5 Nisan 2018 Perşembe

murakami ve ozawa'nın müzik üzerine sohbetleri


haruki murakami ve seiji ozawa'nın, seiji ozawa'nın müzikal kariyeri çerçevesinde yaptıkları sohbet kitabını okudum: absolutely on music conversations with seiji ozawa seiji ozawa, neredeyse şefliğini yapmadığı bir orkestra bulunmayan, dünya çapında bir orkestra şefi. japon. şu an seksen üç yaşında ve son yıllarda atlattığı sağlık sorunlarının ardından murakami ile iki yıla yayılan söyleşiler gerçekleştirmiş. iki yıl, birkaç şehir ve saatler süren bu söyleşiler, üç yüz sayfaya yakın ve altı bölümden oluşan bir kitaba dönüşmüş. ozawa gibi üst seviye bir şefin karşısında klasik müzik teorisi ve pratiği konuşmak herkesin yapabileceği ve cesaret edebileceği bir iş olmasa gerek. murakami ise edebiyatının yanında engin müzik bilgisi ile de bilinen bir yazar. ben sadece caz ile ilgileniyor sanıyordum, bu kitapla gördüm ki klasik müzikte de oldukça derin bir bilgiye sahipmiş. öyle ki yer yer ozawa bile şaşkınlığa uğruyor. bence kitabın en keyifli noktalarından birkaçı da ozawa'nın bu hayretlerini dile getirdiği yerler oluyor.

kitap 2010 ve 2011 yılları arasında, ozawa'nın rahatsızlığını atlattığı ve nekahet döneminde olduğu yıllarda yapılmış söyleşileri içeriyor. ozawa, birçok kişiyi şaşırtacak şekilde rahatsızlığının ardından tekrar sahneye dönüyor. sohbet de bu noktadan başlıyor. aynı orkestrayla aynı parçaları yıllar sonra icra etmek nasıl bir şey diye soruyor murakami. müzisyenler yıllar içinde değişse ve yeni kuşaklar gelse de her orkestranın bir geleneği olduğunu anlatıyor ozawa. alman geleneği, fransız geleneği, amerikan geleneği ve japon geleneği. kendisi alman geleneği ile yetişmiş. viyana devlet operasının, toronto ve san francisco senfoni orkestralarının şefliğini yapmış. hastalığından önce yirmi dokuz sene boyunca boston senfoninin şefiymiş. gençliğinde uzun yıllar leonard bernstein'ın new york filarmoni'de asistanlığını üstlenmiş. hatta lenny -böyle bahsediyor- ile geçirdiği yıllar kitabın en keyifli bölümlerinden. amerika'ya henüz gelmiş, ingilizce'yi pek bilmiyormuş ve lenny'nin bana dediklerini anlamıyordum, diye anlatıyor. müzik yaparken anlaşıyorduk ama lenny'nin bazen sesli olarak hayatla ilgili monoloğa girdiği zamanlar olurdu. bunları o zamanlar anlayamadığım için şimdi üzgünüm diyor. 

kitapta oldukça ilgi çekici bölümler var. ben aklımda kalanları şu şekilde sıralayabilirim. örneğin, "baş sanatçı olarak piyanistin sahneye çıktığı eserlerde, icra edilen müzik piyanistin mi yoksa orkestra şefinin mi?" temalı güzel bir tartışmaya değinilen bir bölüm var. burada örnek olarak da bernstein'in şefliğinde, glenn gould ile new york filarmoni'nin 1962 yılındaki konserini veriyorlar. bu soruyu murakami ozawa'ya yöneltiyor ve ozawa, çalışmayı yapan ve büyük emek veren piyanistin kendisidir ancak eser şefindir diyor. lenny o konserde glenn gould'u sahneye çağırırken seyircilere dönmüş ve demiş ki: "az sonra duyacağınız versiyon, benim gönlümün razı geldiği ve onayladığım bir versiyon değildir, bilginize." ozawa o sıralarda lenny'nin asistanıymış ve o anı büyük bir şok olarak hatırlıyor. bir şef böyle bir şey dememeli ama lenny ve glenn'in sevgi-nefret çerçevesinde süren bir müzikal ilişkileri vardı ve lenny'e kimse ne yapması gerektiğini söylemezdi, diye anlatıyor.  başka bir bölümde ise murakami ozawa'ya plak/cd satınalma ve koleksiyon yapma gibi bir alışkanlığı olup olmadığını soruyor. ozawa çok net olarak plak/cd almadığını, sahip olma kavramaına ilgisi olmadığını söylüyor. hatta günlük hayatta müzik konuşmayı bile istemediğini anlatıyor. bir orkestra şefinin, sürekli müzikle yaşayan ve ömrünü müziğin tekniğine adamış bir insanın müziği sıradan bir dinleyiciye göre çok farklı algıladığını görüyoruz. buna murakami de şaşırıyor ve onun bu şaşkınlığına okuyucu olarak ben de eşlik ediyorum. yani ozawa bir dinleyicinin düşündüğü gibi düşünmüyor, müziği yaşıyor. bu benim hiç bilmediğim ve aklımın almadığı bir şey. murakami sayesinde bir şefin zihninin içine girmişim gibi hissediyorum.

kitapta ozawa'nın çalıştığı diğer orkestra şefleri (kurt masur, pierre boulez, herbert von karajan gibi) müzisyenler ve yaşadığı şehirlerle ilgili pek çok anıya yer verilmiş. beethoven'ın üçüncü konçertosu, brahms, gustav mahler, opera ve hocalık kavramlarına ayrılmış toplamda altı adet bölüm var. bunların en güzellerinden biri ozawa'nın gustav mahler üzerinden viyana ile kurduğu ilişki. öyle güzel bir viyana anlatıyor ki içim sevgiyle doluyor. viyana ve ressamları klimt ve schiele ile almanların arasında bir avusturyalı olmayı kendince yorumlayan ozawa, tüm bunları bir japon zerafetiyle dile getiriyor. japon kültürüne duyduğum ilgi kitap boyunca katlanarak artıyor. murakami glenn gould'dan bahsettikleri yerde "bundan sonrası dedikoduya girer, yazmak istemedim" diyerek en heyecanlı yerde bölümü noktalıyor. bu nasıl bit etiktir diye düşünüyorum, saygı duyuyorum.

kitapta bahsettikleri isimlerin çoğunu bilmiyordum. onu geçtim, ozawa'nın ismini bile duymamıştım. ancak bu kitap bana oldukça güzel geceler geçirtti. yatağıma yatıp da elime bu kitabı aldığım yarım saatte günün en güzel anlarını yaşadığımı itiraf ediyorum. müziğe adanmış bir yaşamı okumak oldukça keyifliydi.

chad lawson konseri

dün gece salon iksv'de çok güzel bir konser vardı. amerikalı piyanist chad lawson ve ona keman ve çelloda eşlik eden jeffrey bruinsma ve alistair sund ile birlikte sakin ve huzur dolu bir akşam geçirdik. chad lawson'ın müziğini modern klasik ve minimal piyano melodileri olarak tanımlayabiliriz. aslen caz eğitimi almış olan lawson, dün gece hem kendi bestelerini hem de the chopin variations albümünden eserlerini çaldı. 

minimal piyano eserleri deyince bir konserin benim açımdan oldukça güzel geçeceğini tahmin edebiliyorum. chad lawson ile önceden tanışıklığım vardı. bu sebeple nasıl bir atmosferle karşılaşacağımı biliyordum. konser deneyimlerimi anlatmayı pek beceremiyorum. yapabildiğim kadarını yapmayı da unuttum ya da artık işin o kısmını anlatmak içimden gelmiyor diyeyim. daha çok bir konserin bana hissettirdikleri, zihnimden geçen düşünceler ve o konsere gitme/konserden geri eve dönme pratiği içinde bulunduğum ruh halinden bahsetmek beni daha çok rahatlatıyor. çünkü bir noktada bunları ifade etme ihtiyacı duyuyorum. aksi takdirde içimdeki hislerden kurtulamıyorum. oysaki kurtulmak istediğim çok şey var. 

chad lawson'ın inceliği, nazikliği ve hoş sözleri beni düşündürdü. yani ince bir söz duymayı kim istemez ki diye düşündüm. özenli insanlarla günlük hayatta rastlaştığımda o özeni takdir ediyorum. bu hissi özledim. hem de öyle çok özledim ki. ben dün gece özen ve güzellik gördüm. karşımda böylesine başımı iki elim arasına aldıracak bir kemanla karşılaşmayı ummuyordum ama karşılaştım. başım bedenime ağır geldi. gözlerim fazla geldi. bazen böyle oluyor, başımı alıp yanıma koymak istiyorum. başımı bir duvara yaslamak istiyorum. işte o yorgunluk yine geldi. bu sefer müzikle ve güzel bir şekilde. bir süredir kalbimin adeta saatli bir bomba gibi attığını duyuyorum. yani varlığını en çok duyduğun organın ne deseler, kalbim derim. bir saniye sussan ya, birazcık diye yalvardığım oluyor, o derece. gece demeden, gündüz demeden güm güm atıyor. banyo yaparken, süt içerken, temiz bir nevresime ilk uzandığım an ve bir de böyle sakin, güzel eserleri dinlerken bir nebze yavaşlıyor. dün tamamen yavaşladı diyemem ama biraz yavaşladı. aylar önce olsa tamamen de yavaşlardı. ben dalıp giderdim, kendimi de unuturdum, eve dönüşü de. ama dün gece o güzelim müzikte bile zihnim susmadı. düşünceler, düşünceler birbirini kovaladı. bir an durdum, bir dakika dedim. bu güzel konseri kendi kendime mahvetmemeliyim. sonra yine konserin içine dönmeye çalıştım. bir noktada gözlerimin dolmasına engel olamadım. çünkü artık hüzünlü şeylere değil, güzel şeylere duygulanıyordum. o anın benim günlük yaşamımda oldukça kıymetli bir zaman dilimi olduğunun farkındaydım. o an, bu şehirde olmak isteyeceğim başka bir yer yoktu. işe gidince orada olmak istemiyordum, eve gelince de evde. ama o konser mekanında, müziğin yanı başımda olmasından duyduğum hoşnutluğu, eve gelinceye kadar sakladım. yatağa girinceye kadar. sabah uyandığımda ise inanılmaz bir mutsuzluk hissediyordum. neden böyle bir olmamışlık, yapamamışlık ve hayata dair bir başarısızlık hissediyordum, bilemiyorum. halbuki sakin sakin yaptığım bir vapur yolculuğu sonunda ulaştığım güzel bir konser mekanı, oldukça güzel bir müzik ve sonrasında beni birkaç zaman -umuyorum ki gün bazında olsun- idare etmesini beklediğim bir ruh hali vardı. ama duyduğum huzursuzluk üst seviyelerde. 

konseri anlatamadım. keşke anlatabilseydim. şimdi umudum yarın geceki balmorhea konserinde. tam da yakın zamanda "müziği bir baş etme mekanizması olarak kullanmak zararlı mı?" başlıklı bir yazıyı okuduktan sonra tek diyebildiğim, ben müziği ilaç niyetine alıyorum. 

3 Mart 2018 Cumartesi

bir ihtimal damien

duygusal açıdan inişli çıkışlı bir haftanın ardından yine cumartesi günü geldi. en sevdiğim gün. varoluşsal sorgulamalar, iyi gitmeyen tez çalışmaları, arkadaşlarımla konuşmalarımızın dönüp dolaşıp geldiği ortak varoluşsal dertler, hayatın güzel olduğunu düşünmeme rağmen bu sistemde yaşamanın verdiği sonsuz anlamsızlık hissi derken yine bir hafta sonunu ettik. önümde bir şişe şarapla bilgisayar başındayım. bir yandan bilgisayarda çözümü devam eden tez çalışmalarına göz atıyor, bir yandan kendime spotify'dan şarkı üstüne şarkı, albüm üstüne albüm beğeniyorum. bu şarabı içersem depresif hissedeceğimi biliyorum ama içmeye devam ediyorum. bu aralar ev arkadaşım eve az uğruyor ve onun varlığını özlüyorum. görücü usulü başlayan arkadaşlığımızın derin bir dostluğa dönüşeceğini bizi tanıştıran ortak arkadaşım tahmin bile edemezdi. ben de edemezdim. hayat ne garip, sürprizlerle dolu. beni buralarda dağılmadan tutan kişinin çoğu zaman o olduğunu düşünüyorum.  

ama ya evlenip giderse diye düşünmeden edemiyorum ve bencil bir şekilde en azından ben tezimi bitiren dek yanımda kalmasını istiyorum. bunu dile getiremiyorum, getiremem de, utanırım, haddime değil. ama bu şehirden h.'nin gitmesinin ardından bir ayrılığı daha kaldıramam gibi geliyor. en azından şimdi değil. frances ha filmi gözümün önüne geliyor. hani orada arkadaşının evden ayrılıp, erkek arkadaşıyla bir eve çıkmasına bozulan, hatta sanki sevgilisine darılır gibi darılan frances'i hatırladın mı? işte onun gibi içerleme potansiyelimin olduğunu görüp, kendimden utanıyorum.  bunları düşündüğüm bu hafta, bir ayrılık haberi daha öğreniyorum. kardeşim gibi olan i.'nin avrupa'da e. şehrine gideceğini öğreniyorum. bu e. şehri de öyle bir yer ki ben hariç tüm yakın çevremin, tüm o doktoralı parlak mühendislerin akın ettiği şehir. oraya gitsem, istanbul'dan çok daha sosyal bir hayatım olabilir. istanbul'da konserlerin ve şehir dışından gelen insanların beni ziyareti arasına sıkıştırdığım sosyal hayatım, bir ankara ya da potansiyel bir yurt dışı hayatı değil. ankara ve odtü sıkça aklıma geliyor. 

dün işyerinde p.'nin sesli mesajını aldım. kulaklığımı taktım ve dinledim. gözlerim doldu. iyi gitmeyen deneylerinden, yıldığı çalışmalarından bahsediyordu. hadi şimdi size "dersi ekip, kızılay'a gidelim!" demeyi çok isterdim diyordu. hayat ne garip. ben de onun olduğu şehirde, olduğu ülkede bulunmayı çok isterdim mesela. öyle ki bir baktım, beş gün sonra orada damien jurado konseri varmış. hem de ona bir-iki saatlik mesafede. "gel gidelim!" demeyi çok isterdim. tıpkı slowdive konserine birlikte gittiğimiz gibi, damien jurado'ya da birlikte gidelim dedim. ama gidemem. aylardır damien jurado dinliyorum ve dinledikçe kendimle orta nokta bulmaya çalışıyorum. orta noktaya yaklaşıyorum gibi geliyor. kavga etmeden, kendimi yıpratmadan biraz nötrleniyorum. hiç bu kadar yoğun bir şekilde damien jurado dinlememiştim. röportajlarını okudum, youtube'da röportaj videolarını izledim. böyle şeyler yapmayı seviyorum. kimisi ses olsun diye televizyon açar, ben de yemek yerken ses olsun diye youtube videoları açıyorum. açık yüreklilikle depresyonundan bahsettiği on dakikalık bir videosuna denk geldim. anlatırken gözleri doluyor ve neredeyse ağlayacak gibi oluyor. benim de gözlerim doluyor. bunun üzerine konuşması hatta intihar denemesini anlatması beni çok etkiliyor. resim yapmayı müzik yapmaya tercih ettiğini ama resmin para getirmediğini söylediği yerde, resim sevgisinde buluştuğumuz için seviniyorum. bu müzikler hayatımı çekilir kılıyor. aynı dönemde yaşadığım ve müzikleriyle bağ kurabildiğim insanlar olması beni memnun ediyor. yaşasınlar ve ben onların yarattığı şeyleri gelecekte de dinlemeye devam edeyim istiyorum.
***
ah bu şarkılarda geçen şehir isimleri... galiba amerika'yı filmlerden öğrendiğimden daha çok şarkılardan öğrendim.

