10 Mayıs 2015 Pazar

sufjan annesini anlatmış: carrie & lowell. bu vesileyle anneler gününüz kutlu olsun.


bunu yazmazdım ama bir cumartesi gecesi yaklaşık bir şişe şarabı tek başıma içtikten sonra çenem düştü. fazla rahat hissetmenin verdiği cesaretle biraz iç dökmek amacıyla başladığım bu yazıyı paylaşmak benim için fazla cesaret gerektiren bir şey oldu. sanırım alkol bana bu cesareti verdi. 
***
sufjan stevens'ın yeni albümü carrie & lowell'ın çıktığını görmüş ancak dinlemeyi düşünmemiştim. bunun bir nedeni de son zamanlarda singer-songwriter müzisyenlerden ziyade ne dediğine dikkat kesilmeden sadece müziğin kendisini dinlediğim şeylere takılmamdan ileri geliyordu. hayatımda hiç olmadığı kadar gürültülü ve sert şeyler dinliyor; normalde bilinçli şekilde uzak durduğum kakafoniye meyilli seslere meylediyordum. bunun nedeni içimde biriken enerji için bir çıkış yolu bulmak, zihnimde çözemediğim şeyleri kabullenmek ve kızgınlıklarımdan kurtulmaktı. bu yaşıma kadar singer-songwriterlar ile kendime telkinde bulunurken, artık yatakta başıma yorgan çekmekten vazgeçip, beni sıkan ne varsa çaresini sokaklarda aramayı seçiyordum. böyle bir ruh halindeyken sufjan stevens'un pitchfork'ta yayınlanan şu röportajına denk geldim. sufjan, yeni albümünden bahsediyor, carrie & lowell'ın üç sene önce kaybettiği annesi carrie ile olan ilişkisini anlattığı otobiyografik bir albüm olduğunu söylüyor. röportaj çok içten. sufjan'ın çocukluğundan başlayarak bugüne gelmişler. annesinin bipolar ve şizofreni tedavisi gördüğünü, uzun yıllar alkol ve madde bağımlısı olduğunu söylemiş. annesinin, kardeşi ve sujfan'ı çok küçük yaşta terk edip, uzun yıllar kendisinden haber alamadıklarını anlatmış. sufjan bir yaşındayken annesi onları terk etmiş. sonra lowell ile evlenmiş ve beş yıllık evlilikleri boyunca sufjan'ın annesiyle en sık görüştüğü dönem bu dönemmiş. beş yaşından sekiz yaşına kadar annesi ve üvey babası lowell ile oregon'da geçirdiği yaz tatillerini annesine dair tek anı olarak hatırlıyor. onun dışında hep sevgi-öfke arası hisler beslediği annesini pek de tanımadığını anlatıyor. bunu albümün ikinci şarkısı olan should have known better'da çok net bir şekilde duyuyorum. annesine diyor ki; keşke mektup yazsaydım. sadece bunu da demiyor, bu şarkı son zamanlarda dinlediğim en içten şarkılardan biri olarak zihnime kazınıyor. "keşke seni daha yakından tanısaydım/ hislerimi hep içimde sakladım/ keşke bir mektup yazsaydım/ hislerime hiç güvenmedim ve hep bir çare aradım/ beni üç ya da dört yaşımdayken bir video dükkanında bırakıp gittin" diyor. bütün bunların ardından annesine kızgın olmasını beklerken, onu anlamaya çalışan bir evlat görüyorum. kendimle bağ kuruyorum. şu yazı benim için çokça cesaret gerektiriyor; çünkü sufjan ile benim annemin çokça ortak yönü var. yirmi altı yaşındayım ve az sonra dile getireceklerimi ancak şu anda net bir şekilde ifade edebiliyorum: kendimi bildim bileli annem hasta. annem hastanelerde ve tedavi görmekte. küçükken değişeceğini düşünürdüm ve bunu umardım ama artık böyle bir şey olmayacağını görüyorum. ben annemden vazgeçtim. sufjan'ın annesine dair yazdığı bu albüm beni tam kalbimden yakaladı. sıcak bir yaz günü, caddebostan sahilinde yürürken dinlediğim bu albüm, daha ilk şarkısından beni sarstı. herkesin tişörtle gezdiği bir günde, ben daha ilk şarkıyı dinlerken tüylerim diken diken oldu.

ilk şarkının ismi death with dignity. albümü dinlemeye başlamadan önce konunun sufjan'ın annesi olduğunu, bipolar ve şizofreni tedavisi gören bir anneye sahip olduğunu biliyordum. tıpkı benim annem gibi. ben yıllar yılı bunu gizledim. bundan utandım. en yakın arkadaşlarıma bile anlatamadım. bunu bir defo, bir kusur olarak algıladım. eğer bir arkadaşım bundan haberdar olursa beni sevmez diye düşündüm. hayatıma giren erkeğe bunu anlatırsam  benden korkar kaçar diye düşündüm. yirmi altı yaşına geldim ve yeni yaşıma girdiğimde ilk yaptığım şeylerden biri annemle olan ilişkimi en sevdiğim dostlarıma anlatmak oldu. ilk kez bu kadar dürüst oldum. anneme dair gerçek hislerimi, aslında beni ne kadar üzdüğünü, ona ne kadar kızgın olduğumu ve öfke duyduğumu anlattım. hayattaki en büyük korkumun anneme benzemek olduğunu sesli olarak ilk kez dillendirdim. sufjan'ın bu albümünde annesini anlatması benim için bir iç dökme seansına tanık olmak demekti. ilk şarkı olan death with dignity'de diyordu ki; "anne, seni affettim." ben henüz bu seviyeye ulaşamadım. aile ve çocuk ilişkisine kafa yoran bir arkadaşım var. bana dedi ki; annenle ilgili yaşadıklarına çözüm bulabilmen, onu kabullenmekten geçiyor; affetmek değil, kabullenmek. affetmek içinde kibir barındırıyordu ve çare değildi. çare kabullenmekti. belki senin annenin yetiştiği ortam, onun annesi ve babası onun böyle olmasına sebep olmuştu dedi. belki genler, belki biyoloji... hiç bu şekilde düşünmemiştim. hep annemi suçlamıştım. annemi anlamaya çalışmamıştım; çünkü beni bu yaşıma kadar hep üzmüştü. ankara'dan ayrılıp istanbul'a gelmemin nedeni annemdi. hayırsız evlat olmaktan korkuyordum ama ömrüm boyunca hastane ve ilaçlara bağımlı bir anneyle uğraşamayacğaımı bana amcam söylemişti. yaşadığım son iki yıl beni hasta etmişti. yataklardan çıkamadığım, google'da çok fena ilaç karışımlarına bakıp ölmeyi düşündüğüm dönemlerden geçmiştim. sonra yataklara düştüm. hasta oldum. öyle hasta oldum ki geçici menapoza girdim. yirmi beş yaşımda. gezmediğim doktor kalmadı. sonra hastalarına kurabiyem diye hitap eden yaşlı bir kadın doğum uzmanı doktora denk geldim. bana sorduğu ilk soru, büyük bir acı mı yaşadın oldu. kendimi tutamadan ağlamaya başladım. diğer tüm doktorlar fizyolojik sorularla işe başlarken, bu kadın bana acı mı yaşadın dedi. yaşadım ya, yaşadım dedim. tedavinin kafada bittiğini anlattı. uzun bir dönem ilaç kullandım ki normal bir kadın gibi adet göreyim. bunun ardından amcam dedi ki akademiyi bırak, istanbul'a git. beni istanbul'a yollayan amcamdır. ankara'da, annemle birlikte olmamam gerektiğini söyledi. istanbul'a giderken uçakta uzun uzun ağladım. beni havaalanına geçirmeye amcam geldi. o da ağladı, ben de. bir uçakla istanbul'a indiğimde lise arkadaşımın yanına gittim. beni evine buyur etti. burda hiç kimsem yoktu ama dostum bana ev oldu, dayanak oldu. sonra kendi evimi buldum ama şunu gördüm; kendi kurduğum arkadaşlıklar bana kan bağından daha yakındı, hem de pek çok daha yakın.


ne diyordum, sufjan'ın death with dignity şarkısı. bu şarkı. albüm anneyle başlıyor, anneyle devam ediyor, anneyle bitiyor. benim hayatıma ne kadar paralel. her yolun bir sonu var diyor şarkıda, ölümden bahsediyor. benimki fiziki bir ölüm değil ama bir nevi ölüm. hem de en hakikisinden. ah sufjan ne yaptın sen bana? en son bir albümün ilk şarkısında tüylerim diken diken olduğunda bu albüm, kate bush'un 50 words for snow'u idi. bu şarkının ardından gelen should have known better bana bir nevi ferahlama hissi verdi. bu şarkı beni çok etkiledi. keşke hiç haberim olmasaydı diyeceğim denli etkiledi. ama üzülmedim. son bir yılda her şeye ağlayan ben, bu albümde hiç ama hiç ağlamadım. gözlerim bile dolmadı. biraz terapi gibi geldi. biraz rahatlama, arınma. annem ben küçükken çok defalar hastaneye yattı. ben ortaokul ve lisedeyken de yattı. sonra üniversitenin başında ben kayda belgelerimle gittiğimde annem hacettepe'de yatmaktaydı. aradan yıllar geçti. ben 2013 yılında üniversiteden mezun olduğumda annem yine hastanede yatmaktaydı. herkesin annesi devrim stadındayken benimki hastanedeydi. o kadar çok ağladım ki. diplomamı aldıktan sonra çatı'da halam ve amcamla yemek yerken bir ara tuvalete gittim. sonra tuvalette aynaya bakarken ağlamaya başladım. o sırada tuvalette olan bir kadın üzerimdeki cübbeyi gösterek; "mezun oldun, niye ağlıyorsun?" dedi. ben bir şey diyemedim. ailen burda mı dedi. burda dedim. "e, o zaman niye ağlıyorsun?" dedi. onun da oğlu mezun olmuş. makinadan. sizi tanıştırayım dedi. çöpçatanlık. hiç havamda değildim olmaz dedim, istemiyorum. bana sarıldı. annem burda değil dedim. onun da gözleri doldu. baban yok mu dedi. öldü dedim. kadın beni kolumdan tuttu, illa gel bizle yemek ye dedi. yok istemem dedim. istemem. kadının yanından hemen ayrıldım, çatı'nın bahçesindeki masalarda oturmakta olan halam ve amcamın yanına gittim. ilkokula başladığım günden bu yana yanımda olan halam ve amcamın. bir nevi anne ve babamın. bana sonsuz sevgiyi veren, çocuğu olmadığı halde bir anne nasıl olur, bana olan sevgisinden cevabını çıkardığım halam ve şu hayatta açık ara en çok sevdiğim kişi olan amcam. amcam benim her şeyim. bana edebiyat, müzik, resim öğreten insan. her şeyimi konuştuğum insan. "amca acaba ben eşcinsel miyim?" diye sorduğum adam. sonradan olmadığımdan son derece emin oldum ama bunu paylaştığım insan amcamdı. mesela ona canli dinledigim swans'ın şarkılarını yolluyorum. güzelmiş diyor. arcade fire'a bayılıyorum diyorum, oooo süper diyor. bessie smith'in aşk şarkılarını ve robert johnson'ın crossroad'unu yolluyorum, üstüne dakikalarca konuşuyoruz. bana robert johnson cd'si alıyor. arap kadın vokallerine hayranlığım ondan ileri geliyor. fairuz... ah fairuz... beni pek az kadın böyle etkiliyor. 

ne diyordum? sufjan. ah evet sufjan... albümün sekizinci şarkısı carrie&lowell, annesi ve üvey babası lowell'a yazılmış.  bu kadar ağır konuları depresifliğe kaçmadan nasıl anlatmış gerçekten şaşıyorum (insan gerçekten hayret ediyor). adam her şeyi kabullenmiş, bu o kadar belli ki... bunu 39 yaşında yapmış. galiba benim daha zamanım var. gerçi şunun da farkındayım, ben bunu ne kadar erken yaparsam o kadar iyi. şu hayatta mutlu olmamın önündeki en büyük engel, kendi gerçekliğimi kabullenememek. eskiden otuzlu yaşlar ne büyük gelirdi. halbuki ne küçük ve genç yaşlarmış. hatta bazen öyle insanlar görüyorum -ki çoğunluğu da erkek!- benden on yaş büyük olmalarına rağmen birer çocuklar. öyle toy ve itici. lise çağındaki bir ergenden hallice iç dünyalarıyla bizi yargılamaya kalkan saçma sapan adamlar. ben mesela, hangi birine kendi hikayemi anlatayım? annemi hangi biriyle paylaşayım? paylaşmıyorum tabii ki. annemi duyunca benden uzaklaşacak bir adamın varlığı, beni içimi açmaktan alıkoyuyor. sonra aman diyorum, anlatmaya üşeniyorum. anlamayacağını o kadar iyi biliyorum ki... adım gibi biliyorum.  tüm bunları anlatınca adamın kaçma ihtimali var. korkunç. ben de olsam korkarım, kızamıyorum da kimseye.

bu albüm bitişler ve başlangıçlarla dolu. anılar, ağaçlar, yaz tatilleri, kardeşler ve yeğenlerle dolu. ben ankara'yı bitirdim. kendi annemle bir devri bitirdim. henüz sufjan gibi arınma ve kabullenme evresine gelemedim ama carrie & lowell bana bu yolda ışık tutan bir albüm oldu. ben amcamın ve halamın yeğeniydim, onların kızıydım. bu yüzden de aslında çok şanslıydım. onlardan çok sevgi gördüm. şimdi içimden taşan sevginin müsebbibi onlar. sufjan'ın abisinin kızı için, should have kown better şarkısında dediği gibi, "my brother and his daughter, illumunation...." onların bana hissettikleri böyle galiba. benim hep babamın emaneti olduğumu söylerler. sağolsunlar. şu hayatta en çok ikisini seviyorum. sufjan'la bu kadar ortak yönüm olduğunu bilmezdim. bana ağlamadan dinleyebildiğim bir yüzleşme albümü yapmış. 2015'te başka albüm dinlemesem de olur. inanmıyorum ama allah razı olsun. sufjan beni ağlatmadı, kabullenme yolunda arkamdan itici bir güç oldu. ben de kendime şaşırdım. allahallah dedim, ben nasıl oldu da bu konu hakkkında yazabildim? bu nasıl oldu?
***
allah taksiratını affetsin.

5 Mayıs 2015 Salı

virginia ve kim

kafamda bazı düşünceler var. bu düşüncelerin düzgün şekilde ifade edilmişine virginia woolf'un dalgalar kitabında rastgeldim. erkeğin duygusal dünyasını kısır olarak ifade ediyordu ve bu duruma biraz da acıyordu. romanı okudum bitirdim ve sindirebilmek icin metin eleştirisi okumam gerektiğini fark ettim. hani kitabı bitirdiğim gibi başa dönüp birinci sayfadan başlasam yeridir. daha önce de böyle olmuştu. bazı yazarları daha çok bir tecrübeymişçesine okumam gerektiğini anlıyorum. bana açtıkları düşünce kapıları elbette var; ama bende bıraktıkları hissin peşinde gidersem zihnimde daha çok yer ediyor. virginia hanım da böyle. tıpkı faulkner gibi. bir kitabı ilk deneyişimde okuyamamam beni daha çok şevklendiriyor. elbet vakti gelecek diyorum. dalgalar da böyle oldu, tam zamanıymış. erkeklerin kısır duygu dünyası fikri üzerinden derin düşüncelere daldım. kelime olarak kısır, durumu çok iyi tanımlıyor. başka ne diyebilirdik ki? mesela yetersiz? bak bu da olur. yetersiz ve sınırlı bir duygusal algı. kaç yaşına gelirse gelsin hep algılarda bir tıkanıklık. en azından bir kadına göre bir çok nota eksik, renkler sadece mavi ve lacivert. halbuki bunun bebek mavisi var, çivit mavisi var, saks mavisi ve cam göbeği var. bir de ecnebilerin azure dedikleri. ah ne güzel renktir. bu noktadan tümevarım yapıyorum. bir iddiam yok, benimki sadece bir tespit. kadının duygu dünyasının ezici bir ağırlığı var. düşünüyorum, bir kadının duygusal açlığını başka bir kadının tatmin etmesi bana çok mantıklı ve olası geliyor. ne yapsan da erkekte aşamadığın bir eşik var. üstünden atlayamadığın bir çit. o yüzden gerisine geçmek imkansız, olanla yetineceksin. erkeğin verdiği o kadar işte, daha fazlası olduğunu bilmiyor bile. bunu kabul ettim etmesine ama bu vasat durum beni tatmin etmiyor. bir sürü sanat, müzik, edebiyat adamı var. hepsinin de çok kıymetli insanlar olduğuna dair şüphem yok. zaten hâşâ, tartmak haddime mi düşmüş? bu koşullar altında genelleme yapamam ama ortalamaya vurduğumda erkeğin duygu dünyası bir kadından ziyade bir çocuğa yakınsıyor. 
***
thurston moore konseri sonrası sonic youth'u çokça dinliyorum. daha önce dinlemediğim albümleri sıraya koydum, gözden geçiriyorum. dinledikçe enerjim bedenimden taşıyor. fiziksel olarak kendimi yormak istiyorum. mesela bull in the heather şarkısından kendimi alamıyorum. dünya üzerindeki zevklere yakınsayan ritmi, gittikçe artan gerilimli temposu, sonundaki ferahlık. ne kadar güzel bir şarkı. bir de sözleri var tabii. kim gordon açık açık, böyle dan diye söylüyor. (biri üstüne tez* yazmış). ne istediğini bilen kadına hayranım. lafı dolanırmadan, en net ve kısa şekilde cümleyi kuruyor. böyle kadınları sevmekten kendimi alamıyorum. mesela patti, mesela pj harvey.



 *gender trouble girl: the disruptive work of kim gordon by thomas s. caw

4 Mayıs 2015 Pazartesi

g.

üç aydır ankara'ya gitmiyordum. bu gittiğimde en az bir yıldır görüşmediğim arkadaşlarımla görüştüm. öğrenciliği devam edenden akademik hayatta ilerleyenine, kurumsal hayattan tut da tutkusunun peşinden gidenine kadar değişik yollara sapmış arkadaşlarımla görüşmeyi üç güne sığdırdım. benim için oldukça yorucuydu ama bu yoruculuk fiziki yorgunluktan ziyade maneviydi. duygusal anlamda yüklü, ağır ve bir sürü iniş çıkışları yaşadığım bir ziyaret oldu. ben kısa zamanlara çok insan sığdırmayı, kaçırdığım haberleri yakalamayı ve gevşeyen ilişkileri birkaç saatte sıkılaştırmayı yeni öğreniyorum. hayatım boyunca bu tarz çabaları bilmedim; herkes hep yanımdaydı. şimdi yurtdışına giden veya şehir değiştiren arkadaşlar vesilesiyle uzaktan ilişki yürütme pratikleri yapıyorum. geçen gün bir arkadaşımla yazışırken kelimeler kifayetsiz kaldı ve birbirimizi yanlış anladık. bunun üzerine karşılıklı azıcık sitemde bulunduk. biraz da suç benimdi. kendisinden özür diledim; ben dostlukları uzaktan yürütmeyi yeni öğreniyorum dedim. sağolsun, dünyanın en geniş gönüllü insanı olduğundan ben sana kırılmam ki dedi. herkesin böyle dostu olsa.

uzaktayken bir şeyleri kaçırıyormuşum hissi hasıl oluyor. hepimiz bir yerlere dağıldık ama sanki orada kalan insanlar bana tanıdık olan hayatı yaşıyor ve ben bilinmezlik içinde bir yerlere gidiyorum. hep kendimi koruma kollama hissi. biraz rahat hissettiğimde kendimi çakırkeyif buluyorum. acaba alkolik mi oldum diye düşündüğüm bir iki ay geçirdim ama sonra olmadığıma karar verdim. insanın kendi kendine içtiği şeyden zevk alması bence pek hayırlı bir eşik değil. müziğimi dinlerken ve kitabımı okurken hissettiğim kafa güzelliği beni korkutuyor. uzun zamandır dinlemediğim kadar sert gitarlar ve davullar dinliyorum. kafamı duvarlara vurasım geliyor. içimde gürül gürül akan bir enerji var ve ben bunu somut bir şeye dönüştürmeye çalışıyorum. üzerinde çalıştığım konuya dair bir sürü şey öğreneyim istiyorum. bir sürü şey deneyim. bilginin sınırı yok, ben bilgiden mindfuck olana kadar öğreneyim. 

dün akşamüzeri ankara'da acayip bir yağmur yağdı. belki bir senedir böyle yağmur görmemiş, böyle bir yağmurda sırılsıklam ıslanmamıştım. elimde bavulla esenboğa'ya gitmeden hemen önce kızılay'a uğrayıp, iki seneye yakındır görmediğim görkem'le buluşacaktım. dost'un önünde sözleştik. benden önce gitmiş, kapıda kulağında kulaklık beni bekliyordu. ben de elimle bavulumla ona doğru geliyordum. birbirimizi görüp de el salladığımız an gözlerimden yaşlar boşandı. bana sarıldığında hüngür hüngür ağlamaya başladım. onu en son gördüğümden bu yana ne çok şey değişmişti. ikimiz de zor günlerden geçmiştik. onları en son izmir'deki evlerinde ziyaret ettiğimde babası yaşıyordu. bu süre zarfında babası rahatsızlandı ve sonra da vefat etti. ardından da kedisi... görkem'le eş zamanlarda büyük sağlık sorunları atlattık. bütün bunlar onu sekteye uğrattı. benim ankara'yı terk etmemin bir nedeni de bunlardı. o ise kendini en iyi hissettiği yer olarak okulu görüyordu ve kampüsten dışarı çıkmadı. herkesin saklandığı bir yer var işte. bütün bunlar birkaç saniyede gözümün önünden geçti. görkem'i görmeyeli çok olmuştu ama kalbim hep onunlaydı. böyle hissettiğim çok az insan var. bana huzur veren, sırtımı sıvazladığında hayatımın yavaşlayıp da sakin akmasına vesile olan bir elin parmakları kadar az insan. biz onunla hep yüzerdik. manyak gibi yüzer, kendi sınırlarımızı zorlardık. arkadaşlığımızın temelini havuzda attık. şimdi en çok özlediğim şeylerin başında yüzme geliyor. yedi yüz ellinci metreden sonra her şeyin su gibi aktığı, nefesin ritmini bulduğu ve kalbimin sesini duyduğum yoğun yüzme antremanları. görkem beni esenboğa otobüsüne bindirdiğinde biz çoktan sırılsıklam olmuştuk. "seninle iki seneden sonra buluştuk ve böyle ıslak bir günde, illa sular içinde" dedim. hep sulu ortamlarda görüşüyoruz, ne güzel diyerek yanından ayrıldım. bir eksiğimiz bone ve gözlüktü. ankara'dan aklımda kalan en çok bu görüşmeydi. istanbul'a taşındığımdan beri ilk kez dönüş yolunda burdaki evimi artık benimsediğimi fark ettim. başkent bu sefer bana manevi olarak ağır gelmişti.

29 Nisan 2015 Çarşamba

tam da olmak istediğim yerdeyken

bir de fotoğraf çekmeyi öğrenebilsem

bugün içimden bir hafta önce babylon'daki thurston moore konserinden bahsetmek geldi. aslında anlatmak istediğim konser değil, daha çok kendi ruh halim ve müzik vesilesiyle fark ettiklerim. biraz da o gün başımdan geçenler ve tatlı bir heyecanla geçirdiğim gün. bunların hepsi o akşamdan beri kafamda dönüp durmakta. olumlu anlamda hissettiğim değişiklikleri unutmamak adına zihnime kazımam gerekiyor.

