14 Şubat 2015 Cumartesi

babaannem ve abdi ipekçi

inadına yaşamak derlerdi de ne demek istediklerini anlamazdım. sağolsun bu ülke bana bunun ne demek olduğunu öğretti. kafama vura vura, biber gazı sıka sıka öğretti. içime saldığı korku sebebiyle inandığım ve yaptığım şeylerden vazgeçmeyi bana dayattı. bunu bir de öyle bir şekle soktu ki sanki başıma silah tutarak değil de sen bilirsin, senin kararın algısı yaratarak yaptı. hani denir ya sansürden daha kötüsü otosansürdür diye, işte sorumluluğu ve kontrolü bana bırakıyormuş gibi yapıp, aba altından sopa gösterdi. gezi zamanında bildirilere imza atan hocalarımıza helal olsun derken, atmayan ama muhalif olduğunu bildiklerimize kızdık. kızdık ama bir yandan da korkularına hak verdik. beni düşündüren buydu; cesaretini ayağa kalkıp haykırana hayrandım ancak korkup sineni de anlayabiliyordum. annemiz bizi böyle yetiştirdi. üniversitedeyken eylemlere katıldığı için gözaltına alınan ana babaların çocuklarıyız, başımıza bir şey gelse annemin hali ne olur diye büyümüşüz. herkes bir ananın evladı ve evet, başıma bir iş gelmesinden korktuğumu saklamayacağım; çünkü bu benim ayıbım değil, devletin ayıbıdır. bundan dolayı utanmıyorum. işte bu yüzden korkmadan, her şeyi göze alarak inançla bildiğini haykıran insanlara saygıyla ve hayranlıkla bakıyorum. ne bir müzisyene ne bir yazara ne de herhangi birine hayranlık kelimesini dile getiremiyorum çünkü bayağı duruyor. ama doğru bildiğini korkusuzca yazan adama, öleceğini bilerek yazmaya devam edene hayranlığımı cömertçe dile getirmekten imtina etmiyorum. bunun akabinde günler önce karaladığım bir şeyi paylaşmak istiyorum.
***
dün 1 şubattı, halamla telefonda konuştum. halam yaşlı bir kadın ve arada bana geçmişten olayları anlatır. bu benim çok hoşuma gider. küçükken sıkılırdım ama artık zevkle dinliyorum. sanırım büyüdüğümü ve ilk gençliğe dair sabırsızlıklarımdan arındığımı görmenin bir yolu da bu, yaşlılarla sohbetten zevk almak. geçmiş vakitlere dair hiç bilmediğim şeyleri onun gözünden görmek, elli sene öncesini ondan dinlemek şu hayatta en keyif aldığım şeylerden biri. halam bana dün telefonda abdi ipekçi'yi anlattı. daha abdi ipekçi kimdir, onu bile bilmediğim ilkokul zamanlarında bana kendisinin çok önemli bir gazeteci olduğunu ilk kez anlatan da halamdı. liseye kadar sömestr tatillerinde onun yanına giderdim. yine bir şubat, sömestrdeyken, halamın abdi ipekçi için dua ettiğini hatırlarım. bu görüntünün aklımda böylesine net kalmasının nedeni, tatilleri hiç unutmamamdır. hele ki halamla ve eniştemle geçirdiğim mutluluk dolu tatilleri unutmam mümkün değil. işte o şubat günü halamın gözlerinin dolduğunu hatırlıyorum. abdi ipekçi'yi çok severmiş. ama bundan da öte, abdi ipekçi'nin öldürüldüğü günlerde, babaannem ankara'da onkoloji ünitesinde yatmaktaymış. aylardır hastanedeymiş ve matematik öğretmeni olan halam da okul çıkışında her gün babaannemin yanına gider gelirmiş. babaannem evvelden beri milliyet okurmuş ve güne hep abdi ipekçi'nin yazılarıyla başlarmış. halam hastaneye her gün gazete götürürmüş. abdi ipekçi'nin öldürüldüğü günün ertesinde çıkan gazeteyi götürememiş. hasta annesi çok sevdiği bu adamın öldürüldüğünü görür de daha fena olur diye korkmuş. gününü bile net söylüyor; bir perşembe akşamıydı, ertesi gün cumaydı diye anlatıyor. acaba doğru mu hatırlıyor diye internetten baktım ve doğru hatırladığını görünce şaşırdım. üstünden 36 yıl geçmiş bir olayın hangi gün olduğunu hala hatırlayabilmesi, bu yaşında hafızasının bu kadar diri olması beni memnun etti.

halam o gün hastaneye gitmiş, babaannemin odasına girmiş. her zamanki gibi konuşmuşlar konuşmuşlar ama halam cinayetten hiç bahsetmemiş, yokmuş gibi davranmış. sonra babaannem sormuş, kızım bana diyecek başka bir şeyin var mı diye. halam da yok demiş. bunun üzerine babaannem, ben biliyorum, demiyorsun bana diye lafa girmiş. abdi ipekçi'yi öldürmüşler demiş. halam bir şey diyememiş, babaannem ağlamaya başlamış. bana bunları anlatırken telefonda sesi çatallaştı. eminim ağlamaya başladı. “yapma böyle bak beni üzüyorsun” dedim. “yok ağlamıyorum” dedi. sonraki günlerde babaannemin durumu ağırlaşmış.  günden güne kötü olmuş. ilerleyen üç-dört gün boyunca halam her ziyarete gittiğinde abdi ipekçi'ye dair birkaç cümle etmişler. abdi ipekçi'nin öldürülmesinden altı  gün sonra da babaannem ölmüş. halam üzüntünün babannemin ölümünü hızlandırdığını düşünüyor. sonraki birkaç günde çöktü, çok üzüldü diyor. eninde sonunda babaannemin de gitmesini bekliyorlarmış ama belki bir ay daha yaşardı diyor. aradan bunca yıl geçmiş, halam hala babaannemin bu haberi kaldıramadığını, kendi evinden bir cenaze çıkmış gibi bitap düştüğünü söylüyor. bu bana son derece normal geliyor. geçen hafta uğur mumcu'nun ölüm yıldönümü geldiğinde bazı şeyleri benim de hatırladığımı fark ettim. herkes özal'ın öldüğü gün ne yaptığını hatırlar -ortak bilinç ne ilginç bir şeydir- ben de uğur mumcu'nun öldürüldüğü günü hatırlıyorum. kim olduğunu bilmediğim ama önemli biri olduğunu anladığım bir insanın öldürülüşü sonrasında haberi alan apartman sakinlerinin oraya koştuğunu, uğur mumcu'nun evinin bizim mahalleye yakın olduğunu, ertesi günlerde babamın cenazeye gittiğini hatırlıyorum. acaba çocuk aklımla ben mi uyduruyorum diye düşündüm ama değil. teyit etmek için halama sordum, o da babamın cenazeye katıldığını söyledi. evde telefonlar susmamış, eş dost birbirini aramış. ne zamanlarmış... şaşırıyorum ama internet ve twitter üzerinden iletişimin 90'lardaki versiyonu da buymuş demek ki. insanın bizzat tanımadığı birine duyduğu candan sevgiyi düşününce tüylerim diken diken oluyor.

sonra üçüncü kuşak ve ben. hrant dink'in öldürüldüğü haberini aldığım zamanı düşünüyorum. lise son, yine okuldan sonra dersaneye gittiğimiz bir gün. insanların bir şekilde bundan haberdar olduğunu ve benim de onlardan haber alıp üzüldüğümü hatırlıyorum. hrant dink'in ismini ilk duyuşum, öldürüldüğünü öğrendiğim ana denk geliyor. o zamana kadar kim olduğunu bilmiyorum. ilerleyen günlerde yazılan çizilen şeyleri okuyorum ve kafamda bir şeyleri anlamlandırmaya çalışıyorum. akabinde eylemler düzenleniyor. bu cinayet, aklım ermeye başladıktan sonra bilinçli bir şekilde, ne olup bittiğini kavramaya çalışarak takip ettiğim bir meseleye dönüşüyor. olay sonuçlanmıyor. sonuçlanmaması bizi şaşırtmıyor. bu cinayete de faili meçhul deniyor ancak katilin kim olduğunu herkes biliyor.  olaylar -o zamanlar yapılan bir benzetmeyle -aynı marquez'in kırmızı pazartesi romanındaki gibi gelişerek ilerlemişken, cinayetin halen çözülemediğine kim inanır? katiller şimdi birbirine küsmüş ve karşılıklı mağduru oynuyor.

bunların ardından kafamdaki asıl soru şu oluyor: bu insanlar, öleceklerini bile bile yazma cesaretini nereden buluyor? bu öyle bir cesaret ki karşısında sadece hayranlıkla susuyorum. bu ülkeye hep kızıyorum, girdiğim bütün seçimlerden mağlup olarak çıkıyorum, kendimi hep yenilmiş hissediyorum. yalnızlık hissinden ve çoğunluğun karşısındaki bir avuç insan olma halinden kurtulabileceğime dair bir umudum da yok. peki diyorum, bu insanlar kalemlerini hiç korkmadan, dirençle ve bir önceki günden daha büyük bir inançla tutmayı nasıl başarmışlar? bu umudun kaynağını nerden almışlar? işte bir süredir aklımı meşgul eden asıl soru bu.  inadına yaşamak böyle bir şey olsa gerek.  kaçıp gitmek varken, kendini kurtarmak varken -ki çokça düşündüğüm bir şey- kalıp yola devam etmek herkesin yapabileceği bir şey değil.  şundan eminim ki mücadelenin bedelini canlarıyla ödemiş bu insanlara duyulan sevgi, herkesin payına düşecek bir şey değil. 

Hiç yorum yok: