lena dunham'ın girls dizisinde 4.sezonu bitirmiş bulunuyoruz. bu sezondan çok zevk aldığımı söyleyemeyeceğim lakin iki karakteri bir kenara ayırarak konuşmak isterim: adam ve ray. evet, 4.sezon benim için adam ve ray'den ibaretti ve bu anlamda gayet tatmin olduğumu söylemeliyim. bunun haricinde geçen sezondan beri beni girls kızlarını izlemekten alıkoyan bir his var. öyle bir dizi düşünün ki baş kahramanı olan dört kız da birbirinden itici, birbirinden sinir ve tahammül edilmez olsun. her bölümün başına "gene mi bu bencil ve çekilmez kızlar!" diye oturuyorum. gerçi bu hissi umursamıyorum; çünkü merakım ağır basıyor.

lena dunham'ın iyi bir televizyon yazarı olduğunu düşünüyorum. akıllı, esprili, kalemi kuvvetli ve bunun yanı sıra duygusal ve kırılgan bir üslubu var. kendisini seviyor muyum bilmiyorum; ama ilgimi çektiği kesin. kitabını çıkar çıkmaz okumam, röportajlarına rastlayınca ne demiş diye bakmam beni bir lena hayranı yapar mı bilmem. içten içe kendisini takip ettiğim kesin. üstelik bunu guilty pleasure olarak da adlandıramıyorum; çünkü benim yaşlarımda bir kızın kimi zaman komik, kimi zaman abartılı ama çokça ham bir üslupla hayatı anlatması hoşuma gidiyor (ham derken kötü bir şey değil, bilakis süsleyip püslemeden). ancak çizdiği bütün kadın karakterler mi sinir olur diye sormadan edemiyorum. lena'nın kadın karakterleri gıcık, bencil ve hayatın hep kendi çevresinde döndüğünü düşünen tipler. birbirleriyle dost olduklarını sanıyorlar ama kendilerine kötü bir haberim var: yo dostum yo, siz kanka olamazsınız. dostluktan anladığınız buysa sizden dost olmayacağını yüzünüze çarpmak zorundayım. hannah, marnie, shosh ve jessa birbirlerinin işine yaradıkları ölçüde birbirlerini el altında bulundurmak isteyen sinsi kızlar gibi geliyor. halbuki dizinin ilk sezonunda jessa'yı bayağı sevmiştim. asi, bildiğini söylemekten çekinmeyen, gerçekleri dan diye diğer karakterlerin yüzüne vuran jessa, sezonlar ilerledikçe pragmatizmin tepe noktasına çıktı. herkesi işine geldiği gibi kullanan, canı istediği zaman ortadan kaybolup canı istediği zaman insanların hayatına dalan birine dönüştü. özünde kötü bir karakter olduğunu düşünmüyorum ancak insanları kullanmaktan başka pek az meziyeti var. marnie ise geldiği nokta itibariyle bana jessa'ya göre bir seviye yukarıda geliyor. ilk sezonlarda kendisine daha çok sinir olurdum. şimdi ise biraz daha akıllandı gibi. en azından dostluk, arkadaşlık, fedakarlık gibi kavramlardan söz etmeye başladı. Bir de evlilik budalası olmasa iyi olacak. bu diziyi tam da evlilik ve aile kurma konularından uzak diye severken, marnie vesilesiyle buna da değinmeden geçmiyoruz. bu kız aslında çalışsa yapacak, potansiyel var gibi ama o da özündeki bencil içgüdülere karşı koyamıyor. ilginç bir şekilde shoshanna'yı, gelişimi en başarılı yazılmış karakter olarak görüyorum. şöyle diyeyim, dizinin ilk sezonunda bu ne biçim yazılmış bir karakter derken, lena ve yazım ekibi elde olmayan malzemeden iyi iş çıkartmış. hiç gerçekçi bulmadığım ve son derece abartılı çizilmiş bir karakteri günlük hayattan biri haline dönüştürmeyi (en azından o yola girdi diyebilirim) iyi başarmışlar. grup içindeki en mantıklı konuşmaları yapan, eleştirel yorumlarıyla kızların yüzüne gerçekleri çarpan shosh, bence ray ile çok eğlenceli bir çift olabilirdi. şu andaki haliyle shosh ve ray'i diyalogların hızlıca aktığı, tenis maçına dönüşen hararetli tartışmaların yaşandığı bir sezonda çift olarak görmek isterim. gelelim hannah'ya. bu kızı sevmediğim kesin. gerçek hayatta böyle biriyle bırak arkadaş olmayı, aynı ortamda bulunmak dahi istemem. ama işte bazen acıma hissiyle bazen de empati kurma dürtüsüyle kendisini izliyorum. hannah tam annesinin kızı. dizideki her kadın karakter gibi hannah'nın annesi de çekilmez. annesinin bir uzantısı halinde günlük yaşama karışan hannah, gelişimini tamamlayamamış şımarık bir kız çocuğu. hayatı şu konseptte yaşıyor: "canım istedi yaptım, sonucunun böyle olacağını bilemezdim ki/ kötü bir niyetim yoktu ki" evet, kötü bir niyeti olmadığının farkındayım ama hareketlerini önceden tartamıyor ve eylemlerinin sonucunda neler olabileceğine dair bir fikri yok. bu bence büyük bir duygusal zeka noksanlığı göstergesi. iyi bir insan olmak biraz da bunları gerektiriyor. üstelik bunların çok zor şeyler olduğunu da düşünmüyorum ancak amacı yazar olmak isteyen bir insan olarak, hannah başka insanları gözlemekten uzak. sadece kendi iç dünyasına ve kendi gelgitlerine odaklı. kendi duygu dünyasında neler olduğuna kafa yorduğu kadar biraz da çevresindekilerin neler hissedebileceğini düşünse iyi olacak. girls'deki kadın karakterlere dair iki kelam edip, hepsine ayrı ayrı sinir olduktan sonra şimdi de dizideki sevdiğim karakterlere, adam ve ray'e geçebilirim.

adam sackler: birinci sezonda, ilk iki-üç bölümde adam karakterinden nefret etmiştim. insanlara karşı özensiz davranışları, hoyrat hareketleri ve yabani tavırlarından iğrenmiştim. başlarda nerede ne yapacağını kestiremediğin bir oğlan çocuğuydu. bana son derece yüzeysel yazılmış bir karakter gibi gelirken, dört sezon boyunca başarılı bir şekilde derinleştirildi ve dizinin en derin iki karakterinden biri haline geldi (diğeri ray). hannah gibi bir bencilde ne bulduğuna akıl erdiremesem de bu ilişkinin adam'ın olgunlaşmasında önemli bir aşama olduğunu görüyorum. başlarda birbirlerine benziyorlardı. ikisi de bencil, ikisi de duygusal zekadan yoksun (hakaret gibi). ikisi de "aa böyle hissedeceğini düşünememiştim" insanlarıyken, adam yürüdü gitti. tiyatro tutkusu ona hannah’dan bağımsız bir hayat kurabileceğini gösterdi. hastalıklı, yapışık ilişki tarzından, iki insanın da bağımsız olarak var olabileceği sağlıklı ilişki anlayışına evrilmelerini sağlayan adam oldu. ilişkideki olgun tarafın adam'a dönüşmesi beklenmedik bir şeydi. evet, adam halen fevri hareketleri ve heyecanlı mizacıyla kestirilmesi güç bir insan olsa da bir hannah değil! hannah gibi çocuk ve bencil olmamak adına çaba sarf ediyor. televizyonda görmekten hoşlandığım bir erkek karakter; yanındaki kadına üstünlük kurma çabası yok. ona özgür bir alan bırakacak kadar kendine güvenli ve saçma erkek egolarından arınmış. çok isterdim mimi rose-howard karakterinin dizide ilk kez göründüğü andaki gibi feminist, güçlü, bağımsız kadın olarak kalmasını ve adam’la çift olarak devam etmelerini. böylece ekranda gerçekten zevkle izleyeceğim bir gönül ilişkisine tanık olurdum.
ray ploshansky: ray'in en baştan beri dizinin daimi karakterlerinden biri olarak düşünülüp düşünülmediğine dair bir fikrim yok. sanki başlarda misafir karakter gibi duruyordu. o yüzden üçüncü sezonun ortasına kadar çok da dikkatimi çeken biri olmamıştı. hatta bazen onun bulunduğu sahnelerden sıkılıyordum. yer yer ukala, kimi zamansa çokbilmişliğe kaçan hal ve hareketleriyle ray'in sempatik bir karakter olmadığı kesindi. zaman ilerledikçe ray'i tanımaya başladık ve geldiğimiz nokta itibariyle dizide mantık, akıl, rasyonalite namına ne varsa ray'de toplandığını görmekteyiz. sessiz sakin gibi durmasına rağmen çileden çıkınca kırıcı olabiliyor. kırıcılığı da kabalığından değil, dürüstlüğünden ileri geliyor. düşünüyorum da ben ray'le iyi arkadaş olurdum. nasılsa öyle biri. imaj derdinde değil, sempatik olmak ve sevilmek adına politically correct davranmıyor. elbette ki onun da her insan gibi antipatik yanları var. bir kere huysuz. yaşlı bir amca kadar üşengeç ve daha yaşı genç olmasına rağmen üstüne dede miskinliği çökmüş. bunu kırmak adına son sezon bir atılım yaptı ve siyasete atıldı. hadi bakalım. kendisini bu yolda zevkle izliyorum. hatta bir önerim var: ray'in spin-off'unu çeksinler. ray ile adam’ın arasında geçen sahneler de eğlenceli. ikisinin üzerine kurulu olan 2.sezon 6.bölüm favori bölümlerimden (hani köpek gezdirdikleri bölüm). bu anlardan daha çok görmek isterim.

ekstra: bu sezon dizideki en büyük hayalkırıklığım mimi-rose howard karakteridir. beni resmen ters köşeye yatırdı. halbuki ben onu diziye dahil olduğu ilk sahnede ne çok sevmiştim. "yürü be, kim tutar seni!" demiştim. lena ve yazım ekibinin ilk kez sevilebilecek bir kadın karakter yarattığını düşünüp, bu sefer gönlümü çeldiklerini sanmıştım. bunu demem sadece bir hafta sürdü. ertesi bölümde anladım ki mimi rose da tıpkı adam’ın ablası gibi abartılı bir yan karakterden ibaretti. oysa kapı önünde yaptığı “ben sana ihtiyaç duymuyorum, niye duyayım ki? ben seni seviyorum ve orada olduğunu bilmek iyi hissettiriyor” temalı konuşma içimi eritmişti. kahrolsun popüler kültür, böyle şeyleri halen yiyorum! adam şaşırmış; resmen o konuşmayla seviye atlayıp, aydınlanmıştı. hannah’dan farklı kadınlar olabileceğini görmüştü. çok isterdim mimi rose’un bir karikatüre dönüştürülmeden bu yolda ilerlemesini. ne diyeyim, adam yine bize kaldı.
adam driver: bu adam fiziksel olarak kocaman. neandertal adamını andıran bir iriliği var. sanki elini kolunu nereye koyacağını bilemiyormuş gibi duruyor ama öyle değil tabii. çok iyi bir oyuncu olduğunu düşünüyorum. yer aldığı her şeyi izliyor ve takip ediyorum. oynadığı karakterlerle adam sackler'ı birbirinden ayırt edemiyorum. ya girls'teki adam karakteriyle bir daha hiç silinmeyecek şekilde kafama kazındı ya da oynadığı karakterler birbirini andıran özellliklere sahip. sonuç olarak nasıl jason schwartzman benim için her filmde jason schwartzman, mark duplass da mark duplass olarak kalacaksa (ki bundan memnunum, ikisini de seviyorum); adam driver da benim için hep girls'deki adam sackler olarak kalacak.

lena dunham'ın iyi bir televizyon yazarı olduğunu düşünüyorum. akıllı, esprili, kalemi kuvvetli ve bunun yanı sıra duygusal ve kırılgan bir üslubu var. kendisini seviyor muyum bilmiyorum; ama ilgimi çektiği kesin. kitabını çıkar çıkmaz okumam, röportajlarına rastlayınca ne demiş diye bakmam beni bir lena hayranı yapar mı bilmem. içten içe kendisini takip ettiğim kesin. üstelik bunu guilty pleasure olarak da adlandıramıyorum; çünkü benim yaşlarımda bir kızın kimi zaman komik, kimi zaman abartılı ama çokça ham bir üslupla hayatı anlatması hoşuma gidiyor (ham derken kötü bir şey değil, bilakis süsleyip püslemeden). ancak çizdiği bütün kadın karakterler mi sinir olur diye sormadan edemiyorum. lena'nın kadın karakterleri gıcık, bencil ve hayatın hep kendi çevresinde döndüğünü düşünen tipler. birbirleriyle dost olduklarını sanıyorlar ama kendilerine kötü bir haberim var: yo dostum yo, siz kanka olamazsınız. dostluktan anladığınız buysa sizden dost olmayacağını yüzünüze çarpmak zorundayım. hannah, marnie, shosh ve jessa birbirlerinin işine yaradıkları ölçüde birbirlerini el altında bulundurmak isteyen sinsi kızlar gibi geliyor. halbuki dizinin ilk sezonunda jessa'yı bayağı sevmiştim. asi, bildiğini söylemekten çekinmeyen, gerçekleri dan diye diğer karakterlerin yüzüne vuran jessa, sezonlar ilerledikçe pragmatizmin tepe noktasına çıktı. herkesi işine geldiği gibi kullanan, canı istediği zaman ortadan kaybolup canı istediği zaman insanların hayatına dalan birine dönüştü. özünde kötü bir karakter olduğunu düşünmüyorum ancak insanları kullanmaktan başka pek az meziyeti var. marnie ise geldiği nokta itibariyle bana jessa'ya göre bir seviye yukarıda geliyor. ilk sezonlarda kendisine daha çok sinir olurdum. şimdi ise biraz daha akıllandı gibi. en azından dostluk, arkadaşlık, fedakarlık gibi kavramlardan söz etmeye başladı. Bir de evlilik budalası olmasa iyi olacak. bu diziyi tam da evlilik ve aile kurma konularından uzak diye severken, marnie vesilesiyle buna da değinmeden geçmiyoruz. bu kız aslında çalışsa yapacak, potansiyel var gibi ama o da özündeki bencil içgüdülere karşı koyamıyor. ilginç bir şekilde shoshanna'yı, gelişimi en başarılı yazılmış karakter olarak görüyorum. şöyle diyeyim, dizinin ilk sezonunda bu ne biçim yazılmış bir karakter derken, lena ve yazım ekibi elde olmayan malzemeden iyi iş çıkartmış. hiç gerçekçi bulmadığım ve son derece abartılı çizilmiş bir karakteri günlük hayattan biri haline dönüştürmeyi (en azından o yola girdi diyebilirim) iyi başarmışlar. grup içindeki en mantıklı konuşmaları yapan, eleştirel yorumlarıyla kızların yüzüne gerçekleri çarpan shosh, bence ray ile çok eğlenceli bir çift olabilirdi. şu andaki haliyle shosh ve ray'i diyalogların hızlıca aktığı, tenis maçına dönüşen hararetli tartışmaların yaşandığı bir sezonda çift olarak görmek isterim. gelelim hannah'ya. bu kızı sevmediğim kesin. gerçek hayatta böyle biriyle bırak arkadaş olmayı, aynı ortamda bulunmak dahi istemem. ama işte bazen acıma hissiyle bazen de empati kurma dürtüsüyle kendisini izliyorum. hannah tam annesinin kızı. dizideki her kadın karakter gibi hannah'nın annesi de çekilmez. annesinin bir uzantısı halinde günlük yaşama karışan hannah, gelişimini tamamlayamamış şımarık bir kız çocuğu. hayatı şu konseptte yaşıyor: "canım istedi yaptım, sonucunun böyle olacağını bilemezdim ki/ kötü bir niyetim yoktu ki" evet, kötü bir niyeti olmadığının farkındayım ama hareketlerini önceden tartamıyor ve eylemlerinin sonucunda neler olabileceğine dair bir fikri yok. bu bence büyük bir duygusal zeka noksanlığı göstergesi. iyi bir insan olmak biraz da bunları gerektiriyor. üstelik bunların çok zor şeyler olduğunu da düşünmüyorum ancak amacı yazar olmak isteyen bir insan olarak, hannah başka insanları gözlemekten uzak. sadece kendi iç dünyasına ve kendi gelgitlerine odaklı. kendi duygu dünyasında neler olduğuna kafa yorduğu kadar biraz da çevresindekilerin neler hissedebileceğini düşünse iyi olacak. girls'deki kadın karakterlere dair iki kelam edip, hepsine ayrı ayrı sinir olduktan sonra şimdi de dizideki sevdiğim karakterlere, adam ve ray'e geçebilirim.

adam sackler: birinci sezonda, ilk iki-üç bölümde adam karakterinden nefret etmiştim. insanlara karşı özensiz davranışları, hoyrat hareketleri ve yabani tavırlarından iğrenmiştim. başlarda nerede ne yapacağını kestiremediğin bir oğlan çocuğuydu. bana son derece yüzeysel yazılmış bir karakter gibi gelirken, dört sezon boyunca başarılı bir şekilde derinleştirildi ve dizinin en derin iki karakterinden biri haline geldi (diğeri ray). hannah gibi bir bencilde ne bulduğuna akıl erdiremesem de bu ilişkinin adam'ın olgunlaşmasında önemli bir aşama olduğunu görüyorum. başlarda birbirlerine benziyorlardı. ikisi de bencil, ikisi de duygusal zekadan yoksun (hakaret gibi). ikisi de "aa böyle hissedeceğini düşünememiştim" insanlarıyken, adam yürüdü gitti. tiyatro tutkusu ona hannah’dan bağımsız bir hayat kurabileceğini gösterdi. hastalıklı, yapışık ilişki tarzından, iki insanın da bağımsız olarak var olabileceği sağlıklı ilişki anlayışına evrilmelerini sağlayan adam oldu. ilişkideki olgun tarafın adam'a dönüşmesi beklenmedik bir şeydi. evet, adam halen fevri hareketleri ve heyecanlı mizacıyla kestirilmesi güç bir insan olsa da bir hannah değil! hannah gibi çocuk ve bencil olmamak adına çaba sarf ediyor. televizyonda görmekten hoşlandığım bir erkek karakter; yanındaki kadına üstünlük kurma çabası yok. ona özgür bir alan bırakacak kadar kendine güvenli ve saçma erkek egolarından arınmış. çok isterdim mimi rose-howard karakterinin dizide ilk kez göründüğü andaki gibi feminist, güçlü, bağımsız kadın olarak kalmasını ve adam’la çift olarak devam etmelerini. böylece ekranda gerçekten zevkle izleyeceğim bir gönül ilişkisine tanık olurdum.
ray ploshansky: ray'in en baştan beri dizinin daimi karakterlerinden biri olarak düşünülüp düşünülmediğine dair bir fikrim yok. sanki başlarda misafir karakter gibi duruyordu. o yüzden üçüncü sezonun ortasına kadar çok da dikkatimi çeken biri olmamıştı. hatta bazen onun bulunduğu sahnelerden sıkılıyordum. yer yer ukala, kimi zamansa çokbilmişliğe kaçan hal ve hareketleriyle ray'in sempatik bir karakter olmadığı kesindi. zaman ilerledikçe ray'i tanımaya başladık ve geldiğimiz nokta itibariyle dizide mantık, akıl, rasyonalite namına ne varsa ray'de toplandığını görmekteyiz. sessiz sakin gibi durmasına rağmen çileden çıkınca kırıcı olabiliyor. kırıcılığı da kabalığından değil, dürüstlüğünden ileri geliyor. düşünüyorum da ben ray'le iyi arkadaş olurdum. nasılsa öyle biri. imaj derdinde değil, sempatik olmak ve sevilmek adına politically correct davranmıyor. elbette ki onun da her insan gibi antipatik yanları var. bir kere huysuz. yaşlı bir amca kadar üşengeç ve daha yaşı genç olmasına rağmen üstüne dede miskinliği çökmüş. bunu kırmak adına son sezon bir atılım yaptı ve siyasete atıldı. hadi bakalım. kendisini bu yolda zevkle izliyorum. hatta bir önerim var: ray'in spin-off'unu çeksinler. ray ile adam’ın arasında geçen sahneler de eğlenceli. ikisinin üzerine kurulu olan 2.sezon 6.bölüm favori bölümlerimden (hani köpek gezdirdikleri bölüm). bu anlardan daha çok görmek isterim.

