22 Nisan 2013 Pazartesi

#24

son günlerde başbakanın "sahibine kırgınım, gücendim" sözleriyle tekrardan gündeme gelen zeytinburnu kuleleri ve istanbul'un silüeti konusunda konuşulması gereken başka bir nokta var. bu kulelerin dikilmesinde görev alan mimarlar ve mühendisler. bu projenin altına imza atan mimar ve mühendisleri meslek ahlâkından yoksun görüyorum. siyasi oyunları ve ekonomik rand peşinde koşan kalantorları bir kenara koyup, bu mimar ve mühendisler üzerine ayrıca konuşmak gerekiyor. hangi teknik adamın, istanbul'a böyle bir hainliği yapacak cüreti ve vicdanı olabilir, bunu cidden aklım almıyor. siyaset adamları ve para babalarına eyvallah, onlar böyle şeyler öne sürebilir ancak bu tarz fikirlerin şehre zarar vereceğini ve mümkün olmadığını bu insanlara anlatan birileri olmalı. bu projelerin altına imza atmamış insanlar elbette vardır, ancak biri atmazsa atacak biri mutlaka bulunur. işte bunu bilmek beni sinirlendiriyor. insan bu kadar mı otorite altında ezilir, bilgisini ezdirir ve kendini satar? işte ben bunun altına imza atan mimar-mühendislere küfrediyorum. bilgi bu kadar da eğilip bükülen ve parayla satılan bir şey olmamalı. çok yazık. meslek ahlâkı denen bir şey var, otoriteden önce yaptığın şeyle mesleğine ihanet ediyor musun, bunu sorgulamak gerekir. üzgünüm dostum ama bu adamların yaptığı hiçbir şeye saygım yok, mühendisliklerine kafam girsin. memlekette böyle adam çok.
*** 
bilim ve teknikte etik deyince, birçokları gibi aklıma ilk olarak nazi almanyasında yapılan bilim geliyor. bilimde ve teknolojide çok uzun yıllarda katedilecek yolu çok kısa zamanda alan bu insanlar, bütün bunları korkunç şeyler deneyerek yapmışlar. şu anda okurken hayret ettiğim gelişmeleri, bundan 70 sene önce bulduklarını gördüğümde ne düşünmem gerektiğini bilemiyorum. hem yaptıkları bilim insanın aklını alıyor hem de tüylerim diken diken oluyor. 1930'larda roket yapmaları muazzam bir olayken, bunu insanların üzerine atmaları son derece korkunç. mesela einstein'ın neden büyük bir insan olduğu bence tam da bu noktada anlaşılıyor, yoksa einstein en büyük bilimadamı değil. einstein tamamen etik ilkere bağlı kalıp, almanya'daki okulunda yapılan kimyasal çalışmalara tavır alıyor ve ülkeyi terk ediyor. einstein otoriteye tepkisini koyarken, bunu yapmayan birçok bilimadamı alman biliminin savaşla paralel gelişimine hizmet ediyor. bütün bunlar çok büyük ikilemler gibi görünmesine rağmen aslında değil. ellerinde her yöne çekilebilecek gücü bulunduran adamlar, sahip oldukları şeyi meslek ahlâkına uygun kullanmasını bilmeliler. otorite gönül rahatlığıyla şunu diyememeli: "biri yapmazsa yapacak başka biri mutlaka bulunur." şu unutulmamalı ki dünyanın en korkunç şeylerinden biri, kötüye kullanılmış bilim ve tekniktir.

#23

uzun süren şevksizlik ve zihin yorgunluğunun ardından vardığım sonuç, insanın kendi hayatını her alanda optimize etmesi gerektiğiydi. bunun o kadar da kolay bir şey olmadığını düşündüm. hayatı optimize etmek ne demekti? mevcut koşullar dahilinde yapabileceğin en iyi şeyi yapmak ve mutlu olmaktı. neden optimizasyon kelimesinin tam olarak bir türkçe karşılığı olmadığını sorguladım. aklıma gelen şey, bizim kültürümüzde tam olarak bu kelimeyi karşılayan bir anlayış olmadığıydı. bizim kültürümüzde kadercilik vardı, tevekkül vardı ama optimizasyon yoktu; bunlar bize uzak şeylerdi. elbette ben de bu kültürden payıma düşeni almıştım ve hayatı optimize etmek üzerine tecrübesizdim. ancak yapmam gereken şey tam olarak buydu. 

genelleme yapacak kadar bilgim ve tecrübem yok ancak mevcut durumla oynamamak alışkanlığının doğu toplumlarına özgü bir hali var. geldiğimiz kültürde hem insanın içini rahatlatan "hayırlısı neyse o olsun/her işte bir hayır vardır" öğretisi hem de "ne yapalım kader böyleymiş" diyerek sorumluluktan kurtulma alışkanlığı var. bu yüzden de mevcut durumda yapabileceğin en iyi şeyi yapmak kavramı bize uzak. optimizasyon bizim dilimizde yok; çünkü bilmiyoruz. bu kelimeyi karşılayan bir cümle kurabiliriz ancak kısa yoldan tek bir kelimeyle anlatamayız. internet üzerinden sözlük karıştırmalarımın ardından hemen hemen bütün avrupa dillerinde optimizasyon olduğunu gördüm ancak bunun ne kadarı türkçedeki gibi türkilizce bir kelimedir, elbette bunu irdeleyecek bilgim yok. doğu dillerini de anlayamadığım için hipotezimi geliştiremeyip burada bıraktım. 

16 Nisan 2013 Salı

şevkle konser veren adamlar

bazen düşünürüm, müzisyenlik zor zanaat. yani sürekli konser verme halinde olmak insanı hem fiziken hem de manen yıpratan bir şey olmalı. her daim bir kalabalığın önünde iş yapıyorsun ve insanlar seni dinlemeye beklenti içinde geliyor. onlar için sevdikleri grubu/kişiyi dinlemek tek bir özel geceyken, müzisyen için öyle değil. kim bilir bu üst üste kaçıncı gece? belki on, belki on beş. dinleyiciler için çok şey ifade eden şarkılar, artık çala çala müzisyen için özelliğini yitirmiş. bundan daha doğal ne olabilir ki? üç sene önce yaptığı albümdeki ruh haliyle şimdiki hali farklı. belki artık o şarkıları çalmak bile istemiyor ama seyirci bekliyor işte. hatta seyirci bazı şarkıları özellikle dinlemek istiyor. belki adamın canı sıkkın, insan önüne bile çıkmak istemiyor. ben mesela, canım sıkkın olunca odamda vakit geçirmeyi tercih ediyorum. ama müzisyen ne yapacak? belki koca bir tur onu bekliyor. akşam onlarca, yüzlerce insan onun için gelecek. işte bütün bunları düşününce müzisyen olmak da zor arkadaşım diyorum. insan her gün işe şevkle gitmez ki! ama seni dinlemek için gelmiş onca insanın karşısına şevksiz çıkmak da olmaz. işte the postal service'in haftasonu coachella'daki şu performansını izleyince bilgisayar ekranımdan bile olsa memnun oldum. adamlar öyle bir şevkle çalıyor ki eğlenmemek imkansız. on yıldan sonra sahne almanın tatlı heyecanı mı acaba? üç-dört kere izledim, bir-iki kere de arka fonda dinledim. alkışlar alkışlar ve insanlar.  sanırım hayattaki en güzel şeylerden biri, işini yaparken keyif alan insanları izlemek. ister müzisyen olsun, ister başka bir meslek icra ediyor olsun. bence en imrenilesi insanlar böyleleri. 

hep bir şeyi merak ederim: gitar çalarken insanlar bir yandan da zeminde kayar gibi nasıl hareket ediyorlar acaba? sürtünme yok mu gençler? ben gibbard nasıl bir ayakkabı giymiş, bir türlü tam göremedim. 

