11 Aralık 2016 Pazar

temiz çarşaftan ve sıcak sütten ötesi yok

sanırım toplu bir bunalım halindeyiz. en azından benim ve yakın çevremdeki arkadaşlarımın ruh hali bu yönde. sadece bu toplumda değil; dünyanın pek çok yerinde insanlar travmatize olmuş, ırkçılık yükselmiş, herkes birbirinden nefret eder hale gelmiş durumda. dünyanın birçok yeri güvenli değil, bunun farkındayım ama ülkemizin çok daha ileri boyutlarda tehlikeli, güvensiz ve çıldırmış olduğunu düşünüyorum. yakınmak ve şikayet etmek çözüm değil, farkındayım ama bir şekilde içimdekileri dökme ihtiyacı duyuyorum. son zamanlarda çokça hissettiğim bir ruh hali var: bezginlik. şu hayatta yaşanılacak güzel anlar, görülecek güzel yerler, sevilecek nice insanlar var ama ben bunlardan ziyade bezginlik, yorgunluk ve bıkkınlık hissediyorum. bana bir ilaç verseler, uyusam ve aylar -belki yıllar- sonra uyansam diyorum. bir süredir uyku düzenim sekteye uğramış durumda. geceleri iki-üç kez uyanıp, kendimi salonda dergi karıştırır, bir iki sayfa bir şeyler okur halde buluyorum. bütün gün battaniyenin altına gireceğim anın hayalini kuruyor, eve adım atar atmaz hemen ertesi sabah oluyormuş gibi hissediyorum. bir süre dış hayata karışmak istemiyorum. insanlık kavramını sevmeme rağmen artık insanlara duyduğum sevgiyi hissedemiyorum. halbuki içimde gürül gürül akan bir kaynak var. halbuki birinin boynuna sevgiyle atılmam zor bir hareket değil. fakat şimdi değil, şimdi sevgimi yönlendirecek bir mecra bulamıyorum ve sevginin içimde patlayan yıkıcı etkisini hissediyorum.

yapmam gereken şey öncelikle akıl ve beden sağlığımı korumak. bunun için gerçekten çaba harcıyorum. bu ülkede kafayı yememek için kendimi iyi hissedebileceğim şeyler yapmanın yolunu arıyorum. halen müzik dinliyorum, yeni şeyler keşfetme heyecanının peşinden sürükleniyorum. bir şeyler okuyup, zihnimi umutsuzluğun yarattığı boş vermişlik haline teslim etmemeye çalışıyorum. yarın sokakta yürürken ölme ihtimalimin oldukça yüksek olduğu bir ülkede, bir sonraki gün yapacağım şeyleri düşünmeye devam ediyorum. her gece ertesi gün bu ülkenin bir şehir merkezinde sevdiklerimin başına bir şey gelmemesini dileyerek yatağa giriyorum. eğer şu anda bulunduğum ruh halim daimi bir hal olsaydı hayatta hiçbir şey için kolumu kıpırdatmaz, nasıl olsa öleceğim diye umursamazdım. şu anda sabah kalkmam zorunluluktan, devam etmem zorunluluktan. etkilenmemek için gazete okumayayım, haber izlemeyeyim diyorum ama kaçmak mümkün değil. kendimi soyutlamam çözüm değil. herhangi bir insanın hikayesini öğrendikten sonra üzülmemek mümkün değil. nereye baksam depresif işaretler görüyorum. bir yokuştan aşağı hızla yuvarlanıyormuşuz gibi, topluca. ne zaman böyle desem amcamın enseyi karartmamak lazım lafını duyuyorum. o benden daha umutlu. yaşı büyük insanlar bizden daha umutlu. tutunacak bir dal bulmanın gerekliliğinden bahsediyorlar. iş yerinde benden oldukça büyük mühendis abiler var. her gün ülkenin gidişatı hakkında iki çift laf ediyoruz. umut edecek bir şey bulmaya çalışıyorlar. devam etmek gerektiğini söylüyorlar. peki ben neden böyle olamıyorum? benim onlar kadar enerjim yok. kendimi zorluyorum, hareket ediyorum ki akıl sağlığımı kaybetmeyeyim. spor yapmamın tek nedeni bu. geçtğimiz hafta her akşam eve gelir gelmez battaniyenin altına girdim. bu bir kısır döngü halini aldı ve bir haftayı böyle spor yapmadan geçirdim. bugün kedi-köpek göreyim diye sahile indim. kendimi iyi hissetmediğimde onları izlemek bana iyi geliyor. yürürken ensemden yayılan sıcaklığı hissettim. sırtım su gibi oldu, terledim. hızlı yürüdüğüm için değil, kendimi iyi hissetmediğim için terledim. 

bundan birkaç ay önce gündüz vassaf yeni kitabı ne yapabilirim? geleceğe kartpostallar'ı çıkardığında bir röportaj vermişti. röportajın ana fikri, insan yaşadığı müddetçe umut edecek bir şey bulmalı temalıydı. okuduğumda içim ferahlamıştı. şimdi bir kere daha okudum, aklım gündüz vassaf'ın doğru söylediğini biliyor ama kalbim bu sefer ferahlamıyor. bugün kalbime söz geçiremiyorum. göğsümün altında günlerdir huzursuzlukla çarpıyor. elimi oyalamak için bir şeyler çiziyorum. çok uzun zaman oldu, elime boya kalemi almıyorum. ne çizsem siyah-beyaz-gri çıkıyor. birbirini takip eden çizgiler; paralel çizgiler, yatay çizgiler, topografik desenler. kafamın içi de böyle. aralıksız müzik dinlemek istiyorum. duvarlara iç içe geçen daireler çizeyim, sonra gözüm yorulunca battaniyenin altına gireyim. bir pazar akşamı rahatlamak için tek yapabildiğim yatağa temiz çarşaf serip, kendime süt ısıtmak oluyor. 

9 Aralık 2016 Cuma

almanca aşk: bachmann ve celan

bundan yaklaşık iki sene önce şair ingeborg bachman ile şair paul celan'ın yirmi yıla yayılan mektuplaşmalarının derlendiği kalp zamanı kitabını edinmiştim. başucumdaki komodinin üzerinde onca zaman durdu. arada içini açıp karıştırdım, gece uyumadan önce rastgele bir mektup seçerek okudum ama hiçbir zaman düzenli okumadım. başucumdaki kitaplar değişse de kalp zamanı orada durdu. ne zaman iki-üç mektubu ardı ardına okusam içimi hep tam tarif edemediğim bir his kapladı: sıkıntı mı desem, depresif hisler mi yoksa karamsarlık mı desem. o mektuplarda olan bir şey, beni kitabı devamlı ve düzenli okumaktan alıkoydu. mevsimler değişti, aylar geçti, bir şeyler başladı, bir şeyler bitti, bir sürü iyi şey olduğu gibi kötü şeyler de oldu. ancak o kitap oradan hiç kalkmadı. hep göz hizamda, bir türlü bitiremediğim kitap olarak orada kaldı. sonra birkaç ay önce tesadüfen paul celan'ın şu anda piyasadaki belki tek eli yüzü düzgün şiir derlemesi olan ellerin zamanlarla dolu kitabını gördüm. aldım, eve getirdim. içini karıştırdım ve yine okuyamadan diğer kitabın üzerine koydum. sonra birkaç hafta önce, kalp zamanı kitabından uyarlanan ve yönetmenliğini ruth beckermann’ın yaptığı, orijinal ismiyle die geträumten, -ingilizcesiyle the dremaed ones- filminin fragmanını izledim. filmde ingeborg bachmann’ı soap & skin ismiyle tanıdığımız avusturyalı müzisyen anja plaschg canlandırıyor. filmin hem bu kitaptan uyarlanması hem de içinde anja plaschg olması faktörüyle o birkaç dakika beni inanılmaz heyecanlandırdı. bir buçuk saat boyunca birbirlerine mektuplar okuyan iki şairin şiirselliğini acaba yönetmen nasıl aktardı? bunu çok merak etmekteyim. bu sebepten bir türlü bitiremediğim kalp zamanını okumaya koyuldum.

avusturyalı şair ingeborg bahcmann, akademik bir temelden geliyor. psikoloji, felsefe ve alman dili okumuş. doktorasını heidegger üzerine vermiş. viyana sanat ve akademi çevrelerinde kabul görmüş biri. babası nasyonel partiye üye bir nazi sempatizanı. paul celan ise 1920'lerde romanya krallığında bulunan czernowitz şehrinde doğan bir yahudi. kendini bildi bileli çok dilli büyümüş. babasının ısrarıyla ilkokulu ibranice eğitim veren bir okulda okumuş. annesinin ısrarıyla almancayı küçük yaştan itibaren anadili gibi konuşmaya başlamış. bu arada kendi yurdunun dili olan romence ve rusça ile de ömrü boyunca bağını koparmamış ancak eserlerini hep almanca vermiş. celan 21 yaşındayken ülkesi naziler tarafından işgal edilmiş ve ailecek yurtlarından sürülmüşler. yahudi kimliğinden ötürü edebiyat çevrelerinde birçok farklı takma isimle yazmış. ailesi ile birlikte toplama kampına götürülmüş. kendisi on sekiz ay sonunda kaçabilmiş ancak ailesi o kampta can vermiş. ondan sonra bir şekilde kaçak yollarla romanya'dan viyana'ya kaçmış. asıl amacı paris'e gitmekmiş. viyana sadece bir aylık bir ara durakmış. bu bir aylık süreçte viyana'da ingeborg bachmann ile tanışmış. bir nazinin kızı olan bachmann ile bir yahudi olan celan’ın aşkı orada başlamış ve celan’ın  intihar ettiği döneme kadar (yirmi yıl) inişli çıkışlı ve şekil değiştirerek devam etmiş.

celan bir ay sonra paris'e gidip, oradaki edebiyat çevrelerinin içine girmeye çalışırken bachmann ile yıllarca sürecek mektuplaşmaları başlamış. bachmann bu süreçte tanınır ve ünlenirken, celan çoğunlukla reddedilmiş, dışlanmış. bachmann'ın şiirleri basılmaya başlarken, celan o sıralar çeviri ile para kazanıyormuş. zaten bütün ömrü boyunca birçok dili anadili gibi bilmesi sebebiyle şairliği hep çevirmenliğinin gölgesinde kalmış (çevirmenlik notları çok ilginç: mesela bir mektupta rené char'ın kitabını çevirdiği için kendisine çok kızıyor; çünkü char ona bir kazık atmış). uzun aralıklarla, avrupa’nın değişik şehirlerinde bir-iki günlük görüşmüşler. hayatlarına başkaları girip çıkmış ama bir şekilde mektuplaşmaları kopmamış. paul celan bu süreçte fransız bir grafik sanatçısıyla evlenmiş. bachmann’ın hayatına max frisch girmiş. bu dönemde ilişkileri dostane bir hal almış. birbirlerinin edebiyat eleştirmeni olmuşlar. sonra bir ara ilişkileri tekrar başlamış. bundan hem max frisch’in hem de celan’ın eşinin haberi olmuş. bu durum büyük sorunlara sebebiyet vermiş. arkası kesilmeyen depresyonlar, buhranlar, celan’ın edebiyat çevrelerinde arzuladığı ilgiyi bir türlü görememesi ve bunun hıncını bachmann’dan çıkarması derken en sonunda ilişkileri tamamen noktalanmış. birkaç sene konuşmamışlar ve bir gün bachmann’a celan’ın intihar haberi gelmiş. paul celan kendini 1970 yılında sen nehrine atarak intihar etmiş. bundan üç yıl sonra da bachmann bir gece evinde çıkan bir yangında hayata veda etmiş. 

kalp zamanında sadece bu ikilinin aşkı değil, ikinci dünya savaşı sonrası avrupası ve savaşın insanlar üzerinde bıraktığı derin travmalar var. avrupadaki anti-semitizm etkileri, celan’ın yahudi olduğundan ötürü şiirlerine kıymet verilmediğine olan inancını sürekli yinelemesi var. bu iki şairin mektuplarında, sadece gönül bağlarını değil; birbirlerinin eserlerine dair olan incelemeleri ve eleştirileri de görüyoruz. birbirlerinin edebiyatına olan inançları ve birbirlerine verdikleri destek görülüyor. ama çokça bachmann'ın celan'ın şiirlerine olan inancı ve sevgisi baskın. bu bana çoğunlukla tipik bir kadın-erkek ilişkisini hatırlatıyor. yirminci yüzyılın önemli feminist şairlerinden biri olarak görülen bachmann'ın da karşısındaki adamı hep desteklediğini, çoğunlukla bir çocuğu takdir eder gibi sevdiği adamın şiirlerini hep takdir ettiğini görüyorum. paul celan çok travmatik bir geçmişten geliyordu, ailesini kaybetmişti ve bunlar çok ağır şeylerdi. sebep bunlar mıydı, üçüncü bir kişinin bunları bilmesine imkan yok ama ben bu ilişkide bachmann'ın sevgisini daha büyük gördüm. celan'ın bachmann'ın başarısına gücenir ve hatta kıskanır hali bana ikili ilişkilerdeki karanlık noktaları hatırlattı. bir yerden sonra bu ilişki beni sıktı. adeta sonunu bildiğim bir ilişkiydi. az bir sayfa kala atlaya atlaya kitabın sonuna geldim. işte o zaman bu kitabı başucumdan kaldırıp, kitaplık rafına yerleştirdim. 

şimdi die geträumten filmini bekliyorum. acaba yönetmen -bir kadın- de bu ilişkiyi benim algıladığım gibi mi gördü diye merak ediyorum. o nasıl yansıttı acaba? gösterildiği film festivallerinde olumlu tepkiler alan ve yeni bir janrın doğuşu olarak adlandırılan bu filmi oldukça merak etmekteyim. aşağıda fragmanını paylaşıyorum.

27 Kasım 2016 Pazar

konser güncesi

local natives

los angeleslı local natives ilk kez türkiye'ye geldi. gelmeden önce verdikleri röportajda türkiye'ye gitmemeleri için yapılan uyarılara, türkiye'deki tehlikelere rağmen kulak asmadıklarını belirtmişlerdi. benim de konser öncesi aklımda olan buydu. bu ülke nasıl bir yer haline gelmişti? tam da konser günü, 24 kasım'da, ülkece oldukça hareketli bir gün geçirdik. işin doğrusu her zamanki günlerden farklı mıydı? değildi. bizim için yine sıradan bir gündü: avrupa birliği ile müzakerelerin durdurulması, türk uçağının suriye tarafından vurulması, doların yeni bir rekora daha imza atması (tabii ertesi gün o rekor yenilecekti), çocuk istismarı yasa tasarısına dair açıklamalar vesaire derken hayatımdaki en güzel şey bir konseri beklemek oldu.

local natives bu sene içerisinde üçüncü albümleri sunlit youth'u çıkardı. ilk çıktıkları zamandan bu yana eli yüzü düzgün, kolay dinlenir ve enerjik bir müzik yapmaktalar. bu albüm de yine aynı çizgide, temiz bir albüm. eskiden olsa indie rock benim için daha çok şey ifade edebilirdi; ancak ben de o çizgiden biraz kaydım. o nedenle uzun uzun albümü anlatacak değilim. local natives, indie müziğin cezbettiği her kulağın zevk alarak dinleyeceği bir grup. bundan üç sene önce canlı performanslarını da izlemiş biri olarak sahnelerinin çok iyi olduğunu biliyordum. bir dakika yerlerinde durmadan, kendileri de çoşarak dinleyicileri müziğin içine çekiyorlar. perşembe akşamı salon iksv'deki konser de aynı böyleydi.  solist taylor rice konseri "bize gelmememizi söylemelerine rağmen geldik" diyerek açtı. yeni albümden villany şarkısını dinleyicilerin arasına dalarak söyledi. insanlarla zıpladı, onları kucakladı. benim en çok hoşuma giden şey, hem seyircinin gruba sevgisini cömertçe göstermesi hem de grubun buna karşılık vermesi oldu. grup sahne üzerinde sürekli hareket halindeydi. dinleyici de onlarla birlikte konserin sonuna kadar enerjiyi düşürmedi. 

konser boyunca aklımda olan tek şey, o bir-bir buçuk saati dondurup bütün bir güne, hatta aya, hatta yıla yayabilsek ne kadar güzel olurdu düşüncesiydi. artık ülkede her şey yokuş aşağı giderken, her gün bir öncekinden daha çok kafayı yeme noktasına gelirken böyle mutlu anların kıymetini daha iyi anlıyorum. kalabalık bir insan topluluğuyla birlikte, herkes güler ve eğlenirken insanlarla ortak bir bağ kurabilmek ne kadar güzel bir şey. bizim ülkemizde ise ne kadar zor. artık zor. içimde ülkemdeki insanları sevebilen o kişiyi fark ettiğim anlar, böyle anlar. insanlar bir saat önce yanında hiç tanımadığı biriyle birlikte çalan müziğe tempo tutarken, bir saat sonra trafikte gördüğü birinden nasıl da ölesiye nefret eder hale geliyor?

gevende

gevende benim için üniversite dönemlerimi temsil ediyor. müzik etkinlikleri kapsamında okula çok sık gelmişlikleri, ankara'yı çokça ziyaret etmişlikleri vardı. ben de daha önce bir kez onları izlemiştim. eskişehir'den çıkmalarına rağmen, onlara dair bizim oradan çıkmışlar hissim hep daim oldu. uzun süredir müziklerini takip etmiyor, neler yapıyorlar ilgilenmiyordum. ancak salon'daki etkinliklerinden haberdar olunca gitmek istedim. 

sonda söyleyeceğimi başta diyeyim: gevende benim bildiğim gevende değil. oldukça progressive, sert bir yöne doğru kaymışlar. performansları halen taş gibi, ona lafım yok. doğaçlamalara devam. sahne üzerinde cayır cayır yanan bir ekip var. bir konser dinleyicisi olarak bu açıdan beni oldukça tatmin ettiler. beynimin içine içine işleyen bir müzikte yorulduğumu hissetmek beni çok mutlu eden bir şey. bunu da gevende ile yaşadım. hayatımdaki konser deneyimlerini sınıflandıracak olursam, bu deneyime en benzer iki konser swans ve ibrahim maalouf konserleriydi. şubat 2017'de yeni albümlerini çıkaracak olan gevende'nin evrildiği yol, benim kulağıma evimde dinlemek için bir nebze sert geldi. ancak bu çok iyi oldukları gerçeğini değiştirmiyor.

3 Kasım 2016 Perşembe

kılavuz


yıllar yıllar önce olmalıydı, lisedeydim sanırım, amcamın kitaplığında bilge karasu'nun göçmüş kediler bahçesi kitabını gördüm. isminden ötürü kitap hemen dikkatimi çekti. bilge karasu kimdir bilmiyordum bile, kitabı aldım eve götürdüm. aradan uzun zaman geçti ve ben o kitabı kendi rafımda unuttum gitti. hiç sayfasını çevirmedim bile. zaman içinde bilge karasu'nun önemini ve değerini öğrendim ancak hiçbir kitabını okumadım, bir şekilde öyle oluverdi. geçen günlerin birinde kitapçıya girdiğim bir vakit, aklımda başka bir yazar ve o başka yazarın belirli bir kitabı vardı. o kitabı bulamadım. alfabetik sırayı takip eden raflarda aradığım yazarın hemen dibinde bilge karasu'ya rastladım. halbuki aklımdan geçmiyordu bile. elim yine kedili kitabına gitti. sonra diğer kitaplarına. sonra kılavuz kitabına. orada kitapların sadece arkalarını okuyordum. kılavuz'un arkasını okuduğumda olduğum yerde hareketsiz kaldım. tüm sesler birden kesildi ve her şey, herkes milyonlarca kilometre öteme gitti. ferzan özpetek'in mükemmel bir gün filmi vardı. orada etkilendiğim bir sahne aklıma geldi. filmin baş karakteri olan kadın hikayenin sonuna doğru sokak ortasında yürürken birden zaman duruyordu. filmin sesi kesiliyordu ve birkaç saniye her şey sessizlik içinde var oluyordu. bu sahne bana filmden kalan tek şeydi ve buna benzer bir anı, kılavuz'un arka sayfasını okuyunca yaşadım. sırf o nedenle kitabı aldım. sonra hemencecik bitirdim. 

kitaba başlarken aradığım bir şey vardı. o şeyin ismini halen koyamıyorum. aradığımı bulduğumu da düşünmüyorum ama içimdeki boşluğu derinleştirdiğini fark ediyorum. okuduğum ilk bilge karasu eseri olmasından ötürü diline aşina olmadığım doğru. ancak o meşhur bilge karası dilini gördüm. rüya ile gerçeklik arasında, neyin rüya neyin gerçek olduğunu anlayamadığım bu kitap bana içimden taşan sevgiyi hatırlattı. insanlara ne kadar kızsam da mizacım sevmekten yana. kızgınlığım geçicilikten, öfkem dinmekten, gönlüm bağ kurmaktan yana. yumuşak tarafımı sakladığımda çıkarmam ufacık güzel bir şeye bakıyor. ben kaşlarımı çatmak istiyorum ama ayağımın dibine gelen kediler beni yoldan çıkarıyor. bilge karasu'nun sevgisi, sevgilisi bana hayattan elimi eteğimi çekmemem gerektiğini söylüyor. goya'nın el sueno de la razon tablosundan bahsediyor bu kitap, bu tablodan kesip alınmış bir kuşu, birine hediye etmek üzere almıştım. sonra vermedim. şu yaşıma geldim, beni sevmeyen birine kendimi sevdirmeye çalışmanın yanlış olduğunu öğrenemedim. ama sanırım goya'dan sonra artık bunu öğrendim. bilge karasu ile de bilgimi cümle içinde kullandım, pekiştirdim. 
bu da kitabın arkasından gelsin:
"yazmasaydım unutup gidecektim belki, çoğunu... oysa şimdi geviş getirip duruyorum. şu 'aracı olmak','araç olmak', 'bir oyunun taşı ya da taşları olmak'...
...işin tümü bir oyun belki, ama bu oyundaki taşlardan biri, yalnız biri, ben, neyi oynadığımı bilmiyorum. oyundaki yerimi bilmek şöyle dursun, birilerinin beni oynatıp oynatmadığını da kestiremiyorum.
ölümden de kaygılandırıcı olan, dönülmez olan durum, bu muydu acaba?"

2 Kasım 2016 Çarşamba

konser güncesi

yaklaşık bir yıldır aklımda istanbul'dan gitmek var. kimi zaman burada son zamanlarımı yaşıyormuşum gibi hissediyorum. bugün gün içerisinde ofis arkadaşımla hava almak üzere çatıya çıktığımızda ufukta beliren gökkuşağını gördüm. hemen arkadaşımı dürttüm ve birlikte birkaç saniye renkleri parlak, pırıl pırıl görünen gökkuşağını seyrettik. eskilerin bir huyu vardır, ben hep yaşlı kadınlarda gördüm, gökkuşağı görünce bir dilek dilerler. ben de bugün gökkuşağını görünce umarım kısa zamanda buradan giderim dedim. nereye olduğuna dair bir fikrim yok. iyi hissedebileceğim bir yere, belki ankara'ya ama mümkünse sevdiğim birilerinin olduğu bir yere.

bir yıldır dönem dönem nüksediyor bu gitme fikri. son iki aydır ise en yoğun şekilde hissettiğim dönem oldu. ülke bu haldeyken kendi varoluşsal sorunlarıma kafa yormak büyük bir lüks, farkındayım. ancak ne yazık ki içine girdiğim ruh halinden "bu bir lüks ve yapmamalıyım" diyerek çıkamıyorum. geçen aylarda gitmek için daha uzakları düşünürken şimdi ankara da olur raddesindeyim. kafamda hep artı ve eksi listesi çıkarıyorum ve her defasında istanbul'daki artılar listemin ilk sırasına (zaten bir-iki madde var) buradaki konserlerin çeşitliliğini ve bolluğunu koyuyorum. geldiğimden beri bu şehirle iletişimim neredeyse sadece müzik üzerinden kuruldu. bunu genişletmeye ve çeşitlendirmeye pek gönüllü olmadım, kabul ediyorum. hep biraz uzak kaldım. bunun nedeni de kendimi geldiğim andan beri gidici olarak hissetmemdi (hikayenin sonunda gidemezsem gerçekten komik olur). bavulum hep elimi uzatsam yakalayacağım mesafede durdu. üstteki dolaba kaldırma ve kendime yer açma gereğini bile görmedim. şu sıralar kendimi tekrardan artılar ve eksiler listesi yaparken buluyorum ve müzik yine artılar listemdeki birinci sırayı alıyor. maddi manevi tüm gücümü konserlere yatırmaya devam ediyorum. bu vesileyle geçtiğimiz perşembe ve cumartesi akşamı gittiğim iki konserden bahsetmek istiyorum.


perşembe akşamı salon iksv sahnesinde ingiliz caz üçlüsü mammal hands vardı. piyano, davul ve saksafondan oluşan ekip 2012 yılında kurulmuş ve  henüz iki albümleri var. o akşam gördüğümüz üzere oldukça genç ve yetenekliler. kendileri yaptıkları müziği caz, folk ve elektronika karışımı olarak yorumluyor. grubun her üyesi farklı müzik tarzlarından etkilenmiş. saydıkları isimler arasında coltrane de var, philip glass da shiris kumar da. isimlerinin sürekli birlikte anıldığı ve benim de onları tanımama vesile olan grup ise gogo penguin. aynı plak şirketine (gondwana records) bağlılar ve birlikte turluyorlar. o akşam gördüğümüz üzere mammal hands sahne üzerinde çok enerjik bir grup. o an, orada olmaktan zevk aldıkları her hallerinden belli ve bu deneyime ortak olmak beni çok mutlu etti. saksafonu sahnenin ortasına alarak davul ile tatlı tatlı atışmaları, her bir enstrümanın kendi solosunda diğer ikisinin onu hayran hayran seyretmesi beni etkiledi. ne zaman davul ya da piyano solosu olsa saksafonu çalan müzisyen enstrümanını bırakıp kenara çekildi. o akşamdan müziğin haricinde aklımda kalan, sahne üzerindeki üç müzisyenin birbiriyle uyumu, iletişimi ve bakışmaları oldu. gecenin sonunda benim birincil müzik arkadaşım olan amcam için onlara bir cd imzalatmayı başardım. benden amcama hediye.


