14 Ağustos 2016 Pazar

blonde on blonde

bu sabah üşüyerek uyandım. yaz başından beri yatarken penceremi üstten aralık kalacak şekilde bırakıyordum. kalktım ve dışarı baktım. rüzgar esiyor ve yağmurun gelmesi yakın görünüyordu. pencereyi tamamen açtım. üşümeyi özlemişim. erkenden evden çıktım. yürüdüm yürüdüm. tişört ince geldi ama hiç dert etmedim. uzun zamandır ilk kez bugün yataktan olmak istediğim ruh halinde çıktım. olmak istediğim derken, olumlu bir şekilde uyanmaktan bahsediyordum. zira beklentim düşüktü. bu sabah ilk kez "ben ne yapıyorum, ne için çalışıyorum, asıl istediğim ne?" gibi sorular zihnimin içinde dönmedi. bir nevi ikinci ergenlik olduğunu düşündüğüm, varoluşsal sıkıntılarla debelendiğim bir dönemden geçiyordum ve şimdi kafamda soru işaretleri yoktu. sokakta erken saatte yürürken ben, sadece var oluyordum. ne zihnim ne de kalbim devredeydi. bu hafifliğin göğsümü rahatlattığını fark ettim. bir pastanenin önünden geçerken yeni çıkmış poğaça kokusuna takıldım. sağlıklı yaşam ayağına hamur işini uzun zaman önce hayatımdan çıkarmıştım. ama bu sabah ne margarin umurumdaydı ne de alacağım kaloriler. kendime bir poğaça aldım. yetmedi bir tane daha aldım. duygusal açlık ile fiziksel açlığı gayet iyi ayırt edebiliyordum ve bu sabahki tamamen fiziksel bir açlıktı. poğaçamı yedim, kahvemi içtim. sonra yağmur başladı. her şey gözüme birazcık ama sadece birazcık daha temiz göründü. spotify'da kendime hazırladığım şarkı listelerinden birini açtım. nada surf, blonde on blonde karşıma çıktı. şarkı bitti, ben bir daha dinledim. bitti, bir daha dinledim. derken bir saate yakın dinlediğimi yürüme süremden anladım. ben nada surf'ü bu şarkının da içinde olduğu let go albümünden sonra bıraktım. daha doğrusu şöyle diyeyim, yıllar önce tanıdığımda zaten let go çoktan çıkmıştı. sonrasında beş albüm daha çıkarmışlar ama ben hiçbirini dinlemedim. ancak sağda solda, takip ettiğim mecralarda rastladıysam dinlemişimdir, o kadar. let go sonrasını bilmem; ancak öncesiyle karşılaştırdığımda bu albüm kafamdaki nada surf imajının dışında kalır. mavi albüm kapağıyla birlikte fazla yumuşak ve iddiasız bir havası vardır. ama ben sevmiştim bu albümü. benim için tam bir arka plan albümüydü. kimse nada surf'ü popular varken, blonde on blonde şarkısıyla tanımlamazdı (yani herhalde) ama benim aklıma ilk gelen hep bu şarkıları olmuştur. mesela dylan'ın blonde on blonde albümünü bu şarkıdan sonra dinlemiştim. ben ilk kez bir dylan albümü dinlediğimde lise birdeydim ve o albüm desire albümüydü. çünkü o zamanlar sevdiğim çocuk o albümü önermişti. şimdi düşünüyorum, bence desire benim dylan albümleri listemde ilk üçte bile olamaz. yani olsa olsa bendeki hatırından ötürü olur ama ondan daha çok sevdiğim üç dylan albümü sayabilirim. mesela blonde on blonde onlardan biridir. hem dylan'ın bu albümünü dinlememe vesile olduğu için hem de başlı başına güzel bir şarkı olduğu için nada surf'ün bu şarkısını severim. teen angst kavramını birine anlatmak istesem popular şarkılarını gösteririm ama kendi kişisel tarihimde  blonde on blonde'u kulağıma takar, yürüyüşüme devam ederim. 

not 1: zaten bunlarda çok kolejli havası var, ben devlet okulunu bilirim. benim teen angst'im daha çok the headmaster ritual tadında. bu da başka bir yazının konusu olsun. 

not 2: lisede ilk duyduğumuzda sınıfça garipsediğimiz "raining cats and dogs" deyiminin, modern zamanlarda ciddi ciddi kullanıldığını gördüğüm tek yer olarak da bu şarkı zihnimde yer etmişti. 

12 Ağustos 2016 Cuma

kulağımızın pası silinsin

amerikan şehirlerini müzik vesilesiyle tanıdım. gidip görmüşlüğüm yok ancak birçok amerikan şehri için aşağı yukarı kafamda oluşmuş bir algı var (işte bunlar hep kapitalist amerikan oyunları). kimisi bu şehirleri nba'den ötürü bilir, ben de müzikten ötürü biliyorum. bildiğim zamanlardan beri de sempati duyduğum bir şehir var, o da seattle. başlangıç noktası da tabii ki grunge. yıllar geçti, benim müzik zevkim grunge'dan başka yönlere evrildi ancak seattle sempatim her zaman var oldu. geçen hafta arkadaşım p. beni  hibou isimli tek kişilik bir projeden haberdar etti. bir baktım seattle'danmış. "eee-boo" olarak telaffuz ediliyormuş. yirmi yaşındaki peter michel, hibou adını taşıyan ilk albümünü anne babasının evinde kaydetmiş. etheral dedikleri bir tür var ya, işte öyle. biraz dream pop, biraz shoegaze, bolca lo-fi tadı var. lo-fi sevgim sağolsun, yatak odasında kaydedilen müziklerin gönlümde yeri ayrı. bu tarz müziklerin de kısa özeti: polaroid fotoğraflar, uzun yaz öğleden sonraları, bitmeyen yaz tatilleri. hipsterliğin gözü kör olsun. bunlardan kulağım yorulduğu gün kendimi içim geçmiş sayacağım. şimdilik yirmi beş yaş altı gençlerin hülyalı parçalarını dinlemeye devam ediyorum. zaten bir de seattle'danmış kerata. wild nothing, washed out, youth lagoon sevenlere gelsin.  


bu yirmi yaşındaki kızcağızı videoları henüz sadece birkaç yüz görüntülenme sayısındayken izlediğimi bilirim. julien baker'dan daha önce de bahsetmiştim. tennessee'den. 2016 yazı itibariyle ilk kez avrupa'ya ayak basmış ve festivallerde çıkmaya başlamış. bir gün bunu diyeceğimi hiç düşünmezdim ama ben bu kıza primavera'da kalabalıklar içinde kendi başına takılırken rastladım ve "i like your music" dedim. utangaç bir şekilde teşekkür etti. kendisini sırtında kırmızı sırt çantasıyla festival boyunca bir-iki kere daha gördüm. ben böyle şeylere alışık değilim, gel bir bira içelim deme cesaretim olsaydı içebilirdik gibime geliyor. yani o derece. aşağıya bir videosunu koydum. kendime gösteremediğim şefkati bu kıza gösteriyorum. ah bilmiyor ki bazı şeyler gelip geçiyor, üzülmeye değmiyor. 


şu ingiliz humour'u denen şey bir ilginç azizim. adamlar ciddi bir yüz ifadesiyle arcade fire'ın win butler'ının saç modelinden bahsedip birazcık bile olsa tebessüm etmiyorlar. pes doğrusu. üç kişilik londralı happyness isimli grubu tanımama vesile olan "montreal rock band somewhere" isimli şarkıda diyorlar ki "i'm wearing win butler's hair / there's a scalpless singer of a montreal rock band somewhere" şimdilik 2015'te yayınlanan weird little birthday isimli bir albümleri var. dream pop esintili gitar müziği yapıyorlar. bu gitarlar ve bu vokaller tam bir 90'lar dostum. kendimi bu albümden alamadım. yirmi dakikalık bir tiny desk videosu paylaşıyorum. bence cuma böyle güzel.

11 Ağustos 2016 Perşembe

no cars go

biraz turist rehberi gibi oldum. eşin dostun gelen misafirlerine bilmediğim istanbul'u gezdirirken ben de kendimi geliştiriyorum. kendim için zahmet edip buradan bir yere gitmem, üşengeçliğim üzerimde. ancak insanlar ta nerelerden gelmişler, ayıp olmasın diye araştırıp bir şeyler okuyorum. son dört hafta sonum buraya gelen arkadaşlarımla ya da onların arkadaşlarıyla şehrin sokaklarını arşınlamakla geçti. herkes uzaklara gitmeden bir istanbul'a uğruyor. otobüs terminalinde gidenlere el sallayan yazıhane memuru gibi oldum. her gidişin bir hüznü oluyor, istesem de istemesem de oluyor. işte yine böyle bir günde vapurda etraftaki çirkin binaları seyrederken beynimi dağıtma isteği duydum. kendimi bildim bileli periyodik olarak arzuladığım bir şey var; kafamı müzik eşliğinde duvarlara çarpmak. tıp bilimi buna bir isim veriyor mu acaba? neyse, kafamı vurabileceğim konserleri kaçırmıyorum. şimdilik ancak bu yolla kendimi tatmin ediyorum. daha doğrusu benim ölçütlerim içinde kafa sallayabileceğim müzikler belli, böyle konserlerin hayalini kuruyorum. elimdeki imkanlar kısıtlı olunca kafamı duvara vurmak yerine arcade fire açıyorum: no cars go. iki sene önce pitchfork gibi ana akım mecralardan birinde arcade fire'ın ilk abümü için "vay arkadaş, funeral'ın 10.yılı olmuş!" temalı bir yazı çıkmıştı. başlığı görünce ben de sahi o kadar oldu mu, demiştim. olmuş. hatta the suburbs çıkalı bile altı yıl olmuş. oysa dün gibi. 

sevdiğim insanlarla ortak bir şeyler üretmeyeli çok oldu. en son ürünümüz olarak bir bitirme projesini görüyorum. hayatımın en güzel ekibiyle okul bitirdim, bir okul daha olsa onu da bitirirdim. birlikte olma halinin verdiği üretkenliği başka şeyde bulamıyorum. kendi potansiyelimi sonuna kadar kullanıp, daha iyi bir ben olmamı sağlayan dostlarımla iş yapmayı özlüyorum. yaptığım işe kendimden bir parça koymanın kıymetini biliyorum ve bunu para babaları için yapmayacak kadar duyguluyum. insanın yaptığı işi en iyi şekilde yapmaya çalışması etik açıdan önemli. bu aynı zamanda kendinden bir şey koymak demek oluyor mu? etik olarak yaptığım işi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum ama gönlümden bir parça koyuyor muyum, bilmiyorum.

arcade fire benim için,  kendilerinin olabilecek en iyi halini bir aradayken ortaya koyan insanlar demek. birinin içindeki en iyiyi ortaya çıkarmak, üstelik bunu on kişiyle birlikte yapabilmek demek. ikili ilişkilerde bile tarafların egosu birbirini ezerken, on kişinin egosunu bir kenara bırakıp, inanılmaz güzellikte şeyler üretmesi demek. bu ilham verici insanların birlikteliğini izlerken hayata olan inancım tazeleniyor. içimden kocaman bir alev topu çıkıyor, kendimi enerjik hissediyorum. dünyanın magma tabakasına iniyorum. aklıma hep zihni sinir fikirleri geliyor. arkadaşlarım bana olmayacağını söyleyene dek inanılmaz düşüncelerle doluyorum. no cars go şarkısı eşliğinde ufolar çiziyor, galaksiler arası seyahat fikirleriyle kalem ve kağıda sarılıyorum. hiçbir toplu taşıma aracının gitmediği yer nere olabilir ki diyorum.

başa çıkma sanatı

içinde yaşadığımız bu aptal sistemin beni mutlu ettiğini söyleyemem. küçükken hayal ettiğim yaşam tarzı sabah sekiz, akşam beş olan bir hayat değildi. hep yaratıcılıkla yapabileceğim bir işim olmasını isterdim. benim mizacıma uygun olan buydu, bundan emindim. bilimsel şeylerle uğraşmayı seviyorum ancak özel sektör için yapılan bilimin -hele de türkiye'de- saf bilim olmadığının farkındayım. o yüzden insanların dünyayı kurtardıkları sanrısıyla yaptıkları işleri abartmaları bana komik geliyor. birtakım şeyler haricinde pek çok şeyin gerekli vakti ayırıp ve azmi gösterince o alanda ortalama ve üstü eğitim alan herkes tarafından yapılabileceğini düşünüyorum. ama bu yaşam şekli, insanı içindeki yaratıcılığı öldüren bir yola itiyor. ben içimdeki üretken damarın günden güne kuruduğunu hissediyorum, içimdeki su çekiliyor. kendimi kendime hatırlatmam gerek. neler severdim, neler dinlerdim diye geriye dönüp bakıyorum. bunların hiçbirini melankolik bir nostalji özlemiyle yapmıyorum. biliyorum ki geçmişe özlem bu yaşımda aradığım son şey. benim tek istediğim özümü hatırlamak. lisedeki ben ne dinlerdi, onu ne mutlu ederdi, sıkıldığında huzuru neyde bulurdu, bunları hatırlamaya çalışıyorum. on beş yaşındaki ben ile şimdiki benin tutkuları aynı. hayatımda bir sürü şey değişti ama müzik hep olduğu yerdeydi. iki sene önce havaalanında ipod'umu kaybettiğimden beri müzik dinleme pratiğim değişti ve telefona kurulu spotify üzerinden ilerlemeye başladım. kendime ceza olsun diye de yenisini almadım. biraz da spotify'ın bana sunduğu yeni keşiflerin cazibesine kapıldım ve arşivcilik yanımı bıraktım. geçen haftalarda oturdum; yıllardır karıştırmadığım harici diskimi karıştırdım. belki sabaha kadar birçok albüm dinledim. beni canlı tutan müzik sevgime sarıldığım sürece kendi özel alanımı yaratabildiğimi düşündüm. odamda duvarlara bakarak müzik dinlerdim. mavi sony discmanim vardı. ankara pasaj abileri vardı, bana çekme cd'ler yaparlardı. arşivimde gördüğüm birçok şeyi uzun süredir dinlememiştim bile. jj72 vardı mesela. ah şimdi kimler hatırlıyordur acaba? büyük bir merakla ve açlıkla bulduğum her şeyi okuduğum, dinlemek için bir kenara not ettiğim yaşlarımda takıla takıla dinlediğim albümler vardı. galaxie 500 mesela, strange şarkısı hayatımda en çok dinlediğim şarkılardan biri olmalı diye düşündüm. slowdive dergilerden öğrendiğim bir gruptu, souvlaki'nin kişisel tarihimde hatırı sayılır bir yeri vardı. alison geceleri kulaklıkla uyurken dinlediğim bir şarkıydı. lise çağında müzik namına birçok şeyi öğrendiğim yerli müzik dergileri yazarlarına bütün bir müzik arşivimi borçluyum. bazı şarkılar var ki kıyıda köşede kalmış, bazı şarkılar var ki bir müzisyenin gizli kalmış mücevheri olmuş. bunları öğrendiğim insanlar vardı. birilerinden bir şeyler öğrenmek güzeldi. şimdi bu açlığımı tatmin edecek kimse yok. bu beni eksik hissettiriyor. yalnız ya da kötü değil, eksik. çünkü biliyorum ki (cümleye çünkü ile başlanır mı?) müzik de bu hayatla bağ kurmanın yollarından biri ve ben başkalarının müzik üzerinden anlattığı hikayelerde bir sebep buluyorum. bu sebep ne için, bilmiyorum. en iyi dostluklarımı müzik üzerinden kurdum. bu bir sebep mi mesela? şimdi değil, şimdi yapmam ama on beş yaşındayken bir çocukla aynı müzikleri dinlemek onu sevmek için yeterli bir sebepti. sıkı bir dostluk için müzik bir nevi çimentoydu. hiç pişman olmadım. biliyorum ki artık böyle şeyler bir daha olmaz. kendi müzik sevgim ve tutkum içinde yalnızım. bunu gerçekçi bir bakış açısıyla değerlendiriyor ve üzülmüyorum. benimki bir tespit. bu şarkılar içinde kendimi hatırlıyor, sarılmam gereken şeyin ne olduğunu beynime kazıyorum. kendime wilco ile veda ediyorum. 
sevgiler.

10 Ağustos 2016 Çarşamba

sürü

kafamın içinde bir ses var, sürekli benimle konuşuyor. bir ben var benden içeri ki hiç susmuyor. zihnim hiç kapanmayan bir bilgisayar gibi sürekli işliyor. aynı anda bir sürü şeye bölünüyor, eş zamanlı işlemler yapıyor. bu dağınıklık beni yoruyor, huzursuz ediyor. bazı şeyleri konuşacak gücüm yok. içimden başka bir varoluşun izini sürmek geliyor. david foster wallace'ın yazılarında (ya da youtube'da izlediğim röportajlarında, tam hatırlamıyorum) birkaç kere kullandığı bir tabir var, mental landscapes, işte ben de bunun peşine düşmek istiyorum. insandan uzakta, doğanın içinde hayvanları ve bitkileri uzun uzun izlemenin hayalini kuruyorum. kuzu, koyun, keçi, inek, öküz gibi hayvanları okşamak, kedilerle bakışmak istiyorum. uzaylılar da olabilir. yeter ki insan dışı olsun. 

şu hayatta yapmak istediğim şeylerden biri sürü gütmek. bu işi kendim yapamayacağım için bir çoban sürüsünü güderken ona eşlik edebilmeyi umuyorum. toprak nasıl bereketliyse tıpkı onun gibi bereketli olan küçükbaş ve büyükbaş hayvanların yanında zaman geçirsem mesela.  insandan başka bir canlıyla iletişim kurmak  ve ona dokunmak istiyorum. "what a piece of work is a man" demiş sheakespeare, doğru demiş. yaşım ilerledikçe hümanist bir insan olmadığımı fark ediyorum. içimdeki adalet hissinin peşinden gittikçe sivrildiğimi ve kara koyun olduğumu görüyorum. başıma ne geliyorsa bundan geliyor. iyi bir insan olmak istiyorum ama buralarda içimdeki iyilik kayboluyor. bu bende sıkıntılara sebep oluyor. sıkıntımın peşine takılsam dipsiz kuyulara dalacağım. halbuki artık yeşerebileceğim ve yüzümü güneşe dönebileceğim toprağı bulmak istiyorum. içimdeki iyi niyeti, umudu ve sevgiyi kurutmayan bir ortamda nefes almanın hayalini kuruyorum.

al yanaklı pandaya kahve ikram ettim. canım benim, kırk yıl hatırı var dedi. 

25 Temmuz 2016 Pazartesi

phantasmagoria in two


bugün bulaşık yıkarken bir yandan spotify listem açıktı. birbiriyle alakasız şarkılar gelip geçerken kulağım tim buckley'nin phantasmagoria in two şarkısına takıldı. o an bulaşıkları bıraktım ve ayakta kalakaldım. elimde bulaşık eldivenleri, su boşa akarken, gözüm bir noktaya daldı gitti. kendimi tutamadım, gözümden birkaç damla yaş düşüverdi. ağlamayacağım diye direndim ama hislerime karşı koyamadım. çalan kırılgan bir aşk şarkısıydı ama benim aklıma bu ülke geldi. bir boşalma anıydı. bir dalga gibi üstümden geldi geçti. geri çekildiğinde kendimi rahatlamış hissettim. şunu düşündüm, duygularıma kapılıp onların peşinden gitmemeliyim. öğrendiğim bir şey var ki; duygular anlık, gelip geçiyor. iyi hisler gibi kötü hislerin de gelip geçici olduğunu bilmeliyim ve bunun gönül rahatlığında kötü hissin bir süre sonra etkisini yitireceğini kendime hatırlatmalıyım. işte sahilde yürüyüp geldikten sonra huzursuz ruh halimin biraz yatıştığını unutmamak için bunu defterime yazıyorum. yazıyorum ki bir sonraki huzursuz hissettiğim anda defterimi açıp okuyabileyim. insan zihni unutkan. bir zaman, bir yerde mutlu olduğunu unutmaya meyilli. halbuki ben bir zaman mutlu olmuştum. şimdi kendime bu huzursuz hissin de geçeceğine ve tekrardan iyi hissedeceğim bir anın geleceğine dair telkinde bulunuyorum. depresyonun ayak seslerini iyi tanıyorum ve kendime iyi gelenin ne olduğunu biliyorum. bu ülke beni mutsuz etmek için elinden geleni ardına koymuyor ama ben güncel siyasetten bağımsız olarak iyi ve sağlıklı olmak için çabalamam gerektiğini biliyorum. iyimser biri asla değilim ama kötümser de olmak istemiyorum. dünya üzerindeki zamanımı olabildiğince beni iyi hissettirecek şeyler tecrübe ederek geçirmek istiyorum. yarın nerede olurum, hangi coğrafyada gözümü açarım bilmiyorum ama hayatta kalmak istiyorum. yaşamak istiyorum. müzik dinlemek istiyorum. 

henüz benim yaşımdayken bu dünyadan göçüp giden müzisyenleri görünce içim buruluyor. tim buckley mesela, phantasmagoria in two şarkısını yazdığında yirmi yaşındaymış. benden yedi yaş küçük. wikipedia'dan tarihi kontrol ettiğimde şaşırıyorum. hem hayranlık duyuyorum hem de hüzünleniyorum. kısacık ömrüne neler sığdıran müzisyenler, ressamlar, yazarlar var. onlar birer efsane olarak bugüne gelmiş. bense evrende çok küçüğüm ama bu durumla hiçbir sorunum yok. ben sıradan bir insanım ve sıradan bir insan gibi yaşayıp gitmek istiyorum. bu ülkeden bir yere sürgüne gitmek zorunda kalmak istemiyorum. sıradan bir insan gibi iç rahatlığıyla gülebilmek, sevebilmek, sevgimi yönlendirebileceğim mecralar/insanlar olmasını istiyorum, bu kadar. beterin beteri olduğunu biliyorum. daha kötü bir ülkede de doğabilirdim. geçen cuma yaşadıklarımız belki bir savaş değildi, farkındayım ama bizi travmatize etmek için yeterliydi. güneydoğu'da yıllardır insanların üstünden bombalar ve uçaklar geçtiğini biliyorum ve bize "sizin üstünüzden geçen bu bombalar neydi ki?" yaklaşımını kabullenemiyorum. benim kimseyle bir derdim yokken bana ve benim gibilere bunları reva görmelerine dayanamıyorum. 

neyse, asıl niyetim tim buckley'nin henüz yirmi yaşındayken yazdığı bu sevgi dolu şarkısı karşısında yaşadığım duygu yoğunluğunu anlatmaktı ama bana her şey ülkemi hatırlatıyor. genç insanların geride bıraktıkları eserlere her seferinde sevgiyle ve buruklukla yaklaşmaktan kendimi alamıyorum. "her yer yağmurlu, her yer korku dolu" diyor şarkıda. bence de öyle. dünyada güvenli bir yer yok ve bu beni korkutuyor.  pelin'in devrim stadında elinde gitarla bu şarkıyı çaldığı günlere dönmek istiyorum.

24 Temmuz 2016 Pazar

algiers: tuzsuz helvaya bire bir

ben algiers isimli atlantalı müzik grubunu bundan birkaç ay önce bugün olduğu kadar takdir edememiştim. kendi adlarını taşıyan ilk ve şimdilik tek albümlerini birkaç kere döndürüp rafa koymuştum. kendilerini daha ilk parçadan sevmiştim ancak belki de o zamanki ruh halime uygun düşmemişti. bu hafta birkaç gün bir şey dinleyemedikten sonra ilk dinlemek istediğim algiers oldu; çünkü aklımda politik, protest ve aktivist etiketleriyle kalmışlar. içinden geçtiğimiz dönem itibariyle bu şekilde tanımlanan bir müzik grubunu dinlemeyecektim de kimi dinleyecektim dedim ve algiers'ı kulağıma taktım. albüm benim için bu hafta anlam kazandı. iş yaparken onları dinledim, uzun sahil yürüyüşümde onları dinledim. lisedeki ingilizce hocamızın kulakları çınlasın; yorgun ve cansız görünenlere "tuzsuz helva gibi durma çocuğum" derdi. işte ben de bütün hafta tuzsuz helva gibi varlığımı devam ettirmeye çalışırken algiers dinleyerek kendimi topladım. bir atomun kütlesinin çekirdeğinde toplanması ve gerisinin boşluk olması gibi ben de varoluş enerjimi müziğin içine yoğunlaştırdım. bana şifa veren şey, beynimi parçalamasını istediğim bir müzikte kafamı sallarken duyduğum heyecandı. 



algiers'ın irony.utility.pretext şarkısını takdim ederken (zamanlaması manidar) afro-amerikalı vatandaşların davasına destek verdiğimi belirtirim. birlik ve beraberliğe ihtiyaç duydukları şu günlerde davalarından vazgeçmemelerini dilerim. bir oy hakları var. demokrasiye inansınlar. demokrasi her şeyi çözmekte. eğer siz de onların davasına destek veriyorsanız bu distopik parçayı birlikte söyleyebiliriz:   "d e s t r o y   p r i m i t i v e  m a n!"

"they said it's not enough
just to shoot us down
it's a sound that's systematized
it's a noise just to drown us out
but when your time is come
we'll all be there
just to watch you fall
and then one by one
all the parasites will just fall off
you put your vote in a ballot box
this one's marked undp
inscribe your
tyrant's name in blood
choice is the guillotine"

ayı kardeş serisi

      ayı kardeş serisi 1 numaralı resim: bundan sonra en çok hayvanları seveceğim temalı çalışmam

dün metroda laptop çantamı açtırdılar. iş icabı büyük ekranlı ve hantal bir laptopum var. sanırım büyüklüğü dikkat çekti, bilemiyorum. bunun içinde ne var dediler. laptop dedim. açabilir misiniz dediler. açtım. herkes elini kolunu sallayarak geçerken neden beni durdular şimdi diye alındım. halbuki kendi halinde, risk teşkil etmeyen bir görünümüm olduğunu düşünüyordum. acaba laptopum ile yürürken okumuş biri gibi mi göründüm. okumuşun şerrinden hepimizi koru yarabbi.

bütün hafta sadece bir kere sahilde yürümek dışında iş-ev arası gidip geldim. haftanın sonuna geldiğimizde o kadar bunaldım ki dün akşam içimde kilometrelerce yürüme isteği belirdi. eve gelir gelmez üstümü değiştirdim ve cadddebostan'a indim. oradan da fenerbahçe'ye kadar hiç durmadan yürüdüm. yürüdükçe açıldım. insanlar normale dönmeye çalışıyor gibiydi ve belki kendimi kandırmak olacak ama bu beni memnun etti. hayır, bu gerçekleri gözardı etmek değil ama ne bileyim, yaşamaya devam etmek ve vazgeçmemekti belki. bilemiyorum, tek isteğim günlük rutinlerimi normal bir şekilde devam ettirebilmekti. bisiklete binenleri, paten kayanları, çimlerde oturanları görünce benim de hayatımı olağan akışına döndürmem gerektiğini düşündüm. aksi takdirde akıl sağlığımı yitireceğimden korkuyorum. kalbim hala ağrıyor. içimde bir endişe var ki yok olmuyor. bu hafta bedenim bana fiziken bir tepki verdi. gün içinde bir-iki kere bir an geldi ve karnıma iğneler batıyor gibi oldu. kırmızı kırmızı noktalar belirdi ve bir kaşıntı gelip geçti. google'da arattım: vücuda iğne batması hissi diye. bir sürü fiziksel şeyi sıralamışlar ama bana dediği "sıkıntıdan yavrucuğum, sıkıntıdan." en azından vücudumun böyle tepkiler vermesini önlemeliyim. bunun önünü kesmeliyim. daha önceden geçtiğim sıkıntılı dönemlerde aldığım tavsiyeler hep bir rutin oluşturma üzerineydi. yıllar içinde bunu ben de fark ettim. moralimi bozan bir şey olduğunda artık depresif bir moda bürünüp yorgan altına girmektense kafamı meşgul edecek şeyler bulmaya çalışıyorum. ard arda börek, çörek, kek pişiren kadınları ilk kez üç dört sene önce anladım. ben de bir şeyler pişirmek istiyorum ve yemek yapıyorum. taze fasülye, kabak, bamya pek güzel. bu darbe ve karşı sivil darbe ikilisinden benim yanıma kâr kalan bir tek kağıtları bitirircesine yazmam oldu. hatta tekrardan blog yazmaya bile başladım ki bu benim için yeterince ilginç.

dün sahilde yürürken dakikalar geçtikçe kalp ağrımın hafiflediğini ve kaybolduğunu fark ettim. yaşamın içine katılmam gerektiğini düşündüm. bir süre daha kalabalık yerlere gidemezdim ancak elimden geldiğince kendi hayatımı normale döndürmeliydim. çantamı mı kontrol edecekler, buna yapacak bir şeyim yok, etsinler. geçen hafta bugün hiç susmayan whatsapp grupları korkudan artık ses etmez oldu. annem bile telefonu kapatırken "hükümetimiz en iyisini bilir" diye kapatıyor (to be on the safe side). bir yandan gülüyorum, bir yandan geleceğime dair endişeleniyorum. benim tek istediğim gençliğimi yaşamak (eğer hala gençsek?) ne zaman şu ülkeden dışarı adımımı atsam enerji patlaması yaşıyorum, kendimi tanıyamıyorum. ama yaşlanan ailemi ve arkadaşlarımı bırakmak da istemiyorum. ben böyle düşündükçe arkadaş grubunda odadan en son çıkan ve çıkarken ışıkları söndüren kişi olmaktan çekiniyorum. bu da başka türlü bir yalnızlık getiriyor. kendi memleketinde herkesi bir bir yolcu ederken geride kalan kişi olmak hüzünlü. giden arkadaşlarım için en iyi şeyleri diliyorum. umarım ben de kendi iyimi bulurum.

                           ayı kardeş serisi 2 numaralı resim: arkadaşımla gökyüzünü seyrediyorum temalı çalışmam

dün yürürken ev arkadaşım aradı. eğer hala sahildeysem yanıma geleceğini söyledi. eve girmeye niyetim yoktu, onu bekleyebileceğimi söyledim. bir süre sonra yanıma geldi ve biraz da onunla yürüdük. sonra biz de çimlere oturduk ve gelip geçen köpekleri, bir taşın üstüne kıvrılan kedileri seyrettik. uzun uzun hayvanlar alemini inceledik. tüylerini, ayaklarını, yüzlerindeki ifadeleri. onları seyrettikçe yumuşadığımı hissettim. içime bir huzur geldi. sanki geçen hafta bu saatte yanı başımıza atılan bombaları duyan ben değildim. sanki geçen hafta bu saatlerde pencereleri zangır zangır titreyen bir evde yanı başında annesi ağlayan ben değildim. bu şirin köpeklere ve kedilere sarılmak istedim. bir süredir resme tekrardan dönüş yapmıştım (bu da ayrı bir hikaye). sonra darbe içimdeki resim sevincini bıçak gibi kesiverdi. kendi kendime dedim; işte benden almaya çalıştıkları bu. izin vermemem gereken bu. elimdeki tek ömrü almalarına izin vermemeliyim dedim. geçen haftaya kadar müzik dinleyip, resim yaparken şimdi neden paralelize olmuş gibi salonda oturuyorum dedim. yaşamaya devam etmem lazım. kimseye inat olsun diye değil, kendim için hayata devam etmeliyim. sağlıklı olan bu. benim kendime karşı bir sorumluluğum var; o da ruh halimi belli bir noktanın üzerinde, stabil olarak muhafaza etmek. bu nedenle bu sabah bir haftanın ardından tekrardan çizim yapmaya başladım. hayvanları çizmeye karar verdim. hayatımda ilk kez hayvanları resmediyorum. bu nedenle zorluk yaşıyorum. bir seriye başladım: ismi ayı kardeş serisi. ilk resim, artık sevgimi sadece hayvanlara vereceğim temalı. ikincisi de ayı kardeşle gökyüzünü seyretmek üzerine. ikincisinde ayı kardeşi biraz büyük kedi gibi çizmişim ama olsun. ayı arkadan nasıl çizilir ya?

ayı kardeş başta olmak üzere tüm hayvanlar alemine sevgi ve selamlarımı iletiyorum. 
geyik kardeş yolda. 
to be continued...

20 Temmuz 2016 Çarşamba

miras kavgası

içimde derin bir boşluk var. sanki bir yakınım ölmüş gibi bir boşluk. kalbim de ağrıyor. sanırsam psikolojik. belden yukarımı esneten hareketler yapıyorum ama bir türlü fayda etmiyor. bugün kendimi zorlayıp pilatese gittim. biraz iyi gelir gibi oldu ama gecenin bu vakti tekrardan bir ağırlık çöktü. fiziksel bir şey olmadığını biliyorum, bir sene önce tetkikler yaptırmıştım. ne zaman sıkılsam böyle oluyor. yıllar içinde depresif ruh haline girmemek için neler yapmam gerektiğini, bana nelerin iyi geldiğini gözlemleyerek öğrendim. birinci iyi gelen şey fiziksel hareketimi arttırmak. bu nedenle kendimi zorluyorum. sonra bir şeyler üretmek. yazmak yazmak, belki yemek yapmak, bir şeyler çizmek. böyle durumlarda film izleyemiyorum, dikkatim dağılıyor. bol bol müzik dinliyorum. kulaklarım kanayana kadar müzik dinlemek istiyorum. mesela bu akşam scofield konseri vardı ama iptal oldu. bu, bu sene içerisinde ülkenin içinde bulunduğu durumdan ötürü iptal olup da gidemediğim ikinci konser. konseri yemişim, bize bir şey olmasın. bundan bahsetmekten utanıyorum, arkadaşın iptal olan yıllık iznini, tatile harcadığı ve geri alamayacağı bir ton parayı düşündükçe ben utancımdan susuyorum. biz müziği evde de dinleriz.
*
en son okuduğum kitabı da yarım bıraktım, onun yerine sabahattin ali serisine başladım. lisede kürk mantolu madonna ve kuyucaklı yusuf'u okumuştum ama bir de şimdi okumak istedim: içimizdeki şeytan. ben liseden beri pek az türk romancısı okudum. bu yaşımda içimden onlara geri dönme isteği geldi. yakın zamanda akçay'a gittim ve her kuzey ege'ye gidişimde andığım gibi, edremit'te doğmuş büyümüş olan sabahattin beyi tekrardan andım. vatanına olan kalp kırıklığını düşündüm. henüz 15 temmuz olayı olmamıştı bile. zaten olmasına gerek var mıydı? son üç yılda yaşanan olaylar beni de küstürmüş, kırmıştı. herkes bir şey diyor ya, benim en net kapıları kapattığım an 2014 mart'ı yerel seçimleriydi. o gece okulda bütün ankara'nın oylarını saymıştık ve saydığımız oy ile açıklanan oy birbirini tutmuyordu. bundan sonra gelen her şey kapanan kapıya yalnızca bir kilit daha vurdu. vurdu vurmasına ama ben ilk kez bugün, temmuz 2016 tarihinde vatanından uzakta bir ömür geçiren şairleri ve yazarları anlıyordum. ben de vatansız hissediyordum. memleket uzakta, sisler içinde güzel bir idea gibiydi. memleket hasreti çekmek için illa kilometrelerce öteye gitmek gerekmiyordu. aidiyet hissim yoktu, ah keşke olsaydı. bundan sonra sokaklar beni öldürmek isteyenlerle doluydu. beni korkutan tepedekiler değil, sokakta yanından geçtiğim adamdı. taksisine bindiğim şoför, bakkaldaki amca, vapurda yanına oturduğum çocuk, sokakta arkamda yürüyen erkekti. biz yaralı bir köpek görsek üzülüp, yardım etmeye çalışan insanlardık ama onlar üstümüzde tepinip, bizi öldüresiye döven canilerdi. biz bunlarla baş edemezdik. biz kimseye vuramazdık ama onlar bir lafla bizi kan revan içinde bırakırlardı. daha önce bıraktıkları gibi, daha önce öldürdükleri gibi acımadan öldürüp, bir kırbaç da tanrıları için vururlardı.
*
nâzım'ın şiirleri mesela, meğersem ben bu şiirleri hiç anlamamışım. bu yaşımda anlamaya çalışıyor ve bir sigara tiryakisinin pakete uzanması gibi nazım'ın şiirlerine uzanıyorum. sabahattin ali sonra. canım kitabı yarım mı kalacak bilmiyorum ama onun memlekete gücendiği gibi güceniyorum ben de bu toprağın insanına. cahit sıtkı'nın idealindeki memleketi ben de istemez miyim? isterim ya, hem de nasıl isterim.

lise birinci sınıfta hocamızın zorla okuttuğu yakup kadri eseri yaban'ı bundan bir sene önce, bombaların hemen ardından ülkeye yoğun bir şekilde öfke hissettiğim bir dönemde tekrar okumuştum. birden bire aklıma gelmişti, biz de birer yaban mıyız acaba demiştim. basım yılı 1932 olan bu kitap, 2016 yılında bana ne çok şey anlatıyordu. bazı yerleri dönüp dolaşıp tekrar okuyorum. bu gece raftan bu kitabı aldım; altını çizdiğim yerlere şöyle bir göz attım.

"gün geçtikçe daha iyi anlıyorum. türk "entelektüel"i, türk aydını, türk ülkesi denilen bu engin ve ıssız dünyada bir garip yalnız kişidir. 
bir münzevi mi? hayır; bir acayip yaratık demeliyim. öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat olduğunu bildiriyor. 
her memleketin köylüsüyle okumuş yazmışı zümresi arasında, aynı derin uçurum var mıdır? bilmiyorum! fakat okumuş bir istanbul çocuğu ile bir anadolu köylüsü arasındaki fark, bir londralı ingilizle bir pencaplı hintli arasındaki farktan büyüktür. 
bunu yazarken elim titriyor."
benim de elim titriyor. kalbim atıyor. biri internette demiş, yufka yüreğimin içine edeyim diye. al benden de o kadar! benim de yufka yüreğim batsın, polisin dövdüğü kim olursa olsun resmini görünce içim kötü oluyor. bizler de aile kavgasına kurban gittik iyi mi? düşman kardeşlerin miras kavgasına.

19 Temmuz 2016 Salı

"you are on earth. there is no cure for that"*

kafamdan ışık hızıyla düşünceler geçiyor. kalbim yırtılacak gibi ve sol göğsümde bir ağırlık var. cuma gecesinden beri uyuyamıyorum, yorgunum ve her şeye yabancıyım. göğsümü açmak için hareketler yapıyorum. kollarımı iki yana açıp, göğüs kafesimi şişiriyorum ama yine de aldığım hava yetmiyor. cuma akşamı istanbul'dan ankara'ya annemi ziyarete gitmek için yola çıktığımdan beri varacağım yere varamamış gibi hissediyorum. bir şey oldu. bir şey oldu, kötüler bir şey yaptı ve ben fiziken bulunduğum yerde değilim.

cuma akşamı saat 9'da esenboğa'ya indim. kızılay'a giden otobüslerden birine binip önce emniyet genel merkezinin, sonra genelkurmayın, ardından da meclisin önünden geçtim. eve adımımı attığımda saat 10'du ve 10.30'da askerlerin istanbul'da köprüleri kapattığı haberi geldi. ardından genelkurmaya girildiğini, ardından silahlı çatışmalar çıktığını, ardından emniyetin basıldığını gördük. bütün bunlar benim yarım saat önce geçtiğim yerlerde oluyordu. telefonuma bir bir mesajlar gelmeye başladı, whatsapp grupları hareketlendi. “neler oluyor? iyi misiniz? sokakta mısınız?” temalı mesajlaşmalar oldu. havaalanında olacağımı bilenler aradı. neyseki evime varmıştım. varmıştım ama güvende değildim. sonra jet sesleri duymaya başladık. bomba mı jet sesi mi ne olduğunu anlayamadığımız şiddette seslerin ardı arkası kesilmedi. ne bileyim ben ne sesi? f16’yı sadece bayramlarda görmüş insanım. elbette korkarım. dikmen'deki arkadaş evinin balkonundan meclisi çekiyordu ve gökyüzünden yağan ateşleri görüyorduk. sonra mit'in yakınında oturan arkadaş masanın altına sığındığını söyledi. çatışma olduğu haberini bana televizyondan önce o muhitte oturan adam verdi. korkuyorum öleceğim herhalde dedi. whatsapp konuşması esprili bir şekilde başlamıştı ama hakkınızı helal edin noktasına geldi. bizim ev, arabayla meclise 15 dk'lık mesafedeydi. yargıtay lojmanlarına, trt'ye, köşk'e yakındık. neredeyse evin balkonundan olan biteni seyrettik. tai lojmanlarından video yolladılar, bahçeli’den yolladılar, gazi hastanesinde gece nöbetinde olan arkadaş hastanenin kırılan camlarının fotoğrafını yolladı. ilker'de oturan buzdolabının çatlayan raf camlarını çekip yolladı. duyduğum her şiddetli seste -ki bu yaklaşık 10 dk'da bir- öleceğimizi düşündüm. aslında ankara'ya haftaya gelecektim ama o zaman bir arkadaşın istanbul'da nikahına katılacağım için biletimi 15 temmuz akşamına almıştım. saatler ilerledikçe tek düşündüğüm şu oldu; artık tesadüf mü kader mi ne dersen de, demek ki buraya bu akşam gelmemin bir sebebi varmış dedim. annemin yanında olmak ve hatta onunla ölmekmiş dedim. meclise üçüncü bombayı attıklarında camlar zangır zangır titredi. dedim herhalde evin az ötesine attılar, o sırada televizyonda son dakika haberi geçti, meclise üçüncü bomba atıldı diye. bizim eve değilmiş diyerek bir nefes aldım. bak bu çok korkunçtu: bir yerlerde başkalarının üstüne gelen bombanın ardından, benim üstüme gelmediği için derin bir nefes aldım. her şey o kadar yanlış, o kadar insanlıktan uzaktı ki topluca aklımızı yitirdiğimizden emindim. bu seferki bomba mıydı? bombaymış, trt'ye atılmış. bu seferki bomba mıydı? değilmiş, ses bombasıymış. bu seferki kesin bomba evet, gölbaşı'na atılmış soru-cevaplarıyla geçen bir gecede jetler hiç durmadı. sesler hiç kesilmedi. sabah 8'e kadar sürdü bu durum. çıldıracağım sandım. her seferinde camlar titriyor, apartman sallanıyor. daha önce hiç duymadığımız şiddette sesler kulağımızdan kesilmiyor. belli bir saatten sonra saat başı okunan selalar ve fetih suresi olduğunu sonradan öğrendiğimiz ve bana ışıd'ı anımsatan bir garip sureye başlandı. cihada çağıran ve “sayın cumhurbaşkanımızın adina” diye bize seslenen bir hoca. hem de tüm gece ve bütün cumartesi boyunca. dine inanmamama rağmen bu toprakların bir kültürü olarak ölürsem camiden cenazemin kaldırılmasına takılmazdım; yani daha önce bu konuyu hiç düşünmemiştim bile ama artık onu da istemem. hayatımda ilk kez vasiyetim olsun diye içimden geçirdim, ölürsem cenazem bu camilerden, bu hocalarla kalkmasın. kimsenin inancıyla işim olmazdı ama bir süredir onların tanrılarına ve dini pratiklerine bilenmeye başlamıştım. cuma gecesi itibariyle de dinlerine  bildiğim küfürleri sıralar hale geldim. her saat başı dediği "allah, muhammed ve cumhurbaşkanının adına" çağrısı ile aklıma gelen tek şey şuydu: darbe diye başladık ama islami devrim ile noktalıyoruz . sabah 4 olmuştu ve halen jetler vızır vızır uçuyordu. annem bana “ışıkları kapa, ışıkları kapa görmesinler!” diye bağırdı. o sırada kablolu yayın gitti. sizi bilmem ama benim internetim hiç çekmedi. google sayfası bile açamadım. karanlıkta sessizce otururken, elimde telefon, filmin sonuna geldiğimizi görüyordum. 30×50 ebatındaki bayraklarıyla darbeyi önleyen halkımızla gurur duyan bir iktidarımız, selalarla meydanlara dökülen imanlı insanlarımız vardı. annem bir köşede ağlıyor, ben öylece boşluğa bakıyordum. 

sabah 6 olduğunda biraz kestireyim dedim. saat 8'de  şiddetli bir bomba sesiyle yerimden fırladım. ilk dediğim siktir demek oldu. bomba mı, ses bombası mı yoksa alçaktan uçan bir jetin yankısı mı bilemedim; ama beni yerimden zıplatmaya yetti. bütün gece ağlamamıştım ama o an sinirlerim boşaldı ve yere çöküp hüngür hüngür ağladım. telefona baktım, hemen gelen mesajları gördüm: "arkadaşlar ses bombası galiba." gittim televizyonu açtım. kablolu yayın gelmişti. beş para etmez televizyon kanallarında yeni bir bomba haberi mi var dedim, akıncılara bir şey(?) attıkları haberini gördüm. bunun üstüne tekrar sela okundu. sonra tekrar okundu. sonsuza kadar sela okundu. bütün cumartesi ve pazar günü hiç aksatmadan iki saatte bir insanları sokağa davet eden hoca, benim sokağa çıkanlara karşı olan nefretimin üstüne ateş atıp durdu. kornalar kornalar, hiç susmayan kornalar... sela, korna, sela, korna döngüsünde geçen bir hafta sonundan sonra pazar günü istanbul'a dönüş için yola çıktım. havaalanına giden otobüslere binmek için kızılay'a geldim ancak kızılay demokrasi şöleni için tahsis edilmişti. tüm yollar kapalı, tüm yollar eli silahlı polislere emanetti. ben de otobüslerin bir diğer durağı olan stadın karşısına gitmek için bir taksi buldum. taksiyle meşrutiyet, ziya gökalp ve sıhhıye'den geçerken kırk yıllık hitit güneşine bile onun resminin asıldığını gördüm. kendimi bildim bileli hitit güneşine hep bir sevgim vardı ve böylesi bir günde üzerine resim asılarak onun ırzına geçildiğini düşündüm. o sırada taksicinin dikiz aynasına doğru eliyle bir rakamı yaparak; "tek bir üniformalı bırakmıyorlar, tek bir tane" sözlerini işittim. sustum. bundan sonra yapmam gereken işte buydu: susmak. yaşamak istiyorsam, dövülmemek istiyorsam tek yapmam gereken susmaktı. sonra telefonum çaldı ve amcam bana panik yapmamam gerektiğini ama sabiha gökçen'de bir çatışma olduğunu bildirdi. bende nasıl bir şans vardı diye düşündüm. ankara'ya gelirken darbe oluyor, istanbul'a dönerken çatışma çıkıyor dedim. ama biliyordum ki bu bir tek benim talihsizliğim değildi.

uçak rötar yaptı. havaalanında x-raylerden geçtikten sonra kurulmuş olan polis masasına kimliğimi verip, tc numaramı kayıt etmelerini izledim. buna karşı çıkan biri polisle ağız kavgasına girdi. ben kendi kendime polis karşısında vatandaş olarak ne gibi haklarımın olduğunu adamakıllı öğreneyim dedim ama sonra kendime güldüm. bundan sonra öğrenmesem de olurdu. bu bilgiler hiçbir işime yaramayacaktı ki.

sabiha'ya gecenin bir yarısı indim. ellerinde yeşil osmanlı tuğralı bayraklar sallanan adamların tekbir sesleri arasında otobüs bir türlü ilerleyemedi. yollar kapalı, demokrasi şenliğini kutlayan insanlar çaldıkları kornalarıyla birer kahramandı. bense ankara'dan çıktığımdan beridir bir türlü hedefime varamayışım ve önüme sürekli engeller çıkışıyla adeta after hours filmi icindeydim. bu iki ucu boklu değnek olan oyunda ne desen darbeciydin.

eve vardığımda kulağımda tekbir sesleri yankılanıyordu. buzdolabından soğuk su alırken bir sene önce dolabın kapağına astığım, fransa'nın nice şehrine ait 30'larda çekilen siyah-beyaz eski fotoğrafa gözüm takıldı. doğru ya, benim cuma sabahı nice'deki kamyon olayını duyunca tüylerim diken diken olmuştu. olayın oluş şeklinin vahşeti bir yana, promenade des anglais caddesinin resmi bir yıldır buzdolabımda asılı durmaktaydı. geçen sene bir yaz okulu için oraya gittiğimde çok beğenip almıştım. hem de tam bu zamanlar, temmuz ayı ortası. ama sanki bu olayı duymamın üzerinden çok gün geçmiş gibiydi. 15 temmuz 2016 cuma gününün üzerinden çok uzun zaman geçmiş ve o hafta sonu yaşadığım en uzun hafta sonu oluvermişti. karşımda artık benim için ölümle eşleşen bir caddenin fotoğrafı, kulaklarımda tüm gece aralıksız devam eden bomba sesleri ve tüyler ürpertici sureler ile bir hafta sonunu daha bitiriyordum. 

*samuel beckett. bahar malik vesilesiyle.