyoruz. mesela karnımızı doyurmak zorundayız ve bu yüzden de çalışmamız gerekiyor.  rüzgarda uçan bir poşeti seyretmeye vaktimiz yok. bir filmde yer alan bu sahneye sanat diyebiliriz ancak gerçek hayatta bunun karşılığı amaçsızlıktır, lüzumsuz durumdur. böyle küçük anlara takılmak da çoğu zaman sakil duran bir şey, midemi bulandırıyor.  başkası yapınca o insandan, kendim yapınca kendimden iğreniyorum. 

sonuç olarak güneyli yazarların her türlü kişisel buhrana rağmen yola devam etme güdüsünü yapmak zorunda olduğum şey olarak görüyorum. geçmişteki ben'e olan saygımdan ötürü yaptığım şeyi yapmaya devam ediyorum. buna rağmen asıl içimden gelen şey, existential journeyci diğer ekibe kapılmak ve kendi emeğimi bile çok kolay harcamak (belki de ben bu ekibi yanlış anlamışımdır).

10 Mayıs 2013 Cuma

perils from the sea

mark kozelek ve jimmy lavelle'in perils from the sea albümü günlerdir kulağımda. bu bahar ardı ardına güzel albümler gelirken, son dönemlerdeki ruh halime bu kadar uygun düşen bir albüme henüz rastlamamıştım. sanırım benim için bu baharın albümü de bu olacak. göğsümdeki ağırlığı perils from the sea ile özdeşleştirmek ister miydim diye soruyorum da çok içten vereceğim yanıt, elbetteki hayır olacak. son aylarda o kadar güzel, eğlenceli albümler dinledim ki neredeyse hareketli müzik dinlemenin gücüne inanır olmuştum. phoenix'in yeni albümünü dinledim, alt j, tame impala dinledim, şu anda aklıma gelmeyen ama dinleyince beni olumlu hisler içine sokan şeyler dinledim. ancak buraya kadarmış. sanırım benim adamımın mark kozelek olduğunu kabullenmek zorundayım. 

perils from the sea ile ilgili yazılanları okurken, insanların bahsettiği şeylerin benim hissettiklerime çok yakın olduğunu gördüm. mesela şu yorumu yazan kişinin mark kozelek ile ilgili söylediği şeyi ben de söylerim. arkadaş demiş ki: "mark kozelek'in takıntılı bir hayranı değilim ancak yıllar içinde onunla ilgili bir sürü şey okudum. hatırı sayılır bir zamanı onun müziğini dinleyerek geçirdim. kendisiyle kurduğum tek taraflı ilişkiyi detaylı olarak incelersek aslında takıntılı bir dinleyici gibi görünebilirim." bu mark kozelek okumaları kısmı dikkatimi çekiyor; çünkü kendisinin okuduğum her röportajı, şarkılarını dinlerken kafamda oluşan mark kozelek algısıyla birebir örtüşecek şekilde içten. her yeni gelen albümle de bir insan kendini teşhir etme kulvarına girmemeyi başararak nasıl bu kadar açabilir diye soruyorum. bana, hayata bakış açısını paylaşma ve ortak şeyler yakalama imkanını bolca ve sınırsızca verdiğinden, kendimi aslında bu adama ne kadar benziyorum derken buluyorum. muhtemelen bu, insanların birbirine benzemesinden öte bir yakınlık değil ama ben yine de tıpkı yukarıda alıntı yaptığım yorumdaki gibi tek taraflı bir ilişki kurduğumu düşünüyorum. bu albümde ortalama yedi dakika boyunca her şarkıda bana bir hikaye anlatılmış. resmen bana anlatmış. zaten daha önce başka bir yazıda bahsetmişim, kendisini dinlerken sadece bana özel bir şeymiş gibi dinliyorum diye. o his perils from the sea'de de var. mark kozelek-jimmy lavelle albümü, başta ilginç bir birleşme gibi görünmüştü. dinleyince kendi kendime şunu sordum: jimmy lavelle'in müziği olmasa mark kozelek'in bir şarkıda anlatılamayacağını düşündüğüm şeyleri anlatışı bu kadar dinlenir olur muydu? ben yine dinlerdim ancak belki bu kadar melodik gelmezdi. zaten sun kil moon albümlerine göre çokça konuşur bir havada ilerleyen şarkılar da bunun göstergesi bence. mark kozelek'e bu rahatlığı sağlayan jimmy lavelle'in müziği. bu işbirliği için şu arkadaş da "bu on yılın the postel service'i olabilir" demiş. kendisi de iddialı bir öngörü yaptığının farkında. bence bu on yıllık dilimin sonunda incelemeye değer bir tespit. 

by the time that i awoke,  benim albümde en sevdiğim şarkı oldu. zaten üç kere dinlesem yirmi beş dakika geçiyor. şu anda vaktimi verimli geçirmek gibi kaygıların uzağındayım. hayatımda ilk defa ne yapsam vakit geçmiyor, yapacak bir şey bulamıyorum. bunun nedeni de birçok şeyi yapmayı gereksiz görmem. insan vaktini verimli geçirmek istese yapacak şeyler için zaman yetmez, gün yetmez. bense günler niçin geçmiyor diyorum. zihnimin içindekileri bir yerlere boşaltabilmeyi isterdim. hayatta her zaman sorunlar var ancak biraz da farklı sorunlarla ilgilenmeliyim. kulaklıklarımı takıp da son ses bu şarkıyı dinlediğimde son zamanlarda anlamsız gelen bu hayat gailesini benimle paylaşan biri olduğunu düşünüyorum. benden yirmi küsur yaş büyük bu adamın yorgunluğuna benzer bir yorgunluk hissetmem göğsümün üzerindeki ağırlığı bana hatırlatıyor. bazen ne olduğumu düşünüyorum. hayattaki en birinci görevimin ne olduğunu. vicdanım ve mantığım farklı şeyler söylüyor. hastalıklar insanı bütüyütüyor ve bir sürü şeyi önemsizleştiriyor. bütün bu koşturmacanın, gelip geçen birkaç hastalık altında esamesi bile okunmuyor. bu noktada mark kozelek'in şarkıda dediğine kulağım gidiyor: "hatırlayamıyorum ve kendimi hatırlamaya zorlayamıyorum. çocukluk hayallerimi aştım. öğretmenler bana yazamayacağımı söylediler ama onlar asla birinin hayatına dokunmuyorlar. yirmi beş yaşındaki halimi düşünüyorum, okyanusu geçerken ve müziğim üzerine çalışırken." sonra san francisco'da bir kızdan bahsediyor. bu kıza rağmen hayat yine böyle işte. birini öpmenin bile insanı mutlu etmediği zamanlar var. üstelik maalesef çok var. 

mark kozelek'in etrafında dönüp durduğu ana temalardan biri yolda geçen hayat. konser için gidilen dünya şehirleri, turda geçen günler, oteller. benim kafam da son zamanlarda hep gezgin. yaptığım her şeyden sıkılıyorum ve bir yere gittiysem kısa bir süre sonra kalkmak istiyorum. gelecek kaygısı ve ne yapsam soruları geceleri uyutmuyor. içine girdiğim her sohbet beşinci dakikasından itibaren "ne yapacaksın?"a bağlanıyor. tanıdığım herkes istisnasız gitmekten bahsediyor. ülke değiştirmek olur, şehir değiştirmek olur, ev değiştirmek olur: bir şekilde harekete geçmenin iyiliğine dair düşünceler işte. kafamdaki bilgi kirliliğinden kurtulmam mümkün değil. özgürlüğün sanılanın aksine başıboşluk değil de tam tersine kişisel bir sorumluluk altına girmek demek olduğunun daha önce bu denli farkına varmamıştım. kendi kafamın içinden kaçmak istesem kaçacak daha iyi bir yer yok. bu yüzden ben de perils from the sea albümüne geldim.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

tekin olmayan sular



kırk yılda bir bazen aklıma gelir, acaba süper baba'daki fiko şimdi ne yapıyordur? hala çengelköy'de oturuyor mudur? torun torba sahibi olmuş mudur? en önemlisi mutlu mudur? ya da çok nadir aklıma gelir, lisede sevdiğim çocuk acaba şimdi ne yapıyordur? bazen şunu düşünürüm, eskiden benimle en uçuk hayallerini paylaşan arkadaşlarım halen öyle şeyler yapmak istiyorlar mıdır? bunu onlara soramam; çünkü bu saatten sonra böyle şeyleri onlara hatırlatmanın benim haddim olmadığını düşünürüm. sonra aklıma gelir, benim de böyle hatırlamadığım hayallerim var mıdır? 

mark kozelek ile jimmy lavelle'in (the album leaf) ortak çalışmaları perils from the sea'nin haberini alınca merakla beklemeye başladım. albüm pitchfork ve stereogum üzerinden verildiğinden beri -ki birkaç gün öncesine tekabül ediyor- dinledim durdum. bundan birkaç ay önce mark kozelek'in bir röportajını okumuş ve üzerine düşünmüştüm. daha doğrusu düşünme gibi değil, daha çok kafamdan atamamıştım diyeyim. sonra bir de yakın zamanda bir arkadaşım, bundan yedi sene önce ona çektiğim cd'yi the outer banks ile bitirdiğimi hatırlatmıştı bana. ona hiç öyle bir cd çektiğimi hatırlayamadım. en ufak bir çağrışım bile yapmadı. sonra bana sırayla şarkıları saydı ve evet dedim, bu tam o yaşlardaki benin çekebileceği bir cd'ydi. bu iki olay arasında hatırı sayılır bir süre vardı. işte bu ikisinin üstüne ben, mark kozelek ile jimmy lavelle'in perils from the sea albümünü dinledim. ilk anda kulağıma takılan bir şarkı oldu: by the time i awoke. albümde dokuzuncu sırada. yedi buçuk dakika boyunca konuşmaya üşenir bir havada sözleri söyleyen mark kozelek, bana bütün bu aklımdan geçenleri hatırlattı. hatırlamak, hafıza, anı temalı bu parçayı dinlerken istemsizce ellerimi başımın üstünde birleştirdim. bu kadar düşünmek iyi değil. kafamdan atamadıklarım arasında en belirgin olan şey gençlik hayalleriydi. sanırım hiç değişmemiştim. bunu ne iyi ne de kötü bir şey olarak söylüyorum, sadece benim gerçekliğim bu. ilgi alanlarım değişmemiş, temel şeyler konusunda hayata bakış açım da. her şey sadece o zamankilerin üstüne eklenmiş fakat radikal bir şey olmamış. inandığım şeyler aynı, inanmadığım ve karşı çıktığım şeyler de. neyi sevip sevmediğimi ta o zamandan biliyormuşum, şimdi yaptığım şeyler asla o zamanki benin düşünceleriyle çelişmiyor. o zamanki halimle yaptığım, yazdığım bazı şeylere baktığımda şimdiki beni tanıyabiliyorum. kendime eski bir dostumun gözüyle bakarmış gibi bakabiliyorum. 

yan yana gelmelerini hayal bile edemeyeceğim ve benim için belli dönemleri karşılayan bu iki müzisyenin ortak albümü beni çok derin sulara daldırıyor. bu kadar düşünmek istemiyorum. şefkatle ve buruk bir tebessümle andığım lise dönemine eşlik eden in a safe place albümüyle jimmy lavelle ve huzursuzluğun yaşla ilgisi olmadığını idrak ettiğim üniversite yıllarında bıkmadan usanmadan dinlediğim mark kozelek: düşünmekten başka ne yapabilirim? insanı şaşırtan hafıza ve hayranı olduğum unutmak eylemi. unutmasak kafayı yerdik, unutmasak yaşamak diye bir şey olmazdı

22 Nisan 2013 Pazartesi

#24

son günlerde başbakanın "sahibine kırgınım, gücendim" sözleriyle tekrardan gündeme gelen zeytinburnu kuleleri ve istanbul'un silüeti konusunda konuşulması gereken başka bir nokta var. bu kulelerin dikilmesinde görev alan mimarlar ve mühendisler. bu projenin altına imza atan mimar ve mühendisleri meslek ahlâkından yoksun görüyorum. siyasi oyunları ve ekonomik rand peşinde koşan kalantorları bir kenara koyup, bu mimar ve mühendisler üzerine ayrıca konuşmak gerekiyor. hangi teknik adamın, istanbul'a böyle bir hainliği yapacak cüreti ve vicdanı olabilir, bunu cidden aklım almıyor. siyaset adamları ve para babalarına eyvallah, onlar böyle şeyler öne sürebilir ancak bu tarz fikirlerin şehre zarar vereceğini ve mümkün olmadığını bu insanlara anlatan birileri olmalı. bu projelerin altına imza atmamış insanlar elbette vardır, ancak biri atmazsa atacak biri mutlaka bulunur. işte bunu bilmek beni sinirlendiriyor. insan bu kadar mı otorite altında ezilir, bilgisini ezdirir ve kendini satar? işte ben bunun altına imza atan mimar-mühendislere küfrediyorum. bilgi bu kadar da eğilip bükülen ve parayla satılan bir şey olmamalı. çok yazık. meslek ahlâkı denen bir şey var, otoriteden önce yaptığın şeyle mesleğine ihanet ediyor musun, bunu sorgulamak gerekir. üzgünüm dostum ama bu adamların yaptığı hiçbir şeye saygım yok, mühendisliklerine kafam girsin. memlekette böyle adam çok.
*** 
bilim ve teknikte etik deyince, birçokları gibi aklıma ilk olarak nazi almanyasında yapılan bilim geliyor. bilimde ve teknolojide çok uzun yıllarda katedilecek yolu çok kısa zamanda alan bu insanlar, bütün bunları korkunç şeyler deneyerek yapmışlar. şu anda okurken hayret ettiğim gelişmeleri, bundan 70 sene önce bulduklarını gördüğümde ne düşünmem gerektiğini bilemiyorum. hem yaptıkları bilim insanın aklını alıyor hem de tüylerim diken diken oluyor. 1930'larda roket yapmaları muazzam bir olayken, bunu insanların üzerine atmaları son derece korkunç. mesela einstein'ın neden büyük bir insan olduğu bence tam da bu noktada anlaşılıyor, yoksa einstein en büyük bilimadamı değil. einstein tamamen etik ilkere bağlı kalıp, almanya'daki okulunda yapılan kimyasal çalışmalara tavır alıyor ve ülkeyi terk ediyor. einstein otoriteye tepkisini koyarken, bunu yapmayan birçok bilimadamı alman biliminin savaşla paralel gelişimine hizmet ediyor. bütün bunlar çok büyük ikilemler gibi görünmesine rağmen aslında değil. ellerinde her yöne çekilebilecek gücü bulunduran adamlar, sahip oldukları şeyi meslek ahlâkına uygun kullanmasını bilmeliler. otorite gönül rahatlığıyla şunu diyememeli: "biri yapmazsa yapacak başka biri mutlaka bulunur." şu unutulmamalı ki dünyanın en korkunç şeylerinden biri, kötüye kullanılmış bilim ve tekniktir.

#23

uzun süren şevksizlik ve zihin yorgunluğunun ardından vardığım sonuç, insanın kendi hayatını her alanda optimize etmesi gerektiğiydi. bunun o kadar da kolay bir şey olmadığını düşündüm. hayatı optimize etmek ne demekti? mevcut koşullar dahilinde yapabileceğin en iyi şeyi yapmak ve mutlu olmaktı. neden optimizasyon kelimesinin tam olarak bir türkçe karşılığı olmadığını sorguladım. aklıma gelen şey, bizim kültürümüzde tam olarak bu kelimeyi karşılayan bir anlayış olmadığıydı. bizim kültürümüzde kadercilik vardı, tevekkül vardı ama optimizasyon yoktu; bunlar bize uzak şeylerdi. elbette ben de bu kültürden payıma düşeni almıştım ve hayatı optimize etmek üzerine tecrübesizdim. ancak yapmam gereken şey tam olarak buydu. 

genelleme yapacak kadar bilgim ve tecrübem yok ancak mevcut durumla oynamamak alışkanlığının doğu toplumlarına özgü bir hali var. geldiğimiz kültürde hem insanın içini rahatlatan "hayırlısı neyse o olsun/her işte bir hayır vardır" öğretisi hem de "ne yapalım kader böyleymiş" diyerek sorumluluktan kurtulma alışkanlığı var. bu yüzden de mevcut durumda yapabileceğin en iyi şeyi yapmak kavramı bize uzak. optimizasyon bizim dilimizde yok; çünkü bilmiyoruz. bu kelimeyi karşılayan bir cümle kurabiliriz ancak kısa yoldan tek bir kelimeyle anlatamayız. internet üzerinden sözlük karıştırmalarımın ardından hemen hemen bütün avrupa dillerinde optimizasyon olduğunu gördüm ancak bunun ne kadarı türkçedeki gibi türkilizce bir kelimedir, elbette bunu irdeleyecek bilgim yok. doğu dillerini de anlayamadığım için hipotezimi geliştiremeyip burada bıraktım. 

16 Nisan 2013 Salı

şevkle konser veren adamlar

bazen düşünürüm, müzisyenlik zor zanaat. yani sürekli konser verme halinde olmak insanı hem fiziken hem de manen yıpratan bir şey olmalı. her daim bir kalabalığın önünde iş yapıyorsun ve insanlar seni dinlemeye beklenti içinde geliyor. onlar için sevdikleri grubu/kişiyi dinlemek tek bir özel geceyken, müzisyen için öyle değil. kim bilir bu üst üste kaçıncı gece? belki on, belki on beş. dinleyiciler için çok şey ifade eden şarkılar, artık çala çala müzisyen için özelliğini yitirmiş. bundan daha doğal ne olabilir ki? üç sene önce yaptığı albümdeki ruh haliyle şimdiki hali farklı. belki artık o şarkıları çalmak bile istemiyor ama seyirci bekliyor işte. hatta seyirci bazı şarkıları özellikle dinlemek istiyor. belki adamın canı sıkkın, insan önüne bile çıkmak istemiyor. ben mesela, canım sıkkın olunca odamda vakit geçirmeyi tercih ediyorum. ama müzisyen ne yapacak? belki koca bir tur onu bekliyor. akşam onlarca, yüzlerce insan onun için gelecek. işte bütün bunları düşününce müzisyen olmak da zor arkadaşım diyorum. insan her gün işe şevkle gitmez ki! ama seni dinlemek için gelmiş onca insanın karşısına şevksiz çıkmak da olmaz. işte the postal service'in haftasonu coachella'daki şu performansını izleyince bilgisayar ekranımdan bile olsa memnun oldum. adamlar öyle bir şevkle çalıyor ki eğlenmemek imkansız. on yıldan sonra sahne almanın tatlı heyecanı mı acaba? üç-dört kere izledim, bir-iki kere de arka fonda dinledim. alkışlar alkışlar ve insanlar.  sanırım hayattaki en güzel şeylerden biri, işini yaparken keyif alan insanları izlemek. ister müzisyen olsun, ister başka bir meslek icra ediyor olsun. bence en imrenilesi insanlar böyleleri. 

hep bir şeyi merak ederim: gitar çalarken insanlar bir yandan da zeminde kayar gibi nasıl hareket ediyorlar acaba? sürtünme yok mu gençler? ben gibbard nasıl bir ayakkabı giymiş, bir türlü tam göremedim. 

13 Nisan 2013 Cumartesi

the jumping off point


mad men - 6.sezon prömiyerine dair spoiler içerir.

don draper'a bir konuda katılmamam mümkün değil. hayatında güvendiği ve gerçek anlamda onu anlayan kişilerin -peggy ve joan'ı kastediyorum- kadınlar olması konusu. bu nokta mad men'in beşinci sezonunda dikkatimi çekti ve altıncı sezonun ilk bölümüyle de bu fikrimi kendimce perçinledim. çevresinde o kadar erkek olmasına rağmen, gerçek don'u görebilen -ya da don'un kendisini görmelerine izin verdiği- kişiler nedense hep kadınlar. üstelik birlikte olduğu kadınlar değil. hatta megan bile değil. dostluğu ve güveni, yatmadığı kadınlarda bulması beni geçen sezondan beri düşündüren bir şey. peggy ile kurduğu derin ama mesafeli bağ bir yerlerden tanıdık geliyor. hatta joan'ın sağlam ve hükümet gibi kadın halinden ileri gelen don-joan ilişkisinin, peggy-don ilişkisinden daha yaygın olan bir dostluk olduğunu düşünüyorum. o tür bir ilişki bence daha anlaşılır. ancak peggy-don dostluğu farklı. peggy ve don'un iç dünyaları çok yakın ve bu da birbirlerini anlamalarını sağlıyor. bu anlama hali asla bir gönül ilişkisine evrilmek zorunda değil; çünkü buna gerek yok. insanlar illa kendilerini en iyi anladıklarını düşündükleri kişiyle birlikte olmak istiyor ama çoğu zaman seni en iyi anlayan kişi dostun oluyor. daha sık gördüğün, daha çok şey paylaştığın insan gibi görünen kişi; seni daha uzun aralıklarla ve dar zamanlarda gören dostun gibi anlayamayabiliyor. ya da depresif yönlerini dengelemek için daha neşeli birinin sana iyi geleceğini düşünüyorsun. tıpkı don'un, megan'la ilişkisinden umduğu hal gibi. sen o neşeli halin içine giremedikçe araya bir cam çekiliyor. işte o sıra, tek dayandığın, bütün bunları anladığını umduğun kişi -dostun- oluyor. bir kadının sunduğu şefkati hiç kimse sunamıyor. ben, "en iyi arkadaşım erkekler" diyen kadınları anlayamıyorum. sanırım onlar hayatlarında hiçbir zaman bir kadınla derin bir bağ kuramamışlar. hatta bunu hiç tecrübe etmedikleri için çok şey kaybettiklerini düşünüyorum. hayatta maneviyatı güçlü kaç tane ilişki kurabilirsin ki? bunlardan biri de annenin ya da sevgilinin haricinde bir kadının, sana sunduğu şefkati hissedebildiğin bir ilişkidir bence. galiba don da bunun farkında. çevresinde o kadar adam varken, gelip kendini peggy'e gösteriyor. mesela altıncı sezonun ilk bölümünde, hawaii adasıyla ilgili reklamı kim anlardı? tatile, öldükten sonra cennete gidermiş gibi bir havayla gitme fikrini kim anlayabilirdi? hayata dair pozitif  tutumuyla megan değil, diğer erkekler hiç değil. joan anlar ve iyileştirmeye çalışırdı. peggy anlar ve don ile beraber o fikir üzerine konuşmaya devam ederdi. işte hayattaki bu büyük iletişimsizliği hafifletecek birileri olmalı. hayatta, yapmak istediğin şeyi yapamayınca ya da yapmaktan mutsuzluk duyduğun şeyleri yapmaya mecbur olduğunda; bütün bunları anlatabildiğin kişiler bulunmalı. insanlardaki algı hatası, onları en iyi anlayan kişiyle yatmalarının harika bir şey olduğunu düşünmeleri. 
emeğine sağlık, çok güzel bir çizim

don'a tatilinin nasıl geçtiğini sorduklarında, sadece "bir tecrübe edendim" diyor. bunun ne anlama gelebileceğini, ofisinde camdan dışarı bakarken zihninden duyduğu okyanus sesini ihmal etmeden anlamaya çalışıyorum. tıpkı beşinci sezondaki asansör boşluğuna bakma sahnesinin bir benzeri. sahilde dante'nin cehennem'ini okuyan, ölümden dönen bekçiye "o anda ne gördün?" diye soran don için yaşam şu anda pek bir şey ifade etmiyor. insan ne zaman ölmek ister? intihar eden bilimadamlarına dair okumalar yaptığım şu sıralarda, don'un bu ruh hali bana yeni bir malzeme daha veriyor. 

11 Nisan 2013 Perşembe

hardcore bilim

büyük bilimsel başarılar, yalnız geçen saatlerin ürünü. masada tek başına geçen saatler gözümde canlandı. bütün o büyük bilimadamlarının yalnız geçen hayatlarını düşündüm. bunu dramatik ya da depresif bir durum olarak değil, sadece somut bir gerçeklik olarak gördüm. masa başında, laboratuvarda, denklemlerin arasında geçen uzun, sonsuz saatler. silip silip başa dönmeler ve tam bitti derken yeniden başlamalar. insanın daha iyi bir seçeneği olsa bütün bunları tercih etmeyeceği aklımdan geçti. belki de insan başka türlüsünü bilmediği için, en iyi bildiği şey bu olduğu için bütün bir ömrü boyunca yoğun tempoda çalışır dedim. peşinden koşacağı başka bir tutkusu olmadığı için. bilimadamlarının hayat hikayeleri çok etkileyici. kimisinin insanlığa yararlı olma amacıyla çıktığı yolda, yıllar geçtikçe amacının kendini kurtarmaya döndüğünü görmek beni etkiliyor. bazı insanların sağlıklı bir psikolojide kalmak için tek yapabildikleri çalışmak ve ben bunu kalpten anlayabiliyorum. hayatımı dolduracak daha büyük bir şey olsa belki bunlar hiç aklıma gelmezdi. keşke buna ihtiyaç duymayacak bir yapıda olsaydım; ancak çalışmanın olmadığı bir yaşamda aklımdan neler geçeceğini hayal etmek bile istemiyorum. max planck, oğlunun birinci dünya savaşında öldüğü haberini aldıktan hemen sonra einstein ile görelilik kuramı üzerine harıl harıl çalışmış. naylonu icat eden kimyacı wallace carothers, intihar etmeden önceki dönemde bir arkadaşına yazdığı mektupta, "şu anda hayatımda beni kimyadan başka tatmin eden bir şey yok." demiş. bilimadamlarının hayat hikayelerini okumak son zamanlardaki uğraşım. bitmeyen çalışmayı hangi motivasyonla yaptıklarını anlamaya çabalarken kendimce edindiğim izlenim, pek az şeyden tatmin oldukları. hep newton'un, einstein'ın adı en meşhur; fakat tarih birçok büyük bilimadamıyla dolu. hepsi de sadece kısıtlı bir çevrede anlaşılan, adı duyulan insanlar. tıpkı yaptığı müzik kimseyle buluşmayan müzisyen ya da yazdığı kitap okuyucu bulmayan yazar gibi çalışmaları hak ettiği ilgiyi görmeden giden birçok bilimadamı var. bu nedenle bilimdeki motivasyonun büyük işler başarmak olmadığını düşünüyorum. insanları çok daha kişisel dertler bu derece hardcore bilime sürüklüyor.