cumartesi akşamı ise salon iksv sahnesinde israilli basçı avishai cohen vardı. kariyeri boyunca chick korea, herbie hancock, bobby mcferrin gibi isimlerle çalışmış avishai cohen adına bir şeyler söylemek benim ligimi aşıyor. sonra rezil olmayalım. o akşam avishai cohen trio adıyla sahnede olan ekipte kendisine  piyanist  omri mor ve davulcu itamar doari eşlik ediyordu. avishai cohen'in sık sık değişen bir triosu var ve çoğunlukla gençlerle çalıyor. kendisini övmek beni aşacağından ibreyi diğer iki müzisyene çevirmek istiyorum. omri mar klasik müzikten caza birçok farklı ekiple dünyanın değişik yerlerinde çalmış. israil senfoni orkestrasıyla konserler vermiş. itamar doari ise henüz otuz yaşında ve şimdiden birçok önemli orta doğulu müzisyenle çalışmış, ömer faruk tekbilek'ten johnny greenwood'a birbirinden farklı isimlerle ortak çalışmalar yapmış. o gece avishai cohen albümlerinden çaldığı kadar ekibiyle birlikte doğaçlama da yaptı. davulcu itamar doari'den gözlerimi alamadım. avishai cohen kendisini tanıtırken inventor kelimesini kullandı. nedeni olarak da kendi davul sistemini kurmasını söyledi. davulunun üzerinde kendisinin sonradan astığı belli olan ziller vardı. üç kere bis yapan cohen iki tane de ispanyolca şarkı söyledi. anneanne tarafının izmir'den göç ettiğini anlattı ve bu toprakları sevdiğini söyledi. araştırınca öğrendim ki anne tarafı sefaradmış ve ispanya'dan izmir'e, oradan da israil'e göç etmişler. ne muazzam bir etnik karışım diye düşündüm. ortadoğu, israil, avrupa. sonrasında amerika. acayip bir kültür. o akşam dinleyiciler arasında kulağıma çok defa arapça konuşmalar geldi. müzik dedim, ne ilginç, ne güzel. israilli bir müzisyenin konserinde ön sıra komple araptı. konser sonunda hayatımda ilk kez bir playlist kapmayı başardım. ergenliğimi yeni yaşıyorum. sanırım bir sonraki adımım sevdiğim grubun tişörtünü giymek olacak.

8 Ekim 2016 Cumartesi

seyahatlerle dolu bir kitap: m train


patti smith'in m train kitabı, just kids'den sonra kaleme aldığı ve hayatının, eşiyle evliliğinden başlayıp bugüne uzanan döneminden kesitleri anlattığı bir anı kitabı. just kids'in o nostaljik new york havası ve gerçeklikle hayal arası atmosferinden farklı bir dili var bu kitabın. oldukça melankolik ve hüzünlü, hatta ölümün izini süren bir kitap. patti smith bu kitabında sürekli sade kahve içiyor. hayatı boyunca ona eşlik eden yazarların mezarlarını ziyaret ediyor. mezar ziyaret etmek için denizler aşıyor, zahmetler çekiyor. şahsen tanımadığı ama hayatında iz bırakmış yazarların mezarlarına kendince küçük armağanlar götürüyor. kuzeyden güneye, doğudan batıya değişik ülkelerde ve birbirinden farklı mevsimlerde yolculuklar yapıyor. her gittiği şehirde sevdiği ufak bir kafe var. yeni bir yere oturmaktansa bildiği yerlere gitmeyi tercih ediyor. zaten kitap da new york'ta ikinci evi olarak gördüğü, evine yakın ufak bir kafede başlıyor. yazılarını hep bu kafede yazıyor. pencere kenarında bir masası ve sandalyesi var, başka bir masaya oturmayı düşünemiyor bile. burada uzun uzun pencereden dışarıyı izliyor. yalnız bir insan olarak, bir kafede saatler geçirmenin ona ne büyük huzur ve memnuniyet verdiğinden bahsediyor. bu noktada kendimle onu özdeşleştiriyorum. insanın kendi kendine yetebilmesi önemli. bir başına kalamayan, saatlerini kendini oyalayacak bir şeylerle dolduramayan insanlarda bir problem olduğunu düşünüyorum. insanların çokluğundan sıkıldığım da oluyor. aynı şeyi patti smith de açıkça ifade etmese de hissedebiliyorum. biriyle güzel bir sohbet etmenin tadına varıyor ancak nihayetinde elinde kitap, odasında yalnız geçirdiği vakitlere ihtiyaç duyuyor.

patti smith bu kitabında jean genet, mikhail bulgakov, virginia woolf, sylvia plath, paul bowles, herman hesse'den bahsediyor. ayrıca japonya seyahatinde akira kurosawa, yosujiro ozu, haruki murakami, osamu dazai ve japon edebiyatına genişçe yer ayırıyor. m train boyunca çeşitli kitap isimleri, yönetmenler ve filmler anılıyor. the killing dizisine olan sevgisi ve ilgisini çeşitli yerlerde geçiriyor. yalnız bir kadın dedektifle kendini özdeşleştiriyor. alman bilimadamı alfred wegener hakkında bayağı kafa yoruyor. benim tüm zamanların favori bilimadamı listemde humboldt'un yeri ayrıydı ancak şimdi bir de wegener'i tanıdım. patti smith bana hep bir şeyler öğretiyor.

ilk gençliğimden beri kafamda bir patti smith imajı vardı. güçlü bir kadın figürü, hiç vazgeçmeyen ve hep mücadele eden bir kadındı bu. just kids de bu algıyı pekiştirmişti. bir şekilde patti smith'in hayata ve insanlara duyduğu umut, benim için de umut oluyordu. yetmiş yaşını geçmiş bir kadın hala var gücüyle çalışıyor, hayata katılıyor ve üretmeye devam ediyor. ancak bu kitapta patti smith'in farklı bir yönünü görüyorum: melankoli eğilimi. belki bu ona yaşla gelen bir haldir, bilemiyorum. ancak bu melankoliyi depresifliğe çevirmeden, kahve eşliğinde yazarak bu ruh halinin üstesinden gelmesini yine örnek alıyorum.

benim elimdeki m train baskısı benimle birçok şehir gezdi. d.'nin bana verdiği bu baskı, granjon adı verilen bir yazı karakteriyle basılmış ve ödül almış. okuduğum en estetik kitap baskılarından biri olarak bu kitabı ayrı bir yere koyuyorum.

transparent


dizi dünyası netflix ve amazon vesilesiyle başka bir boyuta atlayıp altın çağını yaşarken ben bunların gerisinde kaldım. benim için mad men bittikten sonra bir diziyi tutkuyla izleme devri de şimdilik kapandı. bir çırpıda yayınlanıp bitmelerinden ötürü master of none ve stranger things'i seyrettim ve sevdim ancak onlar birer drama dizisi değildi. beni kendine bağlayacak, derin düşüncelere daldıracak ve üstüne yorumlar yapabileceğim bir drama dizisinin eksikliğini hissederken, bu yaz transparent dizisinden haberdar oldum. ben bu diziyi komedi olarak izlemeye başladım çünkü her yerde öyle geçiyordu. sanırım süresinin otuz dakika olmasından ötürü bu kategoriye koyuyorlar ancak bu dizinin komedi ile uzaktan yakından alakası yok. 

dizinin konusu, altmışlı yaşlarının sonlarında ve üç çocuklu emekli bir profesörün aslında hayatı boyunca kendini kadınlarla özdeşleştirdiğini ve hep bir kadın olmak istediğini ailesine ve sosyal çevresine itiraf etmesinin hikayesi. hayatına bundan sonra bir kadın olarak devam edeceğini söylemesiyle başlayan hikaye; profesörün karısı ve üç yetişkin çocuğunun her birinin kendi hikayelerinin devreye girmesiyle derinleşiyor. transparent'ta anlatılan, dizinin yazarı ve yönetmeni jill soloway'in kendi babasının hikayesiymiş. soloway'in babası da altmış yaşını geçtikten, akademiden emekli olduktan ve karısından boşandıktan sonra aslında hep kadın olmak istediğini ve bu yaşına kadar da gizli bir crossdresser olduğunu açıklamış. o süreçte ailece yaşadıkları zorluklar ve babasının toplumdan dışlanması ailece hepsini kötü etkilemiş. bunun haricinde soloway ve kardeşini, babalarının kadın olmasıyla birlikte çocukluklarına dair olan sayfanın kapandığı hissi çok etkilemiş. iki kardeş transgenderların ve crossdresserlerın hikayelerini televizyonda anlatmak istemişler ve bunun amerika için radikal olduğunu bile bile bu işe kalkışmışlar. jill soloway, six feet under'ın senaryosunu yazan ekipten ve transparent'i izlerken üzerine kurulan sorunlu aile temasını ve her bir aile üyesinin hikayesinin bölümler ilerledikçe derinleşmesini six feet under'a ve onun karanlık, depresif atmosferine çok benzettim. bu nedenle de dizinin niçin komedi türü altında sınıflandırıldığına akıl erdiremedim.


sinema da dahil olmak üzere ekranlarda cinsiyet, cinsel yönelim ve gender fluidty kavramlarını bu denli derin ve estetik şekilde ele alan pek az yapım seyrettim. dizinin senaryosundan çekimine kadar her şeyinde bir incelik ve estetik var. hikayenin otobiyografik olmasından gelen bir ağırlık ve hüzün mevcut. ilk iki sezonda benim gözümü dolduran pek çok sahne oldu. birkaç bölümde ise gözümden akan yaşlara engel olamadım. dizi, transgender bir baba figürünün yanı sıra, kendi cinsel kimliklerini orta yaştayken keşfetmeye çalışan evlatların hikayesiyle queer dünyasına giriyor. bu noktada insanın kendini tanıması, hayatı sorgulaması ve varoluşsal kavgalarına dalıyoruz. bir insanı kadın/erkek olarak sevmenin ötesinde, o kişiyi sadece o olduğu için sevmek nasıl bir şey, dizi bunu çok güzel anlatıyor. ben hayatının bir döneminde kendi cinsel yönelimini hiç düşünmemiş, bu konuya kafa yormamış insanların farkındalıklarının gelişmemiş olduğunu düşünüyorum. bizimki gibi toplumlarda ne yazık ki bu konuların konuşulamaması, insanların ergenlikten itibaren cinselliklerini yaşayamaması toplu bir hastalık hali yaratıyor. transparent'ta bizim ülkemize göre çok daha anlayışlı ve kabullenici bir aile profili görüyoruz. buna rağmen yaşanan problemleri izledikçe, kendi ülkemizde heteroseksüel-erkek-harici-bir-birey olarak var olmanın zorluğu yüzümüze çarpılıyor.


dizide transgender olan babayı harika oyunculuğuyla jeffrey tambor oynuyor. bir izleyici olarak dizide en sevilesi karakterin de o olduğunu düşünüyorum. ince düşünceli, başkaları için üzülen, fedakar ve iyi kalpli maura'yı canlandıran jeffrey tambor yetmiş iki yaşında ve o yaştan sonra oyunculuğu adına aldığı riski takdir ediyorum. karakteri karikatürize etmeden, oldukça incelikli oynuyor.  zaten hem emmy'de hem de golden globe'ta en iyi erkek oyuncu ödüllerini almış. maura'nın üç çocuğunu ise sırasıyla amy landecker, gabby hoffman ve jay duplass oynuyor. jay duplass'ı kardeşi mark duplass ile birlikte çektiği filmlerden tanıyor ve tarzlarını seviyordum. burada onu kadınlarla olan ilişkilerinde dikiş tutturmaya çalışırken izlemek keyifli. gabby hoffman'ı ve amy lendecker'i kendi cinselliklerini keşfetme süreveninin peşinde izlerken birçok insanın aslında kendini tanımadığını, hatta tanımaktan korktuğunu düşünüyorum. ataerkil düzende insanlar biyolojik yaşının çok çok gerisinde bir karakter gelişimi izliyor.

transparent golden globe'ta en iyi dizi ödülünü aldığında, yönetmen bu ödülü lgbt dünyasına adamış. heteroseksüel ilişki hikayesinin az olduğu dizide acayip bir kadın enerjisi var. bu beni çok memnun ediyor. televizyonda maskülen şeyler izlemekten sıkıldım. kadın olma halini sadece erkekler üzerinden, "yuvayı yapan diş kuş" olmak üzerinden anlatan şeyler de izlemek istemiyorum. bu dizi kadın olma halini cinsellik üzerinden anlatıyor. bunu da bayağı ve teşhirci bir dil kullanmadan yapıyor. ben asıl devrimin kadın cinselliği üzerinden geleceğini düşünüyorum. yakın zamanda hande kader cinayetiyle bir kere daha trans cinayetleri gündeme gelmişti. kadınların ve lgbt komünitesinin varlıklarını ataerkil toplumun onlara izin verdiği ölçüde ifade etmesi ne zaman son bulacak bilmiyorum. bu beni öfkelendiriyor. artık erkek hikayesi değil, kadın ve lgbt hikayesi duymak istiyorum.

4 Ekim 2016 Salı

richard hawley


sheffield seyahatinin ardından hep richard hawley dinliyorum. dinlerken gözümün önüne sheffield'i getiriyorum. nasıl ve ne zaman olduğunu hatırlamıyorum (ama hangi şarkı ile olduğunu hatırlıyorum: tonight the streets are ours) ama yıllar önce richard hawley ile tanıştığımdan beri kendisini seviyorum. onu, gitarıyla kendi hikayelerini anlatan erkeklere duyduğum ilginin kaynaklarından biri olarak görüyorum. takım elbisesiyle romantik şarkılarını söylediğini gördüğümden beri zihnimde tam bir centilmen olduğu algısı oluşmuştu. halen de öyle. şimdi onun şehrini ziyaret ettiğimde aklıma tekrardan düştü. orada sadece dört güncük geçirdim ancak içimde yer etti. belki bağlanacak bir şeye ihtiyaç duyduğumdandır, bilemiyorum. bir hayale tutunmak gibi bir şey. richard hawley'i hep severdim ama şimdi onun şarkılarına, albüm kapaklarına koyduğu şehrini gördükten sonra şarkılarıyla başka türlü bir bağ kurabileceğimi düşünüyorum.

coles corner albümünün kapağına yerleştirdiği coles corner, gerçek bir yermiş. gidip gördüm ancak şimdi hsbc bankası olmuş. bilmediğim şeyleri ise yeni öğrendim. örneğin lady's bridge albümü gerçekten olan bir yermiş. sadece burası da değil; sky's edge albümü de yine bir tepenin ismiymiş. ya da çok sevdiğim naked in pitsmoor şarkısındaki pitsmoor, orası da meğersem gerçekmiş.

havadan mı yoksa ruh halimden mi bilmiyorum ama kendimi pek romantık hissediyorum. böyle biri değildim ya da bu yönümü bu yaşıma kadar hiç fark etmemiştim. jane austen romanlarındaki eski zaman inceliklerine, zamanın yavaşlığına ve eski modalılığa kendimi şu an yakın hissediyorum. tam şu an, şu saat. yağmurlu bir havada, bir ingiliz tepesini elinde şemsiyesiyle aşan, saatlerce yürüyen ve belki de sonunda sevdiği adama ulaşan kabarık etekli bir jane austen kahramanı olabilir miyim?

bütün şarkılarını sevdiği kadına yazmış, aşk ve sevgi dolu sözleri ardı ardına sıralamış richard hawley şarkılarını dinliyorum. ilk albümünden son albümüne kadar, aralıksız. romantik gitar melodileri içinde kayboluyor, hayallere dalıyor ve bu tatlı melankoliden çıkmak istemiyorum. acılı, hüzünlü ve depresif değil; romantik, nostaljik ve sevgi dolu sözlerde kendimi kaybediyorum. centilmen olduğunu hayal ettiğim bir adamın müziği kalbimi yumuşatıyor, beni en son yıllar önce okuduğum romanların içine sürüklüyor. böylesine romantizm beni gerçek hayattan uzaklaştırıyor. 

aşağıda paylaştığım video lou reed'in i'm waiting for the man parçası için yaptığı bir cover. o kadar kendisinin şarkılarından bahsettim ancak gitaristliğine övgü düzemedim. bu sebeple bu parçayı paylaşıyorum. singer/songwriter ailesinden gelenlerde gitaristlik hep bir nebze geri planda kalıyor. ancak richard hawley bunun istisnalarından. keşke müzik hakkında teknik bilgim olsaydı da ardı ardına havalı cümleler sıralayabilseydim.

26 Eylül 2016 Pazartesi

reha erdem'den koca dünya


eski dostum pelin, tanıdığım en sıkı reha erdem izleyicisi. hatta bence reha erdem sinemasının en büyük hayranı olabilir. bana sadece reha erdem'i değil, sinemaya dair birçok şeyi öğreten pelin ile dostluğumuz da lise yıllarında sinema üzerinden olmuştu. halen de hangi filmi izlemem gerektiğini ona sorarım, beni yönlendirmesini isterim. bana öğrettiği onca şeyin arasında reha erdem'in bende ayrı bir yeri var. hem bana dostluğumuzu çağrıştırdığı için hem de dünyaya isyan eden içimdeki çocuğa benzer bir çocuğu kendisinde gördüğüm için reha erdem'i severim. bu sevgi, onun eserlerini objektif değerlendirmemi engelleyebilir; çünkü başta beş vakit olmak üzere, büyüme çağı buhranlarıyla baş eden çocukları anlatan reha erdem filmlerini bağrıma basıyorum. 

farklı ülkelerde yaşasak da buluştuğumuz ilk gün pelin ile birlikte koca dünya'yı izledik. 73.venedik film festivalinde jüri özel ödülünü kazanan film, belli bir süre için festivalin sitesinden dört euro karşılığında izlenebiliyordu. bu fırsatı kaçırmak istemedik. koca dünya'nın fragmanını gördüğüm andan itibaren filme dair büyük bir beklenti içine girdim. harika görüntülerden oluşan fragman bize yine bir büyüme hikayesi sunuyordu. bu görüntüler reha erdem'in beş vakit, hayat var, kosmos ve jin'de de birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni florent herry'nin eseriydi. fazla diyaloğa ihtiyaç duymadan çok şey anlatabilen reha erdem sinemasını florent herry'siz düşünmek olası değil. film, insanların içinde ve şehirde yaşamayı reddeden iki kardeş ali ve zuhal'ın hikayesini anlatıyor. şehirden kaçarak ormanın içinde kendilerine sıfırdan bir hayat kuruyorlar. ergenlik çağındaki çocukların gerçek hayata -gerçek hayat ne demek?- uyum sağlayamamaları ve kendilerine ancak doğa içinde, insanlardan uzakta bir yer bulmalarının hikayesi olan bu film, son derece naif ve kırılgan. reha erdem bence özellikle kız çocuklarının dilinden iyi anlayan bir adam. daha doğrusu şöyle diyeyim; bizim gibi ataerkil bir kültürde, baskı altında büyüyen kız çocuklarının dilini anlıyor. bunu bir sinemacı kurnazlığıyla da yapmıyor ya da en azından bende bıraktığı his bu değil. kız çocuk olmaya, genç kızlıktan kadınlığa geçişteki o sancılı ruh durumuna hassas ve kırılgan yaklaşıyor. cinsiyetçi olmak istemiyorum ama maalesef şuna inanıyorum; erkek algısında kısır bir nokta var ve bir duvara toslanıyor. ondan ötesine geçilemiyor. ne yazık ki olmuyor. bunun tersini düşündüğüm çok az durum/insan var. reha erdem de benim için onlardan biri. bu toplumda büyümüş her kadının travmatik bir dönüşüm süreci var. reha erdem bir erkek olarak bunu çok iyi anlamış. bu nedenle de çok iyi anlatabiliyor. üstelik fazla söz söylemeden, diyaloğa girmeden anlatıyor bunu. onun sinemasında en hoşuma giden şeylerden biri kelimeleri oldukça ekonomik kullanması. bir saç telinin havalanışında, ışığın ağaç dalları arasından yansımasında, bir tülün uçuşunda kulağıma onlarca söz geliyor. 

koca dünya diğer reha erdem filmlerinin devamı gibi. fazla şey söylemeden, hiçbir iddia içermeden hikayesini anlatıyor. baş karakterleri canlandıran ecem uzun ve berke karaer'in oyunculukları incelikli ve harika. ben izlediğim şeye dair hislerimi kelimelere dökemiyorum; çünkü hissettiklerime bir isim bulamıyorum. göğsümün üstüne oturan o ağırlık üzüntü mü, hayata karşı duyduğum öfke mi, bu ülkenin bende yarattığı umutsuzluk mu bilmiyorum. tek bildiğim reha erdem'in bu filmi yine içime işliyor. bu filmini de çok seviyor ve beş vakit ile hayat var'ın yanına ekliyorum. film boyunca arkadan ince ince içimize işleyen bir müzik var ki bahsetmeden geçmek olmaz. nils frahm'ın tristana şarkısı bütün film boyunca defalarca çalıyor. şarkı 2009 yılındaki wintermusik albümünden. altta bu şarkıyı paylaşıyorum ve filmin içimde bir süre daha kalacağını bilerek müziği dinliyorum.

25 Eylül 2016 Pazar

sheffield

size sheffield'dan bahsetmek isterim. ingiltere'nin güney yorkshire bölgesinde bir endüstri şehri olan sheffield'dan. şu hayat ne garip. adını ilk kez yıllar önce bir hocamdan duyduğum bu şehre bir gün yolumun düşeceğini hiç tahmin etmezdim. hocamdan, şehrin üniversitesi university of sheffield vesilesiyle haberdar olmuştum ve ziyaretim de tam olarak bu üniversiteye gerçekleşti. üniversite yıllarımda çeşitli sebeplerle çok parlak bir öğrenci olamadım, bölüm derslerimde hep ortalama bir yol izledim. dolayısıyla hocalarımdan akademik referanslar alabilecek seviyede bir öğrenci değildim. hocam bu üniversitedendi ve bana asla referans vermedi. yıllar sonra bir konferans vesilesiyle bu üniversiteye adım attığımda aklıma gelen şey, keşke daha başarılı bir öğrenci olabilseydim oldu. o zaman buraya gelebilirdim belki dedim kendi kendime.

sheffield geçmişte başta pulp olmak üzere richard hawley ve arctic monkeys ile birlikte daha görmeden bende sempati oluşturmuştu bile. öncelikli olarak demir-çelik endüstrisinin gelişmiş olduğu şehirde, ekonomi; metalurji, madencilik ve öğrenci nüfusuna dayanıyor. şehrin iki tane üniversitesi var ve okul binaları bütün şehre yayılmış durumda. ben hep kampüs üniversitesinin en güzel alternatif olduğunu düşünürdüm. sanırım bu ülkemiz için böyle. ancak avrupa şehirlerinde dağınık binaları gördükçe fikrim değişmeye başladı. herhangi bir köşebaşını döndüğünüzde gördüğünüz eğitim binaları şehre canlılık ve gençlik enerjisi katıyor. sheffield da böyle bir şehir; enerjisini öğrencilerden alan, gecenin bir yarısına kadar tek açık kalan mekanın publar olduğu, geç saatlere kadar toplu taşımanın bulunduğu bir şehir. saat akşam üzeri beş oldu mu dükkanların kapandığı ve insanların okul/iş çıkışı parklarda, publarda bira içmek üzere toplandığı şirin bir yer. turistik olduğunu söyleyemeyeceğim, zaten kimse de bunu iddia etmiyor. ancak ben müzik üzerinden sempati duyduğum için oldukça sevdim. sadece dört gün geçirdim ancak müzik marketleri, pubların camlarına yapıştırılmış konser ilanları, amatör grupların duyuruları vesilesiyle  şehrin müzik ile kurduğu bağı fark ettim. keşke daha çok vaktim olsaydı, müziğin peşinde bu küçük şehri defalarca arşınlasaydım dedim. bir ara sokakta yürürken bir çiçekçi dükkanının önünden geçtim ve "jarvis cocker sustained broken leg due to the clambering out of a window this site (1985)" yazan bir yapıştırma gördüm. yazıya yaklaştığımda altta bir web sitesi adresi duruyordu. projenin ismi de uncommon people-the dna of sheffield music map'ti (pulp'ın güzeller güzeli şarkısı common people'a referans) üniversitenin yıllar süren bir çalışmayla gerçekleştirdiği bu proje son derece akademik ve kapsamlıydı. sheffieldlı ünlü grupların kişisel tarihlerinde yer etmiş binaları, mekanları haritada işaretleyerek size alternatif bir gezi yaptırıyordu. böylesi bir şeye tesadüfen rastlamış olmak bile başlı başına bu şehirde geçirdiğim zamanı benim için anlamlı kıldı. 

geçen sene ifistanbul kapsamında pulp: a film about life, death and supermarkets belgeselini izlemiştim. o zaman aklımda sheffield'i anlatan bir genç yer etmişti. "burada kimse paramı çalamaz. çünkü çalarsa gider ertesi gün ondan geri alırım" diyordu. bu yorum beni gülümsetmişti. böyle bir şehir kötü olamazdı. gece geç saatte sokaklarında sarhoşlar vardı ama kimseye zararları yoktu. gece saat on ikiden sonra şehrin merkezinden kaldığım yere yürüyerek, bilmediğim sokaklardan, birkaç sarhoşun yanından geçerek geldim. üzerimde türkiye'de o saatte sokakta rahat hissetmeyeceğim bir kıyafetle hissettiğim güveni, hiç bilmediğim bu şehirde hissettim. burası londra ya da istanbul gibi metropol bir şehir değil, ancak benim aradığım da artık büyük şehirler değil. müziğin olduğu, konserlerin yapıldığı, müzisyenlerin uğradığı bir şehir olması benim için yeterli. sevgili sheffield, seni de müzisyenlerin kadar çok sevdim.