30 Mart 2015 Pazartesi

geçen yıl bu gece oylarımız çalınmıştı

tam bir yıl oldu, unutmadık. 30 mart'ı 31 mart 2014'e bağlayan gece ankara'da oylarımız çalındı. geçen yıl o gece bu saatlerde okulda oyumuzun peşindeydik.


bir gün gelecek de bülent arınç'ın edeceği bir lafa "doğru dedi" diyeceğimi hiç düşünmezdim. işte burası öyle bir ülke ki insana hiç tahmin edemeyeceği şeyleri gösteriyor. hem de ardı ardına ve kısa zaman aralıklarıyla. şurası malum ki ne arınç umrumda ne de gökçek. al birini vur ötekine iki adamdan bahsediyoruz. ama umrumda olan biri var; hiç unutmadığım ve aklıma geldiğinde öfkeyle dolu bir hayalkırıklığı hissettiğim biri var: mansur yavaş. ben bu adamı unutamıyorum. ne zaman düşünsem üzülüyor, bulutlar üstünden yere düşmüş gibi hüzünleniyorum. sonra hırslanıyorum ve derin bir nefes alıyorum. ben 30 mart 2014'ü, 31 mart sabahına bağlayan o geceyi hiç unutamıyorum.

sabaha karşı saat 3'e kadar gelen oylarda bir hayli önde olan mansur yavaş'ın, saat üç ile beş arası duran güncellemelerin ardından geriye düşmesini hatırlıyorum. ankara'da sandık merkezi olan seyranbağları lisesini basan efkan ala'nın, gökçek'in oğullarının ve beraberinde kim oldukları belli olmayan karanlık adamların oylarımızı çaldıklarını düşününce hırslanıyorum. ankara'yı parsel parsel satmaktan bahseden arınç, gökçek bunları yaparken neredeydi? melih bir şehrin dokusunu bozup, onu çirkin ve ucuz bir hale getirirken herkesin keyfi yerindeydi. ankara açık rant pazarına dönmüşken, her yer fare deliği gibi alt ve üst geçitle donatılırken birilerinin cebine iyi paralar akıyordu. tabii sonra nerden çıktığını bilmediğimiz paralelci tipler geldi ve tadımız kaçtı.  

ben hayatım boyunca hiç kimseye bu kadar inanarak oy vermedim. bir daha da vereceğimi düşünmüyorum. mesela 2015 haziran seçimlerinde herkese kuşkuyla yaklaşıyorum. herkesin yolu akp'ye çıkacakmış gibi geliyor. hiç kimseye 2014 mart ayında mansur başkan'a duyduğum inançla attığım gibi oy atamayacağımı biliyorum. ölmüş babamın kemiklerini sızlatma pahasına mhp kökenli bir adama göğsümü gere gere, en ufak bir şüpheye düşmeden oy verdim. vicdanım öyle rahat ki anlatamam.

sonra oylarımız çalınmasın diye sandığımızın peşine düştük. sandıklar kapandıktan ve herkes kendi sandığındaki oylar sayılıp, resmi kayda geçtikten sonra bunları birer fotoğrafla belgeledi. gece 11'e doğru okulda toplandık. orada belki altmış yetmiş kişi vardı. elektrik-elektronik'in çs'sine mansur yavaş'a oy verenler de gelmişti, hdp'nin bağımsız adaylarına oy verenler de. o gece partiler üstü bir işbirliği vardı. oturacak yer yoktu ve herkes lap toplarıyla yerlerdeydi. ankara'yı bölge bölge ayırdık. sandık sandık paylaştırdık. birkaç kişilik gruplar halinde herkes kendi sandık numarasını belirledi ve o sandığa dair toplanan kayıt fotoğraflarıyla açıklanan sandık verileri birer birer karşılaştırıldı. ankara'nın oyları mahalle mahalle, sokak sokak toplandı. yorulanlar gidiyor ve yerlerine yeniler geliyordu. bir o kadar kişi de beceriksiz chp'nin genel merkezinde işin bir ucundan tutuyordu. hdp'ye oy verip de melih ankara'nın oylarını çalmasın diye chp'nin genel merkezinde sabahlayan o kadar çok öğrenci tanıyorum ki saymakla bitmez. sonra benim de içinde bulunduğum arkadaş grubunun uykusu geldi. vakit gece 3'e geliyordu. biz kendi incelediğimiz bölgeyi başka bir ekibe devrettik, evlere dağıldık. kazandığımızı biliyorduk. sandık sonuçlarını bizzat toplayıp belgelemiştik. okuldan çıkarken herkeste bir bayram havası vardı, ertesi gün kutlamalar yapılacak ve melih'ten kurtuluşumuzun şerefine kırk gün kırk gece susmayacaktık. hayatımda o denli mutlu olduğum nadir anlardandı. gönül rahatlığıyla evime gittim. eve geldikten sonra televizyonun, internetin başına kuruldum. herkes birbirine tebrik mesajları atıyordu. sonra sabaha karşı 4 gibi televizyondan ve internetten gelen ankara güncellemeleri durdu. benim de oyumun bulunduğu çankaya sandıklarının sonuçları bir türlü gelmiyordu. okuldaki arkadaşları aradım. herkes çankaya sandıklarına dair sandık görevlisi arkadaşlardan gelen verilerde, büyük bir farkla mansur yavaş'ın ankara'yı aldığını söylüyordu. bizdeki verilerden mansur çıkmıştı ama basına verilen güncellemeler neden durmuştu? o sırada tüm kanallar flaş haber olarak seyranbağları lisesindeki olayları geçmeye başladı. efkan ala ve gökçek'in oğulları peşlerindeki karanlık adamlarla birlikte ankara sandık merkezi olan seyranbağları lisesini basmıştı. içeri girmişler ve kapıları kitlemişlerdi. yaklaşık 2 saat hiçbir haber gelmedi. bütün şehirlerin resmi sonuçları açıklandı, ankara'nın açıklanmadı. internetten sürekli kendi oy attığım sandığı kontrol ettim ama sonuçları bir türlü göremedim. oysaki ben kendi gözlerimle görmüştüm, benim sandığımdan mansur çıkmıştı. 

sabah ezanıyla birlikte, saatler beşi biraz geçmişken çankaya ve dolayısıyla ankara verileri güncellendi. seçimin kazananı melih'ti. boğazım düğümlendi, göğsümün üstüne bir ağırlık bindi. kendi gözümüzle görmüştük, hesabı bizzat yapmıştık. okuldaki arkadaşlarımız haber veriyordu; "hayır olamaz, sayılar mansur diyor!"

hayatımdaki en büyük hayalkırıklıkları top 5 listesine üst sıralardan giren o geceyi hep hatırlayacağım. içime düşen ateş topunu, duyduğum öfkeyi unutmam mümkün değil.

16 Mart 2015 Pazartesi

"bu vadide satılık su yok!"


bugün zileliler, ilçelerindeki çekerek ırmağı üzerine yapılması planlanan 3 adet hes'i protesto için eylem yaptılar. malum olduğu üzere toma ve biber gazı olmayan eyleme biz eylem demiyoruz. elbette ki jandarma biber gazıyla bitivermiş (şimdi de jandarma). halk direnmiş, yolu kapatmış. halen direnişleri sürmekteymiş. iş makineleri alana girmiş, inşaat başlamış. şimdi burada sorulması gereken soru, kimler bu hes fikrini akıllara sokuyor ve çıkarları nedir? göz göre göre 3 adet hes nasıl kabul ediliyor? bu işin mantığında yan yana küçük küçük hes'ler kurmak yoktur, kim yapıyor bu inşaatı? ufak bir google aramasıyla, inşaat şirketinin bayındır mühendislik ve agrosan limited şirketi olduğunu görüyoruz. internette firmayla ilgili sadece istanbul ticaret odasına kayıt bilgisi çıkıyor. bu ilişki araştırılmalı ve sorgulanmalı. bu şirketin sahibi kim ve kiminle maddi ilişkisi var? tam olarak soner yalçın'lık bir haber kokusu geliyor. inşaatından ve işletmesinden birilerine iyi paralar akacak gibi. başka türlü onayı çıkmazdı bu projenin.

maalesef mide bulandırıcı onay aşamalarına şahit olan bir ülkeyiz. bazı üniversite hocalarına rüşvet vererek (danışmanlık ücreti dolar/saat bazında) baskı uygulayarak ya da zaten kendi adamlarını hoca yaparak o profesör imzasını alıyorlar. bu yüzden akademi de mide bulandırıyor bu ülkede. önüne gelene dağıtılan title'lar, akademiyi maaş garantili devlet kapısı görüp kadroları kapan bademler vs. derken mesleki etiğin içine ettiler. böyle ortamda mühedislik yapmak da zor. çok çarpıcı bir örnek paylaşmak isterim. bundan birkaç ay önce katıldığım bir uluslararası sempozyumda, oturumlardan birini açan amerikalı bir hoca ki kendisi 80 yaşına merdiven dayamış, konuşmasını eline mikrofonu alarak ayakta yaptı. yüz kişilik salonda dinleyicilerin önüne geldi ve konuşmaya başladı. profesör, fosil enerji alanında yaşayan en büyük bilimadamlarından biriydi. bilimsel bir ortamda alışılmadık bir şekilde konuşmasının büyük kısmı siyaset içeriyordu ve buna karşı çıkan başka hocalar oldu. yaşlı profesör konuya şöyle girdi:"sosyal demokrat bir amerikan olarak obama'nın bizim için hayalkırıklığı olduğunu söyleyerek başlamalıyım" herkes çok şaşırdı. bilimsel bir konuşma yapacağını sandığımız hoca direkt siyasetten girmişti. bush'un ırak'a girmesinden başladı; petrol, doğalgaz, kömür konularına tek tek değindi. endonezya gibi dünyanın en kaliteli kömürlerine sahip bir ülkeyi ingiltere'nin niçin bırakmayacağını, orta doğu'da petrol ve fosil enerji kaynakları var oldukça oraya niçin huzur gelmeyeceğini anlattı. sonra kendi ülkesini eleştirdi. öyle sert eleştirdi ki; bugün, 2015 mart ayında türkiye'deki hiçbir üniversite hocası türk devletini böyle sert eleştirmeye cesaret edemezdi. kuzey amerika toprakları altında inanılmaz bir fosil enerji potansiyeli var ve devlet bunu en sona saklıyor dedi. görünürde güneş enerjisi, rüzgar enerjisi gibi yeşil enerji kaynaklarını teşvik ediyor ancak kendi toprakları haricinde sömürebildiği her yerde fosil yakıt kullanıyor dedi. almanların çöl iklimine sahip arap ülkelerine güneş enerjisinden yararlansınlar diye sattığı güneş panellerini eleştirdi. bunun tam bir hilekârlık olduğunu; onlara eski teknoloji ve çöl iklimine uygun olmayan panel sistemini sattıklarını anlattı. çölde panel olmazdı çünkü kum fırtınalarında panellerin üzeri kumla kaplanırdı ve bu da panellerin güneşlenme verimini düşürürdü. bunun üzerine alman ekip tepki koyarak, ertesi günkü oturumlara katılmadı. oturum başkanı olan bir alman ise cebinden çıkardığı bir kağıtta yazan bir önceki günkü esef verici konuşmayı kınayan yazısını okudu. 

şimdi bunu anlatmamın nedeni, kimsenin bir türlü kral çıplak demeye cesaret edemediği bir dünyada, seksen yaşındaki bir adamın kral çıplak deyip herkesi yerin dibine batırmasının uyandırdığı şaşkınlık ve hayranlıktı. işte bilimadamlığı biraz da böyle bir şeydi. akademisyenlik biraz da böyleydi. benim saygı duyduğum bilim buydu, toplum içindi. günümüz koşullarında türkiye'de bir benzerini yapmak zor. sandıktan birinci çıkıp da rektör yapılmayanların (birinin onaylaması da ayrı saçmalık) ülkesinde yaşıyoruz. ancak bazen düşünüyorum, insan meslek etiğini bu kadar çiğner mi diye. imzasını bu kadar düşürüp, iki paralık olmaya değer mi diye. 

velhasılı kelam, bu hes projelerine onay veren mühendislerin imzasına tüküreyim. 

15 Mart 2015 Pazar

ccr

bugün yine uzun uzun yürüdüm. kulağımda müzik ile soğuk bir havada sahilde bir iki saat geçirdim. deniz kenarını kiralamışım gibi hissettim, ben ve birkaç insandan başka kimseler yoktu. köpeğini gezdiren birkaç insan, bir de azimli sporcular gördüm o kadar. yavaş yavaş yürüdüm, bir yere yetişme derdi olmadan. kulağımda çalan müzik düşüncelerimden hızlıydı, ağır çekimde ilerliyordum. yeni yaşımda öğrendiğim en büyük şey sanırım buydu, yavaş hareket etmeyi öğrenmek. herkes yanımdan koşar adım gelip geçerken ben kimselere aldırış etmeden ayrık otu olarak yavaşlığın da bir seçenek olduğunu yeni fark ettim. hayatıma yeni giren bu yavaşlığı düşünürken, karşıdan kocaman kahverengi bir köpeğin dört nala koşarak bana doğru geldiğini farkettim. bir saniye önce gördüm, ikinci saniyede üzerime yapışmıştı. iki ayağının üzerinde göğsüme geliyordu. diğer iki patisiyle de beni resmen kucaklıyordu. beni uzaktan birine mi benzetti acaba diye düşündüm, sahibine mesela. bir an korktum ama sonra beni sevgiyle kucakladığını görünce ben de onu kucakladım. dört beş saniyelik bu kucaklaşmanın ardından beni hızlıca bıraktı ve geldiği yönde koşmaya devam etti. arkama baktım acaba sahibine mi koşuyor diye, bilemedim.

bu pazar günü hem bu köpeği hem de amcamı düşündüm. bitanecik amcamı. kulağımda creedence clearwater revival'ın have you ever see the rain şarkısı ile babam gibi sevdiğim amcamı düşündüm. pek çok şey gibi, bildiğim bütün müzikleri öğrettiği gibi ccr'ı da bana o tanıtmıştı. uzun zamandır böyle müzikler dinlemiyordum. dinlesem belki beyin dalgalarımın olumlu olması adına katkı sağlayabilirdim.  bu eski müzikler bana hep amcamı hatırlatır; onun evinde önceleri kasetten, sonra cd'den dinlediğimiz müzikleri. kanepede oturup, başka bir işle uğraşmadan sadece müzik dinlerdik. "ne kadar güzel değil mi?", "tam şu kısım harika" yorumlarının haricinde pek konuşmazdık. bana çoğunlukla kazandibi alırdı, kahve eşliğinde yerdim. kazandibi ve kahve ikilisiyle çok akşam geçirdim. birkaç mutlu şarkı var ki ipod'umdan yıllar boyu eksik etmedim. bir tanesi de have you ever seen the rain. yüzüme gülümseme konduran, içimi ısıtan bu şarkı bana eskiden ne kadar güzel şeyler yapılmış diye düşündürtüyor. elbette ki şimdi de çok güzel müzikler yapılmakta ama benim kastettiğim daha çok şu: şimdi bile güzel müziklerin hepsine yetişemezken kaçırdığım eski güzel müzikleri nasıl yakalarım hissi. çoğu eski şeyden haberdar olmadan geçip gidiyoruz. yeni şeylerden haberdar olmak bile zor, o kadar hızlı bir bilgi akışı var ki yakalayamıyorum. hoş, hiç bilmediğim bir şeyi ilk kez dinlediğimde bana boş, çer çöp geldiği oluyor. takip ettiğim janrlarda yeni çıkan şeyleri dinleme isteğim iki sene önce daha fazlaydı. şimdi artık o kadar ilgilenmiyorum. daha çok az olsun öz olsun kafasındayım. hayatımdaki her şeyi azalttığım gibi gereksiz bilgiyi de azaltma yoluna gidiyorum. bu anlamda zamanın onayladığı, müzik sahnesinden gelip geçmiş ve bugünlere kalmış şeyleri dinlemeye dair duyduğum istek daha fazla. nasıl ki güncel edebiyatı okumayı tercih etmiyorsam (ölmemiş bir yazarın kitabını okumadan önce üç kere düşünmeli), güncel müzik eleğimi de bayağı sıkılaştırdım. neyse, nerden nereye geldim. bu pazar gününü de güzel anılarla sonlandırdım. müzikli california sahillerine selam olsun.

 

6 Mart 2015 Cuma

solvay konferansı, 1927

ön sıra soldan sağa: angmeir, planck, curie, lorentz, einstein, langevin, guye, wilson, richardson 
orta sıra: debye, knudsen, bragg, kramers. dirac, compton, de broglie, born, bohr
arka sıra: piccard, henriot, ehrenfest, herzen, donder, schroedinger, verschaffelt, pauli, heisenberg, fowler, brillouin.

çok sevdiğim bir fotoğraf var.  1927 yılında brüksel'deki solvay konferansına ait bu fotoğrafla tanışmam üniversiteye ilk başladığım zamanlara denk gelir. ne zaman kendimi hayata ve bir şeyleri deneyimlemeye karşı şevksiz hissetsem açar bu resme bakarım. her baktığımda okumaya, öğrenmeye karşı merakım tetiklenir. benim için aile albümünden bir yaprak gibi olan bu kare, şu hayatta görüp görebileceğim en efsane karedir.

solvay konferansları 1911 yılından beri fizik ve kimya alanlarında her üç senede bir yapılmaktadır. 1927 yılındaki bu konferansın konusu ise elektronlar ve fotonlar.  20.yüzyıla yön veren ve dolayısıyla modern bilim tarihini şekillendiren bu insanlar, bilim adına eşsiz bir dönemin kahramanları. hem dünyanın en acılı dönemlerinden biri olan birinci ve ikinci dünya savaşı zamanını yaşamış hem de bu sıralarda fizik ve kimyada inanılmaz teoriler ortaya atmışlar. bir nevi rönesans gibi. bilimin rönesansı, fizik ve kimyanın aydınlanma çağı. bir daha fizik ve kimyada o dönemdeki ivme yakalanmamış. hatta bu yüzden bu iki bilim dalının doyma noktasına ulaştığı, bilimin ivmesinin o tarihten günümüze kadar gelen süreçte artık biyoloji tarafına kaydığı söylenir.

bu fotoğrafa kısa bir süre öncesine kadar şöyle bakardım: insanoğlunun evreni ve maddeyi algılama yetisinin sınırlarını zorlayan, bir nevi atletizmdeki yüz metre koşucularının bilim dünyasındaki karşılığı olan bu insanlar, bana bilginin en kıymetli şey olduğunu hatırlatırlar. evrenle, tabiatla ve maddeyle yarışmayı değil; onu mevcut sistemle en iyi şekilde anlamayı ve modellemeyi denemişlerdir. büyük bilim insanlarının bu tavırlarından kendi adıma öğreneceğim çok şey var. insan aklı kendisinden daha karmaşık bir sistemi çözmeye meyilli değil. dördüncü boyuta bile aklımız eremiyor maalesef. hakaret olacak ama yalnızca üç boyuta akıl erdirebilen canlılarız. zamana bağlı denklemler bizi zorluyor. ama  uzayla ve atom altı parçacığıyla ilgili bir denklemimiz varsa, onu algılayabileceğimizi düşünebiliriz. işte bu insanlar bize bunu gösterdi. 

aradan zaman geçti ve fotoğrafa şimdilerde baktığımda artık başka şeyler düşünüyorum. 88 yıl önce bir araya gelen şu insanlar, bana neden böyle bir ülke olduğumuzu ya da şöyle diyeyim, neden onlar gibi olamayacağımızı gösteriyor. bilgiyi üreten adamlar bunlar. modern dünyanın her türlü teknolojisi şu adamların, öğrencilerinin ve çalışma gruplarının elinden çıkma. bilimsel çalışma, araştırma, deney yapma ve tüm bunları kayda dökme bir gelenek, bir ekoldür. biz ne yazık ki bu gelenekten çok uzağız. olmaya çalıştığımız bir şey var ama yine de bize tur bindirmelerine engel olamayız. 88 yıl önce orada kimler var? elbette ki yarısından çoğu alman. bilimin ve mühendisliğin beşiği almanya. sonra bol bol hollanda, avusturya ve fransa. elbette isviçre, ingiltere, danimarka, belçika, polonya (fransa?), amerika. sonra geliyoruz en son yapılan 2013 tarihli kimya ve 2014 tarihli fizik konferanslarına. bakıyoruz, yine şu yukarıda sayılan ülkeler var. hatta 1911 yılından 2014'e kadar olan komite başkanları incelendiğinde görülüyor ki sadece bir kere araya bir italya girmiş, o kadar. hep kendi aralarında değiş tokuş yapmışlar. burada batı övücülüğü yapmıyorum ama bir gerçek var ki görmezden gelemeyiz. biz bu dünyada bilgi üreten bir toplum değiliz. bu nedenle de hep bir tarafımız hazırcı, kolaycı. biz parası neyse verip almaya, bize söyleneni yapmaya alışkın insanlarız. istisnalar olsa da genel eğilimimiz üretmek değil tüketmek üzerine kurulu. bu elbette ki eğitimle, sağlam bir eğitim/üretim politikasıyla değişebilecek bir şey ama bugün başlasak 200 sene sonra ancak bilgiye şu adamların yaklaştığı gibi yaklaşabiliriz. adamlar bu seviyeye gelmek için 1800'lerin sonlarında çalışmaya başlamışlar. bunu söylerken utanıyorum ama şu hayatta alman bilimsel geleneğine özendiğim kadar pek az şeye özeniyorum.
                                                                            ***
29 katılımcının 17'sinin nobel'i olduğunu söylemiş miydik?

konferansın başkanlığını fotoğraftaki tavrından da anlaşılacağı üzere lorentz yapmış. elinde fötr şapkasıyla poz veren hocaların hocası lorentz, bu tarihten bir yıl sonra vefat eder. derler ki yıllar boyunca fizikçiler, her yeni teori ortaya atıldığında lorentz acaba ne der diye merak etmişler. lorentz'in bu konferanstaki başkanlığı hakkında einstein'in bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle dediği bilinmektedir: "her üç dile de [ingilizce, almanca, fransızca] son derece hakim bir şekilde konferansı yönetti. onda herkesten farklı bir zeka var." lorentz'in solunda marie curie. şu resimdeki tek kadın olmasının yanı sıra, iki farklı alanda nobel alan tek bilim insanı olma özelliğini taşıyor. marie curie bir kadın için ilham verici bir kişilik. bulduğu elemente ülkesinin adını verecek [polonium] kadar polonya'yı seven ama hep gurbette yaşayan ve özlem çeken bir kadın. curie'nin yanında planck var. biraz kalpsiz, fazla çalışmayla kafayı bozmuş diyorlar. o da bir nevi hocaların hocası. einstein'in görelilik kuramı üzerine birlikte çalışmışlar. oğlunun ikinci dünya savaşında öldüğü haberini alır almaz çalışmaya koşmuş. öyle bir adammış planck. boşuna planck's constant yok. onun yanında da langmuir. ah sevgili langmuir! onun da kendi adına bir izoterm grafiği var. kimyacı ve fizikçi olan langmuir, plazmalar ile ilk kez çalışanlardan biri. atomik hidrojeni keşfeden isim. yüzey kimyasına katkısı çok. bugünkü kaynak teknolojisinin gelişmesine katkı sağlamıştır. einstein'i geçiyorum, onu herkesler biliyor zaten. onun sağındakilerle de pek muhattap olmadım. ben bildiklerimden devam ediyorum. orta sıranın en sağında bohr var. canım bohr, canım benim ya. kendisi dönemindeki kimyacıların babası sayılırmış. o dönem bütün yahudiler nazilerden kaçarken, bilim insanlarına gidecek vatan, çalışacak okul bulunmasına yardımları çok olmuş. sonra naziler danimarka'yı bastığında seni tutuklayacak kaç demişler, isveç'e kaçmış. ha bir de cern'in kurucularından. ama şöyle bir dedikodunun içinde yer almış. 1930'larda alman nükleer enerji projesinin başına getirilen heisenberg, özellikle bohr ile görüşmek için kalkmış ta danimarkalara kadar gelmiş. ikisinin baş başa ne konuştuğu, savaşın kaderini etkileyip etkilemediği bilim dünyasının en merak edilen dedikodularından biri olarak ta bugüne kadar gelmiş. sonra bir de denklemlerde adı geçen de broglie var. biz ona de broglie dalga boyu diyoruz. bohr'un hemen iki yanında. ilginçtir ki ilk olarak tarih eğitimi almış. bunu bitirdikten sonra fiziğe yönelmiş. bilim felsefesi üzerine de yazılar yazmış. elbette ki onun da nobeli var. bir de ilginç saç modeliyle dikkat çekiyor. sonra onun yanının yanında dirac var. kuantum mekaniğinin babalarından sayılıyor. tabii ki onun da kendi adına bir denklemi var. sonsuz uzayı modelleme üzerine çalışmış. kendisiyle ilgili şöyle de güzel bir anektod var. bir öğrencisi dirac'a inancının ne olduğunun sormuş. dirac tahtaya yürümüş ve doğa kanunlarının güzel denklemlerle ifade edilmesi gerektiğini yazmış. sonra bir de pauli var. arka sırada sağdan dördüncü. kendisinin lakabı fiziğin vicdanı. eşin dostun teorisine sert eleştiriler getirmekten çekinmeyen pauli, jung'un da kankasıymış. uzun yıllar mektup arkadaşlığı yapmışlar. hatta felsefedeki eşzamanlılık konsepti üzerine birlikte kafa yormuşlar. pauli'nin sağında heisenberg var. onu biliyorsunuz zaten, breaking bad'de oynadı. neyse, şimdilik diyeceğim bu kadar. elbette ki şirödinger'in kedisinden de bahsetmek isterdim ama artık o da başka zamana kalsın. 

1 Mart 2015 Pazar

tabiata övgü devam ediyor


phil elverum'un solo projesi mount eerie'nin yeni albümü sauna'nın spotify'a düştüğü bildirimini aldığımdan beri albümü dinlemek için uygun bir zaman kolladım. kendisinin iki yıl önce dinlediğim clear moon albümü beni tuhaf bir şekilde çarpmıştı. iyi ya da kötü diyemeyeceğim; ancak o zaman bulunduğum ruh haline denk düşen o albüm, işlediği tema -tabiat, doğaya kaçış- itibariyle beni bir süre etkisi altına almış, ilaçlarla yatakta geçen uzun nekahat dönemi boyunca bana yoldaş olmuştu. o zaman yazmıştım, clear moon'u çok sevdiğimi söyleyemezdim ama bir şekilde kalbimde hissetmiştim. şehirden, medeniyetten, insanlardan kaçıp da doğaya sığınmak, bir kulübede yaşayıp gündüzleri odun kırmak, gece de yoğurt-ekmek yiyip kitap okuyarak erkenden uykuya dalmak gibi hayaller bana huzur veriyordu. aradan iki yıl geçti. ben kötü günleri atlattım. kendim ve sevdiklerim için daha fazla ölüm ve sağlık sorunu olmamasını dilediğim yeni bir başlangıç yaptım. bana o günleri hatırlatan mide hapları ve her normal kadın gibi regl olabilmemi sağlayan ilaçlar haricinde bir sağlık sorunum kalmadı. bunlar her gün bana sağlığın en önemli şey olduğunu hatırlatıyor. "en önemli şey sağlık" lafını iliklerimde hissediyorum. başka da bir şey istemiyorum.

mount eerie'nin sauna albümü on dakikalık sauna parçasıyla açılıyor. yağmur ve yanan odun sesiyle uçsuz bucaksız bir boşluk algısı yaratan bu parça, bana clear moon benzeri bir albümle karşı karşıya olduğumu söylüyor. daha ilk dakikadan anlıyorum ki dinlemesi kolay bir albüm olmayacak. ancak dördüncü parçası emptiness ile beklediğim şey her neyse, onu yakalıyorum. tıpkı clear moon'daki through the trees part 2 parçasını ilk duyduğum an gibi: hah işte bu! bir haftadır bu şarkyı dinleyerek bir şeyler yazıyorum. bana nasıl biri olduğumu hatırlatan emptiness, "biri bana çantamda ne olduğunu sordu/ daha fazla boşluk dedim" diye açılıyor. "nehrin kenarında durdum/ atabildiğim en uzak noktaya bir tabaka cam attım/ nehrin ikiye yarılması, gökyüzündeki kılıç/ sadece zihnimde şu düşünceyi oluşturdu: boşluk" diye sonlanan parça esnasında tabiata sarılıyorum. benim gibi tabiata koşar adım kaçan insanları kendime yakın buluyorum. sırtımda çadırımla üç gün boyunca yürümeyi denediğim bir girişimim oldu. elli kilometrelik bir mesafeyi üç günde dört kişi yürüdük. kısa süreliğine de olsa yaban hayatını deneyimlediğim bu yolculukta, hiç hissetmediğim kadar yaşadığımı hissettim. sırılsıklam terledim, ter koktum ama umrumda olmadı. hayatımın hiçbir döneminde saçım güzel görünüyor mu kaygısı taşımadım. bu sebeple ne günümüz insan ilişkilerinin ne de iş hayatının bana göre olduğunu düşünüyorum. ben sadece ben olarak varım ve saçımın kötü olması, kaşımın çıkması, bacağımdaki kılın ilk alındığı gün gibi olmaması umrumda değil. hiçbir zaman da olmadı; çünkü insanın tabiatı bu değildi. kaşım iki hafta önce alındığı gün gibi değil ve bu benim umrumda bile değil. bunu düşünmeye harcayacak enerjim yok. sürekli bunları planlamaya ve mükemmel görünmek uğruna mesai ayırmaya bir anlam veremiyorum. şehir yaşamında kendime uygun bir yer bulamıyorum. şehir değiştirsem bile şehir bana göre değil. yeşil göremediğim, parkta uzanamadığım, geceleri başımı kaldırınca yıldızları seyredemediğim bir yer beni mutlu etmiyor. ne zamanki inekleri görsem, daha önce hiç görmediğim bir ağaçla karşılaşsam, bir çiçek dalında yürüyen böceği görsem heyecanlanıyorum. bu neymiş diye merakımı cezbeden çoğu şey doğada. benim gibi insanları görünce mutlu oluyorum. mount eerie'yi de bu yüzden seviyorum. her şeyi bırakıp bir yıl boyunca norveç'in bir köyünde tek başına yaşamaya giden bu adamla, pek çok insanla olduğundan daha fazla ortak noktam var gibi geliyor. yaban hayatının izini sürmek, doğada anlam aramak gibi konular üzerine kafa yorduğum son bir-iki ayda, mount eerie bana bu modern zamanlarda hala yalnız olmadığımı hatırlattı. iki sene önce de kendisiyle benzer çemberler çiziyorduk, iki sene sonra bugün de hala aynı yerlerde dolanıyoruz. aklıma gelen şeyleri ilk kez benim düşünmediğimden eminim. adını koyamadığım bazı hisleri, anlamlandıramadığım eksiklikleri duyan başka insanlar olduğunu tahmin ediyorum. ama kim olduğunu bilmediğim bütün bu insanlardan birinin phil elverium olduğunu biliyorum. bu yüzden de onun ürettiği şeyleri dinlemek istiyorum. dinlediğim en iyi müzik değil ama kalbime yakın. uyum sağlayamadığımı düşündüğüm bu medeniyet çağından, bu yeşilden yoksun saçma şehirlerden, insanlığın imaj yüzyılından kaçmak istiyorum.

sauna'da su sesi, rüzgar sesi, hava durumu, yağmur, ürkütücü orman atmosferi var. "kasım ayının ortasında/ kayaların üstünde parçalanmış/ parlak bir şey gözüme ilişti/ yarım bir balkabağı" diye başlayan pumpkin parçasında, "yapacak bir şey yoktu/ ben de şehre yürüyüp geri geldim" dediği kısımlarda uzun saatler boyunca yaptığım yürüyüşlerimi düşünüyorum. sporu ve fiziksel aktiviteyi daha zayıf, selülitsiz ya da daha güzel olmak için değil; insanın tabiatı hareket etmek üzerine kurulu olduğu için yapıyorum. kitapçılara giriyorum. konserlere gidiyorum. dostlarıma mail yazıyorum, sahilde amaçsızca dolanıyorum. bütün bunlar dört duvar arasında kalmamak için diye düşünüyorum. beton bize uygun değil, yüksek katlı binalar bize uygun değil. eskiden de doğaya kaçmak en cezbedici fikir gelirdi fakat şimdilerde farklı bir düzlemde bu fikirle ilgileniyorum. şimdilerde düşündüğüm, bugünkü anlamıyla şehir yaşamının insan tabiatına ugun olmadığı yönünde. medeniyet bizi betonun içine hapsetti, topraktan ayrı düştük. topraktan gelen bilgiyi küçümsedik. kim bir çiftçinin, bir denizcinin gerçek bilgiye haiz olmadığını söyleyebilir? gökyüzüne bakınca ertesi gün havanın nasıl olacağını tahmin etmenin, denizin hareketinden akıntının yönünü belirlemenin, toprağı okuyarak bir sonraki hasat mevsimine dair yorumda bulunmanın gerçek bilgi olmadığını kim diyebilir?

yakın zamanda henry david thoreau'nun civil disobedience ve walden gölü kitaplarını okudum. sanki aramızda 172 yıl yok gibiydi, şaşkınlığımı gizleyemedim. devlet kavramını yorumlayışını, demokrasinin pratikte tiyatrodan ibaret olduğu düşüncesini, oy vermenin bir çeşit oyun olduğunu ve devletin vergileriyle bizi soyduğunu söylediğini gördüm. thoreau ile bugün benimle aynı zaman diliminde yaşayan, benimle aynı iletişim araçlarına sahip kendi jenerasyonuma göre daha fazla ortak yönüm var. kendini walden gölüne kapayan thoreau'yu anlıyorum; çünkü ben de kendimi iki hafta boyunca kaz dağlarında kuş uçmaz kervan geçmez bir yere kapattım. hayatımda en tam hissettiğim zaman dilimi de o günlerdi. inekleri, keçileri, çoban köpeklerini gördüm. yolda yürüyen kaplumbağaya yol verdim, salyangozu ezmemeye çalıştım. haftada iki kere köy pazarına gidip, plastik çarıklı teyzelerden adını bilmediğim otlar ve çift sarılı köy yumurtası aldım. ben daha önce hayatımda bırak çift sarılı yumurta yemeyi, bunun adını bile duymamıştım. iki hafta boyunca üç beş şeyi yıkadım giydim. saçımı taramadım. koruk ezip suyunu çıkardım. ellerimin yanı karardı ama geçirmek için uğraşmadım. hiç umrumda değildi. dönerken ağladım. engin kaz dağlarından ayrıldığım gün, yurdumdan ayrılmak nedir anladım. ne ankara ne istanbul o ev olamazdı.

filmler izledim. john curron'un filmi tracks ve jean marc vallée'nin filmi wild'ı. ilki, dört deve ve bir köpekle avustralya'da 3200 km'lik çölü altı ayda geçmeye çalışan bir kadının hikayesiydi. diğeri de 1780 km'lik pasific crest trail'i tek başına yürüyerek tamamlamaya çalışan bir kadının. ikisi de yaşanmış hikayelerdi ve mantıklı olup olmadığı sorgulanabilirdi. ben ikisini de normal karşıladım. anladım ve sevdim, doğadan ilham alarak tuhaf sesler çıkaran mount eerie'yi sevdiğim gibi. insanoğlunun fiziki gücünün sınırlarını zorlayan ve kendine doğaya sığınma üzerine hedefler koyan bu kişileri ilham verici buldum. akıllı telefonsuz bir gün bile geçirememek mi mantıklıydı? her anını sosyal medyada yayınlamak mı mantıklıydı? bütün dünyanın 11 inç bir ekrana sığması mı mantıklıydı? otuz katlı binalarda çalışmak mı mantıklıydı?

içimde tatmin olmayan o şey her neyse, onun doğada sonlanacağını düşünüyorum. mount eerie bana pastoral hayaller kurdurmakta. sevdiğim ağaç, sevdiğim börtü böcek. pek az insanı bunları sevdiğim kadar seviyor, pek az insana tahammül edebiliyorum. hümanist olup olmadığımı sorguluyorum. thoreau okuyor, doğaya kaçış filmleri izliyor, mount eerie'nin albümünü dinliyorum. albümün  son parçası youth yakalayabildiğim kadarıyla doğru anlıyorsam şöyle diyor: "evden uzakta halen deniyorum/ bırakayım da bahar belirsin diye, bilinmeyen ve engin her düşüncenin altından/ ay yok diye düşündü genç zihnim/ gökyüzünde sipsiyah bir gecede/ ama bir ay var."

22 Şubat 2015 Pazar

devrim televizyonlardan yayınlanmayacak ama darbe meclis tv'de


şu dakikalar itibariyle iç güvenlik yasası 2. maddesi de kabul edildi. hepimize geçmiş olsun. bak yine aklıma yetmez-ama-evetçiler, yıllar önce ak partiyi demokrasi savunucusu olarak tanıtanlar (ama ben gömlek değiştirdim), askeri vesayeti silen isim olarak reco'yu takdir eden akademikler geliyor. birçoğu şu anda aydın doğan solculuğu yapıyor, hay allah yanlış görmüşüz diyor. ben de diyorum ki vay arkadaş, bir sıfat -liboş- belli bir kesimi tanımlamak için ancak bu kadar cuk oturur. günümüz basın ve akademik dünyasını karşılayan başka bir şey bilmiyorum. ortalık şimdi "zamanında görememişim, yanlış tespit yapmışım, sorry" adamlarıyla doldu. işte bunlara da buralarda aydın, entellektüel, bilgili falan deniyor. mesela murat belge; ne demiş geçenlerde, erdoğan'ı diktatörlüğe gitmekle suçlamış. bravo sayın hocam, muazzam bir öngörüye sahipsiniz. herkes miyop olmuşken sizdeki ilerigörüşlülüğe allah zeval vermesin. 

beş sene önce reco ve ekibine faşist/diktatör/antidemokrat diyenlere postal yalayıcı diyen bir akademik camia vardı. ben en çok bunlara kızıyorum, ülkenin bu hale gelmesinde katalizör görevi gördüler. her akademisyen toplumsal bir kaygı taşımak zorunda değil. kendi işini düzgün yapar, geçer gider. eyvallah. beşeri bilimlerde dün olan bir olaya bugün sağlıklı bir yorum yapmak çok zor. o yüzden hata yapabilme riski var. ama şunu da eklemek isterim ki beşeri bilimler hocası da bana benim göremediğimi göstersin. şimdi bazıları çıkıp üç beş sene önce yaptıkları yoruma dair "yanılmışım" diyor. benim de buna kızma hakkım var. evet, akademisyen de yanılır ama sürekli yanılmaz. eğer ülkenin içinden geçtiği kritik dönem boyunca yanılıyorsa o zaman akademisyen olmasın; gitsin fikir kitabı yazsın, twitter'da fikirlerini paylaşsın.

bu insanların tarafından da bakmaya çalıştım, cidden denedim.* benim bildiğim bilimsel çalışma yöntemi doğa bilimleri ve pozitif bilimlerin araştırma, analiz ve sonuca erme yöntemi. bir sosyal bilimci nasıl çalışır, bildiğim bir alan değil. bu bağlamda şunu diyebilirim; fizik, kimya, matematik çalışması ve bir sonuç elde etmesi daha kolay alanlar. bir yargıya varman olası. ancak sosyal bilimler öyle değil. bir olayın etkisini uzun zaman sonra görüyorsun. bugün yaşanan toplumsal bir olayın etkisi, yıllar sonra yeni kuşaklar üzerinde ortaya çıkıyor. bütün bunlar düşünüldüğünde bir çalışmanın sürekliliğini sağlamak gerçekten zor. sonuçta bilgi yığılarak giden bir şey. her gelen bir şeyler koyuyor. bir de tabii beşeri bilimler manipülasyona çok açık bir alan. mesela bazıları iktidarı destekleyen açıklamalar yapıp, "ben doğru bildiğimi söylüyorum" lafıyla etikten yoksun olmalarını ahlaki bir kılıfa sokabiliyor (george orwell ve daniel defoe sizi ayakta alkışlardı). bu bağlamda bana acun ılıcalı yalakalığı daha samimi geliyor. 

neyse, daha önümüzde onaylanacak yeni yeni maddeler var. bitirirken sartre'ın denemeler kitabından bir alıntı yapmak istiyorum. yazarın sorumluluğu denemesinde şöyle diyor: 
"Biz yazarların önlememiz gereken şey, sorumluluğumuzun suçluluğa çevrilmesi ve elli yıl  sonra bize şunun söylenmesidir: Bu adamlar dünyanın en büyük felaketinin geldiğini gördüler ve sustular."   Jean Paul Sartre, Denemeler, Yazarın Sorumluluğu, Sayfa 48, Say Yayınları, 1998. 