13 Nisan 2013 Cumartesi

the jumping off point


mad men - 6.sezon prömiyerine dair spoiler içerir.

don draper'a bir konuda katılmamam mümkün değil. hayatında güvendiği ve gerçek anlamda onu anlayan kişilerin -peggy ve joan'ı kastediyorum- kadınlar olması konusu. bu nokta mad men'in beşinci sezonunda dikkatimi çekti ve altıncı sezonun ilk bölümüyle de bu fikrimi kendimce perçinledim. çevresinde o kadar erkek olmasına rağmen, gerçek don'u görebilen -ya da don'un kendisini görmelerine izin verdiği- kişiler nedense hep kadınlar. üstelik birlikte olduğu kadınlar değil. hatta megan bile değil. dostluğu ve güveni, yatmadığı kadınlarda bulması beni geçen sezondan beri düşündüren bir şey. peggy ile kurduğu derin ama mesafeli bağ bir yerlerden tanıdık geliyor. hatta joan'ın sağlam ve hükümet gibi kadın halinden ileri gelen don-joan ilişkisinin, peggy-don ilişkisinden daha yaygın olan bir dostluk olduğunu düşünüyorum. o tür bir ilişki bence daha anlaşılır. ancak peggy-don dostluğu farklı. peggy ve don'un iç dünyaları çok yakın ve bu da birbirlerini anlamalarını sağlıyor. bu anlama hali asla bir gönül ilişkisine evrilmek zorunda değil; çünkü buna gerek yok. insanlar illa kendilerini en iyi anladıklarını düşündükleri kişiyle birlikte olmak istiyor ama çoğu zaman seni en iyi anlayan kişi dostun oluyor. daha sık gördüğün, daha çok şey paylaştığın insan gibi görünen kişi; seni daha uzun aralıklarla ve dar zamanlarda gören dostun gibi anlayamayabiliyor. ya da depresif yönlerini dengelemek için daha neşeli birinin sana iyi geleceğini düşünüyorsun. tıpkı don'un, megan'la ilişkisinden umduğu hal gibi. sen o neşeli halin içine giremedikçe araya bir cam çekiliyor. işte o sıra, tek dayandığın, bütün bunları anladığını umduğun kişi -dostun- oluyor. bir kadının sunduğu şefkati hiç kimse sunamıyor. ben, "en iyi arkadaşım erkekler" diyen kadınları anlayamıyorum. sanırım onlar hayatlarında hiçbir zaman bir kadınla derin bir bağ kuramamışlar. hatta bunu hiç tecrübe etmedikleri için çok şey kaybettiklerini düşünüyorum. hayatta maneviyatı güçlü kaç tane ilişki kurabilirsin ki? bunlardan biri de annenin ya da sevgilinin haricinde bir kadının, sana sunduğu şefkati hissedebildiğin bir ilişkidir bence. galiba don da bunun farkında. çevresinde o kadar adam varken, gelip kendini peggy'e gösteriyor. mesela altıncı sezonun ilk bölümünde, hawaii adasıyla ilgili reklamı kim anlardı? tatile, öldükten sonra cennete gidermiş gibi bir havayla gitme fikrini kim anlayabilirdi? hayata dair pozitif  tutumuyla megan değil, diğer erkekler hiç değil. joan anlar ve iyileştirmeye çalışırdı. peggy anlar ve don ile beraber o fikir üzerine konuşmaya devam ederdi. işte hayattaki bu büyük iletişimsizliği hafifletecek birileri olmalı. hayatta, yapmak istediğin şeyi yapamayınca ya da yapmaktan mutsuzluk duyduğun şeyleri yapmaya mecbur olduğunda; bütün bunları anlatabildiğin kişiler bulunmalı. insanlardaki algı hatası, onları en iyi anlayan kişiyle yatmalarının harika bir şey olduğunu düşünmeleri. 
emeğine sağlık, çok güzel bir çizim

don'a tatilinin nasıl geçtiğini sorduklarında, sadece "bir tecrübe edendim" diyor. bunun ne anlama gelebileceğini, ofisinde camdan dışarı bakarken zihninden duyduğu okyanus sesini ihmal etmeden anlamaya çalışıyorum. tıpkı beşinci sezondaki asansör boşluğuna bakma sahnesinin bir benzeri. sahilde dante'nin cehennem'ini okuyan, ölümden dönen bekçiye "o anda ne gördün?" diye soran don için yaşam şu anda pek bir şey ifade etmiyor. insan ne zaman ölmek ister? intihar eden bilimadamlarına dair okumalar yaptığım şu sıralarda, don'un bu ruh hali bana yeni bir malzeme daha veriyor. 

11 Nisan 2013 Perşembe

hardcore bilim

büyük bilimsel başarılar, yalnız geçen saatlerin ürünü. masada tek başına geçen saatler gözümde canlandı. bütün o büyük bilimadamlarının yalnız geçen hayatlarını düşündüm. bunu dramatik ya da depresif bir durum olarak değil, sadece somut bir gerçeklik olarak gördüm. masa başında, laboratuvarda, denklemlerin arasında geçen uzun, sonsuz saatler. silip silip başa dönmeler ve tam bitti derken yeniden başlamalar. insanın daha iyi bir seçeneği olsa bütün bunları tercih etmeyeceği aklımdan geçti. belki de insan başka türlüsünü bilmediği için, en iyi bildiği şey bu olduğu için bütün bir ömrü boyunca yoğun tempoda çalışır dedim. peşinden koşacağı başka bir tutkusu olmadığı için. bilimadamlarının hayat hikayeleri çok etkileyici. kimisinin insanlığa yararlı olma amacıyla çıktığı yolda, yıllar geçtikçe amacının kendini kurtarmaya döndüğünü görmek beni etkiliyor. bazı insanların sağlıklı bir psikolojide kalmak için tek yapabildikleri çalışmak ve ben bunu kalpten anlayabiliyorum. hayatımı dolduracak daha büyük bir şey olsa belki bunlar hiç aklıma gelmezdi. keşke buna ihtiyaç duymayacak bir yapıda olsaydım; ancak çalışmanın olmadığı bir yaşamda aklımdan neler geçeceğini hayal etmek bile istemiyorum. max planck, oğlunun birinci dünya savaşında öldüğü haberini aldıktan hemen sonra einstein ile görelilik kuramı üzerine harıl harıl çalışmış. naylonu icat eden kimyacı wallace carothers, intihar etmeden önceki dönemde bir arkadaşına yazdığı mektupta, "şu anda hayatımda beni kimyadan başka tatmin eden bir şey yok." demiş. bilimadamlarının hayat hikayelerini okumak son zamanlardaki uğraşım. bitmeyen çalışmayı hangi motivasyonla yaptıklarını anlamaya çabalarken kendimce edindiğim izlenim, pek az şeyden tatmin oldukları. hep newton'un, einstein'ın adı en meşhur; fakat tarih birçok büyük bilimadamıyla dolu. hepsi de sadece kısıtlı bir çevrede anlaşılan, adı duyulan insanlar. tıpkı yaptığı müzik kimseyle buluşmayan müzisyen ya da yazdığı kitap okuyucu bulmayan yazar gibi çalışmaları hak ettiği ilgiyi görmeden giden birçok bilimadamı var. bu nedenle bilimdeki motivasyonun büyük işler başarmak olmadığını düşünüyorum. insanları çok daha kişisel dertler bu derece hardcore bilime sürüklüyor.  

2 Nisan 2013 Salı

açık çay

nightly cup of tea - ilya zomb

senelerdir bitiremediğim, elimde yıpranmış kitaplar var. bunların hiçbiri roman olmadığı için belli bir düzende okuma zorunluluğu duymuyorum. genelde banyo sonrası saçımı kuruturken okuyorum. o süreçte okuduğum sayfa sayısı bana yetiyor ve bu yüzden de bu birkaç kitap hiç bitmiyor. bunlardan biri de katherine mansfield'in güncesi. işte yine saçımı kuruturken nedense aynı sayfaya elim gitti ve açık çay ile ilgili kısmı bir kez daha okudum. resmen açık çay severlere küfretmiş katherine. tamam, bence biraz ağır konuşmuş ama yalan da değil şimdi.

açık çay
"en hüzünlü şeylerden birini yaşadım az önce -bir fincan açık çay." ah, niye açık olması gerekiyor! birinin, çayı önünüze koyarken, "korkarım, biraz açık oldu," demesi içe dokunur olmaktan da öte. çay biraz koyulaşıncaya dek bundan yararlandığı için acımasız biri gibi duyar insan kendini. fincanı kavrıyorum; titriyormuş gibi sanki- "korkak!" diye soluyormuş gibi. itiraf ederim, bir çay partisinde birinin (o çekingen fısıltıyla, bilirsiniz, sanki utanılacak bir biçimde bilincindeymişler gibi) gözyaşlarına boğulma isteği duymaksızın, "benimki çok açık olsun lütfen," dediğini işitmeye hiç katlanamam. koyu çayı umarsızca sevdiğimden değil. hayır, orta koyulukta olsun, çağrışımlar yaptıran bir çay. çok koyu çay paranızın karşılığını verir gibi görünüyor gerçekten de -çaydanlıkta, tadından ötürü.

katherine mansfield, bir hüzün güncesi, can yayınları.

31 Mart 2013 Pazar

zamanın yavaş aktığı ülkeler

kendi gerçekliğimden kaçmak ve kafamı dinlemek istediğimde nerede nefes alayım bilemiyorum. kendi hayatımdan kaçıp başka hayatların içine girmek bana iyi geliyor ancak yönümü nereye dönsem içimi karartan daha beter bir şeyle karşılaşıyorum. bazen kulaklarımı ve gözlerimi kapatmak isteyecek denli ülkeyle ilgili sert şeyler duyuyor ve görüyorum. daha önce kendimi olan bitenlere karşı tepkisiz hissettiğimi anlatmıştım. bundan dolayı olacak olaylara karşı ne öfke-nefret ne de sevinç-destek gibi kuvvetli şeyler hissediyorum. her şeyi bir filmde izlermiş gibiyim: bak yine bir şeyler oldu. ülkede olan bitenlerle ilgili kafa yorduğumda üstüme hep bir ağırlık çöktüğünden kendimi her şeyden soyutluyorum. düşünüyorum da herkesin öyle temel, yaşamsal dertleri var ki zaten büyük çoğunluk ne olduğuyla ilgilenmiyor. işte o zaman da ortalık sadece belli insanlara kalıyor. siyasetin bizzat içinde olanların haricinde, bu işlerin teorisine/ne olması ne olmaması gerektiğine kafa yoran insanlar görece kafası rahat adamlar. üzgünüm dostum ama gerçek bu. evine giderken ikinci kere otobüs parası vermemek için metro kartını bir saat içinde kullanmaya çalışan adamın ülkedeki durum cidden umrunda değil. sonuna kadar da haklı bu konuda. eğer birileri yönetimi çapraz kontrol edecekse bu kişi bahsettiğim adam olamaz. kafası rahat adam olur, olmalı da.

değişim programlarıyla ülkemize gelen refah seviyesi yüksek avrupa ülkeleri vatandaşlarına baktığımda hiç anlamadığım bir şey var: sıkıcı ülkelerinden [kendi tabirleriyle] sıkılıp da buralara gelme isteği. bir insan kuraldan, işlerin tıkır tıkır işleyişinden nasıl sıkılır diye düşünmekten kendimi alamıyorum. empati yapmaya çalışıyorum ama yine de cayır cayır olayları, dengesizliği, gerilimi ve stresi merak edip haritanın sağına gelen avrupalıyı anlayamıyorum. zaten hiçbir zaman onlarınki gibi bir ortamda yaşamadığım için anlayamamam normal. burada günlük hayatın içinde bile insanlar o denli sinirli ki sırf sokağa çıkmak bile insanı gerebiliyor. halbuki geçen yaz kısa süreli de olsa yaptığım kuzey avrupa seyahatinden aklımda kalan bir görüntü var ve benim için sakin bir ülke nasıl olur, bunu tanımlıyor: sıradayım, kahve alıyorum. önümdeki adam bir avuç dolusu bozuk parayı tek tek sayarak kocaman bir para veriyor (on kuruşlardan beş lira yapmak gibi). bu sırada uzun bir kuyruk var. kasiyer de dahil olmak üzere herkes bakıyor ama kimsenin ağzından tek bir off bile çıkmıyor. ben içimden off diyorum, bu nasıl bir şey diyorum. bu yaşıma kadar hayatımda böyle bir şey görmemişim. kendi ülkemde markete girdiğimde bile her şey hızlı olmalı, paranı önceden hazırlamalısın aksi takdirde insanlar söylenmeye başlar. herkes gergin, ekmek alırken bile sinirli. ben bunu görmüşüm. şimdi dakikalarca bir adamın para saymasını bekliyorum ve durup düşünüyorum: burada zaman ne yavaş ve sakin akıyor. günlük hayatın böyle geçtiği ve acelenin olmadığı bir ülkedeki yaşama imreniyorum.