25 Şubat 2018 Pazar

martin ile zamanı yakalamak

yazmaya çalıştığım tezi bazen bırakasım geliyor. çalışmalarda çıkmaza girdiğim ve kendimi yalnız hissettiğim çok oluyor. danışman hocamın çok hakim olduğu bir alan olmaması, beni yönlendirebilecek iki kişinin buradan gitmesi ve internet üzerinden yaptığımız mailleşmelerin, konuşmaların benim açımdan yetersiz kalması beni biraz karamsarlığa sürüklüyor. şimdiye kadar bir şeyler yapmaya çalışan kendime, geçen seneki ya da bir önceki seneki çalışmaları azimle sürdüren kendime ayıp olmasın, o zamanki bana haksızlık etmiş olmayım diye bugün bırakmıyorum. ama öyle pamuk ipliğine bağlı bir motivasyonum var ki ileride seçebileceğim bir vazgeçişten korkuyorum. bundan sekiz ay önce gelen bir yurtdışı teklifini bu tez yüzünden geri çevirmiş olduğum için oldukça pişmanım. bu pişmanlığı bu hafta öyle derin ve öyle güçlü duydum ki eve geldiğim bir akşam umutsuz hissettim ve ağladım. o zaman bu kararı vermemin sebebi gerçekten tez miydi yoksa ailevi hastalıklar mıydı diye düşündüm. halen de cevabı bilemiyorum. gerçi bu saatten sonra bir önemi de yok. o zaman kalmayı seçtiğim için, şimdi bu tezi bitirmem gerektiğini düşünüyorum. bari bir işe yarasın diye. o zaman belki içim rahatlar diye. tüm bunların ağırlığını hissettiğim bir akşam, hemen müziğe sarıldım. gün içinde en mutlu hissettiğim zaman dilimleri kulaklığı kulağıma taktığım anlar oluyor. o akşam müzik açık uyudum. bir ilaçmışçasına müzikten medet umdum. akabinde 21 şubat'ta salon iksv sahnesinde yer alan martin kohlstedt'i dinlemeye gittim. sanki bir doktora gider gibi gittim o konsere. o umutlarla, iyi olmak ve iyi hissetmek umuduyla. o akşam tecrübe ettiğim konser, son zamanlarda kendimi en huzurlu hissettiğim zaman dilimiydi. alnımı demirlere yasladım ve sonsuz bir sakinlik içinde piyanoyu dinledim. bu minimalist alman tarzını devasa ve kütle gibi yapıların içinde dinlediğimi hayal ettim. hani mesela dedim, şöyle bir binada dinliyor olsam nasıl olurdu. sonra hemen olduğum yeri düşündüm. salon iksv de benim şu şehirde kendimi en rahat hissettiğim mekanlardan biriydi. bu benim için oldukça kıymetli bir şeydi. oraya giderken yaptığım kısa vapur yolculuğunun bile pek çok yolculukla karşılaştırdığımda bu şehirde yaşamaya dair bir güzelliği vardı. başka noktalarda bulamadığım, çok da aramadığım, zaten gönlümün de olmadığı yerlere/mekanlara/semtlere dair potansiyel güzellikler.

nils frahm'ın bir youtube videosu altına yazılan bir yorumu unutmuyorum, sadece iki kelime: berlin bleakness [berlin boşluğu/soğuğu]. 2000'li yılların modern minimalist piyano bestelerine, yapılan bu tanımlama öyle güzel yakışıyor ki. o büyük, brütal binalar gözümün önüne geliyor. benzerlerinin anadolu yakasında "kentsel dönüşüm" adı altında yükseldiğini görüyorum. her yer öylesine beton ve göz alabildiğine gri. ben bu griliği ankara'da bile görmedim. ama istanbul, ama kadıköy, anadolu yakası... koca, gri betonlarla çevrili hayatımda bu müzikler bana çıkış noktası oluyor. martin kohlstedt'i dinlerken ilgimi sadece o ana ve müzisyenin kendisine odaklayabiliyorum. zihnim başka yere gitmiyor, dikkatim bölünmüyor. tüm gece sürse tüm gece dinlerim. iki gece olsa iki gece üst üste giderim. bir doktordan medet umar gibi giderim hem de. beni iyi et ne olur derim.

aşağıda exa isimli parçasının bir performans videosu var. böyle şeyleri dinlerken zamanı yakalayabiliyormuşum gibi geliyor. bu aralar içimden dinlediğim müzikleri anlatmak geliyor. bunları yazabilecek vaktim olsa ve anlatsam ne iyi olurum.

11 Şubat 2018 Pazar

columbus

hayatımı nereye koyacağımı bilmediğim anlar oluyor. bu kafa karışıklığım yıllar ilerledikçe başka bir boyutta sürüyor. gündelik olaylar, insan ilişkilerindeki ufak tefek anlaşmazlıklar ve hatta ülkenin kendisine yabancılaşmak bile daha bugüne ait, daha geçiştirilebilir gibi geliyor. yaşamı anlamlı kılabilmeyi düşünüyorum, yaşlanmayı düşünüyorum, sevdiklerimin yaşlanmasını, kırışan ellerini, beliren kahverengi benleri, kaçamadığımız ölümleri düşünüyorum. hemen ardından evrendeki küçük yerimi düşünüp rahatlıyorum. bazen bu küçüklüğün beni kaybolmuş hissettirdiği de oluyor ama genelde her şeyin, tüm huzursuz hislerin ve hatta tüm hislerin geçici olduğunu düşünüp rahatlıyorum. bazı sabahlar hayat gözüme zor görünüyor. sonra sevdiklerim aklıma geliyor. kaç günümüz var, kaç günümüz kaldı ki gibi şeyleri düşünüyorum. güzel bir ana tanık olmak için katedeceğim kilometreler hiç yorucu gelmiyor. şuradan kadıköy'e gitmek dünyanın en büyük çilesi geliyor ama kilometreler aşıp sevdiklerimin yanına gitmek, sanki bir üniversite öğrencisiymişiz de, yılda bir-iki kere tatillerde buluşuyormuşuz gibi arkadaşlarla farklı coğrafyalarda buluşmak zor gelmiyor. böyle anlar da olmasa bana gerekli bir sebep bulamayacağım. dün gittiğim bir cenaze bana bunları düşündürttü. oldukça soğuk bir havada, rüzgar sağdan ve soldan eserken ben düşündüm. koca binaların arasında derin bir boşluk hissi duydum.  şu zihnin ve bedenin korkutucu yanı üzerime bir ağırlık gibi çöktü. 
***

ölüme ve yaşama dair beni aşan bu hislerden sonra bir film izlemek istedim. bir süredir kogonada'nın ilk uzun metraj filmi columbus'u izleyecek uygun bir zaman arıyordum. filmin aradığım sakinliğe sahip olduğunu daha izlemeden biliyordum. kogonada, sinema üzerine araştırmalar yapan bir akademisyen. çeşitli yönetmenler, sinemada estetik kavramlar üzerine şiir tadında video analizleri var.  benim kendisini tanımam, geçen sene, richard linklater ve zaman üzerine olan yorumunu izleyerek olmuştu. bunun ardından kendisini takip etmeye başladım. 2017 yılı içerisinde ilk uzun metraj filmi columbus yayınlandı. film, ismini aldığı columbus, indiana'da birkaç günlük bir zaman diliminde geçmekte. merkezinde mimari ve iki karakter var. yirmili yaşlarının başında mimariye hayran bir kız ve hastaneye kaldırılan babasını ziyaret etmek amacıyla şehre gelen bir adam. koganada bu filmde kimisi heybetli kimisi zarif; ama hepsi modern ve güzel mimari binaların arasında hissedilen boşluk ve yalnızlığı anlatmış. estetik ve birbirinden güzel sahneler bende rahatlık ve ferahlık hisleri uyandırdı. oyuncular john cho ve haley lu richardson filmin tonuna hakim zariflikte çok güzel oyunculuklar sergiliyor. filmin sinematografik açıdan bir başyapıt olduğunu düşünüyorum. öyle ki kare kare çalışılabilecek bir eser (umarım abartmadım). herkese hitap eden bir film olduğunu düşünmemekle birlikte, bu küçük ve kendi halinde filmin benim nazarımda unutulmayacağını eklemek istedim. filmin soundtrack'i ise nashvilleli post-rock, ambient grubu hammock'a ait. her şey mükemmel bir uyum içinde.

hoşgeldin kogonada.

4 Şubat 2018 Pazar

29

yarın doğum günüm. otuz yaşıma bir kala, kendimi şu hayatta bir yere konduramıyorum. bu yaşta bir insandan beklenilen netlikte değilim. kendimle ilgili, önümde uzanan şu hayatla ilgili her şeyi belirsiz görüyorum. bu hisleri ilk yaşayan ben değilim, son da olmayacağım; işte tek emin olduğum şey bu. artık zamanın doğrusal olmadığını düşünmeye başladım. ama yine de ileri akan sayılar var, bunu inkâr edecek değilim. eskiden şimdi bulunduğum yaş gözüme çok büyük görünürdü. halbuki ben kendimi neredeyse otuz olmuş biri gibi hissedemiyorum; ne o kadar büyüğüm ne de gençliği geride bıraktım (sahi gençlik giden bir şey mi?). önümde uzanan sonsuz alternatifleri, her şeyi yeni baştan kuracak zamana sahip olmayı, karşıma çıkan olasılıklar arasından seçim yapma şansını elimde bulundurma halini geride bırakmaya hazır değilim. halen bir yerlere başvurabilir, bir yerlere gidebilir, sıfırdan düzen kurabilir olma haline sahip olmak istiyorum. lisede ve üniversitede sonunu göremediğim bir yolun önümde uzandığını düşünürdüm. her yeni başlangıç önümde sonsuz sayıda kapı açıyor gibi gelirdi. mesela üniversiteye başlarkenki heyecan ya da üniversite bittiğinde hangi yoldan ilerlesem kararsızlığı... yani o kadar çok yol vardı ki sorun hangisini seçeceğimi bilememekti. şimdi ise yolların azaldığını kabul etmek zor geliyor. bazı şeyleri değiştiremeyeceğimi kabullenmem gerekiyor. kendimi tanıyorum ve tanıdıkça bazı durumlara uygun olmadığımı görüyorum. halbuki bazı şeyleri yapmak benim için daha kolay olsun isterdim. bazı hallere uyum sağlamak, bazı yerlerde bulunmak, bazı duygu durumlarıyla kolayca başa çıkabilmeyi öyle kalpten isterdim ki. elimi kolumu nereye koyacağımı bilmeyi, sırt çantasını bırakıp ofis hayatına uyum sağlamayı, yetişkinlik hayatına dair bazı şeyleri kabullenebilmeyi isterdim. halbuki halen on beş yaşında kurduğum hayallerimi bırakmış değilim. yapmak istediklerime dair, görmek istediklerime dair hayaller. kendimi ne zaman sıkışmış hissetsem eskiden beni ne mutlu ederdi diye düşünüp, sığındığım şeyler var. üstelik bazı şeylere hiçbir zaman cevap bulamayacağımı kabullendim. ben de böyleyim, ne yapayım diyebiliyorum ama olduğum halin hayatımı kolaylaştırdığını söyleyemiyorum. 
***
van gogh'un mektuplarında rastladım, 1883 yılında otuz yaşında olmak ile ilgili etkileyici bir tespitte bulunmuş. 
"çalışan bir adam için otuz yaş, yaşamında bir istikrar döneminin tam başladığı yaştır, insan kendini genç ve enerji dolu hisseder. ama, aynı zamanda, yaşamın bir evresi de sona ermiştir. bu, bazı şeylerin artık hiçbir zaman geri gelmeyeceğini düşündürdüğünden melankoliye sürüklüyor insanı. belirli bir pişmanlık duymak da saçma bir duygusallık değil aslında. evet, birçok şey gerçekten de otuz yaşında başlıyor, o yaşta her şeyin bitmiş olduğu da doğru değil. ancak, yaşamın veremeyeceğini anladığı birtakım şeyleri beklememeyi öğrenmiş oluyor kişi; üstelik her geçen gün daha iyi kavrıyor ki yaşam yalnızca bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada."

3 Şubat 2018 Cumartesi

ıslak mendil

eniştemi kaybedeli üç ay oldu. bu süreçte aklıma gelmediği tek bir gün bile olmadı. uzun uzun düşünmedim, anlık olarak bir şeyler bana hep onu hatırlattı. yaşadığım bir olayı onunla paylaşsam ne derdi diye tahayyül etmeye çalıştım. düşüncelerimi telefonda uzun uzun ona anlatsam, nasıl tepki verirdi diye zihnimde canlandırdım. sonra hep tebessüm ettim. içim sevgiyle doldu. bir insanı pek çok farklı durumda vereceği tepkiyi tahmin edecek kadar yakından tanımanın ne güzel bir şey olduğunu düşündüm. duyduğum eksikliği gidermeye çalışmadım. geçmeyeceğini biliyorum. bunu hayatın bir gerçekliği olarak görüp, yola devam etmeye çalışıyorum. aksi takdirde psikolojik genetik mirasımın altında ezilmekten korkuyorum. 

bu sabah geçen seneden beri giymediğim bir hırkamı giyeyim dedim. elimi cebime attığımda bir ıslak mendil paketi çıkıverdi. geçen kış halam ve eniştem ile gittiğimiz kaplıca tesislerine ait bir ıslak mendildi. olduğum yerde öylece kalakaldım. üzerinde gömeç yazıyor. gözümün önüne geliverdi gömeç. orada denizin dibinde yaptığımız sabah kahvaltısını hatırladım. o kahvaltıyı çok ama çok iyi hatırladım. her şeyi ve tüm güvenli hisleri milyon ışık yılı uzakta hissettim. elimdeki ıslak mendile bakarak öylece koltuğa oturdum. nesnelere anlam yüklemeyi tercih etmiyorum. yani bunun bana iyi geldiğini düşünmüyorum. ama bu ıslak mendille ne yapacağımı bilemedim. hırkamın cebine geri koydum. telefonumda bir de ses kaydı vardı eniştemin. onu da silemedim, öylece duruyor. çok kısa, otuz saniyelik bir şey. arada dinliyorum. sonra gülümsüyorum. hayatın zor olduğunu düşündüğüm anlar oluyor, aklıma onun sen yaparsın diye sırtımı sıvazlaması geliyor. ben kendime o kadar inanmadım ama o hep bana inandı. hep yaparsın dedi. her sınav çıkışında nasıl geçti diye telefon etti. iyi bir not aldığımı öğrendiğimde ilk söylediğim iki kişiden biri oldu. iki üç sene önce akçay'a, yazlıklarına gittiğimde kütüphanede jules verne'in ay'a yolculuk kitabını gördüm. çocuk kitapları serisinden, incecik. bir günde okuyup bitirdiğimi görünce bana on serilik çocuk kitabı alıp gelmiş. içinde jules verne, küçük kadınlar, oliver twist ve niceleri. tıpkı bir meyveyi çok sevdiğimi söyleyince abartıp kilolarca alması gibi. hepsini nasıl yiyeceğim enişteciğim lafımın üzerine, yersin yersin, gençsin demesi gibi. 

canım sıkılınca caddebostan'da yürüyorum. yürüdükçe de kendimi iyi hissediyorum. kafamdan güzel düşünceler geçmeye başladığında, yaratıcı hisler ortaya çıkınca iyi olduğumu anlıyorum. işte o yolun fenerbahçe'ye uzanan son bir kısmı var. fenerbahçe orduevi manzaralı. oraya gelince artık içimi bir hüzün kaplıyor. geçen sene nisan ayında doktor kontrolleri için istanbul'a geldiklerinde orada kalmışlardı. ben de her gün onları fenerbahçe'de ziyaret etmiştim. şimdi karşıya bakıp ona selam gönderiyorum. o ziyaretlerden birinde çektiğimiz selfie'ye bakıp tebessüm ediyorum. sonra yılmamam, yorulmamam gerektiğini hatırlıyorum. enişteme desem çalışmak lazım derdi. ona sormuşum, anlatmışım gibi kendime soruyorum. sonra ondan cevap almışım gibi vereceğini düşündüğüm cevabı veriyorum. haydi diyorum, devam etmek lazım.

akademik insan naifliği

arkadaş çevremin en parlak çocuğu değilim. hoş, artık çocuk bile değilim ama bu başka bir konu. bu açıdan arkadaşlarımın çoğu akademiye yönelirken benim iş hayatına girmem çevremdeki hayat dinamiklerinde farklı bir tercihti. yani iş hayatına girmek ne kadar farklı bir durum olabilir diyebilirsiniz, ben de diyorum ama bu sonucu değiştirmiyor. benim haricimde iş hayatına girenler de savunma sanayine bir süre hizmet edip, sonra ya avrupa'ya kaçan ya da tekrar akademiye yönelen insanlardı. dolayısıyla iş/okul hayatına dair kendi tecrübelerimin haricinde yakinen bildiğim, dinlediğim yaşantılar genelde hep doktora maceraları oldu. hepsinde de gözlemlediğim şuydu: hep akademi içinde kalan insanlarda bir naiflik oluyor. hatta bu naifliğin sevimli olduğunu bile söyleyebilirim. imkanı olan, o şevki ve azmi kendinde bulan insanlar akademi dışına çıkmasın zaten. notlarım elverseydi ben de hep okul içinde kalmak isterdim. iş hayatında, işin kendisi dışındaki konularda kazanılan her tecrübe yıpratıcı ve hayal kırıklığı yüklü oluyor. bunu yaşamaya gerek var mı diye soruyorum; bence yok. akademinin de kendine göre sorunları var, diye konuya başlayan her arkadaşımda gördüğüm, benim iş hayatında pek çok şeye yeğleyeceğim bilgiye dayalı rekabet, çok çalışan çinliler, çalışmayan deneyler, belirsiz geleceğin yarattığı stres. hepsine dediğim; beni geliştiren, potansiyelimin sınırlarını zorlayan ve delicesine rekabet eden akademik insanları, türkiye'de gördüğüm çalışma ortamlarına yeğleyeceğim oldu. sonra düşündüm, bana kaybettiren bir şey varsa o da bir türlü rekabet etmeyi başaramamam, daha doğrusu hiç o kafada biri olamamamdı. okul hayatımı bile bilginin paylaşıldığını, hatta bunun sevgi dolu bir ortamda yapıldığını görerek geçirdim. belki benim de içine girdiğim bu hayatta bocalamamın sebebi buydu. ben bu hayatı yavaş yavaş öğreniyorum. sanırım akademiyi içinde olmadığımdan daha olumlu görüyorum. zorluklarını kabul ediyorum. yine de ne zaman doktorasını yapan, okulda kalan, araştırma gruplarında çalışan bir arkadaşımla konuşsam, okul hayatına dair sevdiğim o naifliği, o bazı şeyleri hiç görmemiş/bilmemiş olma halini ne çok sevdiğimi düşünüyorum. ah o hal ne güzel. öyle ki saçlarını okşayasım, üzülme ne olur diyesim geliyor.

2 Şubat 2018 Cuma

nils frahm'ın müziğini elbette ki kırılan cam sesine tercih ederim

bu hafta benim için oldukça tuhaf bir haftaydı. aksilikler üst üste geldi ve günler bitmek bilmedi. cuma akşamına sağ salim ulaştığım için mutluyum. ulaşamaya da bilirdim. haftanın başlangıcında bir kaza atlattım. evdeki mutfak dolapları üzerime düştü. nasıl kurtuldum, hiçbir fikrim yok. bana bir şey olmadı ama ya olsaydı diye düşününce kötü hissediyorum. üzerime çay ve yulaf paketleri düştü ama hemen yanıma mutfak dolabının içindeki tüm tabak çanak büyük bir gürültüyle devriliverdi. evde şu anda iki üç tabaktan ve iki üç bardaktan başka hiçbir şey kalmadı. her şey kırıldı. muhtemelen bu hafta sonu bir şeyler alacağız. ama bir yandan da ev arkadaşımla birbirimize sesli olarak dile getirmediğimiz bir düşüncemiz var. sanırım bir konuda hemfikiriz. evdeki her şeyin kendi kendini imha etmesi bize bir işaret mi acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. böyle batıl inançlarım yok ama ikimizin de ayrı ayrı acaba bu evde ve bu şehirde devam etmememiz mi gerek diye düşündüğümüz bir dönemde evin bize sürekli sorun çıkarması manidar. evet, zamanlaması oldukça manidar. artık bir şey almaya niyetlenirken almasak mı, bakalım bu sene sonunda burada mı olacağız, diyorduk. tam da bu dönem mutfak eşyalarımız sıfırlandı. 

etrafı temizlemek öyle uzun sürdü ki anlatamam. biz temizlediğimizi sandık ama sürekli bir yerlerden cam parçaları çıkıyor. umarım tamamen temizlemeyi başarmışızdır. bu temizliği yaparken boynumun ağrısı devam etmekteydi. halbuki doktor beni ciddi şekilde uyardı, bir sürü ilaç ve jel verdi. ben de bu halde kalktım, yere dağılan cam parçalarını temizledim. her akşam dinleneceğim diye geldim, bir türlü olmadı. tıpkı her akşam ders çalışacağım diye eve gelerek, çalışamamam gibi. bir akşam ustalar, iki akşam temizlik, bir akşam fizik tedavi doktoru randevusu derken cuma akşamını ettim bile. neyse, hafta sonu çalışmayı planlıyorum. umarım bir aksilik çıkmaz.

bütün bu fiziksel yorgunluğun ve iç sıkılmasının arasında bu hafta çok güzel bir albüm dinledim. nils frahm'ın ocak ayında çıkan all melody albümü. oldukça elektronik, deneysel ve melankolik. bu tarz müziği tanımlamak için birçok sıfat kullanılıyor. çoğu da mimariden çıkma kavramlar. bu şekilde düşününce nils frahm'ın yaptığı müzik benim için daha da anlam kazanıyor. röportajlarında ve albümle ilgili bilgilerde albümü kaydettiği mekanın (funkhaus-berlin) bu müziği şekillendiren birincil unsur olduğunu söylüyor. 1950'lerden kalma mekanda kendine bir stüdyo kurmuş ve neredeyse orada yatıp kalkmış. mekanın akustiğinden ve kayıt için elverişli bir ortam olmasından bahsederken, benim de aklıma kendi kişisel tarihimde kurduğum müzik ve mekan ilişkisi geliyor. teknik bir kulağım olmamasına rağmen bazı mekanlardaki ses farklılığını anlayabiliyorum. eskiden dikkat etmezdim ama şimdi müziğin dinleyiciye ulaşırken kat ettiği teknik yolculuğu da merak ediyorum. sanırım müziğin sanatsal kısmına aklım ermediği için, ben yine mühendisliğe en yakın bunu buldum. müzik, tüm sanat dallarından farklı bir soyutlukta. resim gibi ya da heykel gibi değil. kuş sesine erişmeye çalışmak demeyeyim fakat doğada seslerin bütününe ulaşmak mümkün değil gibi. doğru mu düşünüyorum, emin değilim. bana öyle geliyor. yani bir sesler bütününün doğada taklidi yok. matematiğin bile var ama bir müzik eserinin baştan sona yok. bilemiyorum, tam anlatamadım. nils frahm'ın bu albümü bana böyle kavramları düşündürdü. bohem sanat ortamlarının kalbi berlin'de olsaydım belki daha başka şeyler de düşünebilirdim. 

crack magazine albümle ilgili on iki dakikalık bir video çekmiş. nils frahm ile tam da albümün kaydedildiği mekanda bir röportaj yapmışlar. arada şehirden görüntüler. albümün en sevdiğim parçası olan sunson'a da video içerisinde yer vermişler. benim için şimdilik bir numara sunson, iki numara a place, üç numara harm hymn.
***
bu sabah kalktığımda bir-iki saniye için cumartesi sabahına uyandığımı düşündüm. sonra cuma olduğunu fark ettim ve büyük bir hayalkırıklığı yaşadım. ardından bütün haftamın benzer bir kalp kırıklığı içinde geçtiğini hatırladım. yani tam olarak neden böyle hissediyorum, bilmiyorum. daha iyi hissetmek için çabalamalıyım. giden arkadaşımın, giderken bana hediye ettiği gömleğe gözüm ilişti. tez jürisinde giyersin diye aldım demişti. yani bazen kendim için değil ama bana inanan insanları hayal kırıklığına uğratmamak için çalışıyorum gibi geliyor. gömlek beni bekliyor. ben de çalıştığım saatlerde nils frahm'ın all melody albümündeki gibi müzikler dinliyorum. bence odaklanmaya  inanılmaz derecede yardımcı oluyor. akademideki arkadaşlarıma selam olsun.

24 Ocak 2018 Çarşamba

elimizdeki veda

bir önceki yazıda bahsettiğim arkadaşımı bugün uğurladık. gözlerim doldu ama kendimi tuttum. akşam eve dönerken içim çok sıkıldı, eve girmek istemedim. bize yakın bir starbucks'a girdim. ev harici bir yer olsun da neresi olursa olsun derdindeydim. hava buz gibiydi. bu hüzünlü ruh halinde soğuğu daha da soğuk olarak hissettim. pencere kenarında bir yere oturdum ve dışarıyı izlemeye koyuldum. kahveden ilk yudumu aldığımda kendimi tutamadım ve ağlamaya başladım. böyle kalabalık yerlerde ağlayasım gelince utanıyorum. bazen "bana ne ya, bakan utansın" diyorum ama hiç böyle bir durumda kalmasam daha iyi diye düşünüyorum. sonra annemi aradım. içimde büyük bir boşluk var dedim. bir noktadan sonra sesim çıkmadı. telefonun bir ucunda öylece bekledim. dostum giderken bana çok güzel şeyler söyledi. hayatımda bundan güzel o kadar az söz duydum ki... istanbul bana ne verdi dersen, ilk seni söylerim dedi. öylece kalakaldım. ben de seni dedim. sırf bu bile bana yeter dedim. işe burada başladım, mesleğe burada adım attım ama mesleğe dair öğrendiğim şeyden çok daha fazlasını hayata dair öğrendim ve bunlardan biri de senin gibi bir insanın şu dünyada var olduğunu bilmek dedim. onun yanında ağlamak istemedim ama eve dönüş yolunda kendimi tutamadım.

içimde büyük bir boşluk var ve nasıl dolduracağımı bilemiyorum. ölüm olmasın. evet, ölüm olmasın, onun haricinde her şeyin çözümü var. iyi ki alışmak denen şey var. şu son bir yılda çok arkadaşımı yolcu ettim. çok kişiye veda ettim. buna ölüm de dahil. çok insanı havaalanından uğurladım. mesafelerin dostlukları zayıflattığına inanmıyorum, gerçekten inanmıyorum. bilakis, farklı coğrafyaların ilişkileri zenginleştirdiğini düşünüyorum. benim üzüntüm, bağ kurabildiğim her insanın fiziken uzağına düşmem. mektup arkadaşlığı konusunda uzmanlaşmam. arta kalan çevremin arasında da azınlık hissetmem. halbuki bu tam bir ergen hissiyatıydı. hani böyle olmayacaktım. kotamı doldurmuşum gibi geliyor. bu üzüntüm sadece bugünkü vedaya değil,  şu son bir yılda olgunlukla karşıladığım tüm vedaların toplamına belki de. bununla başa çıkmayı öğrenmeliyim. giden insan yeni bir hayat koşturmacası içinde bıraktıklarını düşünmüyor - düşünmesin de zaten. ama kalanların içinde bir boşluk doğuyor. ben o boşluğu bu akşam şarapla doldurdum. en fazla bir iki gün daha üzülüp, kendi hayatıma odaklanmam gerektiğinin farkındayım. aklıma bir şarkı geliyor. damien jurado'nun rachel & cali şarkısı. bir dostluk şarkısı. o kadar güzel ki. yıllar evvel ilk dinlediğim andan beri zihnime kazınan bir parça. sözleri çok güzel ("benim gibi düşünen biri daha varmış"). duyduğum hüznü neye benzetiyorum diye düşünüyorum. sevgilisinden ayrılmış yirmi yaşında bir genç gibiyim. filmi izlerken o his geçmişte kalmış gibi düşünmüştüm ama elio'nun hissettiklerini hissediyorum (call me by your name: maalesef aklımdan çıkmıyor). öyle katıksız bir hüzün.

bugünkü veda, şapkamı önüme alıp kendi hayatımla ilgili düşünmem gerekliliğini bana hatırlattı. hatta bunu beynime sopayla vurarak yaptı. bunun için de önce şu tezi bitirmeliyim. çok yavaş ilerliyorum ve alfabenin henüz a harfindeyim.