9 Mayıs 2012 Çarşamba

#9

bazen bir şey oluyor ve geriye dönüp baktığımda, zaman geçirdiğim bazı insanlara inanamıyorum. resmen midem bulanıyor, onlardan iğreniyorum. "ben bunlarla mı zaman geçirmişim?" diye kendime soruyorum. insanın yaşla beraber bu tarz şeyleri tahlil etme yetisinin gelişmesi gerekmez mi? artık sezgisel ve mantıksal olarak bazı şeyleri kestirebilmek gerekir. ama böyle şeylerle karşılaşınca daha kırk fırın ekmek yemem gerektiğini anlıyorum. karşımdakinden ziyade kendime kızıyorum. nasıl fark etmedin, nasıl anlamadın diyorum. olur olmaz insanlarla, paylaşmamam gereken şeyleri paylaştığımı anca bir şeyler yüzüme vurulunca anlıyorum. işte o vakit diyecek söz bulamıyorum, verecek bir cevabım olmuyor. tek diyebildiğim, sen bunu hak ettin kızım oluyor. iç dünyanı paylaşma konusunda bu kadar temkinli davranan sen, nasıl oldu da bütün bunların manevi değerini anlamayacak insanların önüne bir sürü şeyi serebilmişsin? kimlerle zaman geçirmişsin? 

bir zaman yanımda olup da şimdi geriye dönüp baktığımda midemi bulandıran insanlar, bana gittikçe daha da içe kapanmam gerektiğini öğretiyor. köprüden çok sular aktıktan sonra bir şekilde karşıma çıkan ve yüzüme vurulan şeyler, hayatımı yalnızca bir avuç insanla paylaşım işinde kalarak sürdürebileceğimi gösteriyor. bir avuç insanla paylaştığım maneviyat bana yeter. birine güvenmenin, onunla bir sürü şey paylaşmanın ve bundan en ufak bir tereddüt duymamanın, insan ilişkilerinde ulaşılabilecek en üst seviye olduğunu bu yaşımda anlamış bulunuyorum. teşekkür ederim mide bulantısı.

8 Mayıs 2012 Salı

laura, yazmak da bir nevi yatıştırıcı değil midir?

ne zamandan beri kendi kendime telkinde bulunmaya başladığımı bilmiyorum. bazen kafamın içinde biri "bu da böyle olsun madem, ne yapalım" diyor. bazen boşver diyor. hatta kendini bırakmamalısın bile diyor. o sesin sahibini ne zamandan beri dinlemeye başladığımı da bilmiyorum. onu dinlemeye başladığımdan beri ağlamıyorum, mantığımla çelişecek derecede kaderci davranıyorum ve bütün yaptıklarımı sanki bir başkasını izler gibi soğukkanlılıkla değerlendirebiliyorum. işte o yüzden bu da böyle olsun madem diyebiliyorum ya, aksi halde ben nasıl böyle bir cümle kurabilirdim?

son üç aydır en güzel uykularımı alkollü gecelerin ardından aldığımı yakın zamanda fark ettim. sadece bunu değil; en mutlu anlarımı p. ve i.'nin yanında, en verimli çalışmalarımı gece on ikiden sonra, beni en heyecanlandıran anların yolda müzik dinlerken olduğunu da fark ettim. hatta bazen kendi kendime şunu bile soruyorum: okula giderken mi müzik dinliyorum, yoksa müzik dinlerken okula mı gidiyorum? cevap ikincisi. uyurken mi müzik dinliyorum, yoksa müzik dinlerken mi uyuyorum? cevap ikincisi.
***

laura marling'e karşı pek bir şey hissetmiyorum. halbuki teoride nasıl da benim çok seveceğim biri gibi duruyor. hatta kendisine o kadar çok şans verdim ki, sevemediğimi fark ettiğimde hay allah bile dedim. hay allah görüyor musun bak, sevemedim gitti kızı. kendisine karşı kötü bir his de beslemiyorum. ama o kadar nötrüm ki bu kadar olur. bunun istisnası ise tek bir şarkısı, what he wrote. bu şarkıyı seviyorum. peki bu şarkıyı sevince laura'yı da sevmiş sayılıyor muyum? 

benim nazarımda başka şarkısına ısınamasam da olur, bu öyle güzel bir şarkı ki bana yeter de artar bile. içinde hera geçiyor, benim de aklıma sappho geliyor. sonra bir de içinde bir cümle geçiyor ki bana bir hissi hatırlatıyor: insan bazen kendini bir kenara atılmış, ücra bir yerde unutulmuş hissediyor. 

aşağıdaki video bu şarkının live from abbey road kaydı. izlerken fark ettim, laura marling'in müziğiyle manevi bir bağ kuramamış olabilirim ama kendisinin her daim tercih ettiği bir pantolon, bir tişört, düz taban ayakkabılar ve makyajsız halini beğendiğim kadar beğendiğim pek az şey var.


7 Mayıs 2012 Pazartesi

rüzgarı göğsüme yedim



en sevdiğim kitabı söyleyemem. en sevdiğim müzisyeni, grubu ya da filmi de söyleyemem. bir şeyin en sevdiğim olması nasıl olabilir diye düşünürüm. "en sevdiğim kitap şu" ya da "grup bu" demek benim için çok iddialı tanımlamalardır. zaten iddialı olan şey bana göre değil. çok sevdiklerim var ama en sevdiğim yok. bu yüzden neleri seversin sorusuna vereceğim bir cevabım da yok. yakın zamanda yaptığım bir otobüs yolculuğunda biri bana neler dinlersin diye sordu da böyle bir soruya nasıl cevap verebilirim diye bir beş dakika düşündüm galiba. ona verdiğim cevaba göre beni kafasında şekillendirecekti ve ben böyle bir soruya nasıl bir cevap vereceğimi bilemedim. 

bir sıralama yapamam; kitap ismi, grup ismi ya da film ismi sayamam ama sevdiğim şeyler hakkında saatlerce konuşabilirim. bunlardan biri de emily bronte'nin wuthering heights romanıdır. bu kitabı gerçekten severim, zaten kim sevmez ki? tıpkı jane austen'ın gurur ve önyargı'sı gibi pek çok kişinin üzerinde hem fikir olduğu bir romandır wuthering heights. jane austen dönemsel olarak emily bronte'den hemen öncedir. doğru mu yanlış mı bilemem ama benim zihnimde yaptığım sınıflandırmada bu iki kadın yan yana durur. birini diğerinden daha çok sevdiğimden değil ama wuthering heights'ı ayrı bir yere koyarım. ilk okuduğum zamandan beri bu böyledir. romanı sadece bir defa, lisede okumama rağmen ara sıra zihnimde çağrışım yapar ve ben çok eskide kalmış bir anı gibi onu çağırırım. sanki yetmiş yaşındaki bir kadının gençliğinde yaşadığı bir aşkı anımsaması ve çağırması gibi çağırırım bu romanı. bunun nedeni romanın atmosferinin bu şekilde olmasıdır; yoksa süslü ve havalı cümleler kurmak gibi bir amacım yok. ben bir şey yapmıyorum,  zaten roman daha isminden başlayarak bana çağrışımlar yaptırıyor. türkçe'deki ismi de orjinali gibi öyle güzel ki... uğultulu tepeler. beni bu romanla tanıştıran annem kitabın ismini rüzgarlı bayır olarak bilir. onun gençliğinde öyleymiş. fakat bence uğultulu tepeler daha güzel.

uğultulu tepeler ne zaman aklıma gelse, sanki çok eskide kalmış, hüzünlü bir hikayenin izini sürüyor gibiyim. adeta tepelerde yürüyor, rüzgarı göğsüme yiyor ve orada olmadığını bildiğim bir izi arıyorum. bütün bunları derken muhtemelen gözümde catherine'i canlandırıyorum. catherine arıyor, koşuyor, bulamıyor. ben de bu yolculuğu zihnimde yapıyorum. kate bush'un aynı isimli şarkısında, annemin bana tanıttığı romanları andığımda, lisedeyken sevdiğim çocuk acaba şimdi ne yapıyor diye düşündüğümde mutlaka bir yerden catherine işin içine giriyor.

andrea arnold'ın filminden

bu romanın film uyarlamalarının hiçbirini izlemedim. kafamdaki roman algısını kirletmeyeyim diye özel bir çaba harcadığımdan değil, böyle bir isteği hiç duymadığımdan. hatta uyarlamalarından birinde pek sevdiğim juliette binoche olmasına rağmen izlemek içimden gelmedi. fakat andrea arnold'un wuthering heights uyarlamasının trailer'ına ilk kez birkaç gün önce rastgelince hem bu filmi izlemek hem de romanın havasına tekrar girmek istedim. kendisinin fish tank filminin de yönetmeni olduğunu öğrenince iyi bir uyarlama olmuştur önkabulünü yaptım. ardından mumford&sons'ın bu film için yaptığı the enemy parçasını dinledim. hepsi çok planlı ve sıralı oldu, bu kadar düzen beni gerdi ama bu parçayı da çok sevdim. parçada "geldim ve bir hiçtim/ zaman bize hiçbir şey vermeyecek/ zaten düştüğünü bildiğin bir adama/ güvenmeyi neden seçtin?" diyor. sanırım heatcliff catherine'le konuşuyor.

6 Mayıs 2012 Pazar

hıdırellez

mühim olan gönülden geçen değil mi?

sevgili hızır,

hıdırellez'i bu yıl da kaçırdık iyi mi? biri de çıkıp demiyor ki üç gün sonra hıdırellez, ona göre dileğini çiziver, oturduğun semtte uygun bir gül ağacı buluver. ben şimdi nereden bulayım gül ağacı gecenin 11'inde? zaten haberim olmuş saat 10'da? neyse hızır, madem sen herkesin dileğini yerine getiren iyi bir kimsesin, benimkini de getirirsin umarım. hem maksat niyet değil mi, bak ben de bir şekilde niyet ettim işte.

sevgiler,
ben.


not: kaçırdığım bir diğer hıdırellez de burada. neyse artık, seneye kaçırmayız umarım.

1 Mayıs 2012 Salı

a.


tree of life

bon iver'in flume parçası "annemin birtanesiyim ve bu yeterli" diye başlar. bu gerçekten yeterli midir bilemem. bazen öyle olduğunu düşünürüm bazen de düşünmem. eskiden yeterken artık niye yetmiyor diye kendi kendime sorarım. artık sadece annemin birtanesi olmanın yettiği bir zaman diliminde yaşamıyorum ve başka şeylerin peşinde koşuyorum. halbuki bana sonsuza kadar açık kollar bir tek onunkiler ve ben bunun kadar güçlü bir sevgiyi kimsede bulamayacağımı biliyorum. aklıma huzursuzluğun kitabı'nda okuduğum ve hayal meyal aklımda kalmış bir cümle geliyor: "sevilmek, gerçekten sevilmek ne büyük yorgunluktur" mealinde bir şey. hayatta anne sevgisinden yorulunan bir zaman geliyor. biraz şımarıklık, biraz da kendini bulma macerası içinde bundan yoruluyorsun ama sonradan jeton düşüyor. 

ona sevdiğim müzisyenleri anlatıyorum; tanımadığı, bilmediği ve dinlemediği müzisyenleri. hepsini sevgiyle ve ilgiyle dinliyor. mesela ona marissa nadler'dan bahsediyorum, onun bir şarkısında çimentodan bahsettiğini ve çimento deyince benim aklıma nasıl da elinde tebeşir olan bir hoca ve ders kitapları geldiğini. sonra onun albümlerini sırayla arka arkaya dizerek nasıl bütün bir günü geçirebileceğimi anlatıyorum anneme. bütün bunları dinlerken tebessüm ediyor. sonra ona bon iver'den bahsediyorum uzun uzun. adam bir yılını doğada geçirmiş ve ardından bir albüm çıkarmış anne diyorum. iki sene önceki kış ben sadece o albümü dinledim diye anlatıyorum. yorum yapmıyor ama beni ilgiyle takip ediyor. nereden nereye anne bak, diyorum. sen git kendin için şarkı kaydet, sonra o albüm bana kadar ulaşsın. adamın kötü döneminde kendisini iyileştirme görevi gören şarkılar beni de iyileştirdi anneciğim diyorum. sonra bir de arcade fire'dan bahsediyorum. dokuz-on kişiler deyince "oo" diyor. başka da bir şey demiyor, dinlemeye devam ediyor. şimdi asıl üyeleri karı-koca. bir de adamın kardeşi var ve aile grubu gibiler diyorum. sonra okuduğum kitaplardan, gitmek istediğim yerlerden bahsediyorum. bütün bunları annemden başkası dinler mi bilmiyorum. bir şey demiyor ama dinliyor. dinlemediği müzikleri benim ağzımdan dinliyor, en yapılamazı yapıyorum ve ona müziği tarif ediyorum. sonra annemin bir tanesi olmanın böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. beni öptüğü zamanları hatırlıyorum, yanağımda ve saçımda hissettiğim sıcaklığı çok iyi biliyorum. annemin öpüşleri ve okşayışları en çağrılabilir olanlar, biliyorum. zihnimdeki en güçlü fiziksel temaslar ona ait. belki de öyle olmasını istediğim içindir, bir fikrim yok. bunun kıymetini anlayalı çok uzun zaman olmuyor. gece antrenin yanan ışığı odama süzülürken, elinde bir bardak suyla yatağımın başucuna geldiği günleri zihnimin en derinlerinde saklıyorum. tıpkı bu güzel filmdeki gibi.

29 Nisan 2012 Pazar

en sevdiğim akım minimalizm

5 yıllık kalkınma planımda kafamın içini aynen böyle yapmak var.

üzerinden zaman geçince her şey o kadar ufak, o kadar önemsiz görünüyor ki hayatta önemli sayılabilecek şeylerin sadece bir avuç olduğunu düşünmeye başlıyorum. isteklerim azalıyor, beklentilerim azalıyor, hayalini kurduğum şeyler azalıyor ama bunlardan üzüntü duymuyorum. gittikçe öze yaklaşıyormuşum gibi hissediyorum ve azaldıkça azalıyorum. her şeyi minimuma indirmenin beni özgür kıldığını görüyorum. evde yer kaplayan gereksiz şeyleri atmayı, dolapta olabildiğince az kıyafet bulundurmayı, bozdolabında karnımı doyurmaya yetecek miktarda yemek saklamayı tercih ediyorum. duvarlara hiçbir şey asmıyorum. prensip olarak dekoratif amaçlı küçük objeler yerine sadece tek ve kocaman bir parçayı kullanıyorum. diğer türlüsünde her şey üzerime geliyormuş gibi hissediyorum. evden bir şeyleri attıkça içimde beliren huzur hissini tarif etmem mümkün değil. dolaplarımın içi boşaldıkça adeta kafam boşalıyor, hayatımdaki gereksiz şeylerden kurtuldukça ben daha rahat bir insan haline geliyorum. bir sürü şeyi atarak ve bir şekilde onları geri dönüştürerek kendime yer açıyorum. beynimde açılan yerlere başka şeyler saklıyorum; o yerlere bir sürü şarkı giriyor, bir sürü söz, bir sürü resim ya da ses. kimisini zamanla unutuyorum, kimisi de o kadar eskide kalıyor ki hatırlamak dahi dokunmuyor. iyi ki unutmak diye bir şey var. unutmasak halimiz ne olurdu acaba?

28 Nisan 2012 Cumartesi

kağıt kesiği gibi müzik

kağıt kesiği ne fena bir şey. ne kesildiği sırada fark ediyorsun ne de kapanma sürecinde. bir bakmışsın elin kesilmiş, bir bakmışsın kesik gitmiş. acı çektirmiyor ama arada sızlıyor. bakınca o kadar kendini belli etmiyor ama orada olduğunu biliyorsun. bazen parmak aran kesiliyor ve oraya baktığında ince kırmızı bir şerit görüyorsun. işte kesik orada. tek çaresi geçmesini beklemek, başka ne yapabilirsin ki? işte jason quever'in papercuts ismi altında yaptığı müziği de bu şekilde yorumlarsak yanlış olmaz gibime geliyor. hatta böyle bir isim nerden aklına gelmiş de koymuş, bu muazzam uyumu nasıl sağlamış diye düşünmekten kendimi alamıyorum. kağıt kesiği gibi bir müzik daha önce görmemiştim. ya da şöyle diyeyim, bir müziğin kağıt kesiği ile benzeşebileceğini bana gösterdiği ve bu sayede bana ilham verdiği için kendisine gönlümde nadide bir yer veriyorum. acı çektirmeyen ama arada sızlatan winter daze parçasını aylardır dinliyorum ve her seferinde gözümün önünde koyu mavi bir perde beliriyor. belki akşam, belki sabaha karşı bir vakit, hava soğuk, üzerimde mont var. her yer koyu mavi, biraz uykum var, yollar önümde uzayıp gidiyor. kalbimi en sıkıştıran hissin özlem olduğunu ta içimde hissediyorum. özlemeyi yok etmek istiyorum ama olmuyor. kimseyi özlemek istemiyorum ama elimden bir şey gelmiyor, çok özlemeye devam ediyorum. herkes uzaklara gidiyor, çevredekiler dağılıyor, birine ulaşmanın tek yolu artık internet oluyor. sesini duyamadığım, kokusunu içime çekemediğim, omzuna başımı koyamadığım dostlar ve sevgililer istemiyorum. günden güne her şey eskide kalıyor, tıpkı bu şarkının içinde yer aldığı albümün ismi gibi, fading parade. en şenlikli zamanlar bile soluyor. ("solma" eylemi üzerine düşünmeliyim). şarkı "ben seni kalpten özlüyorum/ sen de beni kalpten özlüyor musun?" derken, solan bir fener alayı üzerine düşünüyorum. etraf ışıl ışılken birden nasıl oldu da zihnimin içi koyu maviye büründü anlamıyorum.

25 Nisan 2012 Çarşamba

moonrise kingdom


sevgili wes,
bu sefer nasıl da tam zamanında yetiştiğini anlatamam. meğersem ihtiyacım olan şey bir filminmiş. az önce moonrise kingdom'un trailer'ını izledim de, nasıl desem, izlemem bile yetti bana. hayatı günü geçirmeye, günleri de şarkılara/filmlere/kitaplara bağlamış biri olarak, önümdeki birkaç ay zarfında bana bekleyeceğim yeni bir şey daha kazandırdığın için sana ne kadar teşekkür etsem az. bilmezsin ama ben beklemeyi iyi beceririm. senin filmini de bekleyeceğim.


sevgiler,
ben.

not: canım arkadaşım d., tarihi belirsiz bir gelecekte sana bu filmi benimle birlikte izlemeni teklif ediyorum. umarım benle çıkarsın.

24 Nisan 2012 Salı

camın ardından bakan kadın


anjelica huston'ın bob richardson tarafından çekilen üstteki resmini görünce, aklıma nilgün marmara'nın alttaki resmi geliverdi. iki resim ne kadar çok birbirini andırıyor. ikisi de değişik okumalara açık. camın ardından bakan kadın bana ne anlatıyor? malzemelerin en güzellerinden birinin -belki de en güzelinin- cam olduğunu düşünmem boşuna değil. hem insanın içini ferahlatan bir genişlik ve hafiflik sunuyor, hem de tabiatımızdaki kırılganlıktan izler taşıyor. camı parçalamak istediğim anlar da oluyor, soğuk cama alnımı ya da yanağımı dayayıp da kendime geldiğim anlar da.

15 Nisan 2012 Pazar

50 words for snow



ilk dinlediğim günden bu yana kate bush'un 50 words for snow albümünün bana hissettirdiklerini yazmak istemiştim ama yapamadım. bahanem ise kafamı toparlayamadım ya da bir türlü vakit olmadı gibi şeyler değil; bende yarattığı his alemini ifade etmemin pek mümkün olmayacağını düşünmemdi. albümü daha ilk dinleyişimde, ilk şarkı olan snowflake'de kate bush şarkıya girdiği andan itibaren 50 words for snow'u kalbimin en derinlerinde bir yere koyuverdim. ilk görüşte aşk bu olmalı diye düşündüm, daha ilk dakikadan öylece kalakaldım, duvarları seyretmeye başladım. hiçbir şey yapmadan snowflake'in sözlerini takip ettim. daha ilk dinleyişimde dokuz küsur dakikalık bu parçanın yarısındayken gözümden yaş geldi. kate bush şöyle diyordu: "dünya çok gürültülü, düşmeye devam ediyorum ama seni bulacağım. bir ormandaydık, geceyarısı, yılbaşı gecesi. sanki seni görmüştüm, uzun beyaz boynunu. kırık kalbim ve muhteşem dansım."

yirmi beş-otuz sene önce çıkardığı albümleri ben bu yaşımda dinliyordum ve kendisiyle eşzamanlı yaşamam mümkün değildi. ama şimdi bir albümüne yetişmiştim, hem de çıkar çıkmaz dinlemiştim ve eşzamanlı bir şeyler yaşadığımızı düşünmüştüm. bu da beni çok heyecanlandırmıştı. "bir bulutun içine doğmuşum" diye girdiği şarkısında, "dünya çok gürültülü, ben düşüyorum ama seni bulacağım" diye devam ediyordu ve bütün bu cümlelerin karşısında tüylerim diken diken olmasın da ne olsundu? geçen aylar zarfında bu şarkıda hüngür hüngür ağladığım oldu. sadece bu şarkıda değil, bütün bir albümde. her dinleyişimde halihazırda yaptığım şeyi yapamaz, yürüdüğüm yolu yürüyemez oluyorum. o yüzden de sadece yatağımda dinliyorum. bir sürü albüm seviyorum, bir sürü müzisyen. manevi bağ kurduğum çok albüm var, artık eskisi kadar bağ kuracağım albüm sık çıkmıyor karşıma. bir albümün içine girmem zorlaşıyor, kalbimde nadide bir yer ayıramıyorum kolay kolay. ama bazı albümlerin yeri özel ve 50 words for snow da bunların başında geliyor. benim nazarımda bir son dakika manevrası, son anda gelip de baş köşeye kurulan canımıniçi kardan adam. kate'in yatağına aldığı ama ertesi sabah bulamadığı kardanadam, camını açıp beklediği ve soğuğun içine girdiği kardan adam. ben kaybetmemek için yemeyi tercih ederdim. kardanadamı yersem içimde erirdi, bu da gayet güzel olurdu.
***
kate, bana hiç iyi şeyler etmedin. her şarkının ortalama on dakika sürdüğü bu albümü dinlemekten yorulacağımı düşünmüyorum ama yine de samimiyetle söylüyorum ki bu albümü hiç bilmemeyi tercih ederdim.