26 Eylül 2016 Pazartesi

reha erdem'den koca dünya


eski dostum pelin, tanıdığım en sıkı reha erdem izleyicisi. hatta bence reha erdem sinemasının en büyük hayranı olabilir. bana sadece reha erdem'i değil, sinemaya dair birçok şeyi öğreten pelin ile dostluğumuz da lise yıllarında sinema üzerinden olmuştu. halen de hangi filmi izlemem gerektiğini ona sorarım, beni yönlendirmesini isterim. bana öğrettiği onca şeyin arasında reha erdem'in bende ayrı bir yeri var. hem bana dostluğumuzu çağrıştırdığı için hem de dünyaya isyan eden içimdeki çocuğa benzer bir çocuğu kendisinde gördüğüm için reha erdem'i severim. bu sevgi, onun eserlerini objektif değerlendirmemi engelleyebilir; çünkü başta beş vakit olmak üzere, büyüme çağı buhranlarıyla baş eden çocukları anlatan reha erdem filmlerini bağrıma basıyorum. 

farklı ülkelerde yaşasak da buluştuğumuz ilk gün pelin ile birlikte koca dünya'yı izledik. 73.venedik film festivalinde jüri özel ödülünü kazanan film, belli bir süre için festivalin sitesinden dört euro karşılığında izlenebiliyordu. bu fırsatı kaçırmak istemedik. koca dünya'nın fragmanını gördüğüm andan itibaren filme dair büyük bir beklenti içine girdim. harika görüntülerden oluşan fragman bize yine bir büyüme hikayesi sunuyordu. bu görüntüler reha erdem'in beş vakit, hayat var, kosmos ve jin'de de birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni florent herry'nin eseriydi. fazla diyaloğa ihtiyaç duymadan çok şey anlatabilen reha erdem sinemasını florent herry'siz düşünmek olası değil. film, insanların içinde ve şehirde yaşamayı reddeden iki kardeş ali ve zuhal'ın hikayesini anlatıyor. şehirden kaçarak ormanın içinde kendilerine sıfırdan bir hayat kuruyorlar. ergenlik çağındaki çocukların gerçek hayata -gerçek hayat ne demek?- uyum sağlayamamaları ve kendilerine ancak doğa içinde, insanlardan uzakta bir yer bulmalarının hikayesi olan bu film, son derece naif ve kırılgan. reha erdem bence özellikle kız çocuklarının dilinden iyi anlayan bir adam. daha doğrusu şöyle diyeyim; bizim gibi ataerkil bir kültürde, baskı altında büyüyen kız çocuklarının dilini anlıyor. bunu bir sinemacı kurnazlığıyla da yapmıyor ya da en azından bende bıraktığı his bu değil. kız çocuk olmaya, genç kızlıktan kadınlığa geçişteki o sancılı ruh durumuna hassas ve kırılgan yaklaşıyor. cinsiyetçi olmak istemiyorum ama maalesef şuna inanıyorum; erkek algısında kısır bir nokta var ve bir duvara toslanıyor. ondan ötesine geçilemiyor. ne yazık ki olmuyor. bunun tersini düşündüğüm çok az durum/insan var. reha erdem de benim için onlardan biri. bu toplumda büyümüş her kadının travmatik bir dönüşüm süreci var. reha erdem bir erkek olarak bunu çok iyi anlamış. bu nedenle de çok iyi anlatabiliyor. üstelik fazla söz söylemeden, diyaloğa girmeden anlatıyor bunu. onun sinemasında en hoşuma giden şeylerden biri kelimeleri oldukça ekonomik kullanması. bir saç telinin havalanışında, ışığın ağaç dalları arasından yansımasında, bir tülün uçuşunda kulağıma onlarca söz geliyor. 

koca dünya diğer reha erdem filmlerinin devamı gibi. fazla şey söylemeden, hiçbir iddia içermeden hikayesini anlatıyor. baş karakterleri canlandıran ecem uzun ve berke karaer'in oyunculukları incelikli ve harika. ben izlediğim şeye dair hislerimi kelimelere dökemiyorum; çünkü hissettiklerime bir isim bulamıyorum. göğsümün üstüne oturan o ağırlık üzüntü mü, hayata karşı duyduğum öfke mi, bu ülkenin bende yarattığı umutsuzluk mu bilmiyorum. tek bildiğim reha erdem'in bu filmi yine içime işliyor. bu filmini de çok seviyor ve beş vakit ile hayat var'ın yanına ekliyorum. film boyunca arkadan ince ince içimize işleyen bir müzik var ki bahsetmeden geçmek olmaz. nils frahm'ın tristana şarkısı bütün film boyunca defalarca çalıyor. şarkı 2009 yılındaki wintermusik albümünden. altta bu şarkıyı paylaşıyorum ve filmin içimde bir süre daha kalacağını bilerek müziği dinliyorum.

25 Eylül 2016 Pazar

sheffield

size sheffield'dan bahsetmek isterim. ingiltere'nin güney yorkshire bölgesinde bir endüstri şehri olan sheffield'dan. şu hayat ne garip. adını ilk kez yıllar önce bir hocamdan duyduğum bu şehre bir gün yolumun düşeceğini hiç tahmin etmezdim. hocamdan, şehrin üniversitesi university of sheffield vesilesiyle haberdar olmuştum ve ziyaretim de tam olarak bu üniversiteye gerçekleşti. üniversite yıllarımda çeşitli sebeplerle çok parlak bir öğrenci olamadım, bölüm derslerimde hep ortalama bir yol izledim. dolayısıyla hocalarımdan akademik referanslar alabilecek seviyede bir öğrenci değildim. hocam bu üniversitedendi ve bana asla referans vermedi. yıllar sonra bir konferans vesilesiyle bu üniversiteye adım attığımda aklıma gelen şey, keşke daha başarılı bir öğrenci olabilseydim oldu. o zaman buraya gelebilirdim belki dedim kendi kendime.

sheffield geçmişte başta pulp olmak üzere richard hawley ve arctic monkeys ile birlikte daha görmeden bende sempati oluşturmuştu bile. öncelikli olarak demir-çelik endüstrisinin gelişmiş olduğu şehirde, ekonomi; metalurji, madencilik ve öğrenci nüfusuna dayanıyor. şehrin iki tane üniversitesi var ve okul binaları bütün şehre yayılmış durumda. ben hep kampüs üniversitesinin en güzel alternatif olduğunu düşünürdüm. sanırım bu ülkemiz için böyle. ancak avrupa şehirlerinde dağınık binaları gördükçe fikrim değişmeye başladı. herhangi bir köşebaşını döndüğünüzde gördüğünüz eğitim binaları şehre canlılık ve gençlik enerjisi katıyor. sheffield da böyle bir şehir; enerjisini öğrencilerden alan, gecenin bir yarısına kadar tek açık kalan mekanın publar olduğu, geç saatlere kadar toplu taşımanın bulunduğu bir şehir. saat akşam üzeri beş oldu mu dükkanların kapandığı ve insanların okul/iş çıkışı parklarda, publarda bira içmek üzere toplandığı şirin bir yer. turistik olduğunu söyleyemeyeceğim, zaten kimse de bunu iddia etmiyor. ancak ben müzik üzerinden sempati duyduğum için oldukça sevdim. sadece dört gün geçirdim ancak müzik marketleri, pubların camlarına yapıştırılmış konser ilanları, amatör grupların duyuruları vesilesiyle  şehrin müzik ile kurduğu bağı fark ettim. keşke daha çok vaktim olsaydı, müziğin peşinde bu küçük şehri defalarca arşınlasaydım dedim. bir ara sokakta yürürken bir çiçekçi dükkanının önünden geçtim ve "jarvis cocker sustained broken leg due to the clambering out of a window this site (1985)" yazan bir yapıştırma gördüm. yazıya yaklaştığımda altta bir web sitesi adresi duruyordu. projenin ismi de uncommon people-the dna of sheffield music map'ti (pulp'ın güzeller güzeli şarkısı common people'a referans) üniversitenin yıllar süren bir çalışmayla gerçekleştirdiği bu proje son derece akademik ve kapsamlıydı. sheffieldlı ünlü grupların kişisel tarihlerinde yer etmiş binaları, mekanları haritada işaretleyerek size alternatif bir gezi yaptırıyordu. böylesi bir şeye tesadüfen rastlamış olmak bile başlı başına bu şehirde geçirdiğim zamanı benim için anlamlı kıldı. 

geçen sene ifistanbul kapsamında pulp: a film about life, death and supermarkets belgeselini izlemiştim. o zaman aklımda sheffield'i anlatan bir genç yer etmişti. "burada kimse paramı çalamaz. çünkü çalarsa gider ertesi gün ondan geri alırım" diyordu. bu yorum beni gülümsetmişti. böyle bir şehir kötü olamazdı. gece geç saatte sokaklarında sarhoşlar vardı ama kimseye zararları yoktu. gece saat on ikiden sonra şehrin merkezinden kaldığım yere yürüyerek, bilmediğim sokaklardan, birkaç sarhoşun yanından geçerek geldim. üzerimde türkiye'de o saatte sokakta rahat hissetmeyeceğim bir kıyafetle hissettiğim güveni, hiç bilmediğim bu şehirde hissettim. burası londra ya da istanbul gibi metropol bir şehir değil, ancak benim aradığım da artık büyük şehirler değil. müziğin olduğu, konserlerin yapıldığı, müzisyenlerin uğradığı bir şehir olması benim için yeterli. sevgili sheffield, seni de müzisyenlerin kadar çok sevdim. 

angel olsen'den yeni albüm: my woman


angel olsen'ın bu ay içerisinde çıkan üçüncü albümü my woman, şimdiden bu yılın en sevdiğim albümleri arasına girdi bile. bu benim için oldukça şaşırtıcı oldu; çünkü daha önceden angel olsen'a karşı en ufak bir ilgim yoktu. ilk iki albümünü dinlemiştim ancak müziğine karşı bir ilgim gelişmemişti. iyi ya da kötü bir şeyler hissetmemiştim ve albümleri sadece birkaç kez dinleyip rafa kaldırmıştım. dolayısıyla bu ay my woman internet mecralarında göründükçe bende özel bir merak uyanmadı. iyi yorumlar yapıldığını görünce bir kere dinleyeyim madem dedim. sanırım hiçbir beklentim olmadığından ötürü albüm beni daha ilk şarkıdan içine çekti. my woman enerjisi yüksek ve eski zamanların nostaljisine göz kırpan bir albüm. synthesizer ile bezeli intern şarkısını daha ilk saniyelerinden sevdim ve albüme kulak kabarttım. sonrasında gelen şarkılar ve özellikle shut up kiss me gibi akılda kalıcı bir şarkıdan sonra ise daha tamamını dinlemeden albüme ısınmıştım.

angel olsen, bu albümde deneysel çalışmış. hep mi böyleydi, bilmiyorum. daha önceki albümleriyle karşılaştıracak düzeyde bilgim yok ancak kendi röportajlarında söylediği üzere bu albümde farklı türler denediğini söylüyor. şarkıların her birinin turne sırasında, farklı şehirlerde yazıldığından bahsediyor. grup arkadaşlarıyla aile gibi olduklarını, konser için gittikleri bazı şehirlerde fazladan birkaç gün geçirdiklerini ve bu sürenin onları daha da yakınlaştırdığını anlatıyor. ilişkilerine iyi geldiğini düşündüğü şehirlerin ismini sayarken istanbul'u da bunların arasına dahil ediyor. son derece rahat bir ruh halinde geçirdiği bir dönem sonunda elinde biriken şarkıları görünce bunlardan bir albüm yapabileceğini görmüş. şarkılarındaki kadının bizzat kendisi olmadığını, sahne için yarattığı bir karakter olduğunu söylüyor. benim bu albümü bu denli sevmemin nedeni de işte o karakter. aşık, aşık olduğunu göğsünü gere gere haykıran, kendinden emin ve cüretkâr bu kadına bayıldım. şarkılardaki kadın son derece tutkulu ve ben uzun süredir böyle tutkuyla aşık kadın şarkıları dinlememiştim. sevdiğim kadınlardan (kate bush, pj harvey, björk) böyle albümler dinlemişliğim var ama hepsi şimdi kendilerinden öyle albümler beklemeyeceğimiz şekilde artık bu konuların dışındalar. aşık kadın personası yaratıp, duygularını cesurca ifade eden ve bunu yapması üzerinde sakil durmayan kadınları seviyorum. hayatta tutunabilecek pek az şey var ve birine duyulan güçlü hisler de bunun başında geliyor. angel olsen my woman albümünde aşkını oldukça çıplak ve net bir şekilde bağırıyor. kelimenin tam anlamıyla bağırıyor. aşık olmak istiyorum diyor. sus ve beni öp diyor. bir kadın ne isterse o da onu istiyor. 

günü kurtarmaya odaklandığım bir ülkede beni mutlu eden şeyler sınırlı. aslında sınırlı demeyeyim, en ufak şeyden mutluluk çıkarmaya meyilli bir mizacım var ancak bunu yapamayacak noktaya geldim gibi hissediyorum. müziğe eskisinden daha da çok bel bağladım. on sene önceki benden daha çok mesela. müzik olmasa, kitaplar ve filmler olmasa nasıl yaşarım bilmiyorum. böyle bir dönemde duyduğum her güzel sesin, beni mutlu eden her albümün başımın üstünde yeri var. böyle güzellemeler yaparken abartıyor muyum acaba dediğim oluyor ancak hepsi hissettiğim şeyler. müzik dinlerken hissettiğim güçlü hisler bazen içimde patlayacak gibi oluyor. angel olsen'ın bu albümü bana pj harvey'in bring you my love albümünü hatırlattı. müzikal benzerliğinden ötürü değil, çizdiği kadın personası olarak. nasıl gördüğüm her gri şehri ankara'ya benzetiyorsam, gördüğüm her aşkını bağıran tek tabanca kadını da pj harvey'e benzetiyorum. ah şu benzetmeler üstüne kurulu zihnimiz sağolsun, bize bu oyunları oynuyor. lafı çok dolandırdım ama diyeceğim şu ki sevgisinin yoğunluğunda boğulan ve çıldıran her kadın bize tanıdıktır. sana selamlar olsun angel olsen.

albümde şimdilik en sevdiğim şarkı olan shut up kiss me'nin canlı performans videosunu aşağıda paylaşıyorum.

1 Eylül 2016 Perşembe

resim defterimde hiç insan yok

bundan iki ay önce bir cumartesi günü içim içime sığmaz bir şekilde kendimi sokağa attığımda ayaklarım beni resim malzemeleri satan bir dükkana götürdü. kendime boyalar aldım. içeride belki bir saat geçirdim. o çeşitten bu çeşide boyalar, kalemler, fırçalar arasında dolandım. dolandıkça resimle olan ilişkimi hatırladım. insan aradan yıllar geçmiş olsa bile tekrardan bisiklete binmeyi nasıl hatırlarsa ben de karalamayı öyle hatırladım. kendim için, hiçbir iddiam olmadan yaptığım karalamalarda ne kadar mutlu olduğum aklıma geldi. özlediğim o tatmin hissiydi. bir şeyi yapıp bitirdikten sonra gelen ferahlama hissini duymak istiyordum ve bunu konuşarak yapmamın imkanı yoktu. ne zaman bir şeyler yazsam lafı hiç kısa kesemiyordum. bir şeyi iki cümleyle anlatmayı hiçbir zaman bilemedim. konuşurken de böyleydi. heyecanla ve şevkle bir şeyleri anlatırken hiç kısa kesmesini beceremedim. ama son zamanlarda kelimeler haricinde bir dil kullanma, bunun mahremiyetinde kendimi saklama arzusu içimde büyüdükçe büyüyor. ben de boyalara sarılıyorum. çocukluk arkadaşımla yeniden aynı şehre taşınmışız da arada kaybettiğimiz o zamanı telafi etmeye çalışıyormuşuz gibi resme doğru koşuyorum. güzel çizgi nasıl çizilir, buna uğraşıyorum. bir yuvarlağın etrafına yapraklar çiziyorum. değişik boyaların peşine düşüyorum. kendimi internetten uzaklaştırıyorum. kimsenin dediğiyle ilgilenmiyorum, facebook gibi insanların ne yaptığını/ne dediğini görebileceğim yerlerden kendimi itina ile uzak tutuyorum. bütün bunlar sebebiyle zihnim kirleniyormuş gibi geliyor.

bazı sabahlar zihnim yorgun bir şekilde uyanıyorum. o zaman günlük hayatta insanlarla muhatap olmak çok zor geliyor. öyle günlerde onları dinlermiş gibi görünüp dinlemiyorum. fiziken buradayım ama aklım başka alemde. dedikleri bir kulağımdan giriyor, ötekinden çıkıyor. son haftalarda sokaktaki insanı merak etmez oldum. görmemek için bakmıyorum. öğrenmemek için okumuyorum. bu ne zamana kadar böyle sürecek bilmiyorum ama güncel olan her şeyden uzak durmak istiyorum. günlük hayatımı devam ettirecek gücü bulabilmem için enerjimi dağıtmamam gerek. bunun için bir süre içinde yaşadığımız kaotik ülkeye bulaşmamak amacındayım. iç dünyamda minimum enerji, maksimum düzensizlikte seyredip termodinamiğin ikinci kuralını hayatıma uygulama eğilimindeyim.

25 Ağustos 2016 Perşembe

replikas'a güzelleme


birkaç gün önce tuhaf bir şey oldu, bir sabah uyandım ve aklımda replikas vardı. son aylarda geçmişte severek dinlediğim albümleri tekrardan gözden geçiriyordum; ancak replikas aklımın ucundan bile geçmemişti. yakın zamanlarda bir yerlerde kendilerine rast gelmemiştim. hatta uzun süredir dinlememiştim bile, kaç sene olduğunu hatırlamıyorum. ama işte o sabah içime düşüvermişti. uykumdan uyandığımda aklımda replikas vardı. onları 2005 yılında çıkardıkları avaz albümleriyle tanımıştım. o vakit lise iki olmalıyım. deli gibi müzik dinlediğim, müziğe dair ne varsa okuduğum bir dönemdeyim. replikas'ı az çok duymuşum ama hiç dinlememişim. avaz'dan çıkan ilk şarkı gece kadar rahatsız etmiyor bir yerlerden kulağıma çalınmış. o zamanı hatırlıyorum. aradan geçen yıllarda kendimi replikas dinleyicisi olarak isimlendirebildiğimde görüyorum ki gece kadar rahatsız etmiyor replikas müziğinin içine girebilmek için en uygun şarkıymış. insanı hemen yakalayan, popüleriteye bir nebze daha yakın ve batılı. batılı diyorum; çünkü o zamanlar sadece öyle şeyler dinliyorum. replikas o vakitler dinlediğim yabancı gruplara benzerliğiyle beni içine çekiyor. dinledikçe görüyorum ki bu şarkılarına yaptığım batılı tanımı onları tanımlamada oldukça eksik. türk müziği nedir, kimler bunun kaynağıdır, kimleri dinlemek gerekir gibi sorular beni doğu-batı karşılaştırmasına kadar götürüyor. benim kafamda böyle soruları doğuran, bu soruların peşinden değişik mecralara dalmama vesile olanların başında replikas geliyor. belki yıllar önce bir genç bunu tanpınar'ın romanlarıyla yapardı. batıyı örnek almak ve cumhuriyet sonrası modern orta sınıf yaşamını tecrübe ederken yaşadığı ikilemi onun romanlarında okurdu. bense bunu tanpınar romanları kadar replikas'ın müziğinden de okudum ve dinledim. bir yandan batı kültürüne öykünen ama tam da onlardan olamayan ama zaten bu topraklarda var olan köklü bir sözlü geleneğin torunu olan insanlar olarak bu adamların müziğinde çok şey buldum.

benim gibi büyük şehirde doğmuş, büyümüş ve büyük şehrin kaosundan beslenen insanların müziğini dinlemek, on altı yaşımdayken ufuk açıcı bir deneyimdi. avaz albümüne hayranlığım hiçbir zaman geçmedi. biraz olsun azalmadı. rock tarihinin büyük gruplarıyla tanışıp, onları dinlerken hissettiğim coşkuyu replikas için de hissettim. bir yanda sonic youth'un goo albümü masamdaydı (elbetteki çekme), bir yanda avaz. ben bu müzikleri benzer zamanlarda tanıdım. bir tanesi büyük, devasa bir gruptu ama replikas daha mı az önemliydi? benim için değildi. avaz'ın prodüktörünün sonic youth ile de çalışmış bir isim olması mı beni etkilemişti diye düşündüğüm olmuştur. ama aradan geçen on bir yılda geriye dönüp baktığımda öyle olmadığını görüyorum. isimlere, etiketlere takılmadan çok sevmiştim ben bu albümü. replikas maceramı başlatmış, aradan geçen her bir albümle de sevgim derinleşerek artmıştı. zerre albümlerini de pek severim, köledoyuran'ı da. hatta kutluğ ataman'ın iki genç kız filmi için yaptıkları müzikleri de. her bir albümlerinde özer yalçınkaya'nın hazırladığı sade, gösterişsiz ama güzel kapaklarını da. onlarla ilgili kafamda "bir aradalık/birliktelik/arkadaşlık" algısı oluşmuştu. öyle olduğunu da aşağıda trt tarafından çekilen sessiz olmaz belgeselinde gördüm. on beş yaşından beri bir arada müzik yaptıklarını ve müziklerinin bakırköy-yeniköy hattında şekillendiğini anlattıklarında bu dostluk hissinin müziklerine yansıdığını düşündüm.

batılı olmak ne demektir? bizim bu topraklardan içimize işlemiş doğululuk nasıl bir şeydir? modern zamanlarda bunu bir tek gözlerini süzerek edebiyat parçalayanlar mı bilir? ben bunun farklı bir şekilde peşine düşen bu adamların peşine takıldım. erkin koray'ı bilmezken erkin koray'la tanış olmuşum, haberim olmamış. aşıkları bilmezken aşıkların müziğini dinlemişim. bu adamlar müzik namına benim ufkumu genişletenlerden oldu. on altı yaşımdan beri kendilerini sevmeye devam ediyorum. çok özledim.

23 Ağustos 2016 Salı

mammal hands

bu yaz niçin bu kadar anlamsız geçti diye düşünürken, benim açımdan şehirde gidecek bir konserin olmamasının da bunda büyük etkisi olduğunu düşünmüştüm. aslında yaz başında güzel konserler gördüm, gençlik hayalim olan isimleri canlı dinledim. ancak haziran ayı şimdi milyon ışık yılı uzakta kaldı sanki. üstüne o kadar çok şey oldu, o kadar çok sıkıntı yaşandı ki o vakitler müzik adına yaşadığım heyecanlar çok çabuk kişisel tarihimin tozlu raflarına saklandı. bu nedenle benim için bu haftanın güzel haberi, salon iksv'nin yeni sezonda ingiliz caz üçlüsü mammal hands'i getireceğini açıklaması oldu. böyle haberlere bel bağlamış durumdayım. mammal hands'i ise 2015'ten beri takip eder haldeyim. gogo penguin ile aynı plak şirketi olan gondwana records'a bağlı grup, 2016 yılında yeni albümleri floa'yı çıkardı. bence çok güzel bir albüm. kendilerinden bir imzalı albüm almak isterim. benim için albümlerin en güzeli olması gerekmiyor. birilerinin ta başından büyüyüp serpildiğini görmek, bunu konser konser izlemek başlı başına bir mutluluk kaynağı. iksv'ye bu grup için peçeteye istek yapmıştım. sanırım mammal hands onlarla aynı anda radarımıza girmiş olmalı. yoksa benim bildiğimi onlar zaten biliyordur. eğer aksiyse de bu bana yetişkinlik hayatım boyunca yeten bir başarı olur (böyle küçük hedeflerim var). neyse, ben bu habere pek sevindim. aşağıya yeni albümlerinden quiet fire'ın bir performansını ekleyerek iyi geceler diliyorum.

içimdeki aksi adam

insanın yaşı ilerledikçe hayatla ve kendi varlığıyla kavgasının bitmiş olacağını düşünürdüm. daha doğrusu öyle olacağını umardım. eskiden düşündüğümde yıllar  sonra daha huzurlu, ruh halinden memnun ve iç dengesini yakalamış bir insan olmayı dilerdim. halen de istediğim bu. tek fark, artık bu tip şeylerin çok da yaşla ilgisi olmadığını anlamam.  insanın yirmi yaşındayken nasıl buhranlar içinde debelendiyse, elli yaşındayken de benzer sorulara cevaplar aradığını -eğer halen arıyorsa- düşünmeye başladım. belki artık bir cevap bulma motivasyonu olmadan kendine sorular soruyordur, bilmiyorum ama halen soruların bitmediğine ikna oluyorum. iç huzurun uçucu ve anlık olduğuna dair düşüncelerimin desteklenmesinden dolayı bir karamsarlığa sürükleniyorum. inanılmaz enerjik, neşeli ve pozitif olduğum dönemler oluyor ama beni meşgul eden sorular hiç kaybolmuyor. seyahat ederken dikkatim başka yerlere yönleniyor. o zaman anın kıymetini bilmeye çalışıyorum. uzun süredir görmediğim bir dostumla bir kahve içme süresince ettiğim muhabbet, benim için en kıymetli zaman dilimi olabiliyor. ama bütün bunlar bitip de yatağıma döndüğümde bir anlamsızlık hissi hasıl oluyor. işte sorun, bu hissi nasıl yeneceğimi henüz tam çözememiş olmam. ruh sağlığı ile fiziksel sağlığın bir bütün olduğunu biliyorum ve kendimi sağlıklı tutmaya çalışıyorum. birilerine, bir şeylere (ilaçlara?) muhtaç olma olasılığı beni ürkütüyor. kendime yetecek zindelikte olmam gerektiğini biliyorum ve kendimi fiziksel aktiviteye, sağlıklı beslenmeye, bir şeyler üretmeye -mesela yazmaya- zorluyorum. müzik sevgimin peşinden koşmak benim için her daim hayati bir dürtüyken, hemencecik bir şeyler üretebilmek adına yeni yemekler denemek benim için emek isteyen bir şey. işte belki de yaşla birlikte gelen budur diye düşüyorum; "doğru" olan ne ise onu yapmak için kendini zorlamak. sen düşünmedikten sonra kimse seni düşünmeyecek. belki annen. bir tek annen iyi olup olmadığınla ilgilenecek ama onun dışında herkes yolunda ilerlemeye devam edecek. işte artık doğruluğundan emin olduğum şeylerden biri bu. hayatta emin olduğum pek fazla şey yok. belki en fazla on şey vardır, o kadar. ama bundan eminim: kendi iyiliğimi benim düşünmem gerek. ben hasta olduğumda bana çorba getiren çok kıymetli dostlarım vardı ancak hepsi haritanın bin bir noktasına dağılmış durumda. bu konuda şanslı olduğumu düşünürüm. ancak ben de bu bağların kurulması için emek ettim. ama ne yazık ki şimdi herkes uzakta. bu yazı bir darbeyle (kalkışma?), bir de yurt dışından gelen dostlarımla istanbul'un çeşitli semtlerinde çokça alkol tüketmekle geçirdim. her gelen beni çok sevindirdiği gibi gidişiyle de hüzünlendirdi. kendimi bazen anne, bazen kardeş hissettim. ama hayatımda ilk kez fark ettiğim bir şey vardı: içimde elli yaşlarında, realizmin doruklarında aksi bir erkek vardı. ben içimdeki erkeğin ilk kez bu yaşımda farkına vardım. meğersem the youth filmindeki ihtiyarlara yakın hissetmemin, bilmem kaçıncı kez lost in translation'ı izlerken kendimi ilk kez bill murray'nin karakteriyle özdeşleştirmemin sebebi buymuş dedim. halbuki şimdiye kadar hep scarlett'tim. sun kil moon dinledim bolca. aynı ben. hatta bu cümlenin sonuna bir ünlem yakışırdı, o derece bir aydınlanma yaşadım: aynı ben! yıllardır mark kozelek dinlerim ama aslında kendimi ona benzetirmişim de fark etmezmişim, bu yaz bunu anladım. 

bir yandan inanılmaz bir enerji hissediyorum. kendimi defterlere dökme isteği duyuyorum, sabahlara kadar sürecek uzun zaman dilimlerinde, yorgun düşme raddesine gelinceye kadar bir şeyler yapmak istiyorum. bir yandan da içimdeki miskin erkek sokağa adımını atmak istemiyor, insanlarla muhatap olmaktan kaçıyor.  ne kadar çok insan var diyor; ne çok kafa, ne çok kol ve bacak. 

14 Ağustos 2016 Pazar

blonde on blonde

bu sabah üşüyerek uyandım. yaz başından beri yatarken penceremi üstten aralık kalacak şekilde bırakıyordum. kalktım ve dışarı baktım. rüzgar esiyor ve yağmurun gelmesi yakın görünüyordu. pencereyi tamamen açtım. üşümeyi özlemişim. erkenden evden çıktım. yürüdüm yürüdüm. tişört ince geldi ama hiç dert etmedim. uzun zamandır ilk kez bugün yataktan olmak istediğim ruh halinde çıktım. olmak istediğim derken, olumlu bir şekilde uyanmaktan bahsediyordum. zira beklentim düşüktü. bu sabah ilk kez "ben ne yapıyorum, ne için çalışıyorum, asıl istediğim ne?" gibi sorular zihnimin içinde dönmedi. bir nevi ikinci ergenlik olduğunu düşündüğüm, varoluşsal sıkıntılarla debelendiğim bir dönemden geçiyordum ve şimdi kafamda soru işaretleri yoktu. sokakta erken saatte yürürken ben, sadece var oluyordum. ne zihnim ne de kalbim devredeydi. bu hafifliğin göğsümü rahatlattığını fark ettim. bir pastanenin önünden geçerken yeni çıkmış poğaça kokusuna takıldım. sağlıklı yaşam ayağına hamur işini uzun zaman önce hayatımdan çıkarmıştım. ama bu sabah ne margarin umurumdaydı ne de alacağım kaloriler. kendime bir poğaça aldım. yetmedi bir tane daha aldım. duygusal açlık ile fiziksel açlığı gayet iyi ayırt edebiliyordum ve bu sabahki tamamen fiziksel bir açlıktı. poğaçamı yedim, kahvemi içtim. sonra yağmur başladı. her şey gözüme birazcık ama sadece birazcık daha temiz göründü. spotify'da kendime hazırladığım şarkı listelerinden birini açtım. nada surf, blonde on blonde karşıma çıktı. şarkı bitti, ben bir daha dinledim. bitti, bir daha dinledim. derken bir saate yakın dinlediğimi yürüme süremden anladım. ben nada surf'ü bu şarkının da içinde olduğu let go albümünden sonra bıraktım. daha doğrusu şöyle diyeyim, yıllar önce tanıdığımda zaten let go çoktan çıkmıştı. sonrasında beş albüm daha çıkarmışlar ama ben hiçbirini dinlemedim. ancak sağda solda, takip ettiğim mecralarda rastladıysam dinlemişimdir, o kadar. let go sonrasını bilmem; ancak öncesiyle karşılaştırdığımda bu albüm kafamdaki nada surf imajının dışında kalır. mavi albüm kapağıyla birlikte fazla yumuşak ve iddiasız bir havası vardır. ama ben sevmiştim bu albümü. benim için tam bir arka plan albümüydü. kimse nada surf'ü popular varken, blonde on blonde şarkısıyla tanımlamazdı (yani herhalde) ama benim aklıma ilk gelen hep bu şarkıları olmuştur. mesela dylan'ın blonde on blonde albümünü bu şarkıdan sonra dinlemiştim. ben ilk kez bir dylan albümü dinlediğimde lise birdeydim ve o albüm desire albümüydü. çünkü o zamanlar sevdiğim çocuk o albümü önermişti. şimdi düşünüyorum, bence desire benim dylan albümleri listemde ilk üçte bile olamaz. yani olsa olsa bendeki hatırından ötürü olur ama ondan daha çok sevdiğim üç dylan albümü sayabilirim. mesela blonde on blonde onlardan biridir. hem dylan'ın bu albümünü dinlememe vesile olduğu için hem de başlı başına güzel bir şarkı olduğu için nada surf'ün bu şarkısını severim. teen angst kavramını birine anlatmak istesem popular şarkılarını gösteririm ama kendi kişisel tarihimde  blonde on blonde'u kulağıma takar, yürüyüşüme devam ederim. 

not 1: zaten bunlarda çok kolejli havası var, ben devlet okulunu bilirim. benim teen angst'im daha çok the headmaster ritual tadında. bu da başka bir yazının konusu olsun. 

not 2: lisede ilk duyduğumuzda sınıfça garipsediğimiz "raining cats and dogs" deyiminin, modern zamanlarda ciddi ciddi kullanıldığını gördüğüm tek yer olarak da bu şarkı zihnimde yer etmişti. 

12 Ağustos 2016 Cuma

kulağımızın pası silinsin

amerikan şehirlerini müzik vesilesiyle tanıdım. gidip görmüşlüğüm yok ancak birçok amerikan şehri için aşağı yukarı kafamda oluşmuş bir algı var (işte bunlar hep kapitalist amerikan oyunları). kimisi bu şehirleri nba'den ötürü bilir, ben de müzikten ötürü biliyorum. bildiğim zamanlardan beri de sempati duyduğum bir şehir var, o da seattle. başlangıç noktası da tabii ki grunge. yıllar geçti, benim müzik zevkim grunge'dan başka yönlere evrildi ancak seattle sempatim her zaman var oldu. geçen hafta arkadaşım p. beni  hibou isimli tek kişilik bir projeden haberdar etti. bir baktım seattle'danmış. "eee-boo" olarak telaffuz ediliyormuş. yirmi yaşındaki peter michel, hibou adını taşıyan ilk albümünü anne babasının evinde kaydetmiş. etheral dedikleri bir tür var ya, işte öyle. biraz dream pop, biraz shoegaze, bolca lo-fi tadı var. lo-fi sevgim sağolsun, yatak odasında kaydedilen müziklerin gönlümde yeri ayrı. bu tarz müziklerin de kısa özeti: polaroid fotoğraflar, uzun yaz öğleden sonraları, bitmeyen yaz tatilleri. hipsterliğin gözü kör olsun. bunlardan kulağım yorulduğu gün kendimi içim geçmiş sayacağım. şimdilik yirmi beş yaş altı gençlerin hülyalı parçalarını dinlemeye devam ediyorum. zaten bir de seattle'danmış kerata. wild nothing, washed out, youth lagoon sevenlere gelsin.  


bu yirmi yaşındaki kızcağızı videoları henüz sadece birkaç yüz görüntülenme sayısındayken izlediğimi bilirim. julien baker'dan daha önce de bahsetmiştim. tennessee'den. 2016 yazı itibariyle ilk kez avrupa'ya ayak basmış ve festivallerde çıkmaya başlamış. bir gün bunu diyeceğimi hiç düşünmezdim ama ben bu kıza primavera'da kalabalıklar içinde kendi başına takılırken rastladım ve "i like your music" dedim. utangaç bir şekilde teşekkür etti. kendisini sırtında kırmızı sırt çantasıyla festival boyunca bir-iki kere daha gördüm. ben böyle şeylere alışık değilim, gel bir bira içelim deme cesaretim olsaydı içebilirdik gibime geliyor. yani o derece. aşağıya bir videosunu koydum. kendime gösteremediğim şefkati bu kıza gösteriyorum. ah bilmiyor ki bazı şeyler gelip geçiyor, üzülmeye değmiyor. 


şu ingiliz humour'u denen şey bir ilginç azizim. adamlar ciddi bir yüz ifadesiyle arcade fire'ın win butler'ının saç modelinden bahsedip birazcık bile olsa tebessüm etmiyorlar. pes doğrusu. üç kişilik londralı happyness isimli grubu tanımama vesile olan "montreal rock band somewhere" isimli şarkıda diyorlar ki "i'm wearing win butler's hair / there's a scalpless singer of a montreal rock band somewhere" şimdilik 2015'te yayınlanan weird little birthday isimli bir albümleri var. dream pop esintili gitar müziği yapıyorlar. bu gitarlar ve bu vokaller tam bir 90'lar dostum. kendimi bu albümden alamadım. yirmi dakikalık bir tiny desk videosu paylaşıyorum. bence cuma böyle güzel.

11 Ağustos 2016 Perşembe

no cars go

biraz turist rehberi gibi oldum. eşin dostun gelen misafirlerine bilmediğim istanbul'u gezdirirken ben de kendimi geliştiriyorum. kendim için zahmet edip buradan bir yere gitmem, üşengeçliğim üzerimde. ancak insanlar ta nerelerden gelmişler, ayıp olmasın diye araştırıp bir şeyler okuyorum. son dört hafta sonum buraya gelen arkadaşlarımla ya da onların arkadaşlarıyla şehrin sokaklarını arşınlamakla geçti. herkes uzaklara gitmeden bir istanbul'a uğruyor. otobüs terminalinde gidenlere el sallayan yazıhane memuru gibi oldum. her gidişin bir hüznü oluyor, istesem de istemesem de oluyor. işte yine böyle bir günde vapurda etraftaki çirkin binaları seyrederken beynimi dağıtma isteği duydum. kendimi bildim bileli periyodik olarak arzuladığım bir şey var; kafamı müzik eşliğinde duvarlara çarpmak. tıp bilimi buna bir isim veriyor mu acaba? neyse, kafamı vurabileceğim konserleri kaçırmıyorum. şimdilik ancak bu yolla kendimi tatmin ediyorum. daha doğrusu benim ölçütlerim içinde kafa sallayabileceğim müzikler belli, böyle konserlerin hayalini kuruyorum. elimdeki imkanlar kısıtlı olunca kafamı duvara vurmak yerine arcade fire açıyorum: no cars go. iki sene önce pitchfork gibi ana akım mecralardan birinde arcade fire'ın ilk abümü için "vay arkadaş, funeral'ın 10.yılı olmuş!" temalı bir yazı çıkmıştı. başlığı görünce ben de sahi o kadar oldu mu, demiştim. olmuş. hatta the suburbs çıkalı bile altı yıl olmuş. oysa dün gibi. 

sevdiğim insanlarla ortak bir şeyler üretmeyeli çok oldu. en son ürünümüz olarak bir bitirme projesini görüyorum. hayatımın en güzel ekibiyle okul bitirdim, bir okul daha olsa onu da bitirirdim. birlikte olma halinin verdiği üretkenliği başka şeyde bulamıyorum. kendi potansiyelimi sonuna kadar kullanıp, daha iyi bir ben olmamı sağlayan dostlarımla iş yapmayı özlüyorum. yaptığım işe kendimden bir parça koymanın kıymetini biliyorum ve bunu para babaları için yapmayacak kadar duyguluyum. insanın yaptığı işi en iyi şekilde yapmaya çalışması etik açıdan önemli. bu aynı zamanda kendinden bir şey koymak demek oluyor mu? etik olarak yaptığım işi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum ama gönlümden bir parça koyuyor muyum, bilmiyorum.

arcade fire benim için,  kendilerinin olabilecek en iyi halini bir aradayken ortaya koyan insanlar demek. birinin içindeki en iyiyi ortaya çıkarmak, üstelik bunu on kişiyle birlikte yapabilmek demek. ikili ilişkilerde bile tarafların egosu birbirini ezerken, on kişinin egosunu bir kenara bırakıp, inanılmaz güzellikte şeyler üretmesi demek. bu ilham verici insanların birlikteliğini izlerken hayata olan inancım tazeleniyor. içimden kocaman bir alev topu çıkıyor, kendimi enerjik hissediyorum. dünyanın magma tabakasına iniyorum. aklıma hep zihni sinir fikirleri geliyor. arkadaşlarım bana olmayacağını söyleyene dek inanılmaz düşüncelerle doluyorum. no cars go şarkısı eşliğinde ufolar çiziyor, galaksiler arası seyahat fikirleriyle kalem ve kağıda sarılıyorum. hiçbir toplu taşıma aracının gitmediği yer nere olabilir ki diyorum.