ekstra: bu sezon dizideki en büyük hayalkırıklığım mimi-rose howard karakteridir. beni resmen ters köşeye yatırdı. halbuki ben onu diziye dahil olduğu ilk sahnede ne çok sevmiştim. "yürü be, kim tutar seni!" demiştim. lena ve yazım ekibinin ilk kez sevilebilecek bir kadın karakter yarattığını düşünüp, bu sefer gönlümü çeldiklerini sanmıştım. bunu demem sadece bir hafta sürdü. ertesi bölümde anladım ki mimi rose da tıpkı adam’ın ablası gibi abartılı bir yan karakterden ibaretti. oysa kapı önünde yaptığı “ben sana ihtiyaç duymuyorum, niye duyayım ki? ben seni seviyorum ve orada olduğunu bilmek iyi hissettiriyor” temalı konuşma içimi eritmişti. kahrolsun popüler kültür, böyle şeyleri halen yiyorum! adam şaşırmış; resmen o konuşmayla seviye atlayıp, aydınlanmıştı. hannah’dan farklı kadınlar olabileceğini görmüştü. çok isterdim mimi rose’un bir karikatüre dönüştürülmeden bu yolda ilerlemesini. ne diyeyim, adam yine bize kaldı.
adam driver: bu adam fiziksel olarak kocaman. neandertal adamını andıran bir iriliği var. sanki elini kolunu nereye koyacağını bilemiyormuş gibi duruyor ama öyle değil tabii. çok iyi bir oyuncu olduğunu düşünüyorum. yer aldığı her şeyi izliyor ve takip ediyorum. oynadığı karakterlerle adam sackler'ı birbirinden ayırt edemiyorum. ya girls'teki adam karakteriyle bir daha hiç silinmeyecek şekilde kafama kazındı ya da oynadığı karakterler birbirini andıran özellliklere sahip. sonuç olarak nasıl jason schwartzman benim için her filmde jason schwartzman, mark duplass da mark duplass olarak kalacaksa (ki bundan memnunum, ikisini de seviyorum); adam driver da benim için hep girls'deki adam sackler olarak kalacak.
4 yorum:
vay be! bi de "seviyomuyum?" diye soruyorsun? Lena Dunham candır!
tipler hakkaten dayanılır gibi değiller; ama ne yalan söyleyeyim bazen izlerken kendimi iki dakka önce hatalı sollama yapan ama şimdi herifin biri geldi burnunu soktu diye ana avrat küfreden sürücü gibi hissediyorum.
ayrıca yaptığın karakter çözümlemelerini son derece detaylı buldum yine de fazla romantik beklentiler içindesin gibime geliyor.
:))
ya sanırım bu diziden ben ne tiksindim ne de beğendim. sanırım kitap okurken de benzer duygu var. dizinin geneline ait böyle 'dönemin upper-middle class beyaz kızlarını yansıtmayı' iyi başarıyor ve genel olarak eli yüzü düzgün bir iş yapıyor ama ne gülüyor ne kararkterlerle yakınlık kurabiliyor ne de mesafeli durmam gerektiğini hissediyorum. sokaktaki amcayı izlemek gibi zaman öldürmeme yol açıyo. hani guilty pleasure dan ziyade suçluluk dahi duymayacağım bir zevksiz izleme hali hakim. ama izliyorum. ahahah
can,
benim bu kadar cümle kurup da bir türlü diyemediğimi demişsin: "suçluluk dahi duymayacağım bir zevksiz izleme hali"
bu hal benim tespit edemediğim, adını koyamadığım bir haldi sayende aydınlanmış oldum. bu nedenle seviyor muyum bilmiyorum demiştim çünkü ne hissettiğimi bilememiştim. hani böyle evde ses olsun diye televizyonu açmak gibi bir şey girls'ü izlemek.
bir de kızlara karşı sende de şöyle bir his oluyor mu:" derdini seveyim üzüldüğün şeye bak hıh"
can,
benim bu kadar cümle kurup da bir türlü diyemediğimi demişsin: "suçluluk dahi duymayacağım bir zevksiz izleme hali"
bu hal benim tespit edemediğim, adını koyamadığım bir haldi sayende aydınlanmış oldum. bu nedenle seviyor muyum bilmiyorum demiştim çünkü ne hissettiğimi bilememiştim. hani böyle evde ses olsun diye televizyonu açmak gibi bir şey girls'ü izlemek.
bir de kızlara karşı sende de şöyle bir his oluyor mu:" derdini seveyim üzüldüğün şeye bak hıh"
Yorum Gönder