çok içim sıkıldı ve biraz yürüyeyim dedim. amacım sahile gitmekti ancak yolun yarısından geri döndüm. sokaklar bana güvenli gelmedi ve tedirginlik içinde eve koşmak istedim. eve dönüş yolunda gözüme bir trafik tabelası ilişti. "okul var, 20 ile gidiniz" tabelaları var ya hani, işte ondan. okul dedim. okuldan okullu çocuklara, oradan öğrencilere geçtim. oradan da suruç'taki güzel çocuklara gitti aklım. belki en büyüğü benim yaşımda, çoğu benden küçük, öğrenci ve tek amacı insanlara yardım etmek olan bir sürü çocuk. daha çok gençler ve bugün hepsi toprağın altındalar. bu gençler, birilerine orada işleri neymiş? dedirtecek kadar çoğu kişinin bulunamayacağı bir özveri ve insanlık çabası içindeler. benden küçük bu çocukları gördükçe ben insanlığımdan utanıyorum. bu insan sevgisini, dişinden tırnağından arttırdığını hiç tanımadığı insanlara ulaştırma gayretini gördükçe kendi hayatımın değerini sorguluyorum. sırt çantalarıyla gitmişler suruç'a. onlardan geriye kalan çantalarının toplu fotoğrafı vardı bugün gazetede. altındaki yazıyı okuyamadım, anında sayfayı kapattım. neşeli, güler yüzlü, pırıl pırıl çocuklar... artık yoklar ve öldürenin devlet olduğundan şüphe duymuyorum. dünün ışid'i bugün olmuş deaş, id ya da daiş. devletle kol kola. dalga mı geçiyorsunuz siz bizle diye bağırmak istiyorum. bilmediğimiz savaşların, anlamsız kavgaların içine sürükleniyoruz. birinin başına bir iş gelse ilk şüphe duyduğum devlet. korkuyorum ama korktuğumdan daha fazla tiksiniyorum. her gün biraz daha kan kokan bu ülkede bu kadar acıyla nasıl başa çıkılır hiçbir fikrim yok. şakalar, komiklikler yapmak gelmiyor içimden. iki sayfa bir şey okumak, bir şey dinlemek dahi istemiyorum. o çocuklar benim arkadaşlarıma çok benziyor. bana, okuldayken birlikte yemek yediğim, çay içip sohbet ettiğim insanlara benziyorlar. otobüste çektikleri fotoğraf gözümün önünden gitmiyor. hayat nasıl devam ediyor bilmiyorum. bu çocukların aileleri bundan sonra yaşayabilir mi?
o günde takılı kalan çok insan var. yarın bir şey olmamış gibi işe gitmeyelim. bir şey olmamış gibi otobüse binip, durakta inip, sokaklarda yürümeyelim. bir kere de hayat akmasın. böyle şeylere alışmayalım. asıl devrim o zaman olur. kalbimizin ortasında adeta bir holocaust anıtı var.
barselona ilk kez yıllar önce aklıma düştüğünde farklı hayallerle oraya gitme fikrine kapılmıştım. bu bir süre böyle devam etti. sonra gerçekleşmeyen her hayal gibi zamanla olmayacağını kabullenip zihnimden silmeye çalıştım. şehre biraz da gönül koyduğumdan olsa gerek, önceliğimi şimdiye kadar hiç oraya vermedim. aradan yıllar geçip de d. mimarlık doktorası yapmak üzere oraya taşınınca barselona aklıma tekrar düştü. bu sefer hem dostumu görmek üzere oraya gidecek hem de şehri barselona'yı çok iyi bilen d. ile gezecektim. daha ilk gece havaalanından eve gider gitmez d. laptop'ta google maps'i açtı ve bana şehri anlatmaya başladı. aynı ders gibi. ama hiç şikayetim yoktu, o ne anlatsa dinlerdim. ziyaretimi özellikle primavera'ya denk düşecek şekilde ayarladık. line-up'taki diğer isimler bir yana, bizi heyecanlandıran patti smith ve horses konseptli turnesiydi. benim için gençlik hayalinde patti smith, sigur ros, pj harvey ve nick cave vardı. tam da hayalin hakkını verecek şekilde hayal bile edemeyeceğim bir yerde dinleme imkanı bulduğum sigur ros'un ardından, patti'yi d. ile dinleyecek olmak benim için çok anlamlıydı. lise döneminde müziği paylaştığımız, her gün öğle arasında birbirimize elde yeni bir çekme cd ile koştuğumuz günlerin ardından patti benim için dostlukla birlikte büyüyen bir sevgiydi. uçakta hayat ne garip diye düşünüp durdum. kalbim heyecanla pıt pıt atarken, hem yeni bir şehri keşfedecek olmanın heyecanını hem de bu şehirde beni bekleyen eski dost ve patti'yi düşünüyordum.
ankara'daki odamın duvarında patti smith'in 2007 yılındaki bayblon konserinin imzalı posteri halen durmakta. hayatımda duvarıma astığım ilk ve tek poster budur. çerçeveletip, en değerli mücevher gibi baktığım bu posterde love, peace, patti yazıyor. yanında da lenny kaye imzası. d. bunu imzalatıp bana hediye etmişti. aldığım en kıymetli hediye. aradan sekiz sene geçti. çok zaman demek. bir sürü şey değişti. lise geride kaldı. müzik namına geçirdiğim büyük ivmeli öğrenme sürecim o döneme ait. yeni "keşfettiğim" bir grubu büyük bir heyecanla birine anlattığım zamanlar geride kaldı. albümü cd'ye çekip de sarı post-it kağıtlara şarkı listesini yazıp, zarfın içine koyup d.ye veriyordum. şimdi artık beğendiğim bir şarkıyı link'iyle birlikte whatsapp'tan ya da spotify'dan birine yollamak çok kolay, gerçi yaş ve yıllarla alakalı bir durum da var. artık yeni dinlediğim bir albümde ilk refleks olarak "bunu hemen x'e dinletmeliyim" hissi yok. hiç yok demeyeyim, pek yok. ne zaman bir konsere gitsem fark ediyorum, müziğe tutkuyla bağlı olmalı hali beni yaşama bağlayan güçlü şeylerden. bu derece güçlü tutkuları toplumsal yaşamda bir şeylere karşı hissetmek zor. birine karşı hissediyorsan bile kabul.
sanırım ergenken ölçü-kontrol yok. müziğe duyulan sevgi de, akabinde gelen ter, beliren hormonlar ve feromonlarla ilintili dürtüler de sınırsız ve yoğun. düşünüyorum da bunların hiçbir kötülüğünü görmüyorum. patti bana bütün bunları ifade ediyor. horses'ın kapağındaki inanılmaz cool ve kendinden emin pozuyla dünyayı sallamayan o tavrı, bana olmak istediğim kadın hakkında ilham vermişti. patti korkusuz, öfkeli ve muhalifti. onu 2015 yılında 69 yaşında halen aynı şekilde görmek bana bu sefer de elli sene sonra olmak istediğim kadın için ilham verdi. rock'n roll nigger'da doğaçlama yaptı, hükümetlere sövdü ve hepimiz özgür bireyleriz diye bağırdı. sizler dünyanın geleceğisiniz dedi. horses albümünü baştan sona şarkı sırasını bile bozmadan çaldı. hatta free money bittiğinde "evet, şimdi albümün ilk yüzünü bitirdik" dedi. elegie ile konseri noktalarken bu şarkıyı yıllar içinde kaybedilen birçok insan için söylediğini anlattı. tek tek isimleri saydı. fred sonic smith'te alkış koptu. "ve şimdi bir de lou reed" dedi. yine bir alkış dalgası oldu. sonra ağlamaya başladı. o sıra çevremdeki bir sürü insanın gözünden yaş döküldüğünü gördüm. kim bilir herkes ne düşünüyordu. tüylerim diken diken olmuştu. benim için manevi anlamı olan bir konserdi ve duygusal olarak biraz ağır geldiğini fark ettim. insanın aklına hem kendiyle ilgili şeyler geliyor(ilk dinlemeye başladığım günler, o zamandan bu yana olanlar) hem de patti'nin artık yaşının hayli ileri olması ve "acaba bir daha görür müyüm bilmem" hissinin verdiği bir burukluk oluyor. geceyi böyle hüzünlü kapatmamak adına "geçmiş geçmiştir ve geleceğe bakmak lazım" dedi ve albüm dışı tek şarkı olarak rock'n roll nigger'ı çaldı.
lisede bir line up yapsam herhalde böyle olurdu diyeceğim, patti'nin ardından kendimizi belle and sebastian'da bulduk. tatlı tatlı ve şirin şirin. sabahları serviste get me away from here i'm dying dinlerken hep istanbul gibi bir şehir gözümün önünde canlanırdı. denizi olan ve yüksek bir tepeden şehrin manzarasını seyredebildiğin bir yer. isabete bak ki şimdi istanbul'dayım ancak belle and sebastian tatlı bir anı ve manzara eğer iyi bir yer bulamazsan betondan ibaret. bu nedenle her ne kadar kendilerini sevgiyle dinlesem de asıl ilgimi çeken "under the milky way"-the church oldu. steve bey'in bu kadar cool bir insan olduğunu bilmiyordum. sahne karizması böyle bir şey olsa gerek . yatak odası sesini dinlediğimiz steve beyin ardından 80'lerin new wave'ine iç geçirdim. rock, gitarlar, saykodelik 70'ler bir yana ama new wave diye bir şey var. çok seksi. adeta bir high on music. aynı şemsiye altında toplamak doğru olur mu bilmiyorum ama gitarların kirliliği ve muğlaklığı, vokalin kayboluşu gibi şeyler kafamda new wave ve shoegaze'i yan yana koyuyor. bu ikisinin gönlümde yeri ayrı. the church'ten reptile ile geceyi noktaladığımızda ben çok mutlu bir insandım.
bir de primavera kapsamında şehrin çeşitli yerlerinde kurulan sahneler ve verilen konserler dahilinde güzel bir gruba rastladım. elimde ajandam ve günlük planımla modern sanat müzesi olan macba'ya vardığımda avluda kurulmuş olan primaverapro sahnesine rastgeldim. sonrasını hatırlamıyorum. saatlerce oraya takılı kaldım. meğersem o gün brezilyalı grupların günüymüş ve ülke dışında henüz etkinliği olmayan gruplar kendilerine ayrılan yarım saatte performanslarını sunuyorlarmış. ben de bir tanesini çok beğendim. sağa sola sordum adları ne diye kimse bilmiyordu. gittim ses ekipmanlarının olduğu kısımdaki görevlilere sordum, câmera olduğunu söylediler. hatta web siteleri de şöyle. grup sahneden indikten saatler sonra bir ara hemen ötemde kendilerine rastlayınca adeta bir groupie edasıyla yanlarına gidip, "ben sizi çok sevdim kardeş" dedim. çok mutlu oldular. brezilya dışındaki ilk konserleri olduğu için çok heyecanlı olduklarını anlattılar. ayaküstü muhabbet ettik ve sonunda gitarist bir dakika bekler misin dedi. bir yere gitti ve geldiğinde elinde 3 adet kendi cd'leri vardı. ikisi ep, bir tanesi albüm. hediyeymiş. ben de imzalar mısınız dedim. ilk kez bu kadar groupie oldum.
gezdiğim yerler, gördüğüm şeyler ve dinlediklerim bana son zamanlarda geçirdiğim en güzel günler olarak döndü. kendimi günlerce süren bir pijama partisinde hissettim. görülecek ne çok yer var. deneyimlenecek bir sürü şehir. şimdiye kadar tek bir yer harici hep bir başıma gezmeye alıştığımdan olsa gerek, bir dostla bir şehri keşfetmenin güzelliğine yeni varıyorum. barça'dan aldığım ders de bu olsun.
hayatımda gezi'den sonra ikinci kez bu ülkede güzel şeyler olabilir diye umutlanıyorum. ilk kez bir seçimden sonra ben de sevindim. yaşımıza göre çok seçim gördük. genel, yerel ve referandum. bu yaşımda kaç kere oy kullandığımı sayamayacak kadar hatırı sayılır defa sandık başına gittim. şu anda hissettiğim şeyi daha önce hissetmediğim için adını koyamıyorum. geçen seneki yerel seçimlerde çalınan oylarla alınan ankara sonuçları; bende, arkadaşlarımda, bildiğim birçok kişide evden cenaze çıkmış gibi bir his bırakmıştı. yenilmeyi geçtim, verdiğimiz oyun gözümüzün önünde çalınması, mideme ömrüm boyunca unutamayacağım bir yumruk indirmişti. bu yüzden ne yazık ki umutsuzlukla oy ve ötesi gibi oluşumların önünün kesileceğine inanıyor, artık ne yaparsak yapalım bir şey olmayacağını düşünüyordum. asla boşvermişlik değil, öyle bir umutsuzluk ki hayal bile kuramayacak denli kuruyup kalmak. ar damarı çatlayan insanlar arasında olmaktan iğrenmek. kime ve ne için oy vereceğimi en baştan bilmeme rağmen hiç kimseyle birlik ve beraberlik hissi duyamıyorum. gezi'ye kadar toplu girişilen hareketin bu kadar güçlü ve kıymetli olduğunun farkında değildim. neyseki bunu genç yaşımda fark ettim. fakat ardından geçtiğimiz süreçte bir şeyler oldu. ben bir kırılma yaşadım, adını tam koyamamakla birlikte futbol taraftarlığından tut da siyasal parti sempatizanlığına kadar olan her türlü müşterek girişime mesafeli bakmaya başladım. ne tembel bir insanım ne de yürekten inandığım bir şeye desteğimi göstermekten imtina edecek kadar umursamaz. benim buradaki bütün insanlarla aramı ısıtmak için zamana ihtiyacım var. "bu ülkedeki insanlarla barışmak" diyeceğim ama teknik olarak küs değilim. kırılma ve gücenme gibi duygusal sözler de edemem; çünkü iş duygusal olmaktan çıktı. sadece son iki yıl, sadece son on üç yıl değil, genel anlamıyla bir kızgınlık duyuyorum. bizler iyi insanlarız ama hak etmediğimiz kötülükleri görüyoruz. tam içim yumuşuyor gibi oluyor sonra bir ziyaretimde okulda baraka'daki panoda iğneli duran onur yaser can'ın resmini görüyorum ve gözlerim doluyor. sonra geçen kış anadolu'nun tam ortasındaki bir kasabanın çay bahçesinde annesinin telefondan aldığım intihar haberini hatırlıyorum. kanım çekiliyor. bu sadece on üç yıllık iktidarın suçu değil. çok köklü ve kolay kolay gitmeyecek bir pisliğin bugüne yansıması. annem benden daha umutlu. annem çevremdeki birçok arkadaşımdan aylar önce oyunu hdp'ye vereceğini açıklamıştı (dededen beri altı ok'a mürekkep basan bir ailedeki kamuoyu açıklaması!). benim de umutlu olmam gerektiğini söylüyor. seçim sonucunu alınca sevindim sevinmesine ama başımın üstündeki o kaba eli öyle benimsemişim ki halen gerçek gibi gelmiyor. ben ki 70'lerin solcu ihtiyarlarıyla syriza zaferi kutladım, bundan aldığım heyecanla podemos'u takip ediyorum; ülkemdeki bu seçim bana elalemin ülkesindeki seçim sonucu kadar içinde-tedirginlik-barındırmayan-bir-his veremiyor. ben utanmıyorum, böyle hissetmeme sebep bir ortamda yetişmemde emeği geçenler utansın.
bunu yazmazdım ama bir cumartesi gecesi yaklaşık bir şişe şarabı tek başıma içtikten sonra çenem düştü. fazla rahat hissetmenin verdiği cesaretle biraz iç dökmek amacıyla başladığım bu yazıyı paylaşmak benim için fazla cesaret gerektiren bir şey oldu. sanırım alkol bana bu cesareti verdi.
***
sufjan stevens'ın yeni albümü carrie & lowell'ın çıktığını görmüş ancak dinlemeyi düşünmemiştim. bunun bir nedeni de son zamanlarda singer-songwriter müzisyenlerden ziyade ne dediğine dikkat kesilmeden sadece müziğin kendisini dinlediğim şeylere takılmamdan ileri geliyordu. hayatımda hiç olmadığı kadar gürültülü ve sert şeyler dinliyor; normalde bilinçli şekilde uzak durduğum kakafoniye meyilli seslere meylediyordum. bunun nedeni içimde biriken enerji için bir çıkış yolu bulmak, zihnimde çözemediğim şeyleri kabullenmek ve kızgınlıklarımdan kurtulmaktı. bu yaşıma kadar singer-songwriterlar ile kendime telkinde bulunurken, artık yatakta başıma yorgan çekmekten vazgeçip, beni sıkan ne varsa çaresini sokaklarda aramayı seçiyordum. böyle bir ruh halindeyken sufjan stevens'un pitchfork'ta yayınlanan şu röportajına denk geldim. sufjan, yeni albümünden bahsediyor, carrie & lowell'ın üç sene önce kaybettiği annesi carrie ile olan ilişkisini anlattığı otobiyografik bir albüm olduğunu söylüyor. röportaj çok içten. sufjan'ın çocukluğundan başlayarak bugüne gelmişler. annesinin bipolar ve şizofreni tedavisi gördüğünü, uzun yıllar alkol ve madde bağımlısı olduğunu söylemiş. annesinin, kardeşi ve sujfan'ı çok küçük yaşta terk edip, uzun yıllar kendisinden haber alamadıklarını anlatmış. sufjan bir yaşındayken annesi onları terk etmiş. sonra lowell ile evlenmiş ve beş yıllık evlilikleri boyunca sufjan'ın annesiyle en sık görüştüğü dönem bu dönemmiş. beş yaşından sekiz yaşına kadar annesi ve üvey babası lowell ile oregon'da geçirdiği yaz tatillerini annesine dair tek anı olarak hatırlıyor. onun dışında hep sevgi-öfke arası hisler beslediği annesini pek de tanımadığını anlatıyor. bunu albümün ikinci şarkısı olan should have known better'da çok net bir şekilde duyuyorum. annesine diyor ki; keşke mektup yazsaydım. sadece bunu da demiyor, bu şarkı son zamanlarda dinlediğim en içten şarkılardan biri olarak zihnime kazınıyor. "keşke seni daha yakından tanısaydım/ hislerimi hep içimde sakladım/ keşke bir mektup yazsaydım/ hislerime hiç güvenmedim ve hep bir çare aradım/ beni üç ya da dört yaşımdayken bir video dükkanında bırakıp gittin" diyor. bütün bunların ardından annesine kızgın olmasını beklerken, onu anlamaya çalışan bir evlat görüyorum. kendimle bağ kuruyorum. şu yazı benim için çokça cesaret gerektiriyor; çünkü sufjan ile benim annemin çokça ortak yönü var. yirmi altı yaşındayım ve az sonra dile getireceklerimi ancak şu anda net bir şekilde ifade edebiliyorum: kendimi bildim bileli annem hasta. annem hastanelerde ve tedavi görmekte. küçükken değişeceğini düşünürdüm ve bunu umardım ama artık böyle bir şey olmayacağını görüyorum. ben annemden vazgeçtim. sufjan'ın annesine dair yazdığı bu albüm beni tam kalbimden yakaladı. sıcak bir yaz günü, caddebostan sahilinde yürürken dinlediğim bu albüm, daha ilk şarkısından beni sarstı. herkesin tişörtle gezdiği bir günde, ben daha ilk şarkıyı dinlerken tüylerim diken diken oldu.
ilk şarkının ismi death with dignity. albümü dinlemeye başlamadan önce konunun sufjan'ın annesi olduğunu, bipolar ve şizofreni tedavisi gören bir anneye sahip olduğunu biliyordum. tıpkı benim annem gibi. ben yıllar yılı bunu gizledim. bundan utandım. en yakın arkadaşlarıma bile anlatamadım. bunu bir defo, bir kusur olarak algıladım. eğer bir arkadaşım bundan haberdar olursa beni sevmez diye düşündüm. hayatıma giren erkeğe bunu anlatırsam benden korkar kaçar diye düşündüm. yirmi altı yaşına geldim ve yeni yaşıma girdiğimde ilk yaptığım şeylerden biri annemle olan ilişkimi en sevdiğim dostlarıma anlatmak oldu. ilk kez bu kadar dürüst oldum. anneme dair gerçek hislerimi, aslında beni ne kadar üzdüğünü, ona ne kadar kızgın olduğumu ve öfke duyduğumu anlattım. hayattaki en büyük korkumun anneme benzemek olduğunu sesli olarak ilk kez dillendirdim. sufjan'ın bu albümünde annesini anlatması benim için bir iç dökme seansına tanık olmak demekti. ilk şarkı olan death with dignity'de diyordu ki; "anne, seni affettim." ben henüz bu seviyeye ulaşamadım. aile ve çocuk ilişkisine kafa yoran bir arkadaşım var. bana dedi ki; annenle ilgili yaşadıklarına çözüm bulabilmen, onu kabullenmekten geçiyor; affetmek değil, kabullenmek. affetmek içinde kibir barındırıyordu ve çare değildi. çare kabullenmekti. belki senin annenin yetiştiği ortam, onun annesi ve babası onun böyle olmasına sebep olmuştu dedi. belki genler, belki biyoloji... hiç bu şekilde düşünmemiştim. hep annemi suçlamıştım. annemi anlamaya çalışmamıştım; çünkü beni bu yaşıma kadar hep üzmüştü. ankara'dan ayrılıp istanbul'a gelmemin nedeni annemdi. hayırsız evlat olmaktan korkuyordum ama ömrüm boyunca hastane ve ilaçlara bağımlı bir anneyle uğraşamayacğaımı bana amcam söylemişti. yaşadığım son iki yıl beni hasta etmişti. yataklardan çıkamadığım, google'da çok fena ilaç karışımlarına bakıp ölmeyi düşündüğüm dönemlerden geçmiştim. sonra yataklara düştüm. hasta oldum. öyle hasta oldum ki geçici menapoza girdim. yirmi beş yaşımda. gezmediğim doktor kalmadı. sonra hastalarına kurabiyem diye hitap eden yaşlı bir kadın doğum uzmanı doktora denk geldim. bana sorduğu ilk soru, büyük bir acı mı yaşadın oldu. kendimi tutamadan ağlamaya başladım. diğer tüm doktorlar fizyolojik sorularla işe başlarken, bu kadın bana acı mı yaşadın dedi. yaşadım ya, yaşadım dedim. tedavinin kafada bittiğini anlattı. uzun bir dönem ilaç kullandım ki normal bir kadın gibi adet göreyim. bunun ardından amcam dedi ki akademiyi bırak, istanbul'a git. beni istanbul'a yollayan amcamdır. ankara'da, annemle birlikte olmamam gerektiğini söyledi. istanbul'a giderken uçakta uzun uzun ağladım. beni havaalanına geçirmeye amcam geldi. o da ağladı, ben de. bir uçakla istanbul'a indiğimde lise arkadaşımın yanına gittim. beni evine buyur etti. burda hiç kimsem yoktu ama dostum bana ev oldu, dayanak oldu. sonra kendi evimi buldum ama şunu gördüm; kendi kurduğum arkadaşlıklar bana kan bağından daha yakındı, hem de pek çok daha yakın.
ne diyordum, sufjan'ın death with dignity şarkısı. bu şarkı. albüm anneyle başlıyor, anneyle devam ediyor, anneyle bitiyor. benim hayatıma ne kadar paralel. her yolun bir sonu var diyor şarkıda, ölümden bahsediyor. benimki fiziki bir ölüm değil ama bir nevi ölüm. hem de en hakikisinden. ah sufjan ne yaptın sen bana? en son bir albümün ilk şarkısında tüylerim diken diken olduğunda bu albüm, kate bush'un 50 words for snow'u idi. bu şarkının ardından gelen should have known better bana bir nevi ferahlama hissi verdi. bu şarkı beni çok etkiledi. keşke hiç haberim olmasaydı diyeceğim denli etkiledi. ama üzülmedim. son bir yılda her şeye ağlayan ben, bu albümde hiç ama hiç ağlamadım. gözlerim bile dolmadı. biraz terapi gibi geldi. biraz rahatlama, arınma. annem ben küçükken çok defalar hastaneye yattı. ben ortaokul ve lisedeyken de yattı. sonra üniversitenin başında ben kayda belgelerimle gittiğimde annem hacettepe'de yatmaktaydı. aradan yıllar geçti. ben 2013 yılında üniversiteden mezun olduğumda annem yine hastanede yatmaktaydı. herkesin annesi devrim stadındayken benimki hastanedeydi. o kadar çok ağladım ki. diplomamı aldıktan sonra çatı'da halam ve amcamla yemek yerken bir ara tuvalete gittim. sonra tuvalette aynaya bakarken ağlamaya başladım. o sırada tuvalette olan bir kadın üzerimdeki cübbeyi gösterek; "mezun oldun, niye ağlıyorsun?" dedi. ben bir şey diyemedim. ailen burda mı dedi. burda dedim. "e, o zaman niye ağlıyorsun?" dedi. onun da oğlu mezun olmuş. makinadan. sizi tanıştırayım dedi. çöpçatanlık. hiç havamda değildim olmaz dedim, istemiyorum. bana sarıldı. annem burda değil dedim. onun da gözleri doldu. baban yok mu dedi. öldü dedim. kadın beni kolumdan tuttu, illa gel bizle yemek ye dedi. yok istemem dedim. istemem. kadının yanından hemen ayrıldım, çatı'nın bahçesindeki masalarda oturmakta olan halam ve amcamın yanına gittim. ilkokula başladığım günden bu yana yanımda olan halam ve amcamın. bir nevi anne ve babamın. bana sonsuz sevgiyi veren, çocuğu olmadığı halde bir anne nasıl olur, bana olan sevgisinden cevabını çıkardığım halam ve şu hayatta açık ara en çok sevdiğim kişi olan amcam. amcam benim her şeyim. bana edebiyat, müzik, resim öğreten insan. her şeyimi konuştuğum insan. "amca acaba ben eşcinsel miyim?" diye sorduğum adam. sonradan olmadığımdan son derece emin oldum ama bunu paylaştığım insan amcamdı. mesela ona canli dinledigim swans'ın şarkılarını yolluyorum. güzelmiş diyor. arcade fire'a bayılıyorum diyorum, oooo süper diyor. bessie smith'in aşk şarkılarını ve robert johnson'ın crossroad'unu yolluyorum, üstüne dakikalarca konuşuyoruz. bana robert johnson cd'si alıyor. arap kadın vokallerine hayranlığım ondan ileri geliyor. fairuz... ah fairuz... beni pek az kadın böyle etkiliyor.
ne diyordum? sufjan. ah evet sufjan... albümün sekizinci şarkısı carrie&lowell, annesi ve üvey babası lowell'a yazılmış. bu kadar ağır konuları depresifliğe kaçmadan nasıl anlatmış gerçekten şaşıyorum (insan gerçekten hayret ediyor). adam her şeyi kabullenmiş, bu o kadar belli ki... bunu 39 yaşında yapmış. galiba benim daha zamanım var. gerçi şunun da farkındayım, ben bunu ne kadar erken yaparsam o kadar iyi. şu hayatta mutlu olmamın önündeki en büyük engel, kendi gerçekliğimi kabullenememek. eskiden otuzlu yaşlar ne büyük gelirdi. halbuki ne küçük ve genç yaşlarmış. hatta bazen öyle insanlar görüyorum -ki çoğunluğu da erkek!- benden on yaş büyük olmalarına rağmen birer çocuklar. öyle toy ve itici. lise çağındaki bir ergenden hallice iç dünyalarıyla bizi yargılamaya kalkan saçma sapan adamlar. ben mesela, hangi birine kendi hikayemi anlatayım? annemi hangi biriyle paylaşayım? paylaşmıyorum tabii ki. annemi duyunca benden uzaklaşacak bir adamın varlığı, beni içimi açmaktan alıkoyuyor. sonra aman diyorum, anlatmaya üşeniyorum. anlamayacağını o kadar iyi biliyorum ki... adım gibi biliyorum. tüm bunları anlatınca adamın kaçma ihtimali var. korkunç. ben de olsam korkarım, kızamıyorum da kimseye.
bu albüm bitişler ve başlangıçlarla dolu. anılar, ağaçlar, yaz tatilleri, kardeşler ve yeğenlerle dolu. ben ankara'yı bitirdim. kendi annemle bir devri bitirdim. henüz sufjan gibi arınma ve kabullenme evresine gelemedim ama carrie & lowell bana bu yolda ışık tutan bir albüm oldu. ben amcamın ve halamın yeğeniydim, onların kızıydım. bu yüzden de aslında çok şanslıydım. onlardan çok sevgi gördüm. şimdi içimden taşan sevginin müsebbibi onlar. sufjan'ın abisinin kızı için, should have kown better şarkısında dediği gibi, "my brother and his daughter, illumunation...." onların bana hissettikleri böyle galiba. benim hep babamın emaneti olduğumu söylerler. sağolsunlar. şu hayatta en çok ikisini seviyorum. sufjan'la bu kadar ortak yönüm olduğunu bilmezdim. bana ağlamadan dinleyebildiğim bir yüzleşme albümü yapmış. 2015'te başka albüm dinlemesem de olur. inanmıyorum ama allah razı olsun. sufjan beni ağlatmadı, kabullenme yolunda arkamdan itici bir güç oldu. ben de kendime şaşırdım. allahallah dedim, ben nasıl oldu da bu konu hakkkında yazabildim? bu nasıl oldu?
***
kafamda bazı düşünceler var. bu düşüncelerin düzgün şekilde ifade edilmişine virginia woolf'un dalgalar kitabında rastgeldim. erkeğin duygusal dünyasını kısır olarak ifade ediyordu ve bu duruma biraz da acıyordu. romanı okudum bitirdim ve sindirebilmek icin metin eleştirisi okumam gerektiğini fark ettim. hani kitabı bitirdiğim gibi başa dönüp birinci sayfadan başlasam yeridir. daha önce de böyle olmuştu. bazı yazarları daha çok bir tecrübeymişçesine okumam gerektiğini anlıyorum. bana açtıkları düşünce kapıları elbette var; ama bende bıraktıkları hissin peşinde gidersem zihnimde daha çok yer ediyor. virginia hanım da böyle. tıpkı faulkner gibi. bir kitabı ilk deneyişimde okuyamamam beni daha çok şevklendiriyor. elbet vakti gelecek diyorum. dalgalar da böyle oldu, tam zamanıymış. erkeklerin kısır duygu dünyası fikri üzerinden derin düşüncelere daldım. kelime olarak kısır, durumu çok iyi tanımlıyor. başka ne diyebilirdik ki? mesela yetersiz? bak bu da olur. yetersiz ve sınırlı bir duygusal algı. kaç yaşına gelirse gelsin hep algılarda bir tıkanıklık. en azından bir kadına göre bir çok nota eksik, renkler sadece mavi ve lacivert. halbuki bunun bebek mavisi var, çivit mavisi var, saks mavisi ve cam göbeği var. bir de ecnebilerin azure dedikleri. ah ne güzel renktir. bu noktadan tümevarım yapıyorum. bir iddiam yok, benimki sadece bir tespit. kadının duygu dünyasının ezici bir ağırlığı var. düşünüyorum, bir kadının duygusal açlığını başka bir kadının tatmin etmesi bana çok mantıklı ve olası geliyor. ne yapsan da erkekte aşamadığın bir eşik var. üstünden atlayamadığın bir çit. o yüzden gerisine geçmek imkansız, olanla yetineceksin. erkeğin verdiği o kadar işte, daha fazlası olduğunu bilmiyor bile. bunu kabul ettim etmesine ama bu vasat durum beni tatmin etmiyor. bir sürü sanat, müzik, edebiyat adamı var. hepsinin de çok kıymetli insanlar olduğuna dair şüphem yok. zaten hâşâ, tartmak haddime mi düşmüş? bu koşullar altında genelleme yapamam ama ortalamaya vurduğumda erkeğin duygu dünyası bir kadından ziyade bir çocuğa yakınsıyor.
***
thurston moore konseri sonrası sonic youth'u çokça dinliyorum. daha önce dinlemediğim albümleri sıraya koydum, gözden geçiriyorum. dinledikçe enerjim bedenimden taşıyor. fiziksel olarak kendimi yormak istiyorum. mesela bull in the heather şarkısından kendimi alamıyorum. dünya üzerindeki zevklere yakınsayan ritmi, gittikçe artan gerilimli temposu, sonundaki ferahlık. ne kadar güzel bir şarkı. bir de sözleri var tabii. kim gordon açık açık, böyle dan diye söylüyor. (biri üstüne tez* yazmış). ne istediğini bilen kadına hayranım. lafı dolanırmadan, en net ve kısa şekilde cümleyi kuruyor. böyle kadınları sevmekten kendimi alamıyorum. mesela patti, mesela pj harvey.
*gender trouble girl: the disruptive work of kim gordon by thomas s. caw
üç aydır ankara'ya gitmiyordum. bu gittiğimde en az bir yıldır görüşmediğim arkadaşlarımla görüştüm. öğrenciliği devam edenden akademik hayatta ilerleyenine, kurumsal hayattan tut da tutkusunun peşinden gidenine kadar değişik yollara sapmış arkadaşlarımla görüşmeyi üç güne sığdırdım. benim için oldukça yorucuydu ama bu yoruculuk fiziki yorgunluktan ziyade maneviydi. duygusal anlamda yüklü, ağır ve bir sürü iniş çıkışları yaşadığım bir ziyaret oldu. ben kısa zamanlara çok insan sığdırmayı, kaçırdığım haberleri yakalamayı ve gevşeyen ilişkileri birkaç saatte sıkılaştırmayı yeni öğreniyorum. hayatım boyunca bu tarz çabaları bilmedim; herkes hep yanımdaydı. şimdi yurtdışına giden veya şehir değiştiren arkadaşlar vesilesiyle uzaktan ilişki yürütme pratikleri yapıyorum. geçen gün bir arkadaşımla yazışırken kelimeler kifayetsiz kaldı ve birbirimizi yanlış anladık. bunun üzerine karşılıklı azıcık sitemde bulunduk. biraz da suç benimdi. kendisinden özür diledim; ben dostlukları uzaktan yürütmeyi yeni öğreniyorum dedim. sağolsun, dünyanın en geniş gönüllü insanı olduğundan ben sana kırılmam ki dedi. herkesin böyle dostu olsa.
uzaktayken bir şeyleri kaçırıyormuşum hissi hasıl oluyor. hepimiz bir yerlere dağıldık ama sanki orada kalan insanlar bana tanıdık olan hayatı yaşıyor ve ben bilinmezlik içinde bir yerlere gidiyorum. hep kendimi koruma kollama hissi. biraz rahat hissettiğimde kendimi çakırkeyif buluyorum. acaba alkolik mi oldum diye düşündüğüm bir iki ay geçirdim ama sonra olmadığıma karar verdim. insanın kendi kendine içtiği şeyden zevk alması bence pek hayırlı bir eşik değil. müziğimi dinlerken ve kitabımı okurken hissettiğim kafa güzelliği beni korkutuyor. uzun zamandır dinlemediğim kadar sert gitarlar ve davullar dinliyorum. kafamı duvarlara vurasım geliyor. içimde gürül gürül akan bir enerji var ve ben bunu somut bir şeye dönüştürmeye çalışıyorum. üzerinde çalıştığım konuya dair bir sürü şey öğreneyim istiyorum. bir sürü şey deneyim. bilginin sınırı yok, ben bilgiden mindfuck olana kadar öğreneyim.
dün akşamüzeri ankara'da acayip bir yağmur yağdı. belki bir senedir böyle yağmur görmemiş, böyle bir yağmurda sırılsıklam ıslanmamıştım. elimde bavulla esenboğa'ya gitmeden hemen önce kızılay'a uğrayıp, iki seneye yakındır görmediğim görkem'le buluşacaktım. dost'un önünde sözleştik. benden önce gitmiş, kapıda kulağında kulaklık beni bekliyordu. ben de elimle bavulumla ona doğru geliyordum. birbirimizi görüp de el salladığımız an gözlerimden yaşlar boşandı. bana sarıldığında hüngür hüngür ağlamaya başladım. onu en son gördüğümden bu yana ne çok şey değişmişti. ikimiz de zor günlerden geçmiştik. onları en son izmir'deki evlerinde ziyaret ettiğimde babası yaşıyordu. bu süre zarfında babası rahatsızlandı ve sonra da vefat etti. ardından da kedisi... görkem'le eş zamanlarda büyük sağlık sorunları atlattık. bütün bunlar onu sekteye uğrattı. benim ankara'yı terk etmemin bir nedeni de bunlardı. o ise kendini en iyi hissettiği yer olarak okulu görüyordu ve kampüsten dışarı çıkmadı. herkesin saklandığı bir yer var işte. bütün bunlar birkaç saniyede gözümün önünden geçti. görkem'i görmeyeli çok olmuştu ama kalbim hep onunlaydı. böyle hissettiğim çok az insan var. bana huzur veren, sırtımı sıvazladığında hayatımın yavaşlayıp da sakin akmasına vesile olan bir elin parmakları kadar az insan. biz onunla hep yüzerdik. manyak gibi yüzer, kendi sınırlarımızı zorlardık. arkadaşlığımızın temelini havuzda attık. şimdi en çok özlediğim şeylerin başında yüzme geliyor. yedi yüz ellinci metreden sonra her şeyin su gibi aktığı, nefesin ritmini bulduğu ve kalbimin sesini duyduğum yoğun yüzme antremanları. görkem beni esenboğa otobüsüne bindirdiğinde biz çoktan sırılsıklam olmuştuk. "seninle iki seneden sonra buluştuk ve böyle ıslak bir günde, illa sular içinde" dedim. hep sulu ortamlarda görüşüyoruz, ne güzel diyerek yanından ayrıldım. bir eksiğimiz bone ve gözlüktü. ankara'dan aklımda kalan en çok bu görüşmeydi. istanbul'a taşındığımdan beri ilk kez dönüş yolunda burdaki evimi artık benimsediğimi fark ettim. başkent bu sefer bana manevi olarak ağır gelmişti.
bugün içimden bir hafta önce babylon'daki thurston moore konserinden bahsetmek geldi. aslında anlatmak istediğim konser değil, daha çok kendi ruh halim ve müzik vesilesiyle fark ettiklerim. biraz da o gün başımdan geçenler ve tatlı bir heyecanla geçirdiğim gün. bunların hepsi o akşamdan beri kafamda dönüp durmakta. olumlu anlamda hissettiğim değişiklikleri unutmamak adına zihnime kazımam gerekiyor.
2005 yılında iptal edilen ankara saklıkent'teki sonic youth konserini hatırlıyorum. ben o konsere bilet alan sayılı insandan biriydim. sonic youth kimdir nedir çok bilmememe rağmen ankara pasaj camiasında heyecanla karşılanan bu haberi hemen almış; bir sonic youth albümü dinlemekle işe koyulmuştum. roll'un bir sayısında goo albümünden bahsediliyordu. şimdi hatırlayamıyorum, o sayı ne zamana denk geliyordu. ama sonic youth iki şekilde karşıma çıkmıştı; birincisi ankara konseri, ikincisi roll'deki goo albümü yorumu. bu konser gideceğim ilk baba konser olacaktı ve çok heyecanlıydım. ankara'ya böyle birilerinin uğraması akla gelecek şey değildi. şehrimin hakkını yemeyeyim; bir sürü cazcı ve klasik müzik adamı evvelden beri gelir ama alternatif kültüre damga vurmuş bir grubun gelmesi? yo dostum yo, yıl olmuş 2015 ve hala ankara'ya böyle adamlar gelmiyor. neyse, o zaman da gelemedi zaten. çok az bilet satışı gerçekleştiği gerekçesiyle konserden bir gün önce iptal haberini aldık. şimdi olsa canımız sağolsun, kısmet değilmiş der geçerim ama o zamanlar insan bayağı üzülüyor. hal böyle olsunca geçen haftaki konser için daha da heyecanlıydım. bileti çok önceden almama rağmen konser günü şehirde olamayacağım belli olunca çok üzüldüm. bu sefer iş seyahatinden ötürü konsere gidemeyecektim ve sanırım hiçbir sonic youth üyesini canlı dinlemek kısmetimde yoktu.
konser sabahı erkenden bursa'ya doğru yola çıktım. ilginç bir feribot seferiyle iki günlüğüne bursa'ya gidiyordum. feribotta araçtan inip, elime çayımı alıp manyak rüzgarda ufka bakarken biraz ötemde turkuaz sweatshirt'lü bir ekibe gözüm takıldı. hepsinde aynı sweat vardı ve üzerlerinde "100 years of anzac. the spirit lives" yazıyordu. manzaranın fotoğrafını çekiyorlardı. benim olduğum tarafa geldiler. hemen yakınımda duran bebekli çifte gayriihtiyari bakıverdim ve kadınla göz göze geldik. bana gülümsedi, ben de ona gülümsedim. sonra bir cesaretle merhaba diye lafa giriştim. biraz konuştuk. çanakkale savaşının yüzüncü yılı anma etkinliklerine avustralya'dan gelmişlerdi. kucağında altı aylık bebeği vardı. dünyanın bir ucundan ufacık bir bebekle seyahat etmeleri bana ilginç geldi. bunun üstüne bir şeyler konuştuk. bursa feribotunda ne işi olduklarından bahsetti, çanakkale savaşının onlar için çok önemli olduğunu anlattı. açıkçası dünyanın bir ucundan onları buraya getiren o inanç beni duygulandırdı. benim iki katım kadar boyu olan kadın sohbetin sonunda bana sarıldı. ondan bu sıcaklığı görünce ben de ona sarıldım. günüm böyle ilginç başlamıştı. nasılsa konsere gidemeyecektim. ben de bu kısa sohbeti zihnime kazıdım.
gün içerisinde işlerimizi hallettik. o gece orada kalacağımızı düşünürken öğleden sonra dört gibi işimiz bitti ve istanbul'a dönüş için yola çıktık. içimde acaba konsere de yetişir miyim diye bir umut belirdi. ne de olsa böyle bir hamleyi o gün beklemiyordum. tekrar feribot, sonra eve varış derken şansımı zorlarsam o akşam thurston beylere yetişeceğimden emin oldum. hemen banyoya girdim. hazırladığım ufak bavulda tarağımı bulamadığım ve aramaya da vaktim olmadığı için saçımı bile taramadan evden çıktım. elimden gelen en hızlı şekilde babylon'a vardığımda konserin başlamasına on dakika vardı. üst kata çıktım. tabii ki her yer doluydu. biraz bakındıktan sonra iki kişinin yanında bir kişinin daha sığabileceği bir boşluk gördüm. kendilerinden rica ettim ve sağolsunlar geri çevirmediler, beni de aralarına aldılar. aslında çok yorgundum, sabah ezanıyla başladığım bir gündü ama kendimi son derece heyecanlı hissediyordum. gelemeyeceğimi düşündüğüm bir konsere gelmiştim ve o gün şanslı günümdeydim. uzun zamandır kafamı duvarlara vurabileceğim bir konserde bulunma arzusundaydım ve o konserin thurston moore'unki olacağından şüphem yoktu. beklentim büyüktü ve konser beklentimin de ötesine geçti. dans etmeyi çoğu zaman daha karanlık, mesela yıldız tilbe'nin kendine has stili gibi ya da ne bileyim thom yorke gibi ya da olmadı arcade fire'un afterlife şarkısının şu performansındaki greta gerwig dansı gibi yorumladığımdan, benim için dans edilebilecek en uygun müzik thurston moore'unkiydi. bu anlamda son derece tatmin oldum. konseri, müziğin güzelliğini ya da hangi şarkıların çalındığını anlatmak gibi bir derdim yok. ben o gece kendi adıma bir aydınlanma yaşadım. aslında son derece mutlu olabilen bir insandım. kendimle kavgayı bıraktığımda huzurlu olabildiğimi gördüm. uzun zamandır ilk defa yaşadığım yerden başka bir yerde ve bulunduğum mekandan başka bir mekanda olmak istemeden tam da olmak istediğim yerde olduğumu fark ettim. bunu anlamam için son derece gürültülü ve melodik, göğsümün üstünde ve atardamarlarımda hissettiğim bir müziğin yardımına ihtiyacım varmış. bir atomun kütlesinin çekirdeğinde toplanması ve gerisinin boşluk olması gibi ben de varoluş enerjimi müziğin içine yoğunlaştırdım. gerisi teferruattı. beni en mutlu eden şey, beynimi parçalamasını istediğim bir müzikte kafamı sallarken duyduğum heyecandı.
uzun zamandan sonra ilk kez pek de tanımadığım bir grupta kendimi rahat hissettim. öyle rahat hissettim ki biraz da kendimi bırakıvermişim. beni çarpan bira değildi -ki birayı sevmem bile- ama beni bir şeyler çarpmıştı işte. insanın kendini fiziksel olarak yakınında olan insanlara açabilmesi ya da şöyle diyeyim, kendisini açabileceği kadar güvendiği insanlarla çevrelenmesi büyük şans. ben bunu şu anda pek hissedemiyorum. o akşam biraz hisseder gibi olmuşum ve sonrasını pek de hatırlamıyorum. hem çok üzüldüm hem de çok sevindim, sarhoş olmak böyle bir şey mi bilemedim. bilincim yerindeydi ama yaşadığım yoğun hissiyat, inişler ve çıkışlar beni getirip ankara'ya bırakıverdi. kimisi eski sevgilisine sarar, ben ankara'ya sarmışım. en son hatırladığım "ankara yaee" diye yüksek sesle bardağımı havaya kaldırdığımdı. o sırada bulunduğumuz yerde direc-t çalmaya başladı. "bir dakika bir dakika! susun lütfen direc-t çalıyor!" dediğimi de hatırlıyorum. herkes heyecanıma anlam veremeden bakıyor, bense çalan şarkı hasret'e eşlik ediyordum. kalabalık ve pek de tanımadığım bir insan grubu arasında bir şarkıya canı gönülden eşlik edecek medeni cesaretim yoktur ama alkol böyle yapıyor. ben direc-t'i unutmuştum bile, hatırlamıyordum ama şarkı çalmaya başladığında her şey beynime hücum etti. lise başlarında çok severek dinlediğim bu grubu nasıl unuturdum? ya sevilen ya sinir olunan vokalin sahibi bilge, ankaralı bir kızla evlenmişti (bilge ya canım benim). evet, o akşam üstüne bastıra bastıra bunu da vurguladım. tamam eyvallah dediler. kulağımda kulaklık, kızılay sokaklarını direc-t dinleyerek arşınladığım dersane çıkışlarını nasıl unutmuşum? albümleri bana çeken sınıf arkadaşımı, gittiğimiz konseri, tamamen istanbullu olmasına rağmen bana kendi kişisel hikayemden ötürü son derece ankaralı gelen direc-t'i sevgiyle andım. gönülden bir selam yolladım. o akşam ilk defa birayla daha önce aşmadığım bir eşiği açtım. ankara'da çözemediğim şeyleri artık çözemeyeceğimi ve geride bırakmam gerektiğini sabah kalkınca anladım. bunlar varoluşsal, ailesel ve sağlık kaynaklı sorunlardı ve camus'nün existentialism temalı kitaplarına konu olabilecek şeylerdi. ama benim yoluma devam etmem gerekiyordu. o geceyi, direc-t'i ve ankara'yı sevgiyle anıp, bir daha başkente dönmek istemediğimden emin bir şekilde ertesi güne uyandım.
kültür ve turizm bakanlığınınbakurfilmini sansürlemesine niye şaşırdık
anlamadım. ben asıl filmi festival programında gördüğümde şaşırmıştım.
"vay be gösterecekler demek ki" diye geçmişti aklımdan. iksv'nin bu
sansüre verdiği ya da veremediği tepki de beni şaşırtmadı. benim akıl
erdiremediğim, insanların iksv'yi filmin arkasında duramamakla, sansüre karşı
çıkamamakla eleştirmeleri oldu. başta devlet desteği (istanbul büyükşehir
belediyesi dahilinde) olmak üzere, satırlar boyunca akıp giden bir sponsorlistesinesahip olan bir festivalin ne kadar muhalif
olmasını bekleyebiliriz? eğer bunu bekleyen varsa samimiyetinden şüphe ederim.
sanki üç gün öncesine kadar gittiği filmlerin listesini tutan kendi değilmiş
gibi birden bire iksv'yi yerden yere vurmak bana ikiyüzlülük geliyor. bu
kurumların yapısı, işleyişi ve maddi gücü nerden aldığı ortadayken -ki
saklayan da yok zaten- çıkıp da devletin bir kurumuna kafa tutmasını beklemek
gerçekçi değil. en azından 2015 yılı türkiyesinde bu mümkün değil. festival
ekibinin bireysel olarak sansürü tasvip etmediğini tahmin ediyorum. ancak iş
kurumsal bir kimlikle tavır sergilemeye gelince ellerinden daha fazlasının
gelmemesini anlayabiliyorum. örnek vermek gerekirse; bugün milli gelirin yüzde
onunu sağlayan koç'un bile çekindiği bir devlet yapısı var. hürriyet
gazetesi neydi ne oldu, doğan holding'in bütün organları palyaçoya döndü (epic
fail denince aklıma hep aydın doğan geliyor). şimdi sistem böyleyken kimden ne
tavrı bekliyoruz ben anlayabilmiş değilim. yapılabilecek olan yapıldı.
yönetmenler filmlerini çekebilirdi, çektiler. katılan sanat eserleri sahipleri
tepki gösterebilirdi, gösterdiler. gereken tepki buydu zaten. izleyiciler tepki
gösterebilirdi, gösterdiler. ama kurumlar? muhalif tavırları kurumlardan
beklememek lazım. bunu son derece gerçekçi bir bakışla ortaya koyuyorum.
muhalif olması gereken insanlar ve sivil toplum.
***
böyle durumlar insanı çelişkide bırakıyor.
gittiğim ve keyif aldığım bir filmi anlatmak istiyorum ancak suçluluk
duyuyorum. yaptığım bir şeyden bahsederken utanma hissinin hasıl olmasına
sosyal medya sebep oluyor. bir de ülkede hep kötü şeylerin olması ve benim bir
filmden, bir albümden bahsetme isteğiyle ekran başına oturduğumda
yazacaklarımın gözüme birden anlamsız gelmesi durumu mevcut. sanki hiç
sponsorlu konsere gitmemişiz, reklamlı festivalde film izlememişiz gibi
takınılan abartılı bir tavır var ve bu bana hiç samimi gelmiyor. örneğin; fahiş
fiyatlara satılan biletleri kendi çapımda protesto ediyorum, reklama dönüşen
müzik festivallerine gitmek içimden gelmiyor. ilgimi çeken kişiler gelse bile
canım istemiyor. bunu eleştiren çıkabilir ancak bu da benim muhalif duruşum.
burada vereceğim saçma bilet fiyatlarının üstüne biraz daha koyup yurtdışında
bir festivale gittim ve mutlu oldum. en azından kendimi soyulacak tavuk gibi
hissetmedim. neyse, nerden nereye geldim; ama diyeceğim şu ki kurumlardan
muhalif tavır beklemiyorum, bireylerden bekliyorum. bu yıl iksv vesilesiyle
belki de hiç izleme şansımın olamayacağı bir film izledim ve sadece bu
bile bana yetti. şimdi bunun için kendimi kötü mü hissetmeliyim?
***
bahsetmek istediğim film,b-movie: lust & sound in west-berlin 1979-1989belgeseliydi.
müziğin peşinde memleketi manchester'ı terk edip, hep gitmek istediği berlin'e
gelen mark reeder'ın hikayesini anlatan belgesel, gerçek görüntülerden
oluşmuş. o zamanların en alternatif, en şehvetli ve kafası güzel; siyasi
anlamda en çalkantılı şehri olarak nitelenen berlin arka fonunda güzel
müziklerin olduğu bu film bana çok keyif verdi. onca makyaj ve abartılı giyime
rağmen testosteron saçan adamlar ve synthesizer'larla dolu bir buçuk saatte tuhaf bir enerji vardi.
doğu-batı almanya gerilimindeki ülkede boş binalar işgal edilirken, sokaklar
cayır cayır yanarken aklıma hep şu geldi: berlin duvarınınduvarolduğu zamanları görenlerin, bunu
ısrarla belirtmeleri. bırak 80'lerde görmeyi, ben yıkılmış duvarlı berlin'i
görünce bile başka hiçbir yerde hissetmediğim şeyleri hissetmiştim. tek
cümleyle özetlersem, bu şehirde ömür boyu yaşanır fikri kafamdan
gitmemişti.
filmin üç yönetmeninden biri olan klaus
maeck'in de katıldığı gösterim sonunda yönetmenle bir soru-cevap faslı oldu.
ekranda 2014 aralık'ta konserine gidemediğimiz einstürzende neubauten,
malaria, blixa bargeld ve nick cave görmek beni mutlu etti. batı berlin'de şehveti pulp'ına film about life, death &
supermarketsfilminin yanına
koyuverdim. bir cumartesi akşamı sinemadan çıkıp da istiklal caddesinde
yürürken tek düşündüğüm, filmdeki halüsinatif kafanın istiklal'de devam
ettiğiydi. son derece tedirgin edici, korkutucu. kalabalıktan başım döndü,
hızlıca eve gittim.
eduardo galeano'yu tanımam hugo chavez vesilesiyle olmuştur. kendisinin obama'ya latin amerika'nın kesik damarları kitabını hediye etmesi pek manidar bulunduğundan, kitap basında çokça yer almış ve merakımı cezbetmişti. chavez'in muhalif kişiliğine sempati duymam bir yana, bir devlet başkanının bir kitabı çok satanlar listesine sokması ilgimi çekmesi için yeterli bir sebepti. işte bu nedenle alıp okuduğum bu kitap, bana latin amerika'yı tanıtan ve o kıtayla ilgili sorular sorduran kitap oldu. bir eserin koca bir toprak parçasına, o toprağın kültürüne, insanlarına ve diline dair merak uyandırması insan hayatı için oldukça büyük bir etki, iyi anlamda bir darbe. bu nedenle kendi dilimde galeano için toprağı bol olsun demeliyim. adını anmalıyım ki içim rahat etsin. hayatımdan insanlar gelip geçiyor ve gerçek manada içime işleyen o kadar az insan var ki; onlara yeri geldi mi selam etmeliyim. sesli şekilde isimlerini telaffuz edip, yalnızken duaya benzer bir şeyler mırıldanıyorum. bu hayattan bir galeano geçti, benim hayatıma da uğrayıp geçti.
kendi toprağına aşık; kıtasının taşını, kuşunu, denizini, güneşini çok seven bir adamdan öğreneceğim çok şey var. tıpkı kendi kültürümün insanı yaşar kemal'den öğreneceğim çok şey olduğu gibi. topluma duyulan saf bir insan sevgisinin ne demek olduğunu bilmediğim ya da unuttuğum bir dünyada, kendi toprağı üzerinde yaşayan herkesi koca bir yürekle kucaklamak ne demek bilmiyorum. ortak bağ kuramadığım insanlarla yaşıyorum, günlük hayattaki etkileşimimi minimumda tutmaya çaba sarf ediyorum. galeano ve yaşar kemal bu koşullara rağmen mi insanları bu kadar seviyorlardı, yoksa dünya onlar gençken daha mı ılıman bir iklime sahipti bilmiyorum. yaşlı bir dede olduğunda dahi muhalif damarından en ufak bir taviz vermeyen galeano'ya bakınca gördüğüm şey, inat. inatla yaşamak, inadına davasını savunmak. şu hayat sadece yeme, içme, gezme değil. bana dokunmayan yılan bin yaşasın yeri ya da bugün ne giydim dünyası da değil. adını bilmediğimiz uzak yerlerde, küçük şehirlerde, ücra bir köyde ya da şehirde bir sivil toplum örgütünde çalışan nice insan var. klavyeye ihtiyaç duymadan muhalifler. yaşamaları, yaptıkları şeyi her gün yapmaya devam etmeleri bile sisteme kafa tutan bir davranış. bu insanları görmüyorum, tanımıyorum. ama galeano'yu biliyorum. aldığı her nefeste öfkeli, her şeye muhalif bu insanlar bana umut veriyor. yaşam motivasyonumu şimdilik bu öfkeden ve inattan alıyorum. şevkimi kaybetmemeyi onlardan öğreniyorum. galeano da bu insanlardan biriydi. toprağı bol olsun.