1 Mart 2015 Pazar

tabiata övgü devam ediyor


phil elverum'un solo projesi mount eerie'nin yeni albümü sauna'nın spotify'a düştüğü bildirimini aldığımdan beri albümü dinlemek için uygun bir zaman kolladım. kendisinin iki yıl önce dinlediğim clear moon albümü beni tuhaf bir şekilde çarpmıştı. iyi ya da kötü diyemeyeceğim; ancak o zaman bulunduğum ruh haline denk düşen o albüm, işlediği tema -tabiat, doğaya kaçış- itibariyle beni bir süre etkisi altına almış, ilaçlarla yatakta geçen uzun nekahat dönemi boyunca bana yoldaş olmuştu. o zaman yazmıştım, clear moon'u çok sevdiğimi söyleyemezdim ama bir şekilde kalbimde hissetmiştim. şehirden, medeniyetten, insanlardan kaçıp da doğaya sığınmak, bir kulübede yaşayıp gündüzleri odun kırmak, gece de yoğurt-ekmek yiyip kitap okuyarak erkenden uykuya dalmak gibi hayaller bana huzur veriyordu. aradan iki yıl geçti. ben kötü günleri atlattım. kendim ve sevdiklerim için daha fazla ölüm ve sağlık sorunu olmamasını dilediğim yeni bir başlangıç yaptım. bana o günleri hatırlatan mide hapları ve her normal kadın gibi regl olabilmemi sağlayan ilaçlar haricinde bir sağlık sorunum kalmadı. bunlar her gün bana sağlığın en önemli şey olduğunu hatırlatıyor. "en önemli şey sağlık" lafını iliklerimde hissediyorum. başka da bir şey istemiyorum.

mount eerie'nin sauna albümü on dakikalık sauna parçasıyla açılıyor. yağmur ve yanan odun sesiyle uçsuz bucaksız bir boşluk algısı yaratan bu parça, bana clear moon benzeri bir albümle karşı karşıya olduğumu söylüyor. daha ilk dakikadan anlıyorum ki dinlemesi kolay bir albüm olmayacak. ancak dördüncü parçası emptiness ile beklediğim şey her neyse, onu yakalıyorum. tıpkı clear moon'daki through the trees part 2 parçasını ilk duyduğum an gibi: hah işte bu! bir haftadır bu şarkyı dinleyerek bir şeyler yazıyorum. bana nasıl biri olduğumu hatırlatan emptiness, "biri bana çantamda ne olduğunu sordu/ daha fazla boşluk dedim" diye açılıyor. "nehrin kenarında durdum/ atabildiğim en uzak noktaya bir tabaka cam attım/ nehrin ikiye yarılması, gökyüzündeki kılıç/ sadece zihnimde şu düşünceyi oluşturdu: boşluk" diye sonlanan parça esnasında tabiata sarılıyorum. benim gibi tabiata koşar adım kaçan insanları kendime yakın buluyorum. sırtımda çadırımla üç gün boyunca yürümeyi denediğim bir girişimim oldu. elli kilometrelik bir mesafeyi üç günde dört kişi yürüdük. kısa süreliğine de olsa yaban hayatını deneyimlediğim bu yolculukta, hiç hissetmediğim kadar yaşadığımı hissettim. sırılsıklam terledim, ter koktum ama umrumda olmadı. hayatımın hiçbir döneminde saçım güzel görünüyor mu kaygısı taşımadım. bu sebeple ne günümüz insan ilişkilerinin ne de iş hayatının bana göre olduğunu düşünüyorum. ben sadece ben olarak varım ve saçımın kötü olması, kaşımın çıkması, bacağımdaki kılın ilk alındığı gün gibi olmaması umrumda değil. hiçbir zaman da olmadı; çünkü insanın tabiatı bu değildi. kaşım iki hafta önce alındığı gün gibi değil ve bu benim umrumda bile değil. bunu düşünmeye harcayacak enerjim yok. sürekli bunları planlamaya ve mükemmel görünmek uğruna mesai ayırmaya bir anlam veremiyorum. şehir yaşamında kendime uygun bir yer bulamıyorum. şehir değiştirsem bile şehir bana göre değil. yeşil göremediğim, parkta uzanamadığım, geceleri başımı kaldırınca yıldızları seyredemediğim bir yer beni mutlu etmiyor. ne zamanki inekleri görsem, daha önce hiç görmediğim bir ağaçla karşılaşsam, bir çiçek dalında yürüyen böceği görsem heyecanlanıyorum. bu neymiş diye merakımı cezbeden çoğu şey doğada. benim gibi insanları görünce mutlu oluyorum. mount eerie'yi de bu yüzden seviyorum. her şeyi bırakıp bir yıl boyunca norveç'in bir köyünde tek başına yaşamaya giden bu adamla, pek çok insanla olduğundan daha fazla ortak noktam var gibi geliyor. yaban hayatının izini sürmek, doğada anlam aramak gibi konular üzerine kafa yorduğum son bir-iki ayda, mount eerie bana bu modern zamanlarda hala yalnız olmadığımı hatırlattı. iki sene önce de kendisiyle benzer çemberler çiziyorduk, iki sene sonra bugün de hala aynı yerlerde dolanıyoruz. aklıma gelen şeyleri ilk kez benim düşünmediğimden eminim. adını koyamadığım bazı hisleri, anlamlandıramadığım eksiklikleri duyan başka insanlar olduğunu tahmin ediyorum. ama kim olduğunu bilmediğim bütün bu insanlardan birinin phil elverium olduğunu biliyorum. bu yüzden de onun ürettiği şeyleri dinlemek istiyorum. dinlediğim en iyi müzik değil ama kalbime yakın. uyum sağlayamadığımı düşündüğüm bu medeniyet çağından, bu yeşilden yoksun saçma şehirlerden, insanlığın imaj yüzyılından kaçmak istiyorum.

sauna'da su sesi, rüzgar sesi, hava durumu, yağmur, ürkütücü orman atmosferi var. "kasım ayının ortasında/ kayaların üstünde parçalanmış/ parlak bir şey gözüme ilişti/ yarım bir balkabağı" diye başlayan pumpkin parçasında, "yapacak bir şey yoktu/ ben de şehre yürüyüp geri geldim" dediği kısımlarda uzun saatler boyunca yaptığım yürüyüşlerimi düşünüyorum. sporu ve fiziksel aktiviteyi daha zayıf, selülitsiz ya da daha güzel olmak için değil; insanın tabiatı hareket etmek üzerine kurulu olduğu için yapıyorum. kitapçılara giriyorum. konserlere gidiyorum. dostlarıma mail yazıyorum, sahilde amaçsızca dolanıyorum. bütün bunlar dört duvar arasında kalmamak için diye düşünüyorum. beton bize uygun değil, yüksek katlı binalar bize uygun değil. eskiden de doğaya kaçmak en cezbedici fikir gelirdi fakat şimdilerde farklı bir düzlemde bu fikirle ilgileniyorum. şimdilerde düşündüğüm, bugünkü anlamıyla şehir yaşamının insan tabiatına ugun olmadığı yönünde. medeniyet bizi betonun içine hapsetti, topraktan ayrı düştük. topraktan gelen bilgiyi küçümsedik. kim bir çiftçinin, bir denizcinin gerçek bilgiye haiz olmadığını söyleyebilir? gökyüzüne bakınca ertesi gün havanın nasıl olacağını tahmin etmenin, denizin hareketinden akıntının yönünü belirlemenin, toprağı okuyarak bir sonraki hasat mevsimine dair yorumda bulunmanın gerçek bilgi olmadığını kim diyebilir?

yakın zamanda henry david thoreau'nun civil disobedience ve walden gölü kitaplarını okudum. sanki aramızda 172 yıl yok gibiydi, şaşkınlığımı gizleyemedim. devlet kavramını yorumlayışını, demokrasinin pratikte tiyatrodan ibaret olduğu düşüncesini, oy vermenin bir çeşit oyun olduğunu ve devletin vergileriyle bizi soyduğunu söylediğini gördüm. thoreau ile bugün benimle aynı zaman diliminde yaşayan, benimle aynı iletişim araçlarına sahip kendi jenerasyonuma göre daha fazla ortak yönüm var. kendini walden gölüne kapayan thoreau'yu anlıyorum; çünkü ben de kendimi iki hafta boyunca kaz dağlarında kuş uçmaz kervan geçmez bir yere kapattım. hayatımda en tam hissettiğim zaman dilimi de o günlerdi. inekleri, keçileri, çoban köpeklerini gördüm. yolda yürüyen kaplumbağaya yol verdim, salyangozu ezmemeye çalıştım. haftada iki kere köy pazarına gidip, plastik çarıklı teyzelerden adını bilmediğim otlar ve çift sarılı köy yumurtası aldım. ben daha önce hayatımda bırak çift sarılı yumurta yemeyi, bunun adını bile duymamıştım. iki hafta boyunca üç beş şeyi yıkadım giydim. saçımı taramadım. koruk ezip suyunu çıkardım. ellerimin yanı karardı ama geçirmek için uğraşmadım. hiç umrumda değildi. dönerken ağladım. engin kaz dağlarından ayrıldığım gün, yurdumdan ayrılmak nedir anladım. ne ankara ne istanbul o ev olamazdı.

filmler izledim. john curron'un filmi tracks ve jean marc vallée'nin filmi wild'ı. ilki, dört deve ve bir köpekle avustralya'da 3200 km'lik çölü altı ayda geçmeye çalışan bir kadının hikayesiydi. diğeri de 1780 km'lik pasific crest trail'i tek başına yürüyerek tamamlamaya çalışan bir kadının. ikisi de yaşanmış hikayelerdi ve mantıklı olup olmadığı sorgulanabilirdi. ben ikisini de normal karşıladım. anladım ve sevdim, doğadan ilham alarak tuhaf sesler çıkaran mount eerie'yi sevdiğim gibi. insanoğlunun fiziki gücünün sınırlarını zorlayan ve kendine doğaya sığınma üzerine hedefler koyan bu kişileri ilham verici buldum. akıllı telefonsuz bir gün bile geçirememek mi mantıklıydı? her anını sosyal medyada yayınlamak mı mantıklıydı? bütün dünyanın 11 inç bir ekrana sığması mı mantıklıydı? otuz katlı binalarda çalışmak mı mantıklıydı?

içimde tatmin olmayan o şey her neyse, onun doğada sonlanacağını düşünüyorum. mount eerie bana pastoral hayaller kurdurmakta. sevdiğim ağaç, sevdiğim börtü böcek. pek az insanı bunları sevdiğim kadar seviyor, pek az insana tahammül edebiliyorum. hümanist olup olmadığımı sorguluyorum. thoreau okuyor, doğaya kaçış filmleri izliyor, mount eerie'nin albümünü dinliyorum. albümün  son parçası youth yakalayabildiğim kadarıyla doğru anlıyorsam şöyle diyor: "evden uzakta halen deniyorum/ bırakayım da bahar belirsin diye, bilinmeyen ve engin her düşüncenin altından/ ay yok diye düşündü genç zihnim/ gökyüzünde sipsiyah bir gecede/ ama bir ay var."

Hiç yorum yok: