haruki murakami ve seiji ozawa'nın, seiji ozawa'nın müzikal kariyeri çerçevesinde yaptıkları sohbet kitabını okudum: absolutely on music conversations with seiji ozawa. seiji ozawa, neredeyse şefliğini yapmadığı bir orkestra bulunmayan, dünya çapında bir orkestra şefi. japon. şu an seksen üç yaşında ve son yıllarda atlattığı sağlık sorunlarının ardından murakami ile iki yıla yayılan söyleşiler gerçekleştirmiş. iki yıl, birkaç şehir ve saatler süren bu söyleşiler, üç yüz sayfaya yakın ve altı bölümden oluşan bir kitaba dönüşmüş. ozawa gibi üst seviye bir şefin karşısında klasik müzik teorisi ve pratiği konuşmak herkesin yapabileceği ve cesaret edebileceği bir iş olmasa gerek. murakami ise edebiyatının yanında engin müzik bilgisi ile de bilinen bir yazar. ben sadece caz ile ilgileniyor sanıyordum, bu kitapla gördüm ki klasik müzikte de oldukça derin bir bilgiye sahipmiş. öyle ki yer yer ozawa bile şaşkınlığa uğruyor. bence kitabın en keyifli noktalarından birkaçı da ozawa'nın bu hayretlerini dile getirdiği yerler oluyor.
kitap 2010 ve 2011 yılları arasında, ozawa'nın rahatsızlığını atlattığı ve nekahet döneminde olduğu yıllarda yapılmış söyleşileri içeriyor. ozawa, birçok kişiyi şaşırtacak şekilde rahatsızlığının ardından tekrar sahneye dönüyor. sohbet de bu noktadan başlıyor. aynı orkestrayla aynı parçaları yıllar sonra icra etmek nasıl bir şey diye soruyor murakami. müzisyenler yıllar içinde değişse ve yeni kuşaklar gelse de her orkestranın bir geleneği olduğunu anlatıyor ozawa. alman geleneği, fransız geleneği, amerikan geleneği ve japon geleneği. kendisi alman geleneği ile yetişmiş. viyana devlet operasının, toronto ve san francisco senfoni orkestralarının şefliğini yapmış. hastalığından önce yirmi dokuz sene boyunca boston senfoninin şefiymiş. gençliğinde uzun yıllar leonard bernstein'ın new york filarmoni'de asistanlığını üstlenmiş. hatta lenny -böyle bahsediyor- ile geçirdiği yıllar kitabın en keyifli bölümlerinden. amerika'ya henüz gelmiş, ingilizce'yi pek bilmiyormuş ve lenny'nin bana dediklerini anlamıyordum, diye anlatıyor. müzik yaparken anlaşıyorduk ama lenny'nin bazen sesli olarak hayatla ilgili monoloğa girdiği zamanlar olurdu. bunları o zamanlar anlayamadığım için şimdi üzgünüm diyor.
kitapta oldukça ilgi çekici bölümler var. ben aklımda kalanları şu şekilde sıralayabilirim. örneğin, "baş sanatçı olarak piyanistin sahneye çıktığı eserlerde, icra edilen müzik piyanistin mi yoksa orkestra şefinin mi?" temalı güzel bir tartışmaya değinilen bir bölüm var. burada örnek olarak da bernstein'in şefliğinde, glenn gould ile new york filarmoni'nin 1962 yılındaki konserini veriyorlar. bu soruyu murakami ozawa'ya yöneltiyor ve ozawa, çalışmayı yapan ve büyük emek veren piyanistin kendisidir ancak eser şefindir diyor. lenny o konserde glenn gould'u sahneye çağırırken seyircilere dönmüş ve demiş ki: "az sonra duyacağınız versiyon, benim gönlümün razı geldiği ve onayladığım bir versiyon değildir, bilginize." ozawa o sıralarda lenny'nin asistanıymış ve o anı büyük bir şok olarak hatırlıyor. bir şef böyle bir şey dememeli ama lenny ve glenn'in sevgi-nefret çerçevesinde süren bir müzikal ilişkileri vardı ve lenny'e kimse ne yapması gerektiğini söylemezdi, diye anlatıyor. başka bir bölümde ise murakami ozawa'ya plak/cd satınalma ve koleksiyon yapma gibi bir alışkanlığı olup olmadığını soruyor. ozawa çok net olarak plak/cd almadığını, sahip olma kavramaına ilgisi olmadığını söylüyor. hatta günlük hayatta müzik konuşmayı bile istemediğini anlatıyor. bir orkestra şefinin, sürekli müzikle yaşayan ve ömrünü müziğin tekniğine adamış bir insanın müziği sıradan bir dinleyiciye göre çok farklı algıladığını görüyoruz. buna murakami de şaşırıyor ve onun bu şaşkınlığına okuyucu olarak ben de eşlik ediyorum. yani ozawa bir dinleyicinin düşündüğü gibi düşünmüyor, müziği yaşıyor. bu benim hiç bilmediğim ve aklımın almadığı bir şey. murakami sayesinde bir şefin zihninin içine girmişim gibi hissediyorum.
kitapta ozawa'nın çalıştığı diğer orkestra şefleri (kurt masur, pierre boulez, herbert von karajan gibi) müzisyenler ve yaşadığı şehirlerle ilgili pek çok anıya yer verilmiş. beethoven'ın üçüncü konçertosu, brahms, gustav mahler, opera ve hocalık kavramlarına ayrılmış toplamda altı adet bölüm var. bunların en güzellerinden biri ozawa'nın gustav mahler üzerinden viyana ile kurduğu ilişki. öyle güzel bir viyana anlatıyor ki içim sevgiyle doluyor. viyana ve ressamları klimt ve schiele ile almanların arasında bir avusturyalı olmayı kendince yorumlayan ozawa, tüm bunları bir japon zerafetiyle dile getiriyor. japon kültürüne duyduğum ilgi kitap boyunca katlanarak artıyor. murakami glenn gould'dan bahsettikleri yerde "bundan sonrası dedikoduya girer, yazmak istemedim" diyerek en heyecanlı yerde bölümü noktalıyor. bu nasıl bit etiktir diye düşünüyorum, saygı duyuyorum.
kitapta bahsettikleri isimlerin çoğunu bilmiyordum. onu geçtim, ozawa'nın ismini bile duymamıştım. ancak bu kitap bana oldukça güzel geceler geçirtti. yatağıma yatıp da elime bu kitabı aldığım yarım saatte günün en güzel anlarını yaşadığımı itiraf ediyorum. müziğe adanmış bir yaşamı okumak oldukça keyifliydi.