*: sosyal bilimler metodolojisine dair 1 ve 2

20 Şubat 2015 Cuma

pulp: hayat, ölüm ve süpermarketler üzerine bir film


if istanbul kapsamında gösterilen pulp: a film about life, death and the supermarkets belgeseli, izlediğim en samimi ve sevgi dolu filmlerden biri olarak aklımda kalacak. güzelliğiyle beni şaşırtmasının nedeni, geçmişte bir pulp dinleyicisi olmamama, herkesin bildiği şarkıları haricinde müziklerini çok bilmememe rağmen gönlüme bu kadar dokunması oldu. birçokları gibi pulp deyince gözümde beliren jarvis cocker ve onun baskın artistik karakterine dair bilgim vardı; ancak müziklerinin bu kadar içine girmemiştim. belgeselle ilgili güzel olan nokta da buydu, pulp ile bir bağı olmayan müzikseverleri bile ilk on dakikasında içine çekmeyi başarıyordu.

yönetmen florian habicht'in çektiği belgesel, pulp'ın 2012 yılında grup olarak müzik kariyerini noktaladığı sheffield konseri gününü anlatıyor. aslında 2010 yılında dağılmalarına rağmen, aradan geçen iki senede bu iş böyle bitmemeliydi diye bir burukluk hisseden jarvis cocker, her şeyin başladığı yerde, memeleketleri sheffield'da görkemli bir final yapma isteğiyle ekibi son bir konser için topluyor. konser günü sabahtan başlayarak, hem grup üyeleri hem de manavı, balıkçısı, gazetecisi dahil sheffield halkını kayda alan yönetmen, pulp'ın müziğini şekillendiren memlekete bir güzelleme yapıyor. belgesel pulp'ı anlattığı kadar şehri de anlatıyor; çünkü sheffiled olgusu olmadan pulp düşünülemiyor. demir çelik sanayinin gelişmiş olduğu sheffield, yaşlısından gencine halkın anlattığına göre endüstriyel bir şehrin taşıdığı griliği ve depresifliği taşıyor. gençler yapacak bir şey olmamasından yakınıyor ve pulp'ın müziğini kendi yaşamlarıyla özdeşleştiriyor. sheffield'la ilgili film boyunca üzerinde çokça durulan bu his, yaşadığı şehrin olanakları kendisine yetmeyen herkesin empati kurabileceği bir nokta. londra'daki rehabilitasyon merkezinden kaçıp, sonra bir hırsız tarafından soyulan pulp hayranı bir müzisyen, aldığı ilk biletle sheffield'e gelmiş. "sheffield'da kimse paramı çalamaz. zaten çalsa gider ertesi gün ondan geri alırım" diyor. bir yanda sıkıcı bir yanda da her sokağını bildiğin bir şehir. gençler böyleyken, yaşlılar da hiç beklemediğimiz şekilde pulp sempatizanı çıkıyor. afişte yer alan iki yaşlı teyze dans etmekten, eğlenmekten söz ederken; başka bir yaşlı teyze ise pulp'ı her daim blur'e tercih edeceğini anlatıyor. kahkaha atıyorum! o kadar  tatlı bir teyze ki pulp'ı daha hayat dolu bulduğunu, blur'un ise zamanla çizgisini bozduğunu söylüyor.


gruba dair aklımdaki güçlü imge elbette ki jarvis'ti ve bu belgeselde gördüğüm üzere jarvis başkasının gölgesinde kalamayacak karakterde biri. grup üyeleri de bunu kabul ediyor. hatta öyle ki hiçbiri onun kadar artist değil. bunu grubun eski üyelerinden richard hawley de söylüyor. "bulaşıklarla ilgili bir şarkı yazıyor ama onu hiç bulaşık yıkarken görmedim!" diyor. ilk albüm ve ikinci albüm arasında geçen on iki yıla dair yaptığı yorum hoşuma gidiyor: "bir grubu on iki sene boyunca devam ettirmek çok zor. düşünsene, evlilikler bile on  iki yıl sürmüyor. hükümetler bile o kadar dayanmıyor." aklımda kalan şeylerden biri de grup üyeleri arasındaki bu arkadaşlık. arkadaşlıkları bunca yıl sürdürmek büyük başarı diye düşünüyorum. belki de gerçek başarı müzikten ziyade budur.

pulp'ın müziğini akademik olarak inceleyen bir abimiz, sheffield'in müzik üzerindeki etkisini, şehrin 70 ve 80'lerdeki endüstriyelleşmesini  ve jarvis'in niçin sürekli seks hakkında yazdığını kendince yorumluyor. (jarvis: "hayattaki en zevkli aktivitelerin çoğu karanlıkta yapılır.”) bu arada grup üyeleri yaşlanmaktan, şöhretten ve hayattan bahsediyor. jarvis kendince aşkı anlatıyor. kendini en doğru şekilde ifade ettiği yer olarak sahneyi gösteriyor. o an anlıyorum, bazı insanlar kelimenin tam anlamıyla star olmak için doğmuş.

içinden müzik geçen şeylere kayıtsız kalmam mümkün değil. lise ve üniversite yıllarında çokça dinlediğim, müzik zevkimi şekillendiren unsurlardan biri olan ingiliz müziğinin kalbimde özel bir yeri var. onca sene smiths, blur, james, stone roses, oasis, verve dinleyip de pulp'a uzak kalmam tuhaf olmuş. hep bir şekilde çevresinde dolanmışım ama elimi uzatmamışım. aklımda şık kıyafetleri ve kendine has dans figürleriyle jarvis yer etmiş ama müziğini bilememişim. neyseki bu arayı belgeselden sonra kapatacağım gibi görünüyor. kendimi pulp'tan alamadığım bir hafta geçiriyorum. sheffield'daki arkadaşlara selam olsun. biz içinden deniz geçmeyen şehri severiz.

18 Şubat 2015 Çarşamba

koloniden ayrılan penguen

kendimden uzaklaştım. nasıl biri olduğumu unuttum. çok zaman var, kuş gibi hafif hissetmek nedir bilmiyorum. güne umutla başlamayı unuttum. göğsümde hep bir ağırlık taşıyorum. ne yapsam ciğerlerime hava dolmuyor, aldığım hava yetmiyor. içinde yaşadığım toplumdan, yakınında olduğum insanlardan bağımsız bir mutluluk mümkün mü bilemiyorum, belki olması gerekir; ben beceremiyorum. insanlar beni korkutuyor. bildiğim şeyleri gözden geçiriyorum. insanı sadece insan olduğu için sevmek bir çeşit şovenizm gibi geliyor, bu noktada hümanistliği sorguluyorum. 

benim açımdan haberleri takip etmemeyi seçmek çözüm değil. kötü bir şeylerin orada var olduğunu biliyorum. "bilmezsem etkilenmem" diyemiyorum; çünkü sokağa çıktığımda, günlük yaşamın içine karıştığımda insanları görüyorum. yüzlerindeki ifadeyi, içlerindeki kötülüğü, pisliği görüyorum. ne zaman kendime "artık daha iyi bir ruh halinde olacağım" diye telkinde bulunsam, başımı suyun içine sokmaya çalışan el, bana kendini hatırlatıyor. güzel bir müzik dinliyorum, bir kitap okuyorum, bir film izliyorum ve o an kendimi iyi hissediyorum. akabinde nerde yaşadığımı, kimlere komşu olduğumu, sokakta kimlerle yan yana yürüdüğümü hatırlayıp, başımı iki elimin arasına alıyorum. ben ne yapmalıyım, ben ne yapmalıyım? bunlara takılmamam mümkün değil.

mersin'deki minibüs yolunu da gördüm, kadıköy'de kar topu oynadıkları yeri de. bu ülkede ölmek çok kolay. biz nasıl hayattayız işte buna şaşıyorum. işçiysen, kadınsan, kar topu oynayan bir vatandaşsan ölüm tam sana göre. son zamanlarda aklıma çokça werner herzog'un encounters at the end of the world belgeselinden bir sahne geliyor. antarktika'da, kolonisinden ayrılmayı seçip, sonsuzlukta kaybolan bir pengueni anlatan o sahne. pengueni gözleyen bilim insanları, bunun tek bir şeye işaret ettiğini söylüyor; penguenin depresyona girdiğini ve sürüden ayrılarak ölümü seçtiğini.  herzog, onun bu vedasını kayda alıyor. eğer bilim insanları pengueni yolundan alıkoyup koloniye geri döndürselermiş, eninde sonunda penguen tekrar kaçarmış. "insanlar, pengueni rahatsız etmeyin ve olduğunuz yerde kalın. bırakın gitsin."
**
bir doğa olayı -kar- karşısında insanın hissettiği acizlik hissi bana bazı hayaller kurduruyor. aklımda hep doğaya kaçmak... konserlere, sinemalara, dostlara, kafelere rağmen şehirden hızlıca uzaklaşmak. doğa insanı ezip geçse diyorum. karın ardından sadece düşüneceğimiz şu olsa: "bu sene de ekinler bereketli olacak. meyve sebze güzel olacak, suyumuz gürül gürül akacak. hayvanlarımızın yediği otlar yeşil, kuzuların içtiği sütler sağlıklı olacak." 
**
acaba bunu yazma süresince ülkemde neler olmuştur?

14 Şubat 2015 Cumartesi

meylim mutluluğa

sevdiğim bir dostum bana yaşar kemal'den şu satırları yollayıp, aklıma sen geldin diye bir not eklemiş.
"ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? ben sevinçli adamım. bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden... dostluktan söz açmak, ne güzel. bir dostum var. sıcacık eli var. sevgi dolu gözleri var. ne güzel yalansız, salt sevgi dolu bir insan eli sıkmak. sıcacık, sıcacık... ben deli olurum, insanlar karanlık karanlık, kuşkulu baktıkça bana... bütün insanlar kuşkusuz, korkusuz, çıkar düşünmeden, düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar birbirlerine... insan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtiyarlığında duyar kendisini... bahar güneşinde bir sevinç içinde gerinir. insan bir bahar çiçeği temizliğinde olur."               yaşar kemal / sevmek sevinmek, iyi şeyler üstüne
bu beni düşündürdü. bütün bir hafta boyunca zihnime çakılı kaldı bu satırlar. yaşar kemal'le ilişkim lisede bitiremediğim bir ada hikayesi üçlemesinin ilk kitabı ve edebiyat hocası zoruyla okuyup da sevdiğimi görünce şaşırdığım ince memed'ten ibaretti. bu alıntıdan haberdar olunca "meğersem ben ne kaçırmışım" dedim. bu elbet başka bir yazının konusu ama şunu biliyorum ki benim toprağıma dair duyduğum mutsuzluğu gönlüme en yakın anlatanın yine bana benzer mutsuzluk duyan bu toprağın adamı olması beni şaşırtmamalı. bunun üzerine ben de dostuma şule gürbüz'ün zamanın farkında öykü kitabından bahsettim ve kitaplarım benden uzak olduğu için google'dan kopya çekerek şu alıntıyı yaptım:  
"büyük şairleri hiç tanımasaydım, fazla müzik dinlemeseydim, bir sürü arkadaşım olsaydı ve onlardan sıkılmasaydım, utanmayı zaten pek bilmeseydim, şöyle hani içim sızlamadan bir sabah hayatta olmayı sezerek harbiye'den tünel'e kadar yürüseydim." 
uzun uzun yürümeyi sadece turistik bir aktivite olarak değil, kendi yaşadığım şehirde de yeniden keşfettiğim şu aylarda; aklım hep sebepsiz hissettiğim, anlık beliren coşkularda, bunu neden daimi kılamayışımda. yürümeye başladığım ilk yarım saatte sıkılgan bir ruh halindeyken, zaman aktıkça duyduğum nedeni olmayan kalp atışlarım bana aslında hayata bağlı olduğumu gösteriyor. ama sonra sağlık sorunlarını, hastalıkları, ilaçları, ölümleri ve nihayetinde ülkeyi düşünüp içim kararıyor. bunun ardından kendime hatırlatıyorum: tabiatımın mutlu olmaya meyilli olduğunu unutmamalıyım. defalarca gördüm ki başımdan ne geçerse geçsin, ben kendimi her ne kadar şevksiz biri olarak tanımlasam da özümde kolay gülebiliyor, kolay seviniyorum. meğersem mutlu olmaya ne kadar elverişli bir mizacım varmış, kendimi tanıdıkça şaşırıyorum. başkalarının beni gördüğü gözle kendime bakamıyorum. beni eleştirmelerini istediğim bir iki yakın dostum geçinilmesi kolay biri olduğumu düşünmelerine rağmen ben hep kendimi aksi bir insan gördüm. yeni fark ediyorum ki aslında kendime aksi biri diyemem. kimseye bir zorluk çıkardığım yok. kaba olmamakla birlikte gereksiz kibarlığımın insanlar üzerinde kırılgan ve çocuksu bir izlenim yarattığını söyleyebilirim. halbuki yeri geldi mi çok sert ve fevri olabiliyorum. sertim ama taş kalpli değil. kırdım mı fena kırıyorum ama sık değil. haklı bile olsam özür dileme huyum, ortalığı hemen toparlayım tedirginliği ve "aman yanlış bir şey mi dedim, karşımdakini kırdım mı?" huzursuzluğum yenmeye çalıştığım huylarım. neyse ki bu konuda hatırı sayılır  yol aldım. sabah ters taraftan uyanmayı biraz biraz bıraktım. ne kendime ne de sevdiklerime haksızlık yapmanın anlamı yok. yine de yataktan kalkar kalkmaz sabah şekeri olamıyorum. olanlara sinir olmaya devam ediyorum. kimseye şirin görünme derdim yok ama şirin görünmekten kurtulamadım gitti. son zamanlarda beni en kızdıran sıfat da bu: şirin. acaba ciddiye alınmıyor muyum hissi belirip duruyor. bunun üzerine düşündüm. aksiyim de aksiliğimi gösteremiyor muyum diye kendimi gözlemeye çalıştım ama elde ettiğim sonuç, aslında son derece yumuşak mizaçlı bir insan olduğumdu. öyle yumuşak ki bazen kızdığımı belli edemiyorum. halbuki bunca yıl kendimi katı bilmişim.  beni kıran bir şey oldu mu dile getirmek yerine alınarak uzaklaşmayı seçmişim ki son derece yanlış.

iyimserlik ile mutlu ruh halini karıştırdığımı yeni fark ettim. mutlu hissetmediğim ama mutsuz da olmadığım zamanların sayıca çokluğu sebebiyle aslında iyimser bir insan olduğumu görememişim. ufak bir ışık gördüm mü yüzümü güneşe dönmeye, uzak da olsa bir umudun peşinden koşmaya ne kadar hazırmışım. belki mutlu değil ama mutsuz da olmamak adına emek etmek tam benlikmiş. bundan büyük ders çıkardım: özümü unutmamam lazım. başıma gelenler ve ülkem bana bunu unutturuyor.

