sevdiğim bir dostum bana yaşar kemal'den
şu satırları yollayıp, aklıma sen geldin diye bir not eklemiş.
"ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? ben sevinçli adamım. bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden... dostluktan söz açmak, ne güzel. bir dostum var. sıcacık eli var. sevgi dolu gözleri var. ne güzel yalansız, salt sevgi dolu bir insan eli sıkmak. sıcacık, sıcacık... ben deli olurum, insanlar karanlık karanlık, kuşkulu baktıkça bana... bütün insanlar kuşkusuz, korkusuz, çıkar düşünmeden, düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar birbirlerine... insan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtiyarlığında duyar kendisini... bahar güneşinde bir sevinç içinde gerinir. insan bir bahar çiçeği temizliğinde olur." yaşar kemal / sevmek sevinmek, iyi şeyler üstüne
bu
beni düşündürdü. bütün bir hafta boyunca zihnime çakılı kaldı bu satırlar. yaşar
kemal'le ilişkim lisede bitiremediğim bir ada hikayesi üçlemesinin ilk kitabı
ve edebiyat hocası zoruyla okuyup da sevdiğimi görünce şaşırdığım ince
memed'ten ibaretti. bu alıntıdan haberdar olunca "meğersem ben ne
kaçırmışım" dedim. bu elbet başka bir yazının konusu ama şunu biliyorum ki
benim toprağıma dair duyduğum mutsuzluğu gönlüme en yakın anlatanın yine bana
benzer mutsuzluk duyan bu toprağın adamı olması beni şaşırtmamalı. bunun
üzerine ben de dostuma şule gürbüz'ün zamanın farkında öykü kitabından
bahsettim ve kitaplarım benden uzak olduğu için google'dan kopya çekerek şu
alıntıyı yaptım:
"büyük şairleri hiç tanımasaydım, fazla müzik dinlemeseydim, bir sürü arkadaşım olsaydı ve onlardan sıkılmasaydım, utanmayı zaten pek bilmeseydim, şöyle hani içim sızlamadan bir sabah hayatta olmayı sezerek harbiye'den tünel'e kadar yürüseydim."
uzun
uzun yürümeyi sadece turistik bir aktivite olarak değil, kendi yaşadığım
şehirde de yeniden keşfettiğim şu aylarda; aklım hep sebepsiz hissettiğim,
anlık beliren coşkularda, bunu neden daimi kılamayışımda. yürümeye başladığım
ilk yarım saatte sıkılgan bir ruh halindeyken, zaman aktıkça duyduğum nedeni olmayan
kalp atışlarım bana aslında hayata bağlı olduğumu gösteriyor. ama sonra sağlık sorunlarını, hastalıkları, ilaçları, ölümleri ve nihayetinde ülkeyi düşünüp içim kararıyor. bunun ardından kendime hatırlatıyorum: tabiatımın mutlu olmaya meyilli olduğunu unutmamalıyım. defalarca
gördüm ki başımdan ne geçerse geçsin, ben kendimi her
ne kadar şevksiz biri olarak tanımlasam da özümde kolay gülebiliyor, kolay
seviniyorum. meğersem mutlu olmaya ne kadar elverişli bir mizacım varmış,
kendimi tanıdıkça şaşırıyorum. başkalarının beni gördüğü gözle kendime
bakamıyorum. beni eleştirmelerini istediğim bir iki yakın dostum geçinilmesi
kolay biri olduğumu düşünmelerine rağmen ben hep kendimi aksi bir insan gördüm.
yeni fark ediyorum ki aslında kendime aksi biri diyemem. kimseye bir zorluk
çıkardığım yok. kaba olmamakla birlikte gereksiz kibarlığımın insanlar üzerinde
kırılgan ve çocuksu bir izlenim yarattığını söyleyebilirim. halbuki yeri geldi
mi çok sert ve fevri olabiliyorum. sertim ama taş kalpli değil. kırdım mı fena
kırıyorum ama sık değil. haklı bile olsam özür dileme huyum, ortalığı hemen
toparlayım tedirginliği ve "aman yanlış bir şey mi dedim, karşımdakini
kırdım mı?" huzursuzluğum
yenmeye çalıştığım huylarım. neyse ki bu konuda hatırı sayılır yol aldım. sabah ters taraftan uyanmayı biraz
biraz bıraktım. ne kendime ne de sevdiklerime haksızlık yapmanın anlamı yok.
yine de yataktan kalkar kalkmaz sabah şekeri olamıyorum. olanlara sinir olmaya
devam ediyorum. kimseye şirin görünme derdim yok ama şirin görünmekten
kurtulamadım gitti. son zamanlarda beni en kızdıran sıfat da bu: şirin. acaba
ciddiye alınmıyor muyum hissi belirip duruyor. bunun üzerine düşündüm. aksiyim
de aksiliğimi gösteremiyor muyum diye kendimi gözlemeye çalıştım ama elde
ettiğim sonuç, aslında son derece yumuşak mizaçlı bir insan olduğumdu. öyle
yumuşak ki bazen kızdığımı belli edemiyorum. halbuki bunca yıl kendimi katı
bilmişim. beni kıran bir şey oldu mu dile getirmek yerine alınarak uzaklaşmayı
seçmişim ki son derece yanlış.
iyimserlik ile mutlu ruh halini
karıştırdığımı yeni fark ettim. mutlu hissetmediğim ama mutsuz da olmadığım
zamanların sayıca çokluğu sebebiyle aslında iyimser bir insan olduğumu
görememişim. ufak bir ışık gördüm mü yüzümü güneşe dönmeye, uzak da olsa bir
umudun peşinden koşmaya ne kadar hazırmışım. belki mutlu değil ama mutsuz da
olmamak adına emek etmek tam benlikmiş. bundan büyük ders çıkardım: özümü
unutmamam lazım. başıma gelenler ve ülkem bana bunu unutturuyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder