if istanbul kapsamında gösterilen pulp: a film about life, death and the supermarkets belgeseli, izlediğim en samimi ve sevgi dolu filmlerden biri olarak aklımda kalacak. güzelliğiyle beni şaşırtmasının nedeni, geçmişte bir pulp dinleyicisi olmamama, herkesin bildiği şarkıları haricinde müziklerini çok bilmememe rağmen gönlüme bu kadar dokunması oldu. birçokları gibi pulp deyince gözümde beliren jarvis cocker ve onun baskın artistik karakterine dair bilgim vardı; ancak müziklerinin bu kadar içine girmemiştim. belgeselle ilgili güzel olan nokta da buydu, pulp ile bir bağı olmayan müzikseverleri bile ilk on dakikasında içine çekmeyi başarıyordu.
yönetmen florian habicht'in çektiği belgesel, pulp'ın 2012 yılında grup olarak müzik kariyerini noktaladığı sheffield konseri gününü anlatıyor. aslında 2010 yılında dağılmalarına rağmen, aradan geçen iki senede bu iş böyle bitmemeliydi diye bir burukluk hisseden jarvis cocker, her şeyin başladığı yerde, memeleketleri sheffield'da görkemli bir final yapma isteğiyle ekibi son bir konser için topluyor. konser günü sabahtan başlayarak, hem grup üyeleri hem de manavı, balıkçısı, gazetecisi dahil sheffield halkını kayda alan yönetmen, pulp'ın müziğini şekillendiren memlekete bir güzelleme yapıyor. belgesel pulp'ı anlattığı kadar şehri de anlatıyor; çünkü sheffiled olgusu olmadan pulp düşünülemiyor. demir çelik sanayinin gelişmiş olduğu sheffield, yaşlısından gencine halkın anlattığına göre endüstriyel bir şehrin taşıdığı griliği ve depresifliği taşıyor. gençler yapacak bir şey olmamasından yakınıyor ve pulp'ın müziğini kendi yaşamlarıyla özdeşleştiriyor. sheffield'la ilgili film boyunca üzerinde çokça durulan bu his, yaşadığı şehrin olanakları kendisine yetmeyen herkesin empati kurabileceği bir nokta. londra'daki rehabilitasyon merkezinden kaçıp, sonra bir hırsız tarafından soyulan pulp hayranı bir müzisyen, aldığı ilk biletle sheffield'e gelmiş. "sheffield'da kimse paramı çalamaz. zaten çalsa gider ertesi gün ondan geri alırım" diyor. bir yanda sıkıcı bir yanda da her sokağını bildiğin bir şehir. gençler böyleyken, yaşlılar da hiç beklemediğimiz şekilde pulp sempatizanı çıkıyor. afişte yer alan iki yaşlı teyze dans etmekten, eğlenmekten söz ederken; başka bir yaşlı teyze ise pulp'ı her daim blur'e tercih edeceğini anlatıyor. kahkaha atıyorum! o kadar tatlı bir teyze ki pulp'ı daha hayat dolu bulduğunu, blur'un ise zamanla çizgisini bozduğunu söylüyor.
gruba dair aklımdaki güçlü imge elbette ki jarvis'ti ve bu belgeselde gördüğüm üzere jarvis başkasının gölgesinde kalamayacak karakterde biri. grup üyeleri de bunu kabul ediyor. hatta öyle ki hiçbiri onun kadar artist değil. bunu grubun eski üyelerinden richard hawley de söylüyor. "bulaşıklarla ilgili bir şarkı yazıyor ama onu hiç bulaşık yıkarken görmedim!" diyor. ilk albüm ve ikinci albüm arasında geçen on iki yıla dair yaptığı yorum hoşuma gidiyor: "bir grubu on iki sene boyunca devam ettirmek çok zor. düşünsene, evlilikler bile on iki yıl sürmüyor. hükümetler bile o kadar dayanmıyor." aklımda kalan şeylerden biri de grup üyeleri arasındaki bu arkadaşlık. arkadaşlıkları bunca yıl sürdürmek büyük başarı diye düşünüyorum. belki de gerçek başarı müzikten ziyade budur.
pulp'ın müziğini akademik olarak inceleyen bir abimiz, sheffield'in müzik üzerindeki etkisini, şehrin 70 ve 80'lerdeki endüstriyelleşmesini ve jarvis'in niçin sürekli seks hakkında yazdığını kendince yorumluyor. (jarvis: "hayattaki en zevkli aktivitelerin çoğu karanlıkta yapılır.”) bu arada grup üyeleri yaşlanmaktan, şöhretten ve hayattan bahsediyor. jarvis kendince aşkı anlatıyor. kendini en doğru şekilde ifade ettiği yer olarak sahneyi gösteriyor. o an anlıyorum, bazı insanlar kelimenin tam anlamıyla star olmak için doğmuş.
içinden müzik geçen şeylere kayıtsız kalmam mümkün değil. lise ve üniversite yıllarında çokça dinlediğim, müzik zevkimi şekillendiren unsurlardan biri olan ingiliz müziğinin kalbimde özel bir yeri var. onca sene smiths, blur, james, stone roses, oasis, verve dinleyip de pulp'a uzak kalmam tuhaf olmuş. hep bir şekilde çevresinde dolanmışım ama elimi uzatmamışım. aklımda şık kıyafetleri ve kendine has dans figürleriyle jarvis yer etmiş ama müziğini bilememişim. neyseki bu arayı belgeselden sonra kapatacağım gibi görünüyor. kendimi pulp'tan alamadığım bir hafta geçiriyorum. sheffield'daki arkadaşlara selam olsun. biz içinden deniz geçmeyen şehri severiz.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder