14 Şubat 2015 Cumartesi

meylim mutluluğa

sevdiğim bir dostum bana yaşar kemal'den şu satırları yollayıp, aklıma sen geldin diye bir not eklemiş.
"ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? ben sevinçli adamım. bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden... dostluktan söz açmak, ne güzel. bir dostum var. sıcacık eli var. sevgi dolu gözleri var. ne güzel yalansız, salt sevgi dolu bir insan eli sıkmak. sıcacık, sıcacık... ben deli olurum, insanlar karanlık karanlık, kuşkulu baktıkça bana... bütün insanlar kuşkusuz, korkusuz, çıkar düşünmeden, düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar birbirlerine... insan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtiyarlığında duyar kendisini... bahar güneşinde bir sevinç içinde gerinir. insan bir bahar çiçeği temizliğinde olur."               yaşar kemal / sevmek sevinmek, iyi şeyler üstüne
bu beni düşündürdü. bütün bir hafta boyunca zihnime çakılı kaldı bu satırlar. yaşar kemal'le ilişkim lisede bitiremediğim bir ada hikayesi üçlemesinin ilk kitabı ve edebiyat hocası zoruyla okuyup da sevdiğimi görünce şaşırdığım ince memed'ten ibaretti. bu alıntıdan haberdar olunca "meğersem ben ne kaçırmışım" dedim. bu elbet başka bir yazının konusu ama şunu biliyorum ki benim toprağıma dair duyduğum mutsuzluğu gönlüme en yakın anlatanın yine bana benzer mutsuzluk duyan bu toprağın adamı olması beni şaşırtmamalı. bunun üzerine ben de dostuma şule gürbüz'ün zamanın farkında öykü kitabından bahsettim ve kitaplarım benden uzak olduğu için google'dan kopya çekerek şu alıntıyı yaptım:  
"büyük şairleri hiç tanımasaydım, fazla müzik dinlemeseydim, bir sürü arkadaşım olsaydı ve onlardan sıkılmasaydım, utanmayı zaten pek bilmeseydim, şöyle hani içim sızlamadan bir sabah hayatta olmayı sezerek harbiye'den tünel'e kadar yürüseydim." 
uzun uzun yürümeyi sadece turistik bir aktivite olarak değil, kendi yaşadığım şehirde de yeniden keşfettiğim şu aylarda; aklım hep sebepsiz hissettiğim, anlık beliren coşkularda, bunu neden daimi kılamayışımda. yürümeye başladığım ilk yarım saatte sıkılgan bir ruh halindeyken, zaman aktıkça duyduğum nedeni olmayan kalp atışlarım bana aslında hayata bağlı olduğumu gösteriyor. ama sonra sağlık sorunlarını, hastalıkları, ilaçları, ölümleri ve nihayetinde ülkeyi düşünüp içim kararıyor. bunun ardından kendime hatırlatıyorum: tabiatımın mutlu olmaya meyilli olduğunu unutmamalıyım. defalarca gördüm ki başımdan ne geçerse geçsin, ben kendimi her ne kadar şevksiz biri olarak tanımlasam da özümde kolay gülebiliyor, kolay seviniyorum. meğersem mutlu olmaya ne kadar elverişli bir mizacım varmış, kendimi tanıdıkça şaşırıyorum. başkalarının beni gördüğü gözle kendime bakamıyorum. beni eleştirmelerini istediğim bir iki yakın dostum geçinilmesi kolay biri olduğumu düşünmelerine rağmen ben hep kendimi aksi bir insan gördüm. yeni fark ediyorum ki aslında kendime aksi biri diyemem. kimseye bir zorluk çıkardığım yok. kaba olmamakla birlikte gereksiz kibarlığımın insanlar üzerinde kırılgan ve çocuksu bir izlenim yarattığını söyleyebilirim. halbuki yeri geldi mi çok sert ve fevri olabiliyorum. sertim ama taş kalpli değil. kırdım mı fena kırıyorum ama sık değil. haklı bile olsam özür dileme huyum, ortalığı hemen toparlayım tedirginliği ve "aman yanlış bir şey mi dedim, karşımdakini kırdım mı?" huzursuzluğum yenmeye çalıştığım huylarım. neyse ki bu konuda hatırı sayılır  yol aldım. sabah ters taraftan uyanmayı biraz biraz bıraktım. ne kendime ne de sevdiklerime haksızlık yapmanın anlamı yok. yine de yataktan kalkar kalkmaz sabah şekeri olamıyorum. olanlara sinir olmaya devam ediyorum. kimseye şirin görünme derdim yok ama şirin görünmekten kurtulamadım gitti. son zamanlarda beni en kızdıran sıfat da bu: şirin. acaba ciddiye alınmıyor muyum hissi belirip duruyor. bunun üzerine düşündüm. aksiyim de aksiliğimi gösteremiyor muyum diye kendimi gözlemeye çalıştım ama elde ettiğim sonuç, aslında son derece yumuşak mizaçlı bir insan olduğumdu. öyle yumuşak ki bazen kızdığımı belli edemiyorum. halbuki bunca yıl kendimi katı bilmişim.  beni kıran bir şey oldu mu dile getirmek yerine alınarak uzaklaşmayı seçmişim ki son derece yanlış.

iyimserlik ile mutlu ruh halini karıştırdığımı yeni fark ettim. mutlu hissetmediğim ama mutsuz da olmadığım zamanların sayıca çokluğu sebebiyle aslında iyimser bir insan olduğumu görememişim. ufak bir ışık gördüm mü yüzümü güneşe dönmeye, uzak da olsa bir umudun peşinden koşmaya ne kadar hazırmışım. belki mutlu değil ama mutsuz da olmamak adına emek etmek tam benlikmiş. bundan büyük ders çıkardım: özümü unutmamam lazım. başıma gelenler ve ülkem bana bunu unutturuyor.

Hiç yorum yok: