25 Aralık 2010 Cumartesi

çiftlik - he would have laughed


hiç çiftlikte yaşamadım. hayatımda çiftlik görmedim bile. yine de orada yaşamanın nasıl olabileceğini birkaç kere düşündüm yakın geçmişte. bunu aklıma getiren deerhunter'ın he would have laughed şarkısı oldu. sabahları bir çiftlikte gözünü açmanın, sevimli küçükbaş hayvanları sevmenin, heidi çizgi filmindeki gibi ekmeklerden yemenin nasıl olabileceğini hayal ettim. tıpkı şarkıdaki gibi, yaş aldıkça sadece daha çok sıkılıyorum (only bored as i get older). doğru orantı sadece yıllar ile yaşlar arasında değil, yıllar ile sıkılganlık arasında da var. yaşım ilerledikçe makineleşmeye doğru gidiyorum. kıramadığım bir kısır döngü, içinden çıkamadığım bir rutin birden tüm yaşamımın kendisi oluveriyor. bazen koşturmaca arasında kantinde içtiğimiz kötü çaylar sırasında, bazen de yapılacak ödev dururken ettiğimiz aylaklıklar sırasında arkadaşlarla birbirimize anlattığımız tüm hikaye bu işte; her şeyin ne kadar aynı, ne kadar sıkıcı olduğu. manayı başka şeylerde arar olduk. şu an okuduğum şeyde, ilerde yapacağım işte hayatın anlamını aramamayı şimdi öğrendiğim için şanslıyım. böyle arkadaşlarım olduğu için de şanslıyım, en azından derdimi anlatınca anlıyorlar, ya bir de boş gözlerle yüzüme baksalardı? bunların hepsi, yaptıklarımız, okuduklarımız, öğrenmeye çalıştıklarımız… hepsi hayata bir yerinden tutunabilmek için birer araç sadece. yapmam gerekenleri yapınca hayata bir yerinden tutunuyorum, bunu hissedebiliyorum. bu noktada bize verilen öğüt, geleceği düşünmek. yorulmamızın nedeni, hayatı ertelememizin nedeni hep gelecekte daha iyi olabilmek için-miş. peki ya olamazsak? bu noktada da iyimser olmaktan bahsediyorlar. çevremde bunu beceremeyen o kadar çok insan var ki. ben de dahil herkesin kurduğu en iyimser cümle, önümüzdeki maçlara bakacağız artık oluyor. bense sürekli önüme bakmaktan yoruldum. artık biraz da şimdi bulunduğum yere, içinde olduğum an’a odaklanmak istiyorum.

20 Aralık 2010 Pazartesi

all these calculations do not make sense

yıllar geçtikçe sabırla beklemeyi öğreniyorum. beklediğim şey mühim değil, benim için önemli olan kısım sabırla beklemek. sabırla beklemenin, güvenle beklemek demek olmadığını da yeni yeni anlıyorum. bir şeyler yapıyorum, sabırla sonucunu bekliyorum ama içimde bir güvensizlik. bazen korku ile endişe arasında gidip geliyorum. elimden geleni yaptığımı düşündüğüm şeylerde tatmin edici neticeler alamayınca pes etmemeyi artık öğrendim. büyümek bunu gerektiriyor. olgunluk ile çocukluk arasındaki fark bu olmalı, istediğini alamayınca pes etmeden yola devam edebilmek. çoğu zaman benim kafamı meşgul eden istediğim değil, hak ettiğim şey oluyor. hak ettiğimi alabilsem tatmin hissini yaşayacağım ama maalesef olmuyor. o zaman vaz mı geçsem diye düşünüyorum. vaz geçsem, emek etmeyi bırakıp bir kenara mı çekilsem diye soruyorum kendime. sonra bunu kendime yakıştıramıyorum. bunun mantıktan uzak olduğunu görüp, kendime olan inancımı muhafaza etmeyi seçiyorum. bunu resmen seçiyorum, öyle olması gerektiğini düşündüğüm için. küçükken daha mı mantıklıydım diyorum. büyüdükçe sezgilerime güvenmeyi seçtim ve aklın biraz uzağına düştüm sanırım. çocukluğumu bilen biri, sen çok mantıklı bir çocuktun dedi bana. öyle miydim sahiden diye kendimi gözden geçirdim. sanırım öyleydim. şimdi ne oldu sana dedi, böyle yapmamalısın. yüzüme tokat yemiş gibi oldum. sahi, şimdi değiştim mi? dünyanın en ağır küfürünü yemişim gibi hissettim, sana şimdi ne oldu? hayran olduğum hep mantıktı, büyük ihtimalle benim zaafım da buydu. yakışıklı adamdan ziyade mantıklı adam, güzel kadından ziyade mantıklı kadın. akıllı ya da zeki değil demek istediğim, mantıklı. olmak istediğim kişi mantıklı, istikrarlı ve tutarlıydı. bense kimi zaman dengesizdim. çevreme karşı değil ama kendime karşı dengesiz. bir gün kendimle barışıkken, bir gün aynaya bakmak istemezdim. bir gün evimizin sokağına girdiğimde sessizce şarkı söylerken, bir gün müziği duymak dahi istemezdim. sevdiğim insanları her daim severdim de, geri kalan insanları bazen severdim bazen de onlara öfkelenirdim.
bunlar dışarıdan belli olmayan şeyler olsa bile iniş çıkışlarımın keskinliği beni kimi zaman huzursuz ediyor. tekrar sakinleşmeyi bekliyorum. sabırla bekliyorum ama güvenle değil. teselli istemiyorum ama beni rahatlatacak bir omuz arıyorum. bazen buluyorum bazen bulamıyorum, herkes gibi işte. takdir edilmeyi önemsemediğimi söylesem de içimdeki ergen damarı bazen tutuyor ve takdir görmediği için üzülüyor. bunları önemsemiyormuş gibi görünsem de önemsediğim doğrudur, kendimi kandırmak gibi bir niyetim yok. çalışıp da yapamadığım sınavlardan sonra -ki çalışıp da yapamamak diye bir şey var, evet, yalan söylemeyin- ya da kötü şeylerle karşılaştığımda -bu kısmı fazla açmayalım- adaletin bu mu dünya dediğim doğrudur.
.....
bugün bir otobüs camında, moral bozukluğundan çattığım kaşlarımı görünce aman allahım yüzüm kırışacak! deyip de alnımı normal haline getirdiğimi de gizlemeyeceğim.
.....
sürekli bir şey yetiştirip duruyorum. kalbimin çarptığını, hızlı hızlı attığını duyuyorum, içtiğim kahvelerden dolayı. gece yatağa yatınca sanki yatak kalbimin çarpıntısından sallanıyormuş gibi geliyor. kahveden bıktım artık. iyi kahve ile kötü kahvenin tadını ayırt edemeyecek derecede içtiğim şeyi önemsemiyorum. sanki daha fazla kafeinle aklım daha çok çalışacak. hiçbir şey yapmıyorum çünkü hiçbir şeye vakit bulamıyorum. okulun bu derece hayatımın tümünü kaplaması beni boğuyor. kendimi ot gibi hissediyorum, biraz boş kalsam da uyusam diyorum. bunca şeyden sonra aldığım notlar da bok gibi. geçen yaptığım bir ödevde sonuç çıkartamayınca all these calculations do not make sense yazdım sayfanın sonuna. hoca da gülen surat çizmiş. hiç beklemiyordum ama meğersem zaten cevap oymuş. aferin dedim kendime. sonra vay anasını galiba biliyorum ya diye sınava girdim, o da bok gibi geçti. bu sefer de kağıdın sonuna "hocam vakit yetmedi. eğer biraz daha olsaydı bu soruyu yapardım." yazdım. bunu gerçekten yaptım. sonra hoca bir sonraki derste, "biriniz bana not yazmış sınavda, kim o?" diye sordu. benim dedim. hoca güldü, ben de güldüm. utandım ve yüzüm kızardı falan. sınav kağıdına not yazan öğrenci hakkında hocalar ne düşünüyor bilemeyeceğim ama ben yine olsa yine yapardım.

12 Aralık 2010 Pazar

sıkı can iyidir kolay çıkmaz

bazen hiç eve gelmek istemiyorum, bazen de evden dışarı çıkmak istemiyorum. sanırım bir süredir kısır bir döngünün içine girdim, kendimi oradan çıkarmam gerektiğini biliyorum ve bunu yapmak için çaba sarf etmeyişimin vicdan azabını çekiyorum. sürekli bir şey yetiştirme halinden sıkıldım, en bariz hissettiğim şey şu an için sıkılma hali. bu işi layıkıyla yerine getiriyorum. ya az uyuyorum ya çok uyuyorum, bir türlü ortasını tutturamadım. dikkatim dağınık sayılır ama saçma sapan şeylere dikkat etmekten de kendimi alıkoyamıyorum. bunun literatürde bir ismi var mı acaba? nihilist tarafım son zamanlarda tavan yaptı, bunu bir türlü dengeleyemiyorum. kendimi frenlemek için yapabildiğim tek şey, eğer böyle giderse kısa vadede/orta vadede/uzun vadede neler olabilir, bunu tahayyül etmek. sonra beni korku basıyor. işte o zaman toparlanıp, işimin başına dönüyorum. verim aldığım söylenemez. verim alamadıkça uzaklaşıyorum, uzaklaştıkça verim alamıyorum. böyle bir kısır döngü işte. banyo yapınca, temizlenince her şeyin baştan başlayabileceğine olan inancım tam. banyo yaptıktan sonraki o anlık rahatlama hissini çok çabuk kaybetmesem, mesela bir kahve koyup masamın başına otursam gerisi gelecek. zaten hep öyle demezler mi, bir başlasan gerisi gelir. yaptıklarım-yapacaklarım konusunda kendimi sorgulamayı bırakalı uzun zaman oluyor. ara sıra aklımda beliren şeytanları kovmayı iyi beceriyorum. aksi takdirde halim nice olur, düşünmek dahi istemiyorum. bir şey yapacak olduğumda ne anlamı var ki? falan diyorum. an geliyor, kendimi yaşlı bir kadın gibi hissediyorum. geçen gün kırk yıllık arkadaşımla konuşurken, onun ağzından bu cümlenin aynısını duydum: yaşlı bir kadın gibi hissetmek. ben de! ben de! diye atladım lafa. yalnız olmadığımı bilmek güzeldi ama bu durum biraz sorunluydu. neden böyle hissediyoruz diye konuştuk, durum analizi yapmaya çalıştık ve kendimizce bir takım noktalara vardık. bunu daha önce kimseyle paylaşmamıştım biliyor musun dedim ona. çünkü bu hissin, başkaları üzerinde yarattığım "ben" algısının bir parçası olmasını istemiyordum. ama kırk yıllık arkadaşımla paylaşabilirdim bunu. bir başkası beni yaşlı kadın gibi görmemeli, ben kendimi görsem bile. öyle gördüklerini sanmıyorum ama bunu dillendirmek de istemiyorum. "içindeki çocuğu kaybetmemek" diye bir laf var ya, o ne boktan bir laf öyle, anlamına eremedim. benim içimde çocuk mocuk yok, yaşlı bir kadın var ama çocuk yok. kendimi bu hale ben sokmadım, ben öyle düşünüyorum. birileri değil ama bir şeyler böyle olmasına neden oldu. hayat oldu, bizi yaşlı bir kadın gibi hissettiğimiz bir yere koydu işte. geldiğim noktada kendimi küçük hissediyorum. evren kocaman ve genişlemeye devam ediyor, ben de sonsuz uzayda küçük bir noktayım sadece. nihilist tarafımın tavan yaptığını söylemiştim, bunu başka şeylerle dengelemeye çalışsam da eninde sonunda içimden atamıyorum. birine faydam dokununca memnun oluyorum ama o kadar. sonra yine boşa kürek çekme hissi. çok lazımmış gibi six feet under'a başladım tekrardan. aslında yeniden izlememek için kendimi bir hayli tuttum ama dayanamadım. en sonunda nihilizmimi ikiye katlayacağını bile bile tekrardan bulaştım. bunu on beş yaşında izlememe ne gerek varmış diye düşündüm. o yaştaki biri bu diziden niçin zevk alır ki falan dedim. almaması gerektiği sonucuna vardım. insan lise hayatında six feet under izlemek yerine daha eğlenceli işler yapmalıydı. lisede çok eğlendiğim zamanlar oldu, inkar edemeyeceğim. öyleki, şimdiki halimizden daha çok eğlenirdik o zamanlar. ama sonra gelir niye bu diziyi izlerdim, bilmiyorum. bence izlememeliymişim, bunu yürekten söylüyorum.

şimdi gözümde dağ gibi büyüyen bir derse çalışmak zorundayım, neresinden tutsam elimde kalıyor. kütüphaneden de sıkıldım, evden de. dersten ve ödevden de. ne kar iyi hissettiriyor, ne çay ne kahve. ankara'dan hiç bu kadar bunalmamıştım. fisher'lara beşinci üye, ikinci kız evlat olarak kaydımı aldıracağım galiba.

11 Aralık 2010 Cumartesi

courier

courier yazı karakterinin her şeyi soğuklaştırıcı etkisini seviyorum. birden bire yazdığıma yabancılaşıyorum. sanki bir polis raporu, mahkeme kararı gibi mesafeli ve soğuk bir etki bırakıyor üstümde. yazdığım en öfkeli şeyi courier yazı tipine dönüştürünce cayır cayır yanan o hali alıyor ve buz gibi yapıyor. kelimelerle aramda oluşan mesafeyi hissedebiliyorum.

sakalını kesmeyi bırakan adam

anlattığımda komik gelmeyebilir ama aklıma gelen komik bir-iki şey var. onlardan bahsetmek isterdim ama bir süredir içinde bulunduğum hali yansıtmak daha kolay geldi sanırım. komik şeylerden bahsetmeyi sonraya bırakacağım. belki de hiç bahsetmem.

şu anda bir erkek olsaydım, sakalımı kesmeyi bırakır ve uzatırdım. yüzümün biraz kapanmasını sağlayarak kendi içime dönerdim sanırım. içe dönmenin tek göstergesi erkek olup sakal uzatmak değil elbette ama bu fikrin bugün için bana yakın geldiğini hissettim. daha önce sakal uzatmanın gelebileceği manayı derinlikli olarak düşünmemiştim. sakalını kesmekten vazgeçen bir adamın yorgunluğunun ve her şeyi nadasa bırakmış halinin bu denli farkında değildim. müziklerini dinlediğim adamların google images'de resimlerini aratırken, sakallı resimlerine uzun uzun baktım. birçoğunun dağınık saçı, sakalı, sıradan bir tişörtü ya da gömleği vardı. o halleriyle bana çok yakındılar. vitrinde gördüğüm topuklu ayakkabılar güzeldi ama ben kendime onları halen çok uzak hissediyordum. kar botlarım şimdilik beni idare ediyordu.

vicdanım rahatlasın diye. kişisel tatmin.

aylardır geceleri yatarken kulağımda sun kil moon'un admiral fell promises'i var. bu albüm hakkında bir şeyler yazmak istiyorum; bana düşündürdüklerini, verdiği sakinliği ve daha başka şeyleri anlatmak istiyorum. tam yazacak gibi oluyorum, birden bu yaptığım çok anlamsız görünüyor gözüme. yaptığıma bir önem addettiğim falan yok ama diyorum ki, bu kadar çok şey olurken benim bir şarkı hakkında yazmamın ne önemi var. sanki karmaşa içindeyken gidip de en gereksiz işle ilgileniyormuşum gibi hissediyorum ve vazgeçiyorum. ben dinlerken güzel, müzik de olmasa ne yapardım ama iş hissettiklerimi yazmaya gelince koca bir çöplük beliriyor gözümün önünde. vicdanımı rahatlatmak için ülkede olanlar hakkında iki kelam etsem daha mı az rahatsız olurum diye düşünüyorum. hayır. olanlar hakkında iki cümle ettikten sonra vicdanî rahatlığa ulaşıp, hiçbir şey olmamış gibi davranmayacağım ben. hayır.

söyleyecek çok lafım olmasına rağmen diyecek hiçbir şey bulamıyorum. insanlara küsmüş değilim ama gittikçe yaşanması zor bir yerde olduğumuzu düşünmeye başladım. bir haftadır kelli felli adamlar tarafından gazetelerde yazılmış öyle yazılar okuyorum ki midem bulanıyor. hissettiğim tek şey iğrenme oluyor. koca koca herifler bir haftadır ülkenin gündeminde olan bir kızın ismini cismini ifşa etmekten bir nebze olsun rahatsızlık duymuyorlar. amaçları uğruna her şeyi mübah sayanların varlığını bilirdim de, yirmi yaşında dahi olmayan bir kızı bile böyle karalayacaklarını, suçlayacaklarını ve hatta taşlayacaklarını tahmin edemezdim. güçten ve hırstan gözü dönmüş adamlar, küçücük bir kızı günah keçisi ilan etmekten utanmıyorlar. kendilerini hangi siyasi kimlikle etiketledikleri benim için mühim değil. bu vesileyle, bu adamlar gibi gücü elinde bulunduran kesimin öğrenciye ve kadına bakışı bir kez daha yüzüme vuruluyor. gördüklerimden sonra ileride bizler için güzel şeyler olabileceğine dair inancım kalmıyor. elli sene önce benim yaşımda olan insanlar ne hissediyorlarmış bilmiyorum ama ben ileride ülkenin daha iyi bir yer olacağına dair bir umut besleyemiyorum. buna karşı bir şeyler yapıyor musun dersen, kolumu kaldıramadığımı söylerim. "hem bir şey yapmıyor hem de kenara geçmiş eleştiriyor" gibi göründüğüm doğrudur, aksini iddia edecek yüzüm yok. ne zaman bir şey yapma gerekliliğini hissetsem, kimin için ve ne için gibi bir soru beliriyor kafamda. bize çizilen sınırlı alan içinde oynadığımızı görmemek için kör olmak lazım. siyasi etiketler umrumda değil, insanları ne sınıflandırıyorum ne de ayırıyorum. fakat gördüğüm muamale bu değil. ben herkesin varlığını kabul ederken, benim varlığımdan rahatsız olanların olduğunu biliyorum. kendimi hiçbir topluluğa ait hissetmiyorum, bu yüzden takım bile tutamıyorum. insanların bir araya gelerek bir şeyleri değiştirebilme gücüne inancım büyük ölçüde zayıflamış. fakat kimse beni bu yüzden suçlayamaz. nihayetinde bizler öyle bir ülke ortamında büyüdük. kimileri bunu "doksanlarda yetişen apolitik kuşak" falan olarak tanımlıyor ama külliyen yalan. herkesin gayet politik olduğunu biliyorum, öyle sanıldığı kadar kafasız ya da gerizekalı değiliz. öyle diyen varsa iyi halt yiyor. ağzını açanın dövüldüğü bir memlekette kendini ortaya koyamayan insanları suçlayamam. nihayetinde ben de onlardan biriyim. böyle olmak istemezdim ama aksini yapacak gücü kendimde bulamıyorum. yine de benim slogan atmamam ya da sokaklara dökülenlerden biri olmamam, bunları yapanlarla aynı görüşte olmadığımı göstermez ki. ben de dediklerine katılıyorum, krediyle ödediğim harç parasını, okul bitince düzgün bir iş bulup bulamayacağımı falan düşünüyorum. sonra televizyonda dövülen çocukları görünce, bunun benim düşüncelerimin de coplanması demek olduğunu idrak ediyorum.

ülkeden elimi eteğimi çekmiş değilim ama o çocuklar kadar bir şeyleri değiştirebilme inancım olmasını çok isterdim. bunu gerçekten isterdim. bireyselcilikten uzak olduğumu düşünürken, gördüklerim beni bireyselci olmaya itiyor, bundan rahatsız oluyorum. yapay bir umut taşıyacağıma, gerçekçi bir karamsar olmaya başlıyorum. ben aksini yapmaya çalışsam bile yavaş yavaş kaydığım yönü görüyorum. olanlar karşısında duyduğum öfke bile içimde harekete geçme güdüsü yaratamıyor çünkü o derece inançsızlaşmışım.

22 Kasım 2010 Pazartesi

jüpiter'e bakış: 50 kuruş


cumartesi gecesi güvenpark'ın karşısındaki kaldırımda bir teleskop duruyordu. merak ettim ve temkinli bir şekilde teleskobun olduğu yöne doğru yaklaştım. bir baktım, teleskobun üstünde "jüpiter'e bakış: 50 kuruş" yazıyordu. hemen arkasında da kaldırımdaki sete oturmuş otuzlu yaşlarında bir adam vardı. sonra başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. hava acayip sisli. "bu havada hiç jüpiter mi görünürmüş yaee?!" dedim kendi kendime. sorsan, jüpiter'e bakmışlığım yok ama bu havada görülmeyeceğini az buçuk idrak ediyorum. şehrin ortasında, kzılay'ın merkezinde jüpiter'e mi bakılır hem? birazcık komik gibi sanki. sonra bir an tereddüt ettim, baksam mı dedim ama saatin bir hayli geç olmasından ve gecenin bu saatinde yalnız başına bir kızın, sokaktaki adamlarla samimi olmasının tehlikesinden dolayı vazgeçtim (sizin oraları bilmem ama ankara'da 22:30 demek, aman allahım biraz daha geç kalırsam son otobüsü kaçıracağım! demek. memur kesim çoktan pijamalarını giymiş; dişlerini fırçalayıp, yatmaya hazırlanıyor arkadaşım).
ben jüpiter'e bakmadım, yoluma devam ettim; ama yine de bu adamı ankara bilim ve ticaret hayatına getirdiği yenilikten dolayı içimden tebrik ettim. bunca yıllık ankaralıyım, ben daha "jüpiter'e bakış" diye bir şey görmemiştim. gece gece beni gülümsetti, karşıma şehrin rutinini kıran bir şey çıkarmış oldu, hoşuma gidiverdi.

tamam, ben bakamadım ama siz sevgili ankaralılar, siz jüpiter'e bakın. hem belli mi olur; belki bu arkadaş da türev-integral bilen selpakçı çocuktan sonra ikinci bir kızılay fenomeni olur.

19 Kasım 2010 Cuma

hayatın magma tabakası

hayatın ritmini duyabildiğim nadir anlar var. çok yavaştan kulağıma bir ses geliyor. bana gürül gürül akan kaynaktan uzakta olduğumu hatırlatıyor ve içime suçluluk duygusu salıyor. geç kaldım, geç kaldım. o hissi yemek yerken ya da uyurken, güzel bi rüyadan uyanırken, dopdolu geçen saatlerden sonra içime tatlı bir hüzün çökmezden ve birini sevmezden hemen önce hissediyorum. ileri-geri gittiğimi sanıyorum. ileri-geri, yavaş ama ritmik hareketler: bir yerde sallanır gibi, bir şarkıya tempo tutar gibi. ataletimi yendikçe o gürül gürül akan kaynağa yaklaşıyorum. yapılacak çok şey, gezilecek çok yer, sevilecek çok insan var. hiçbirine geç kalmamalıyım.

insanlar bir aradayken güzel, tek tekken sinir bozucu olabiliyorlar; ama kavram olarak insanlık güzel. insanlığa halen güveniyorum, ondan ümidimi kesmiş değilim. eğer ben bir şey hissediyorsam, benim hissettiğimin aynısını hisseden, en azından bir benzerini hisseden birileri muhakkak vardır diye düşünüyorum. ben anlattıkça o beni anlar, buna tüm kalbimle inanıyorum. ben biliyorsam başkaları da biliyor, benim başıma gelen onların başına da gelmiştir diyorum. bunu bilmek beni rahatlatıyor. herkes değil ama birileri var işte. adlarını bilmemek inanmama engel değil, ben onların var olduğuna inanıyorsam bu bana yeter. hiçbir yüce güce bu denli inanmıyorum. kötülerin arasında iyilerin olduğunu biliyorum. gün geliyor insanlığa kızıyorum, öyle kızıyorum ki görsen inanmazsın. sonra ufak bir şey oluyor, istesem de dünyaya küsemiyorum. bazen gerçekten küsmek istiyorum, yorganı başıma çekip öylece -geleceğinden emin olduğum bir işareti bekler gibi- beklediğim oluyor. herkes gibi bekliyorum. ola ki beklediğim geldi, onu tanır mıyım bilmiyorum. kimileri mesihi, kimileri yüce bir gücü, kimileri godot'yu beklerken benim istediğim ufak bir işaret. kimi zaman uzaylıların gelmesini istiyorum. mesela küçükken ufoları beklerdim, onlar da bir türlü gelemediler. zaten artık gelseler de mühim değil.

yorganın altında bunları düşünürken sabah oluyor. telefonda "ertele"ye basıyorum. ertelediğim o beş dakikada önümdeki gün kabaca gözümde şekilleniyor. sonra bir de pantolonun üstüne hangi tişörtü giysem? muhabbeti. ardından kalkıp yoluma gidiyorum. sıradan bir günün içine karışıyorum ve sıradan bir günde, beklediğim ve bir türlü gelmeyen o işareti bana sıradan olaylar, sıradan insanlar veriyor. iyimser biri değilim -hiç değilim- ama ben yine de onlara sırtımı çeviremiyorum. istesem de hiçbir şeye küsemiyorum. en azından şimdilik. son zamanlarda bunun için uğraşıyorum.

17 Kasım 2010 Çarşamba

güzel şeyler düşünmek isteyince aklıma geldiler

-ben senin kısa saçlı halini de bilirim. beraber uzattık sayılır. tıpkı şarkıdaki gibi, arcade fire'ın suburban war'ındaki gibi, "you grew your hair so i grew mine". sonra bir baktım, geçen hafta kestirmişsin. oysaki saçının dökülmesi için henüz erken değil mi? üzüldüm biraz. parlak yüzlü çocuktan olgun adam haline geçişin gözümün önünde olmasa, şimdiki haline hayatta inanmam. gözlerimizi birlikte bozduk, sonra sen sigaraya başladın, hatta üstünden o kadar uzun zaman geçti ki neredeyse bıraktın... diyorsun ama bence yalan diyorsun. ben bilmez miyim seni.

-sonra bir de gizem var. onunla nasıl arkadaş olduğumuzu çok net hatırlıyorum. bana geçen gün dedi ki, ya iyi ki de yanıma gelmişsin de ingilizce dersinde eş olalım mı demişsin dedi. hoca demişti ki herkes kendine bir eş seçsin. ben de gizem'i seçmiştim. nasıl oldu bilmiyorum ama gizem'le iyi anlaşacağımızı daha onun adını bilmeden biliyordum. sonra ilginç bir ayrıntıya takıldım. gizem, mart'ın aynı günü doğan üçüncü iyi arkadaşımdı. galiba mart'ın o gününde doğan insanları ayrı seviyordum.

-sonra bir de görkem var. hayatımda gördüğüm en komik kızlardan biri. sebze yemekleri ve okulun yemekhanesi bizi biraraya getirdi. karnabahar, bamya ve türlünün olduğu günlerde arkadaşlarım beni yalnız bırakırken, gözüme tek başına yemekhanede sebze yemeği yiyen görkem'i kestirdim. bizim bölümdeydi ama henüz tanışmamıştık. sonra bir gün pat diye masasına oturdum. merhaba dedim, merhaba dedi. baktık yemek zevklerimiz uyuşuyor, beraber yemekhaneye gitmeye başladık. artık karnabahar ve bamya daha da güzel.

yerin altı kat dibi

insan bazen boşa çabalıyor. boşa kürek çekiyor, boşa yoruluyor. her şeyde iyi olunamayacağını biliyorum, biliyorum ama bir şeyde iyi olmak istiyorum. oysaki ben iyi bir çocuk olduğumu düşünüyorum, iyi bir evlat olmak için uğraşıyorum ama sonuçta hiç tatmin edici olmayan şeylerle karşılaşıyorum. çoğu zaman kalbim kırılıyor, bazen de kızıyorum. bazen kızgınlığımdan başka bir şey göremeyecek kadar kızıyorum hem de. bazen bunları yazmak istiyorum, sonra elime kalemi alır almaz vazgeçiyorum. sanki aklımdan geçenler kağıt üzerine dökülürse her şey hiç kaybolmayacakmışçasına belirginleşecek ve hafızamdan hiç gitmeyecekmiş gibi geliyor. vazgeçiyorum. kendini suçlamanın daha kolay olduğu fikrine kapılmışım ben, neden bilmem ama öyle. iyi olmak isterken kötü oluyorum, halbuki kötü değilim. kötü bir insan diye kime deriz biz? ben o kadar kötü değilim ki. ama neden ne yaparsam yapayım iyi bir çocuk olamadığımı bilmiyorum. bunun için elimden geleni yaptığımı sanıyorum ama boşa yoruluyorum. bazen öyle yoruluyorum ki yataktan çıkmak istemiyorum. neden şimdiye kadar gelmiş geçmiş diziler içinde en sevdiğimin six feet under olduğunu düşünüyorum. yine bir six feet under izleme hali üzerimde. tıpkı zaman zaman lost in translation izleme halinin geldiği gibi. sanırım six feet under'a bir daha başlamak beni yorar. eski defterleri açmaya gerek yok. aile kavramını düşünmek istemiyorum. kendi gördüğümü değil de görmediğimi yapmak istiyorum ilerde. hangi geleneğin parçası olacağımı bilmiyorum ama hangisinin parçası olmayacağımı çok iyi biliyorum. eskiden hiç böyle cümleler geçmezdi aklımdan ama şimdi bazı şeylere özendiğimi kendime itiraf edebiliyorum. dile getirmiyorum, birine söylemiyorum ama işte buraya yazabiliyorum. bu da bir adımdır. belki bu yolla birazcık ferahlar içim. evet, aile deyince ben bazı şeylere özeniyorum. ama kıskanmak değil, hiç öyle değil, tebessüm ederek bakıyorum sadece. neyin parçası olmadığımı biliyorum; bunun bilinciyle insanları, başka aileleri izliyorum. dıştan nasıl göründüklerini onlar o an bilmiyorlar ama ben çok iyi biliyorum. güzel görünüyorlar. filmlerdeki gibi güzel, ilkokuldaki hayat bilgisi kitabının içindeki kadar güzel hem de.
asıl amacım neydi benim başlarken? daha açık olabilmek için bir adım atmak. kısır döngüyü kırmak. şunu diyebilmek: beni sevsin, çok sevsin. yeter ki ben kötü olmayayım. bir dakika, ben zaten kötü değildim ki? peki beni neden öyle tanıyor, bilmiyorum.
....................
bir-iki ay önce orhan pamuk, milliyet sanat'a verdiği röportajda "ev" kavramını tarif etmiş kendince. "ev, kendimizi huzurlu hissettiğimiz yer değildir; ev, her şeyiyle en iyi bildiğimiz yerdir. bildiğimiz yer evdir." mealinde bir şeyler demiş. bu kısmı döndüm bir daha okudum. hatta bir aydır ara sıra aklıma geliyor da her seferinde adam ne doğru demiş diyorum. uzun röportajdan aklımda kalan tek şey bu olmuş. bugüne kadar ev diye diye yanlış anlamlar yüklüyormuşuz demek ki dedim, kendisinin dediği aklıma bir hayli yattı. bunlar da benim bildiklerimmiş işte. sonra shuffle'da blonde redhead'in messenger şarkısı çıktı, al işte dedim. bu şarkının beni içine çeken bir havası var; içinde ev var, "bulutların arkasında, işte yine evimdeyim" diyor. bu şarkı içinde geçen ev, six feet under'daki ev, benim kafamdaki algı ve orhan bey'in ev'i ne de güzel örtüşüyor. benim bildiğim evi onlar da biliyor, o-la-la.