30 Mart 2013 Cumartesi

#22

bir zaman makinası olsa, kendi geçmişimde hiçbir ana geri dönmek istemezdim. bunun nedeni dönmek isteyeceğim güzellikte bir zaman dilimi olmamasından değil elbette, insanın kendi geçmişine dönmesini gereksiz bulmamdan, hep gelecek odaklı yaşamamdan. geçmişte ne kadar güzel şey olursa olsun, genel olarak eski zamanlar konseptini depresif buluyorum. önümde uzanan günlerden vazgeçmediğim sürece umutlu bir insanım. ilkgençlik zamanlarını düşünüyorum da artık depresyona girecek gücüm yok, ona bile giremiyorum.

takip ettiğim yerlerden birinde clarice lispector'un near to the wild heart romanından alıntılanan şu kısma rastgeldim: "i must not forget, i thought, that i have been happy, that i am being happier than one can be. but i forget, i’ve always forgotten." tam da yakın zamanda p.'ye buna benzer bir şeyden bahsediyordum. geçmişte bir zaman, çok ufak bir şeyden bile olsa, dünyanın en mutlu insanı olduğumuz anlar var ve bunu yaşayan biziz. şimdiki mutsuzluğumuzun -ya da mutlu olmama hali diyeyim- peşine takılmamak gerekiyor; çünkü bir kere o mutlu olma halini hatırlıyorsak, bir daha niçin aynı ruh haline ulaşamayalım? aslında sorun, o ruh halini ulaşılabilecek bir seviye olarak görmekte yatıyor. nihaî amaç bu olduğunda insan tabii ki de mutsuz olacaktır diye düşünüyorum. bütün bunlar belki kendime ettiğim telkinlerden ibarettir ama zararı yok. bir zaman çok mutlu bir anın içinde olduğumu hatırlıyorum: recuerdo. insan hüzne kapılmadan bu anları çağırmasını bilmeli. bir kere oldu, bir daha niye olmasın diyebilmeli. bunu özlem duymadan yapabilmeli. bir şeyi hatırlamak ile özlemek farklı şeyler ve ben ikincisinden kaçmayı akıl sağlığı açısından gerekli görüyorum. bir insanı özlemekten daha kötü olan bir şey var, o da geçmiş bir zamandaki kendini özlemek. insan kendinin başka bir halini ya da upgrade edilmiş versiyonunu bir kere gördü mü sonsuza kadar zihninden hiç gitmeyecek bir gerçekliğe uyanıyor. kendimin ruhsal olarak daha iyi bir versiyonunun peşinden koşmak sancılı bir süreç. artık o hal çivi gibi beynime çakılı; çünkü bir kere öyle olabildiğimi görmüş bulundum.

kalabalık gruplar

kalabalık müzik gruplarının üyeleri arasındaki ilişkiye tanık olmak ne kadar etkileyici bir deneyim. sahne üzerinde yedi-sekiz hatta on kişiden fazla olan kimi grupların dinleyiciye yaydıkları bir hissiyat var. hepsi için geçerli değil elbette ancak bazılarında var olan aile hissini kıymetli ve nadir buluyorum. bunun bana değdiğini görünce duygulanıyorum, kendimi bu yoğun etkileşimden çıkan müziğin güzelliğini düşünürken yakalıyorum. iki kişiyle bile bir şey üretmek ne kadar zorken, onca kişinin  beraber müzik yapması çok etkileyici. insanlık açısından bakınca bir sürü kişinin bir araya gelerek bir şey üretmesi zorun başarılması bence. hırsı, egoyu, içsel hesaplaşmaları, çekişmeleri bir kenara bırakarak bir şey var etmek insan doğasını zorlayıcı. ne zaman bunu düşünsem akabinde "insanlık böyle bir şey yapabiliyorsa başka şeyleri de yapabilir" diye düşünüyorum, bana umut veriyor.

başkalarıyla beraber kendini bir şeye adamak ve ortaya duygusal yoğunluğu olan şeyler çıkarmak, içini tamamiyle açmak demek. sana bu güveni veren bir insan topluluğuyla rastlaşmak ise şans. belki saatlerce konuşsan kendini bu denli açamazsın ama müzik yaparak bundan fazlasını yapıyorsun. zaten bu noktada hep aklımı kurcalayan bir şey oluyor: bir sanat ürünü, üreticisini tamamen çıplak bırakmıyor mu? bu çok sık aklıma gelen ve cevabını bilemediğim bir soru. daha doğrusu "seni olduğun gibi ortaya koysa ne olur?" kısmı kafamı meşgul ediyor. 

aralarındaki etkileşimi hissedebildiğim kalabalık gruplar deyince tabii ki de aklıma ilk olarak arcade fire geliyor. sonra ikinci albümüyle birlikte dokuz kişilik bir ekiple çalmaya başlayan bon iver. edward sharpe and the magnetic zeroes ya da mahalleden arkadaşları toplayarak çalan efterklang. aşağıdaki efterklang videosu o kadar güzel ki arada sırada açıp izliyorum. süpürgeyle yerlere vuran nils frahm, kemanını çalan peter broderick ve flütüyle heather woods var. yaşlı amcalar ve teyzeler var. herkes var, bir ben yokum. 2:32'deki gözlüklü amcadan neyim eksik diye soruyorum. verseler ben de bir üçgen çalgı çalarım, efendime söyleyim videodaki gibi balonları patlatanlardan olurum. nasıl desem, bu grup o kadar kalabalık ki araya beni de koysalar kimse farkıma varmaz. 

daha küçük bir grubun birbiriyle olan ilişkisini gözlemlemek bana nispeten kolay gelirken, insan sayısı artmasına rağmen aralarındaki uyumu takip edebilmem (üzgünüm dostum ama evet, internet başından, youtube live performanslardan) onların başarısı. kalabalık bir arkadaş grubunun arasındaki derin ilişkiye tanık olmak, ürettikleri şeyi dinlemek dünyanın en heyecan verici şeylerinden biri. yakın zamanda milankundura'yı sahnede dinleyince bunu bir kere daha anladım. bir bakmışım müzikten ziyade yedi kişinin birbiriyle olan göz temasına, birbirlerine açtıkları doğaçlama alanına dikkat kesiliyorum. acaba böyle müzik yapmak nasıl bir şey ki?

25 Mart 2013 Pazartesi

#21

ruh hali grafiğimdeki maksimum değer olan +3'e bir aylık data sonucu ulaşabilmiş değilim. zaten öyle bir amacım da yok. amacım, minimum değer olan -3'e gelmemek. tanrılar sağolsun bana bunu sadece bir kere gösterdiler. zaten hayatımı devam ettirmeye çalışırken günler nasıl geçiyor anlamıyorum. göğsümdeki ağrı da olmasa fena değilim işte, her şeye alıştım. neyse ki alışmak diye bir şey var. insan her şeye alışıyor. +3'e çıkmadım ama +2'yi gördüğüm iki günde de konsere gitmiş olduğumu gördüm. burdan çıkardığım sonuç, müzik bana iyi geliyor. zaten müzik herkese iyi gelmez mi? gelmediği vakitlerde işimiz zor, durum vahim. ben  şu sıralar güzel şeyler dinleyerek kafamı dağıtabiliyorum. bunu yapamadığım, içimden hiçbir şey dinlemenin gelmediği dönemler de oluyor. 

bir süredir iki gruptan kendimi alamıyorum. gittiğim yoldan, bindiğim otobüsten, okuduğum kitaptan çabuk sıkılmama rağmen tame impala ve alt j'den bir aya yakın zamandır sıkılmadım. arada başka şeyler de dinledim ama bir albümü bir hafta, hatta üç-dört gün bile evirip çevirince sıkılıyorum. kalıcı etki bırakan albümler o kadar az ki. ruh halim böyle sıkılganken de tame impala ve alt j benim için istisnaîydi. 

tame impala ile kurduğum ilişki değişik oldu. lonerism albümlerini ilk dinlediğimde pek de sarmadı. müzik zevkine güvendiğim birinin tavsiyesi olduğu için bir şans daha verdim. sonraki dinleyişlerimde arada birkaç şarkı beni yakaladı. sonra o şarkıları bir daha dinlemek için albümü çevirirken bir baktım meğersem diğer şarkılar da güzelmiş. artık psychedelic şeyleri geride bıraktığımı düşünürken tame impala'yı seviverdim. hani tıpkı şöyle, bazı müzikleri geçmişte dinlemişsindir, güzeldir; ama artık  bugün onları dinleme isteği duymazsın. pink floyd evresinden her genç gibi geçtim ama bitti. şimdiyse tame impala bana genel havasıyla pink floyd'un ilk dönemini ya da beatles'ın revolver dönemlerini anımsatıyor. mesela beatles'ın tomorrow never knows'u. tame impala'nın şarkıları bana bu havayı veriyor. gürültüye yakın müziğin kakofoniyle bıçaksırtı bir ilişkisi var. animal collective yapınca kulağıma bir yığın anlamsız ses olarak gelirken, tame impala yapınca çok hoşuma gitmesinin nedenini bilmiyorum. sözlere hiç takılmadan, ne dediklerine bakmadan sadece müziği dinliyorum. ne dedikleri umrumda değil, müzikleri benim kafamı güzel yapıyor. kafamdaki tame impala algısını karşılayan bu resimdeki gibi bir umarsızlık haline girmem şu anda mümkün değil ama özeniyorum. "tenceredeki yemeği yaktım ama çok da umrumda" pozu. belki biraz böyle olsam göğsümün ağrısı geçer. 

kafalar güzel

benim hareketli müzik algımın çarpıklığından ötürü, alt j melodik müzik açlığımı giderdi. dinlerken kafamda tempo tutuyorum. tame impala'yı dinlerken ne kadar dedikleriyle ilgilenmiyorsam, bu arkadaşları dinlerken de o kadar ne diyorlarmış diye bakıyorum. ilk albümleri an awesome wave çok eli yüzü düzgün bir albüm. bence birbirine benzeyen onlarca tema ve konseptin ardından, bu arkadaşların söyleyecek yeni şeyleri var. ingiltere geçen yıl the xx'i patlatmıştı, bu yıl da alt j. internette bu arkadaşlar için komik etiketler kullanmışlar, hayatımda ilk defa duyuyorum: trip folk nedir? (halbuki duygusal anlamda o kadar da indie'nin ekmeğini yiyen insanlarız).  alt j'in müziğini anlatmaya çalışarak komik duruma düşmek istemiyorum; çünkü bu anlatma işini çok güzel yapan insanlar var. 

tame impala ve alt j bana ilham verdi, bir şeyler düşündüm. sonra bu düşündüklerim kesin başkarının da aklına gelmiştir dedim, vazgeçtim. gittiğim güzergâhlardan, bindiğim otobüslerden sıkıldım. üzerimdeki sorumluluktan, kafamda dolaşan milyonlarca şeyden yoruldum. ancak gece başımı yastığa koyduğumda içime saldıkları tatlı heyecan kimi zaman benim için kısa günün kârı. iki tane tame impala iki tane alt j şarkısından oluşan kısa playlist, nokta atışı yaparak gönlünü kazanmak istediğim arkadaşlarıma.