babaannem ve abdi ipekçi

inadına yaşamak derlerdi de ne demek istediklerini anlamazdım. sağolsun bu ülke bana bunun ne demek olduğunu öğretti. kafama vura vura, biber gazı sıka sıka öğretti. içime saldığı korku sebebiyle inandığım ve yaptığım şeylerden vazgeçmeyi bana dayattı. bunu bir de öyle bir şekle soktu ki sanki başıma silah tutarak değil de sen bilirsin, senin kararın algısı yaratarak yaptı. hani denir ya sansürden daha kötüsü otosansürdür diye, işte sorumluluğu ve kontrolü bana bırakıyormuş gibi yapıp, aba altından sopa gösterdi. gezi zamanında bildirilere imza atan hocalarımıza helal olsun derken, atmayan ama muhalif olduğunu bildiklerimize kızdık. kızdık ama bir yandan da korkularına hak verdik. beni düşündüren buydu; cesaretini ayağa kalkıp haykırana hayrandım ancak korkup sineni de anlayabiliyordum. annemiz bizi böyle yetiştirdi. üniversitedeyken eylemlere katıldığı için gözaltına alınan ana babaların çocuklarıyız, başımıza bir şey gelse annemin hali ne olur diye büyümüşüz. herkes bir ananın evladı ve evet, başıma bir iş gelmesinden korktuğumu saklamayacağım; çünkü bu benim ayıbım değil, devletin ayıbıdır. bundan dolayı utanmıyorum. işte bu yüzden korkmadan, her şeyi göze alarak inançla bildiğini haykıran insanlara saygıyla ve hayranlıkla bakıyorum. ne bir müzisyene ne bir yazara ne de herhangi birine hayranlık kelimesini dile getiremiyorum çünkü bayağı duruyor. ama doğru bildiğini korkusuzca yazan adama, öleceğini bilerek yazmaya devam edene hayranlığımı cömertçe dile getirmekten imtina etmiyorum. bunun akabinde günler önce karaladığım bir şeyi paylaşmak istiyorum.
***
dün 1 şubattı, halamla telefonda konuştum. halam yaşlı bir kadın ve arada bana geçmişten olayları anlatır. bu benim çok hoşuma gider. küçükken sıkılırdım ama artık zevkle dinliyorum. sanırım büyüdüğümü ve ilk gençliğe dair sabırsızlıklarımdan arındığımı görmenin bir yolu da bu, yaşlılarla sohbetten zevk almak. geçmiş vakitlere dair hiç bilmediğim şeyleri onun gözünden görmek, elli sene öncesini ondan dinlemek şu hayatta en keyif aldığım şeylerden biri. halam bana dün telefonda abdi ipekçi'yi anlattı. daha abdi ipekçi kimdir, onu bile bilmediğim ilkokul zamanlarında bana kendisinin çok önemli bir gazeteci olduğunu ilk kez anlatan da halamdı. liseye kadar sömestr tatillerinde onun yanına giderdim. yine bir şubat, sömestrdeyken, halamın abdi ipekçi için dua ettiğini hatırlarım. bu görüntünün aklımda böylesine net kalmasının nedeni, tatilleri hiç unutmamamdır. hele ki halamla ve eniştemle geçirdiğim mutluluk dolu tatilleri unutmam mümkün değil. işte o şubat günü halamın gözlerinin dolduğunu hatırlıyorum. abdi ipekçi'yi çok severmiş. ama bundan da öte, abdi ipekçi'nin öldürüldüğü günlerde, babaannem ankara'da onkoloji ünitesinde yatmaktaymış. aylardır hastanedeymiş ve matematik öğretmeni olan halam da okul çıkışında her gün babaannemin yanına gider gelirmiş. babaannem evvelden beri milliyet okurmuş ve güne hep abdi ipekçi'nin yazılarıyla başlarmış. halam hastaneye her gün gazete götürürmüş. abdi ipekçi'nin öldürüldüğü günün ertesinde çıkan gazeteyi götürememiş. hasta annesi çok sevdiği bu adamın öldürüldüğünü görür de daha fena olur diye korkmuş. gününü bile net söylüyor; bir perşembe akşamıydı, ertesi gün cumaydı diye anlatıyor. acaba doğru mu hatırlıyor diye internetten baktım ve doğru hatırladığını görünce şaşırdım. üstünden 36 yıl geçmiş bir olayın hangi gün olduğunu hala hatırlayabilmesi, bu yaşında hafızasının bu kadar diri olması beni memnun etti.

halam o gün hastaneye gitmiş, babaannemin odasına girmiş. her zamanki gibi konuşmuşlar konuşmuşlar ama halam cinayetten hiç bahsetmemiş, yokmuş gibi davranmış. sonra babaannem sormuş, kızım bana diyecek başka bir şeyin var mı diye. halam da yok demiş. bunun üzerine babaannem, ben biliyorum, demiyorsun bana diye lafa girmiş. abdi ipekçi'yi öldürmüşler demiş. halam bir şey diyememiş, babaannem ağlamaya başlamış. bana bunları anlatırken telefonda sesi çatallaştı. eminim ağlamaya başladı. “yapma böyle bak beni üzüyorsun” dedim. “yok ağlamıyorum” dedi. sonraki günlerde babaannemin durumu ağırlaşmış.  günden güne kötü olmuş. ilerleyen üç-dört gün boyunca halam her ziyarete gittiğinde abdi ipekçi'ye dair birkaç cümle etmişler. abdi ipekçi'nin öldürülmesinden altı  gün sonra da babaannem ölmüş. halam üzüntünün babannemin ölümünü hızlandırdığını düşünüyor. sonraki birkaç günde çöktü, çok üzüldü diyor. eninde sonunda babaannemin de gitmesini bekliyorlarmış ama belki bir ay daha yaşardı diyor. aradan bunca yıl geçmiş, halam hala babaannemin bu haberi kaldıramadığını, kendi evinden bir cenaze çıkmış gibi bitap düştüğünü söylüyor. bu bana son derece normal geliyor. geçen hafta uğur mumcu'nun ölüm yıldönümü geldiğinde bazı şeyleri benim de hatırladığımı fark ettim. herkes özal'ın öldüğü gün ne yaptığını hatırlar -ortak bilinç ne ilginç bir şeydir- ben de uğur mumcu'nun öldürüldüğü günü hatırlıyorum. kim olduğunu bilmediğim ama önemli biri olduğunu anladığım bir insanın öldürülüşü sonrasında haberi alan apartman sakinlerinin oraya koştuğunu, uğur mumcu'nun evinin bizim mahalleye yakın olduğunu, ertesi günlerde babamın cenazeye gittiğini hatırlıyorum. acaba çocuk aklımla ben mi uyduruyorum diye düşündüm ama değil. teyit etmek için halama sordum, o da babamın cenazeye katıldığını söyledi. evde telefonlar susmamış, eş dost birbirini aramış. ne zamanlarmış... şaşırıyorum ama internet ve twitter üzerinden iletişimin 90'lardaki versiyonu da buymuş demek ki. insanın bizzat tanımadığı birine duyduğu candan sevgiyi düşününce tüylerim diken diken oluyor.

sonra üçüncü kuşak ve ben. hrant dink'in öldürüldüğü haberini aldığım zamanı düşünüyorum. lise son, yine okuldan sonra dersaneye gittiğimiz bir gün. insanların bir şekilde bundan haberdar olduğunu ve benim de onlardan haber alıp üzüldüğümü hatırlıyorum. hrant dink'in ismini ilk duyuşum, öldürüldüğünü öğrendiğim ana denk geliyor. o zamana kadar kim olduğunu bilmiyorum. ilerleyen günlerde yazılan çizilen şeyleri okuyorum ve kafamda bir şeyleri anlamlandırmaya çalışıyorum. akabinde eylemler düzenleniyor. bu cinayet, aklım ermeye başladıktan sonra bilinçli bir şekilde, ne olup bittiğini kavramaya çalışarak takip ettiğim bir meseleye dönüşüyor. olay sonuçlanmıyor. sonuçlanmaması bizi şaşırtmıyor. bu cinayete de faili meçhul deniyor ancak katilin kim olduğunu herkes biliyor.  olaylar -o zamanlar yapılan bir benzetmeyle -aynı marquez'in kırmızı pazartesi romanındaki gibi gelişerek ilerlemişken, cinayetin halen çözülemediğine kim inanır? katiller şimdi birbirine küsmüş ve karşılıklı mağduru oynuyor.

bunların ardından kafamdaki asıl soru şu oluyor: bu insanlar, öleceklerini bile bile yazma cesaretini nereden buluyor? bu öyle bir cesaret ki karşısında sadece hayranlıkla susuyorum. bu ülkeye hep kızıyorum, girdiğim bütün seçimlerden mağlup olarak çıkıyorum, kendimi hep yenilmiş hissediyorum. yalnızlık hissinden ve çoğunluğun karşısındaki bir avuç insan olma halinden kurtulabileceğime dair bir umudum da yok. peki diyorum, bu insanlar kalemlerini hiç korkmadan, dirençle ve bir önceki günden daha büyük bir inançla tutmayı nasıl başarmışlar? bu umudun kaynağını nerden almışlar? işte bir süredir aklımı meşgul eden asıl soru bu.  inadına yaşamak böyle bir şey olsa gerek.  kaçıp gitmek varken, kendini kurtarmak varken -ki çokça düşündüğüm bir şey- kalıp yola devam etmek herkesin yapabileceği bir şey değil.  şundan eminim ki mücadelenin bedelini canlarıyla ödemiş bu insanlara duyulan sevgi, herkesin payına düşecek bir şey değil.