2005 yılında iptal edilen ankara saklıkent'teki sonic youth konserini hatırlıyorum. ben o konsere bilet alan sayılı insandan biriydim. sonic youth kimdir nedir çok bilmememe rağmen ankara pasaj camiasında heyecanla karşılanan bu haberi hemen almış; bir sonic youth albümü dinlemekle işe koyulmuştum. roll'un bir sayısında goo albümünden bahsediliyordu. şimdi hatırlayamıyorum, o  sayı ne zamana denk geliyordu. ama sonic youth iki şekilde karşıma çıkmıştı; birincisi ankara konseri, ikincisi roll'deki goo albümü yorumu. bu konser gideceğim ilk baba konser olacaktı ve çok heyecanlıydım. ankara'ya böyle birilerinin uğraması akla gelecek şey değildi. şehrimin hakkını yemeyeyim; bir sürü cazcı ve klasik müzik adamı evvelden beri gelir ama alternatif kültüre damga vurmuş bir grubun gelmesi? yo dostum yo, yıl olmuş 2015 ve hala ankara'ya böyle adamlar gelmiyor. neyse, o zaman da gelemedi zaten. çok az bilet satışı gerçekleştiği gerekçesiyle konserden bir gün önce iptal haberini aldık. şimdi olsa canımız sağolsun, kısmet değilmiş der geçerim ama o zamanlar insan bayağı üzülüyor. hal böyle olsunca geçen haftaki konser için daha da heyecanlıydım. bileti çok önceden almama rağmen konser günü şehirde olamayacağım belli olunca çok üzüldüm. bu sefer iş seyahatinden ötürü konsere gidemeyecektim ve sanırım hiçbir sonic youth üyesini canlı dinlemek kısmetimde yoktu. 

konser sabahı erkenden bursa'ya doğru yola çıktım. ilginç bir feribot seferiyle iki günlüğüne bursa'ya gidiyordum. feribotta araçtan inip, elime çayımı alıp manyak rüzgarda ufka bakarken biraz ötemde turkuaz sweatshirt'lü bir ekibe gözüm takıldı. hepsinde aynı sweat vardı ve üzerlerinde "100 years of anzac. the spirit lives" yazıyordu. manzaranın fotoğrafını çekiyorlardı. benim olduğum tarafa geldiler. hemen yakınımda duran bebekli çifte gayriihtiyari bakıverdim ve kadınla göz göze geldik. bana gülümsedi, ben de ona gülümsedim. sonra bir cesaretle merhaba diye lafa giriştim. biraz konuştuk. çanakkale savaşının yüzüncü yılı anma etkinliklerine avustralya'dan gelmişlerdi. kucağında altı aylık bebeği vardı. dünyanın bir ucundan ufacık bir bebekle seyahat etmeleri bana ilginç geldi. bunun üstüne bir şeyler konuştuk. bursa feribotunda ne işi olduklarından bahsetti, çanakkale savaşının onlar için çok önemli olduğunu anlattı. açıkçası dünyanın bir ucundan onları buraya getiren o inanç beni duygulandırdı. benim iki katım kadar boyu olan kadın sohbetin sonunda bana sarıldı. ondan bu sıcaklığı görünce ben de ona sarıldım. günüm böyle ilginç başlamıştı. nasılsa konsere gidemeyecektim. ben de bu kısa sohbeti zihnime kazıdım. 

gün içerisinde işlerimizi hallettik. o gece orada kalacağımızı düşünürken öğleden sonra dört gibi işimiz bitti ve istanbul'a dönüş için yola çıktık. içimde acaba konsere de yetişir miyim diye bir umut belirdi. ne de olsa böyle bir hamleyi o gün beklemiyordum. tekrar feribot, sonra eve varış derken şansımı zorlarsam o akşam thurston beylere yetişeceğimden emin oldum. hemen banyoya girdim. hazırladığım ufak bavulda tarağımı bulamadığım ve aramaya da vaktim olmadığı için saçımı bile taramadan evden çıktım. elimden gelen en hızlı şekilde babylon'a vardığımda konserin başlamasına on dakika vardı. üst kata çıktım. tabii ki her yer doluydu. biraz bakındıktan sonra iki kişinin yanında bir kişinin daha sığabileceği bir boşluk gördüm. kendilerinden rica ettim ve sağolsunlar geri çevirmediler, beni de aralarına aldılar. aslında çok yorgundum, sabah ezanıyla başladığım bir gündü ama kendimi son derece heyecanlı hissediyordum. gelemeyeceğimi düşündüğüm bir konsere gelmiştim ve o gün şanslı günümdeydim. uzun zamandır kafamı duvarlara vurabileceğim bir konserde bulunma arzusundaydım ve o konserin thurston moore'unki olacağından şüphem yoktu. beklentim büyüktü ve konser beklentimin de ötesine geçti. dans etmeyi çoğu zaman daha karanlık, mesela yıldız tilbe'nin kendine has stili gibi ya da ne bileyim thom yorke gibi ya da olmadı arcade fire'un afterlife şarkısının şu performansındaki greta gerwig dansı gibi yorumladığımdan, benim için dans edilebilecek en uygun müzik thurston moore'unkiydi. bu anlamda son derece tatmin oldum. konseri, müziğin güzelliğini ya da hangi şarkıların çalındığını anlatmak gibi bir derdim yok. ben o gece kendi adıma bir aydınlanma yaşadım. aslında son derece mutlu olabilen bir insandım. kendimle kavgayı bıraktığımda huzurlu olabildiğimi gördüm. uzun zamandır ilk defa yaşadığım yerden başka bir yerde ve bulunduğum mekandan başka bir mekanda olmak istemeden tam da olmak istediğim yerde olduğumu fark ettim. bunu anlamam için son derece gürültülü ve melodik, göğsümün üstünde ve atardamarlarımda hissettiğim bir müziğin yardımına ihtiyacım varmış. bir atomun kütlesinin çekirdeğinde toplanması ve gerisinin boşluk olması gibi ben de varoluş enerjimi müziğin içine yoğunlaştırdım. gerisi teferruattı. beni en mutlu eden şey, beynimi parçalamasını istediğim bir müzikte kafamı sallarken duyduğum heyecandı. 

28 Nisan 2015 Salı

joe strummer was born in ankara


uzun zamandan sonra ilk kez pek de tanımadığım bir grupta kendimi rahat hissettim. öyle rahat hissettim ki biraz da kendimi bırakıvermişim. beni çarpan bira değildi -ki birayı sevmem bile- ama beni bir şeyler çarpmıştı işte. insanın kendini fiziksel olarak yakınında olan insanlara açabilmesi ya da şöyle diyeyim, kendisini açabileceği kadar güvendiği insanlarla çevrelenmesi büyük şans. ben bunu şu anda pek hissedemiyorum. o akşam biraz hisseder gibi olmuşum ve sonrasını pek de hatırlamıyorum. hem çok üzüldüm hem de çok sevindim, sarhoş olmak böyle bir şey mi bilemedim. bilincim yerindeydi ama yaşadığım yoğun hissiyat, inişler ve çıkışlar beni getirip ankara'ya bırakıverdi. kimisi eski sevgilisine sarar, ben ankara'ya sarmışım. en son hatırladığım "ankara yaee" diye yüksek sesle bardağımı havaya kaldırdığımdı. o sırada bulunduğumuz yerde direc-t çalmaya başladı. "bir dakika bir dakika! susun lütfen direc-t çalıyor!" dediğimi de hatırlıyorum. herkes heyecanıma anlam veremeden bakıyor, bense çalan şarkı hasret'e eşlik ediyordum. kalabalık ve pek de tanımadığım bir insan grubu arasında bir şarkıya canı gönülden eşlik edecek medeni cesaretim yoktur ama alkol böyle yapıyor. ben direc-t'i unutmuştum bile, hatırlamıyordum ama şarkı çalmaya başladığında her şey beynime hücum etti. lise başlarında çok severek dinlediğim bu grubu nasıl unuturdum? ya sevilen ya sinir olunan vokalin sahibi bilge, ankaralı bir kızla evlenmişti (bilge ya canım benim). evet, o akşam üstüne bastıra bastıra bunu da vurguladım. tamam eyvallah dediler. kulağımda kulaklık, kızılay sokaklarını direc-t dinleyerek arşınladığım dersane çıkışlarını nasıl unutmuşum? albümleri bana çeken sınıf arkadaşımı, gittiğimiz konseri, tamamen istanbullu olmasına rağmen bana kendi kişisel hikayemden ötürü son derece ankaralı gelen direc-t'i sevgiyle andım. gönülden bir selam yolladım. o akşam ilk defa birayla daha önce aşmadığım bir eşiği açtım. ankara'da çözemediğim şeyleri artık çözemeyeceğimi ve geride bırakmam gerektiğini sabah kalkınca anladım. bunlar varoluşsal, ailesel ve sağlık kaynaklı sorunlardı ve camus'nün existentialism temalı kitaplarına konu olabilecek şeylerdi. ama benim yoluma devam etmem gerekiyordu. o geceyi, direc-t'i ve ankara'yı sevgiyle anıp, bir daha başkente dönmek istemediğimden emin bir şekilde ertesi güne uyandım. 


16 Nisan 2015 Perşembe

sansür, iksv ve batı berlin filmi

kültür ve turizm bakanlığının bakur filmini sansürlemesine niye şaşırdık anlamadım. ben asıl filmi festival programında gördüğümde şaşırmıştım. "vay be gösterecekler demek ki" diye geçmişti aklımdan. iksv'nin bu sansüre verdiği ya da veremediği tepki de beni şaşırtmadı. benim akıl erdiremediğim, insanların iksv'yi filmin arkasında duramamakla, sansüre karşı çıkamamakla eleştirmeleri oldu. başta devlet desteği (istanbul büyükşehir belediyesi dahilinde) olmak üzere, satırlar boyunca akıp giden bir sponsor listesine sahip olan bir festivalin ne kadar muhalif olmasını bekleyebiliriz? eğer bunu bekleyen varsa samimiyetinden şüphe ederim. sanki üç gün öncesine kadar gittiği filmlerin listesini tutan kendi değilmiş gibi birden bire iksv'yi yerden yere vurmak bana ikiyüzlülük geliyor. bu kurumların yapısı, işleyişi ve maddi gücü nerden aldığı ortadayken -ki saklayan da yok zaten- çıkıp da devletin bir kurumuna kafa tutmasını beklemek gerçekçi değil. en azından 2015 yılı türkiyesinde bu mümkün değil. festival ekibinin bireysel olarak sansürü tasvip etmediğini tahmin ediyorum. ancak iş kurumsal bir kimlikle tavır sergilemeye gelince ellerinden daha fazlasının gelmemesini anlayabiliyorum. örnek vermek gerekirse; bugün milli gelirin yüzde onunu sağlayan koç'un bile çekindiği bir devlet yapısı var. hürriyet gazetesi neydi ne oldu, doğan holding'in bütün organları palyaçoya döndü (epic fail denince aklıma hep aydın doğan geliyor). şimdi sistem böyleyken kimden ne tavrı bekliyoruz ben anlayabilmiş değilim. yapılabilecek olan yapıldı. yönetmenler filmlerini çekebilirdi, çektiler. katılan sanat eserleri sahipleri tepki gösterebilirdi, gösterdiler. gereken tepki buydu zaten. izleyiciler tepki gösterebilirdi, gösterdiler. ama kurumlar? muhalif tavırları kurumlardan beklememek lazım. bunu son derece gerçekçi bir bakışla ortaya koyuyorum. muhalif olması gereken insanlar ve sivil toplum. 
***
böyle durumlar insanı çelişkide bırakıyor. gittiğim ve keyif aldığım bir filmi anlatmak istiyorum ancak suçluluk duyuyorum. yaptığım bir şeyden bahsederken utanma hissinin hasıl olmasına sosyal medya sebep oluyor. bir de ülkede hep kötü şeylerin olması ve benim bir filmden, bir albümden bahsetme isteğiyle ekran başına oturduğumda  yazacaklarımın gözüme birden anlamsız gelmesi durumu mevcut. sanki hiç sponsorlu konsere gitmemişiz, reklamlı festivalde film izlememişiz gibi takınılan abartılı bir tavır var ve bu bana hiç samimi gelmiyor. örneğin; fahiş fiyatlara satılan biletleri kendi çapımda protesto ediyorum, reklama dönüşen müzik festivallerine gitmek içimden gelmiyor. ilgimi çeken kişiler gelse bile canım istemiyor. bunu eleştiren çıkabilir ancak bu da benim muhalif duruşum. burada vereceğim saçma bilet fiyatlarının üstüne biraz daha koyup yurtdışında bir festivale gittim ve mutlu oldum. en azından kendimi soyulacak tavuk gibi hissetmedim. neyse, nerden nereye geldim; ama diyeceğim şu ki kurumlardan muhalif tavır beklemiyorum, bireylerden bekliyorum. bu yıl iksv vesilesiyle belki de hiç izleme şansımın olamayacağı bir film izledim ve  sadece bu bile bana yetti. şimdi bunun için kendimi kötü mü hissetmeliyim?
***
bahsetmek istediğim film, b-movie: lust & sound in west-berlin 1979-1989 belgeseliydi. müziğin peşinde memleketi manchester'ı terk edip, hep gitmek istediği berlin'e  gelen mark reeder'ın hikayesini anlatan belgesel, gerçek görüntülerden oluşmuş. o zamanların en alternatif, en şehvetli ve kafası güzel; siyasi anlamda en çalkantılı şehri olarak nitelenen berlin arka fonunda güzel müziklerin olduğu bu film bana çok keyif verdi. onca makyaj ve abartılı giyime rağmen testosteron saçan adamlar ve synthesizer'larla dolu bir buçuk saatte tuhaf bir enerji vardi. doğu-batı almanya gerilimindeki ülkede boş binalar işgal edilirken, sokaklar cayır cayır yanarken aklıma hep şu geldi: berlin duvarının duvar olduğu zamanları görenlerin, bunu ısrarla belirtmeleri. bırak 80'lerde görmeyi, ben yıkılmış duvarlı berlin'i görünce bile başka hiçbir yerde hissetmediğim şeyleri hissetmiştim. tek cümleyle özetlersem, bu şehirde ömür boyu yaşanır fikri kafamdan gitmemişti. 

filmin üç yönetmeninden biri olan klaus maeck'in de katıldığı gösterim sonunda yönetmenle bir soru-cevap faslı oldu. ekranda 2014 aralık'ta konserine gidemediğimiz einstürzende neubauten, malaria, blixa bargeld ve nick cave görmek beni mutlu etti. batı berlin'de şehveti pulp'ın a film about life, death & supermarkets filminin yanına koyuverdim. bir cumartesi akşamı sinemadan çıkıp da istiklal caddesinde yürürken tek düşündüğüm, filmdeki halüsinatif kafanın istiklal'de devam ettiğiydi. son derece tedirgin edici, korkutucu. kalabalıktan başım döndü, hızlıca eve gittim. 

15 Nisan 2015 Çarşamba

adiós baba


eduardo galeano'yu tanımam hugo chavez vesilesiyle olmuştur. kendisinin obama'ya latin amerika'nın kesik damarları kitabını hediye etmesi pek manidar bulunduğundan, kitap basında çokça yer almış ve merakımı cezbetmişti. chavez'in muhalif kişiliğine sempati duymam bir yana, bir devlet başkanının bir kitabı çok satanlar listesine sokması ilgimi çekmesi için yeterli bir sebepti. işte bu nedenle alıp okuduğum bu kitap, bana latin amerika'yı tanıtan ve o kıtayla ilgili sorular sorduran kitap oldu. bir eserin koca bir toprak parçasına, o toprağın kültürüne, insanlarına ve diline dair merak uyandırması insan hayatı için oldukça büyük bir etki, iyi anlamda bir darbe. bu nedenle kendi dilimde galeano için toprağı bol olsun demeliyim. adını anmalıyım ki içim rahat etsin. hayatımdan insanlar gelip geçiyor ve gerçek manada içime işleyen o kadar az insan var ki; onlara yeri geldi mi selam etmeliyim. sesli şekilde isimlerini telaffuz edip, yalnızken duaya benzer bir şeyler mırıldanıyorum. bu hayattan bir galeano geçti, benim hayatıma da uğrayıp geçti. 

kendi toprağına aşık; kıtasının taşını, kuşunu, denizini, güneşini çok seven bir adamdan öğreneceğim çok şey var. tıpkı kendi kültürümün insanı yaşar kemal'den öğreneceğim çok şey olduğu gibi. topluma duyulan saf bir insan sevgisinin ne demek olduğunu bilmediğim ya da unuttuğum bir dünyada, kendi toprağı üzerinde yaşayan herkesi koca bir yürekle kucaklamak ne demek bilmiyorum. ortak bağ kuramadığım insanlarla yaşıyorum, günlük hayattaki etkileşimimi minimumda tutmaya çaba sarf ediyorum. galeano ve yaşar kemal bu koşullara rağmen mi insanları bu kadar seviyorlardı, yoksa dünya onlar gençken daha mı ılıman bir iklime sahipti bilmiyorum. yaşlı bir dede olduğunda dahi muhalif damarından en ufak bir taviz vermeyen galeano'ya bakınca gördüğüm şey, inat. inatla yaşamak, inadına davasını savunmak. şu hayat sadece yeme, içme, gezme değil. bana dokunmayan yılan bin yaşasın yeri ya da bugün ne giydim dünyası da değil. adını bilmediğimiz uzak yerlerde, küçük şehirlerde, ücra bir köyde ya da şehirde bir sivil toplum örgütünde çalışan nice insan var. klavyeye ihtiyaç duymadan muhalifler. yaşamaları, yaptıkları şeyi her gün yapmaya devam etmeleri bile sisteme kafa tutan bir davranış. bu insanları görmüyorum, tanımıyorum. ama galeano'yu biliyorum. aldığı her nefeste öfkeli, her şeye muhalif bu insanlar bana umut veriyor. yaşam motivasyonumu şimdilik bu öfkeden ve inattan alıyorum. şevkimi kaybetmemeyi onlardan öğreniyorum. galeano da bu insanlardan biriydi. toprağı bol olsun. 
neyseki kitaplar var.

14 Nisan 2015 Salı

çünkü atomun çekirdeğine yaprak koyunca nükleer değil natürel oluyor


bir elektrik kesintisinden öğrendiğimiz
sağda solda akkuyu nükleer santralinin reklamları görülmeye başlandı. bunları ilk kez bir sabah saat 7'de gördüğümde uyku sersemi olduğumu düşündüm. ama dikkatli bakınca  gerçekten santral reklamı olduğunu anladım. bir nükleer tesisin reklamı yapılıyordu ve bunu aklım almıyordu. nükleer santralin reklamını yapmak... bu konu üzerine düşünülmeliydi. hemen akabinde gelen 31 mart 2015 elektrik kesintisi ise nükleer enerji özelinde enerji üretimini ve tüketimini sorgulattı. onlarca şey yazıldı çizildi. elektrik kesintisine akkuyu virali bile dendi. akp üzerinden komplo teorileri kuruldu ve bunların hiçbiri de imkansız gelmedi. ne de olsa imkansızların mümkün olduğu, film senaryolarını aratmayacak olayların birbirini izlediği bir ülkede yaşıyorduk.

perşembenin gelişi çarşambadan bellidir hesabı, 31 mart'ın gelişi de 30 mart'tan belliydi. o gün arkadaşlarımız haber etmişti, frekanslar çok düşük diye. bu durum yaptığımız işi etkileyen bir şeydi ve ölçüm yapan arkadaşlar nedenini anlamaya çalışmışlardı.  hemen ertesinde kesinti yaşanınca bir önceki günle bağ kurmaya çalıştık. bütün ülkede hayatın durması, toplu taşımanın kesilmesi, fabrikaların üretimlerinin aksaması büyük çapta sonuçlarken, telefonumuzu şarj edememek sadece küçük bir ayrıntıydı. olayı takip ettik, gereken yerlerle haberleşmeler yapıldı. akşam tartışma programlarına çıkan hocalar izlendi. bunlardan en açıklayıcısı prof. sevaioğlu'nun şu videosuydu. ülkede elektrik iletim ve dağıtımının kurucu babalarından olan sevaioğlu, bu kesintiyi dünyanın her yerinde yaşanabilecek bir durum olarak açıklıyordu. o söylemesine söylüyordu ancak bizler inanmıyorduk. olamazdı, devlet bizden bir şeyler gizliyordu. üzerinde hemfikir olduğumuz bir konu varsa o da şuydu: bu devirde elektriksiz kalınır mıydı? işte bu noktada beton etkisini yüzümüzde hissediyoruz: evet, tam da bu devirde elektriksiz kalmak olası. bütün hayatımız enerjiye bağımlı bir şekilde sürerken, teknolojiden beklediğimiz bize zaman ve mekandan bağımsız olarak, istediğimiz her an enerjiyi temin etmesi. ancak enerji kaynaklarının bir doyma noktası var. başta fosil yakıtlar olmak üzere, yenilenebilir enerji kavramıyla hayatımıza giren atıklardan/kimyasallardan/inorganik kaynaklardan enerji üretmenin bir maliyeti var. bu kaynakların besleyebileceği belli bir nüfus ve endüstriyel ortam var. bugün şehirlerdeki yaşantımız enerji merkezli. "benim elektriğim nasıl kesilir?" diye sorarken, "ben enerjiye nasıl daha az bağımlı olurum?" diye sormak aklımıza bile gelmiyor. yenilenebilir enerji kaynakları arıyoruz; ancak asıl sorun, hayatımızı nasıl daha az enerji odaklı yaparız olmalı. bugün şu bir gerçek ki rüzgar, güneş ya da diğer yenilenebilir enerji kaynakları bütün ülkenin sisteminin bağlı olacağı bir kaynak olamıyor. en azından şimdilik. bunlar bölgesel nitelikli enerji kaynakları ve aslında tam da bu yüzden güzel. çeşme'de, çanakkale'de dönen rüzgar türbinleri, güney marmara'da evlerin çatılarındaki güneş panelleri aslında çözümün ta kendisi. her bölgenin kendi başına, bağımsız olarak kendi enerji kaynağına sahip olması ve ana akım enerjiden ayrılması konuşulan çözümlerden biri. bize tek yolmuş gibi sunulan nükleer santraller bizim enerji bağımlılığımızı çözmeyecek. işin güvenlik ve risk kısımlarına girmiyoruz bile. başlı başına nükleer, enerji bağımlılığının ta kendisi! halbuki yapılması gereken enerji konusunda bireyselleşmek. gördüğümüz üzere 31 mart'taki elektrik kesintisinden kendi bağımsız enerji kaynağı olanlar etkilenmedi. çatısında güneş paneli olanlar banyo yapabildi. kendi atık ısısından elektrik üreten fabrikalarda hayat devam etti. 

daha çok enerji talep ederken, bir ülkenin elektriğinin gerçekten o ülkeye yetemeyeceği durumların olası olduğunu 31 mart'ta gördük. fosil yakıtçıların temiz yanma sistemleri üzerine kafa yorduğu, reaksiyoncuların organik atıklardan enerji üretmeye çalıştığı bir dönemdeyiz. fosil yakıtlar sınırlı, dünyayı sömürmenin de bir sonu gelecek. rüzgar türbinleri ve güneş panelleri de ne rüzgar ne de güneş yılın 365 günü olmadığı için daimi olamıyor. çözüm tek bir enerji kaynağına yüklenmek değil, çözüm hem içerdiği risk açısından hem de siyasi sebeplerden ötürü nükleer de değil. çok küçük bir örnek: telefonun şarjı bittiğinde yakınan her insan enerji bağımlısı. on sene önce bu telefonlar yoktu. on sene önce nüfus da bu kadar değildi. sürekli artan nüfus ve enerji-tüketen-ürünle sormamız gereken ilk soru, "nasıl daha çok enerji üretirim?" değil, "nasıl daha az enerji bağımlısı olurum?" olmalı.

9 Nisan 2015 Perşembe

bütün çiçekler


fiziken çok yorucu bir çarşambanın sonunda, p.'nin bana uzak ülkelerin birinden gün içinde yolladığı all flowers in time bend towards the sun şarkısını dinledim. jeff buckley tarafından yazılan ve elizabeth fraser ile kaydettikleri bu şarkı resmi olarak hiç yayınlanmamış. yıllar sonra izinsiz bir şekilde internet aracılığıyla yayıldığında ise fraiser bu durumdan hiç memnun olmadığını açıklamış. bir yandan insanların mahremiyetine müdahale ettiğimizi biliyor, bir yandan da bu güzel şarkıdan mahrum kalmanın ne büyük kayıp olacağını düşünüyorum.

p. bana şarkıyı yollarken bir şeyler yazmış. bu şarkının ona bahar ayını, bahar aşklarını, ankara'daki bahar günlerini hatırlattığını söylemiş. konur'un, karanfil'in ve yüksel caddesinin adını geçirmiş. lisedeyken meclis parkına gidip çimlerde bira içerdik demiş. daha p. ile tanışmadığımız o yıllarda benim de meclis parkına gidip bira içmişliğim vardı. hayatımda ikinci ya da üçüncü biramı meclis parkında içmiştim. bunu unutmuşum. meclis parkını unutmuşum. p. hatırlatınca gülümsedim. hemen ona cevap yazdım; demek hepimizin meclis parkında bira içmişliği var diye. bana cevap yazdı: ne günlermiş, bir zamanlar meclis parkında oturup içilirmiş. vay be dedim. gerçekten vay be. tam tamına yıl 2004 iken meclis parkında bira içilirdi. şimdi sıkıyorsa git otur çimlere. bira içmekten bahsetmiyorum bile bak, git bir oturmayı dene. başbakanlık sokağından bile geçmenin yasak olduğu, odtü dolmuş duraklarında gördükleri her sakallı-parkalı gence potansiyel devrimci muamelesi yapıp kimlik sordukları bir devirdeyiz, ne birası? bana o kadar uzak geliyor ki on sene önce yaptıklarımız. gündüz vakti oturur bira içerdik. bir caddebostan değildi ama bizi mutlu ederdi. bu şarkıda bütün bunları düşündüm. eve geldiğimde kendimi kanepeye zor attım. bu şarkıyı defalarca ardı ardına dinledim. bahar ayında konur'u, karanfil'i düşündüm. burnumda tüten bir şeyler vardı ama bu şey mekanlar değildi. ankara değildi. p.'yi özlemiştim. haritada farklı noktalara dağılan dostlarımı özlemiştim. bahar ayını ve esintili havaları hayal ettim. lise sabahlarında montumun ilk iki düğmesini açtığımda hissettiğim serinliği duymaya çalıştım. hoca kızar diye saçımızı toplardık, converse en havalı ayakkabıydı; sırf grunge dinliyor ve kerouac okuyor diye bir oğlana aşık olabilirdik. bütün bunları yaparken p. ile tanışmıyorduk bile. o, lisede piercing takacak kadar asiymiş -ki asilik bir sürü küpe takmak demekti- benim en asi davranışım, saatlerimi annemden habersiz ankara pasajlarında müzik peşinde koşarak geçirmekti. bir daha müzik adına hiçbir zaman o senelerde öğrendiğim kadar çok şey öğrenmedim. pasajlar kapandı, abiler gitti. şimdi kadıköy'de gezinirken o pasaj kültürünün izlerini görüyorum. ankara'da biten ama kadıköy'de yaşayan bir kültür. 

bütün bunları düşünüyorum ve özlediğim insanlara aklımdan geçenleri anlatmak istiyorum, yazmak değil. on beş derece havada onlarla bira içerken bazı şeylerden bahsetsem. mesela birayı hiç ama hiç sevmediğimi ama sizle iyi gittiğini, keşke kuş gözlem topluluğuna katılsaymışız dediğimi, bazı düşüncelerimin beni kötü bir insan yapıp yapmayacağını size danışmak istiyorum. canım p., seni çok özlüyorum. sevgiliyi özler gibi özlüyorum. bazı sabahlar kendi kendime konuşuyorum. ankara olmaz, artık bu saatten sonra olmaz diyorum. ama bu beton şehir de çok çirkin, sen beni anlarsın. sevdiğim şarkıları biriktirip seninle paylaşmak istiyorum. duygu dünyası kısır bir erkeğe değil, güzel şarkılarımı sana açmak istiyorum. umutlu olmaya dair çabaladığım ama her seferinde direncimin kırıldığı bu ülkede, her gün karmaşa ve olay var. haberleri takip ederken yoruluyorum, öfkem bedenimden taşıyor. bütün bunların arasında bana iyi hissettiren pek az şey var. biri de seninle olan dostluğum. dostluğumuz tren yolculuğu gibi. tıngır mıngır ilerleyen ve hep orman manzaralı yerlerden geçen bir trenin içinde yan yana oturuyoruz. sana verilecek en güzel hediyenin renkli bir çorap olacağını biliyorum. sen de bana verilecek en güzel hediyenin bir kalıp peynir olduğunu biliyorsun. seninle bir baharı daha çimler üzerinde geçireceğimiz günlerin hayalini kuruyorum ve seni sevgiyle kucaklıyorum. 

31 Mart 2015 Salı

girls: iyi yazılmış erkekler

lena dunham'ın girls dizisinde 4.sezonu bitirmiş bulunuyoruz. bu sezondan çok zevk aldığımı söyleyemeyeceğim lakin iki karakteri bir kenara ayırarak konuşmak isterim: adam ve ray. evet, 4.sezon benim için adam ve ray'den ibaretti ve bu anlamda gayet tatmin olduğumu söylemeliyim. bunun haricinde geçen sezondan beri beni girls kızlarını izlemekten alıkoyan bir his var. öyle bir dizi düşünün ki baş kahramanı olan dört kız da birbirinden itici, birbirinden sinir ve tahammül edilmez olsun. her bölümün başına "gene mi bu bencil ve çekilmez kızlar!" diye oturuyorum. gerçi bu hissi umursamıyorum; çünkü merakım ağır basıyor.

                                       

lena dunham'ın iyi bir televizyon yazarı olduğunu düşünüyorum. akıllı, esprili, kalemi kuvvetli ve bunun yanı sıra duygusal ve kırılgan bir üslubu var. kendisini seviyor muyum bilmiyorum; ama ilgimi çektiği kesin. kitabını çıkar çıkmaz okumam, röportajlarına rastlayınca ne demiş diye bakmam beni bir lena hayranı yapar mı bilmem. içten içe kendisini takip ettiğim kesin. üstelik bunu guilty pleasure olarak da adlandıramıyorum; çünkü benim yaşlarımda bir kızın kimi zaman komik, kimi zaman abartılı ama çokça ham bir üslupla hayatı anlatması hoşuma gidiyor (ham derken kötü bir şey değil, bilakis süsleyip püslemeden). ancak çizdiği bütün kadın karakterler mi sinir olur diye sormadan edemiyorum. lena'nın kadın karakterleri gıcık, bencil ve hayatın hep kendi çevresinde döndüğünü düşünen tipler. birbirleriyle dost olduklarını sanıyorlar ama kendilerine kötü bir haberim var: yo dostum yo, siz kanka olamazsınız. dostluktan anladığınız buysa sizden dost olmayacağını yüzünüze çarpmak zorundayım. hannah, marnie, shosh ve jessa birbirlerinin işine yaradıkları ölçüde birbirlerini el altında bulundurmak isteyen sinsi kızlar gibi geliyor. halbuki dizinin ilk sezonunda jessa'yı bayağı sevmiştim. asi, bildiğini söylemekten çekinmeyen, gerçekleri dan diye diğer karakterlerin yüzüne vuran jessa, sezonlar ilerledikçe pragmatizmin tepe noktasına çıktı. herkesi işine geldiği gibi kullanan, canı istediği zaman ortadan kaybolup canı istediği zaman insanların hayatına dalan birine dönüştü. özünde kötü bir karakter olduğunu düşünmüyorum ancak insanları kullanmaktan başka pek az meziyeti var. marnie ise geldiği nokta itibariyle bana jessa'ya göre bir seviye yukarıda geliyor. ilk sezonlarda kendisine daha çok sinir olurdum. şimdi ise biraz daha akıllandı gibi. en azından dostluk, arkadaşlık, fedakarlık gibi kavramlardan söz etmeye başladı. Bir de evlilik budalası olmasa iyi olacak. bu diziyi tam da evlilik ve aile kurma konularından uzak diye severken, marnie vesilesiyle buna da değinmeden geçmiyoruz. bu kız aslında çalışsa yapacak, potansiyel var gibi ama o da özündeki bencil içgüdülere karşı koyamıyor. ilginç bir şekilde shoshanna'yı, gelişimi en başarılı yazılmış karakter olarak görüyorum. şöyle diyeyim, dizinin ilk sezonunda bu ne biçim yazılmış bir karakter derken, lena ve yazım ekibi elde olmayan malzemeden iyi iş çıkartmış. hiç gerçekçi bulmadığım ve son derece abartılı çizilmiş bir karakteri günlük hayattan biri haline dönüştürmeyi (en azından o yola girdi diyebilirim) iyi başarmışlar. grup içindeki en mantıklı konuşmaları yapan, eleştirel yorumlarıyla kızların yüzüne gerçekleri çarpan shosh, bence ray ile çok eğlenceli bir çift olabilirdi. şu andaki haliyle shosh ve ray'i diyalogların hızlıca aktığı, tenis maçına dönüşen hararetli tartışmaların yaşandığı bir sezonda çift olarak görmek isterim. gelelim hannah'ya. bu kızı sevmediğim kesin. gerçek hayatta böyle biriyle bırak arkadaş olmayı, aynı ortamda bulunmak dahi istemem. ama işte bazen acıma hissiyle bazen de empati kurma dürtüsüyle kendisini izliyorum. hannah tam annesinin kızı. dizideki her kadın karakter gibi hannah'nın annesi de çekilmez. annesinin bir uzantısı halinde günlük yaşama karışan hannah, gelişimini tamamlayamamış şımarık bir kız çocuğu. hayatı şu konseptte yaşıyor: "canım istedi yaptım, sonucunun böyle olacağını bilemezdim ki/ kötü bir niyetim yoktu ki" evet, kötü bir niyeti olmadığının farkındayım ama hareketlerini önceden tartamıyor ve eylemlerinin sonucunda neler olabileceğine dair bir fikri yok. bu bence büyük bir duygusal zeka noksanlığı göstergesi. iyi bir insan olmak biraz da bunları gerektiriyor. üstelik bunların çok zor şeyler olduğunu da düşünmüyorum ancak amacı yazar olmak isteyen bir insan olarak, hannah başka insanları gözlemekten uzak. sadece kendi iç dünyasına ve kendi gelgitlerine odaklı. kendi duygu dünyasında neler olduğuna kafa yorduğu kadar biraz da çevresindekilerin neler hissedebileceğini düşünse iyi olacak. girls'deki kadın karakterlere dair iki kelam edip, hepsine ayrı ayrı sinir olduktan sonra şimdi de dizideki sevdiğim karakterlere, adam ve ray'e geçebilirim.

                                 

adam sackler: birinci sezonda, ilk iki-üç bölümde adam karakterinden nefret etmiştim. insanlara karşı özensiz davranışları, hoyrat hareketleri ve yabani tavırlarından iğrenmiştim. başlarda nerede ne yapacağını kestiremediğin bir oğlan çocuğuydu. bana son derece yüzeysel yazılmış bir karakter gibi gelirken, dört sezon boyunca başarılı bir şekilde derinleştirildi ve dizinin en derin iki karakterinden biri haline geldi (diğeri ray). hannah gibi bir bencilde ne bulduğuna akıl erdiremesem de bu ilişkinin adam'ın olgunlaşmasında önemli bir aşama olduğunu görüyorum. başlarda birbirlerine benziyorlardı. ikisi de bencil, ikisi de duygusal zekadan yoksun (hakaret gibi). ikisi de "aa böyle hissedeceğini düşünememiştim" insanlarıyken, adam yürüdü gitti. tiyatro tutkusu ona hannah’dan bağımsız bir hayat kurabileceğini gösterdi. hastalıklı, yapışık ilişki tarzından, iki insanın da bağımsız olarak var olabileceği sağlıklı ilişki anlayışına evrilmelerini sağlayan adam oldu. ilişkideki olgun tarafın adam'a dönüşmesi beklenmedik bir şeydi. evet, adam halen fevri hareketleri ve heyecanlı mizacıyla kestirilmesi güç bir insan olsa da bir hannah değil! hannah gibi çocuk ve bencil olmamak adına çaba sarf ediyor. televizyonda görmekten hoşlandığım bir erkek karakter; yanındaki kadına üstünlük kurma çabası yok. ona özgür bir alan bırakacak kadar kendine güvenli ve saçma erkek egolarından arınmış. çok isterdim mimi rose-howard karakterinin dizide ilk kez göründüğü andaki gibi feminist, güçlü, bağımsız kadın olarak kalmasını ve adam’la çift olarak devam etmelerini. böylece ekranda gerçekten zevkle izleyeceğim bir gönül ilişkisine tanık olurdum.

ray ploshansky: ray'in en baştan beri dizinin daimi karakterlerinden biri olarak düşünülüp düşünülmediğine dair bir fikrim yok. sanki başlarda misafir karakter gibi duruyordu. o yüzden üçüncü sezonun ortasına kadar çok da dikkatimi çeken biri olmamıştı. hatta bazen onun bulunduğu sahnelerden sıkılıyordum. yer yer ukala, kimi zamansa çokbilmişliğe kaçan hal ve hareketleriyle ray'in sempatik bir karakter olmadığı kesindi. zaman ilerledikçe ray'i tanımaya başladık ve geldiğimiz nokta itibariyle dizide mantık, akıl, rasyonalite namına ne varsa ray'de toplandığını görmekteyiz. sessiz sakin gibi durmasına rağmen çileden çıkınca kırıcı olabiliyor. kırıcılığı da kabalığından değil, dürüstlüğünden ileri geliyor. düşünüyorum da ben ray'le iyi arkadaş olurdum. nasılsa öyle biri. imaj derdinde değil, sempatik olmak ve sevilmek adına politically correct davranmıyor. elbette ki onun da her insan gibi antipatik yanları var. bir kere huysuz. yaşlı bir amca kadar üşengeç ve daha yaşı genç olmasına rağmen üstüne dede miskinliği çökmüş. bunu kırmak adına son sezon bir atılım yaptı ve siyasete atıldı. hadi bakalım. kendisini bu yolda zevkle izliyorum. hatta bir önerim var: ray'in spin-off'unu çeksinler. ray ile adam’ın arasında geçen sahneler de eğlenceli. ikisinin üzerine kurulu olan 2.sezon 6.bölüm favori bölümlerimden (hani köpek gezdirdikleri bölüm). bu anlardan daha çok görmek isterim.

                                       

ekstra: bu sezon dizideki en büyük hayalkırıklığım mimi-rose howard karakteridir. beni resmen ters köşeye yatırdı. halbuki ben onu diziye dahil olduğu ilk sahnede ne çok sevmiştim. "yürü be, kim tutar seni!" demiştim. lena ve yazım ekibinin ilk kez sevilebilecek bir kadın karakter yarattığını düşünüp, bu sefer gönlümü çeldiklerini sanmıştım. bunu demem sadece bir hafta sürdü. ertesi bölümde anladım ki mimi rose da tıpkı adam’ın ablası gibi abartılı bir yan karakterden ibaretti. oysa kapı önünde yaptığı “ben sana ihtiyaç duymuyorum, niye duyayım ki? ben seni seviyorum ve orada olduğunu bilmek iyi hissettiriyor” temalı konuşma içimi eritmişti. kahrolsun popüler kültür, böyle şeyleri halen yiyorum! adam şaşırmış; resmen o konuşmayla seviye atlayıp, aydınlanmıştı. hannah’dan farklı kadınlar olabileceğini görmüştü. çok isterdim mimi rose’un bir karikatüre dönüştürülmeden bu yolda ilerlemesini. ne diyeyim, adam yine bize kaldı.

adam driver: bu adam fiziksel olarak kocaman. neandertal adamını andıran bir iriliği var. sanki elini kolunu nereye koyacağını bilemiyormuş gibi duruyor ama öyle değil tabii. çok iyi bir oyuncu olduğunu düşünüyorum. yer aldığı her şeyi izliyor ve takip ediyorum. oynadığı karakterlerle adam sackler'ı birbirinden ayırt edemiyorum. ya girls'teki adam karakteriyle bir daha hiç silinmeyecek şekilde kafama kazındı ya da oynadığı karakterler birbirini andıran özellliklere sahip. sonuç olarak nasıl jason schwartzman benim için her filmde jason schwartzman, mark duplass da mark duplass olarak kalacaksa (ki bundan memnunum, ikisini de seviyorum); adam driver da benim için hep girls'deki adam sackler olarak kalacak.