inadına yaşamak derlerdi de ne demek istediklerini anlamazdım. sağolsun bu ülke bana bunun ne demek olduğunu öğretti. kafama vura vura, biber gazı sıka sıka öğretti. içime saldığı korku sebebiyle inandığım ve yaptığım şeylerden vazgeçmeyi bana dayattı. bunu bir de öyle bir şekle soktu ki sanki başıma silah tutarak değil de sen bilirsin, senin kararın algısı yaratarak yaptı. hani denir ya sansürden daha kötüsü otosansürdür diye, işte sorumluluğu ve kontrolü bana bırakıyormuş gibi yapıp, aba altından sopa gösterdi. gezi zamanında bildirilere imza atan hocalarımıza helal olsun derken, atmayan ama muhalif olduğunu bildiklerimize kızdık. kızdık ama bir yandan da korkularına hak verdik. beni düşündüren buydu; cesaretini ayağa kalkıp haykırana hayrandım ancak korkup sineni de anlayabiliyordum. annemiz bizi böyle yetiştirdi. üniversitedeyken eylemlere katıldığı için gözaltına alınan ana babaların çocuklarıyız, başımıza bir şey gelse annemin hali ne olur diye büyümüşüz. herkes bir ananın evladı ve evet, başıma bir iş gelmesinden korktuğumu saklamayacağım; çünkü bu benim ayıbım değil, devletin ayıbıdır. bundan dolayı utanmıyorum. işte bu yüzden korkmadan, her şeyi göze alarak inançla bildiğini haykıran insanlara saygıyla ve hayranlıkla bakıyorum. ne bir müzisyene ne bir yazara ne de herhangi birine hayranlık kelimesini dile getiremiyorum çünkü bayağı duruyor. ama doğru bildiğini korkusuzca yazan adama, öleceğini bilerek yazmaya devam edene hayranlığımı cömertçe dile getirmekten imtina etmiyorum. bunun akabinde günler önce karaladığım bir şeyi paylaşmak istiyorum.
***
dün 1 şubattı, halamla telefonda konuştum. halam yaşlı bir kadın ve arada
bana geçmişten olayları anlatır. bu benim çok hoşuma gider. küçükken sıkılırdım
ama artık zevkle dinliyorum. sanırım büyüdüğümü ve ilk gençliğe dair
sabırsızlıklarımdan arındığımı görmenin bir yolu da bu, yaşlılarla sohbetten
zevk almak. geçmiş vakitlere dair hiç bilmediğim şeyleri onun gözünden görmek,
elli sene öncesini ondan dinlemek şu hayatta en keyif aldığım şeylerden biri.
halam bana dün telefonda abdi ipekçi'yi anlattı. daha abdi ipekçi kimdir,
onu bile bilmediğim ilkokul zamanlarında bana kendisinin çok önemli bir
gazeteci olduğunu ilk kez anlatan da halamdı. liseye kadar sömestr tatillerinde
onun yanına giderdim. yine bir şubat, sömestrdeyken, halamın abdi ipekçi için
dua ettiğini hatırlarım. bu görüntünün aklımda böylesine net kalmasının nedeni,
tatilleri hiç unutmamamdır. hele ki halamla ve eniştemle geçirdiğim mutluluk
dolu tatilleri unutmam mümkün değil. işte o şubat günü halamın gözlerinin
dolduğunu hatırlıyorum. abdi ipekçi'yi çok severmiş. ama bundan da öte, abdi
ipekçi'nin öldürüldüğü günlerde, babaannem ankara'da onkoloji ünitesinde
yatmaktaymış. aylardır hastanedeymiş ve matematik öğretmeni olan halam da okul
çıkışında her gün babaannemin yanına gider gelirmiş. babaannem evvelden beri
milliyet okurmuş ve güne hep abdi ipekçi'nin yazılarıyla başlarmış. halam
hastaneye her gün gazete götürürmüş. abdi ipekçi'nin öldürüldüğü günün
ertesinde çıkan gazeteyi götürememiş. hasta annesi çok sevdiği bu adamın
öldürüldüğünü görür de daha fena olur diye korkmuş. gününü bile net söylüyor;
bir perşembe akşamıydı, ertesi gün cumaydı diye anlatıyor. acaba doğru mu
hatırlıyor diye internetten baktım ve doğru hatırladığını görünce şaşırdım. üstünden 36 yıl geçmiş bir olayın hangi gün olduğunu hala
hatırlayabilmesi, bu yaşında hafızasının bu kadar diri olması beni memnun etti.
halam o gün hastaneye gitmiş, babaannemin odasına girmiş. her zamanki gibi
konuşmuşlar konuşmuşlar ama halam cinayetten hiç bahsetmemiş, yokmuş gibi
davranmış. sonra babaannem sormuş, kızım bana diyecek başka bir şeyin var mı
diye. halam da yok demiş. bunun üzerine babaannem, ben biliyorum, demiyorsun
bana diye lafa girmiş. abdi ipekçi'yi öldürmüşler demiş. halam bir şey
diyememiş, babaannem ağlamaya başlamış. bana bunları anlatırken telefonda sesi
çatallaştı. eminim ağlamaya başladı. “yapma böyle bak beni üzüyorsun” dedim.
“yok ağlamıyorum” dedi. sonraki günlerde babaannemin durumu ağırlaşmış.
günden güne kötü olmuş. ilerleyen üç-dört gün boyunca halam her ziyarete
gittiğinde abdi ipekçi'ye dair birkaç cümle etmişler. abdi ipekçi'nin
öldürülmesinden altı gün sonra da babaannem ölmüş. halam üzüntünün
babannemin ölümünü hızlandırdığını düşünüyor. sonraki birkaç günde çöktü, çok
üzüldü diyor. eninde sonunda babaannemin de gitmesini bekliyorlarmış ama belki
bir ay daha yaşardı diyor. aradan bunca yıl geçmiş, halam hala babaannemin bu
haberi kaldıramadığını, kendi evinden bir cenaze çıkmış gibi bitap düştüğünü
söylüyor. bu bana son derece normal geliyor. geçen hafta uğur mumcu'nun ölüm
yıldönümü geldiğinde bazı şeyleri benim de hatırladığımı fark ettim. herkes özal'ın
öldüğü gün ne yaptığını hatırlar -ortak bilinç ne ilginç bir şeydir- ben de
uğur mumcu'nun öldürüldüğü günü hatırlıyorum. kim olduğunu bilmediğim ama
önemli biri olduğunu anladığım bir insanın öldürülüşü sonrasında haberi alan
apartman sakinlerinin oraya koştuğunu, uğur mumcu'nun evinin bizim mahalleye
yakın olduğunu, ertesi günlerde babamın cenazeye gittiğini hatırlıyorum. acaba
çocuk aklımla ben mi uyduruyorum diye düşündüm ama değil. teyit etmek için
halama sordum, o da babamın cenazeye katıldığını söyledi. evde telefonlar
susmamış, eş dost birbirini aramış. ne zamanlarmış... şaşırıyorum ama internet
ve twitter üzerinden iletişimin 90'lardaki versiyonu da buymuş demek ki.
insanın bizzat tanımadığı birine duyduğu candan sevgiyi düşününce tüylerim diken diken oluyor.
sonra üçüncü kuşak ve ben. hrant dink'in öldürüldüğü haberini aldığım
zamanı düşünüyorum. lise son, yine okuldan sonra dersaneye gittiğimiz bir gün.
insanların bir şekilde bundan haberdar olduğunu ve benim de onlardan haber alıp üzüldüğümü hatırlıyorum. hrant dink'in ismini ilk duyuşum, öldürüldüğünü
öğrendiğim ana denk geliyor. o zamana kadar kim olduğunu bilmiyorum. ilerleyen
günlerde yazılan çizilen şeyleri okuyorum ve kafamda bir şeyleri
anlamlandırmaya çalışıyorum. akabinde eylemler düzenleniyor. bu cinayet, aklım
ermeye başladıktan sonra bilinçli bir şekilde, ne olup bittiğini kavramaya
çalışarak takip ettiğim bir meseleye dönüşüyor. olay sonuçlanmıyor.
sonuçlanmaması bizi şaşırtmıyor. bu cinayete de faili meçhul deniyor ancak
katilin kim olduğunu herkes biliyor. olaylar -o zamanlar yapılan bir
benzetmeyle -aynı marquez'in kırmızı pazartesi romanındaki gibi gelişerek
ilerlemişken, cinayetin halen çözülemediğine kim inanır? katiller şimdi
birbirine küsmüş ve karşılıklı mağduru oynuyor.
bunların ardından kafamdaki asıl soru şu oluyor: bu insanlar, öleceklerini
bile bile yazma cesaretini nereden buluyor? bu öyle bir cesaret ki karşısında
sadece hayranlıkla susuyorum. bu ülkeye hep kızıyorum, girdiğim bütün
seçimlerden mağlup olarak çıkıyorum, kendimi hep yenilmiş hissediyorum.
yalnızlık hissinden ve çoğunluğun karşısındaki bir avuç insan olma halinden
kurtulabileceğime dair bir umudum da yok. peki diyorum, bu insanlar kalemlerini
hiç korkmadan, dirençle ve bir önceki günden daha büyük bir inançla tutmayı
nasıl başarmışlar? bu umudun kaynağını nerden almışlar? işte bir süredir aklımı
meşgul eden asıl soru bu. inadına yaşamak böyle bir şey olsa gerek.
kaçıp gitmek varken, kendini kurtarmak varken -ki çokça düşündüğüm bir şey-
kalıp yola devam etmek herkesin yapabileceği bir şey değil. şundan eminim ki mücadelenin bedelini canlarıyla ödemiş bu insanlara duyulan sevgi,
herkesin payına düşecek bir şey değil.