16 Nisan 2015 Perşembe

sansür, iksv ve batı berlin filmi

kültür ve turizm bakanlığının bakur filmini sansürlemesine niye şaşırdık anlamadım. ben asıl filmi festival programında gördüğümde şaşırmıştım. "vay be gösterecekler demek ki" diye geçmişti aklımdan. iksv'nin bu sansüre verdiği ya da veremediği tepki de beni şaşırtmadı. benim akıl erdiremediğim, insanların iksv'yi filmin arkasında duramamakla, sansüre karşı çıkamamakla eleştirmeleri oldu. başta devlet desteği (istanbul büyükşehir belediyesi dahilinde) olmak üzere, satırlar boyunca akıp giden bir sponsor listesine sahip olan bir festivalin ne kadar muhalif olmasını bekleyebiliriz? eğer bunu bekleyen varsa samimiyetinden şüphe ederim. sanki üç gün öncesine kadar gittiği filmlerin listesini tutan kendi değilmiş gibi birden bire iksv'yi yerden yere vurmak bana ikiyüzlülük geliyor. bu kurumların yapısı, işleyişi ve maddi gücü nerden aldığı ortadayken -ki saklayan da yok zaten- çıkıp da devletin bir kurumuna kafa tutmasını beklemek gerçekçi değil. en azından 2015 yılı türkiyesinde bu mümkün değil. festival ekibinin bireysel olarak sansürü tasvip etmediğini tahmin ediyorum. ancak iş kurumsal bir kimlikle tavır sergilemeye gelince ellerinden daha fazlasının gelmemesini anlayabiliyorum. örnek vermek gerekirse; bugün milli gelirin yüzde onunu sağlayan koç'un bile çekindiği bir devlet yapısı var. hürriyet gazetesi neydi ne oldu, doğan holding'in bütün organları palyaçoya döndü (epic fail denince aklıma hep aydın doğan geliyor). şimdi sistem böyleyken kimden ne tavrı bekliyoruz ben anlayabilmiş değilim. yapılabilecek olan yapıldı. yönetmenler filmlerini çekebilirdi, çektiler. katılan sanat eserleri sahipleri tepki gösterebilirdi, gösterdiler. gereken tepki buydu zaten. izleyiciler tepki gösterebilirdi, gösterdiler. ama kurumlar? muhalif tavırları kurumlardan beklememek lazım. bunu son derece gerçekçi bir bakışla ortaya koyuyorum. muhalif olması gereken insanlar ve sivil toplum. 
***
böyle durumlar insanı çelişkide bırakıyor. gittiğim ve keyif aldığım bir filmi anlatmak istiyorum ancak suçluluk duyuyorum. yaptığım bir şeyden bahsederken utanma hissinin hasıl olmasına sosyal medya sebep oluyor. bir de ülkede hep kötü şeylerin olması ve benim bir filmden, bir albümden bahsetme isteğiyle ekran başına oturduğumda  yazacaklarımın gözüme birden anlamsız gelmesi durumu mevcut. sanki hiç sponsorlu konsere gitmemişiz, reklamlı festivalde film izlememişiz gibi takınılan abartılı bir tavır var ve bu bana hiç samimi gelmiyor. örneğin; fahiş fiyatlara satılan biletleri kendi çapımda protesto ediyorum, reklama dönüşen müzik festivallerine gitmek içimden gelmiyor. ilgimi çeken kişiler gelse bile canım istemiyor. bunu eleştiren çıkabilir ancak bu da benim muhalif duruşum. burada vereceğim saçma bilet fiyatlarının üstüne biraz daha koyup yurtdışında bir festivale gittim ve mutlu oldum. en azından kendimi soyulacak tavuk gibi hissetmedim. neyse, nerden nereye geldim; ama diyeceğim şu ki kurumlardan muhalif tavır beklemiyorum, bireylerden bekliyorum. bu yıl iksv vesilesiyle belki de hiç izleme şansımın olamayacağı bir film izledim ve  sadece bu bile bana yetti. şimdi bunun için kendimi kötü mü hissetmeliyim?
***
bahsetmek istediğim film, b-movie: lust & sound in west-berlin 1979-1989 belgeseliydi. müziğin peşinde memleketi manchester'ı terk edip, hep gitmek istediği berlin'e  gelen mark reeder'ın hikayesini anlatan belgesel, gerçek görüntülerden oluşmuş. o zamanların en alternatif, en şehvetli ve kafası güzel; siyasi anlamda en çalkantılı şehri olarak nitelenen berlin arka fonunda güzel müziklerin olduğu bu film bana çok keyif verdi. onca makyaj ve abartılı giyime rağmen testosteron saçan adamlar ve synthesizer'larla dolu bir buçuk saatte tuhaf bir enerji vardi. doğu-batı almanya gerilimindeki ülkede boş binalar işgal edilirken, sokaklar cayır cayır yanarken aklıma hep şu geldi: berlin duvarının duvar olduğu zamanları görenlerin, bunu ısrarla belirtmeleri. bırak 80'lerde görmeyi, ben yıkılmış duvarlı berlin'i görünce bile başka hiçbir yerde hissetmediğim şeyleri hissetmiştim. tek cümleyle özetlersem, bu şehirde ömür boyu yaşanır fikri kafamdan gitmemişti. 

filmin üç yönetmeninden biri olan klaus maeck'in de katıldığı gösterim sonunda yönetmenle bir soru-cevap faslı oldu. ekranda 2014 aralık'ta konserine gidemediğimiz einstürzende neubauten, malaria, blixa bargeld ve nick cave görmek beni mutlu etti. batı berlin'de şehveti pulp'ın a film about life, death & supermarkets filminin yanına koyuverdim. bir cumartesi akşamı sinemadan çıkıp da istiklal caddesinde yürürken tek düşündüğüm, filmdeki halüsinatif kafanın istiklal'de devam ettiğiydi. son derece tedirgin edici, korkutucu. kalabalıktan başım döndü, hızlıca eve gittim. 

15 Nisan 2015 Çarşamba

adiós baba


eduardo galeano'yu tanımam hugo chavez vesilesiyle olmuştur. kendisinin obama'ya latin amerika'nın kesik damarları kitabını hediye etmesi pek manidar bulunduğundan, kitap basında çokça yer almış ve merakımı cezbetmişti. chavez'in muhalif kişiliğine sempati duymam bir yana, bir devlet başkanının bir kitabı çok satanlar listesine sokması ilgimi çekmesi için yeterli bir sebepti. işte bu nedenle alıp okuduğum bu kitap, bana latin amerika'yı tanıtan ve o kıtayla ilgili sorular sorduran kitap oldu. bir eserin koca bir toprak parçasına, o toprağın kültürüne, insanlarına ve diline dair merak uyandırması insan hayatı için oldukça büyük bir etki, iyi anlamda bir darbe. bu nedenle kendi dilimde galeano için toprağı bol olsun demeliyim. adını anmalıyım ki içim rahat etsin. hayatımdan insanlar gelip geçiyor ve gerçek manada içime işleyen o kadar az insan var ki; onlara yeri geldi mi selam etmeliyim. sesli şekilde isimlerini telaffuz edip, yalnızken duaya benzer bir şeyler mırıldanıyorum. bu hayattan bir galeano geçti, benim hayatıma da uğrayıp geçti. 

kendi toprağına aşık; kıtasının taşını, kuşunu, denizini, güneşini çok seven bir adamdan öğreneceğim çok şey var. tıpkı kendi kültürümün insanı yaşar kemal'den öğreneceğim çok şey olduğu gibi. topluma duyulan saf bir insan sevgisinin ne demek olduğunu bilmediğim ya da unuttuğum bir dünyada, kendi toprağı üzerinde yaşayan herkesi koca bir yürekle kucaklamak ne demek bilmiyorum. ortak bağ kuramadığım insanlarla yaşıyorum, günlük hayattaki etkileşimimi minimumda tutmaya çaba sarf ediyorum. galeano ve yaşar kemal bu koşullara rağmen mi insanları bu kadar seviyorlardı, yoksa dünya onlar gençken daha mı ılıman bir iklime sahipti bilmiyorum. yaşlı bir dede olduğunda dahi muhalif damarından en ufak bir taviz vermeyen galeano'ya bakınca gördüğüm şey, inat. inatla yaşamak, inadına davasını savunmak. şu hayat sadece yeme, içme, gezme değil. bana dokunmayan yılan bin yaşasın yeri ya da bugün ne giydim dünyası da değil. adını bilmediğimiz uzak yerlerde, küçük şehirlerde, ücra bir köyde ya da şehirde bir sivil toplum örgütünde çalışan nice insan var. klavyeye ihtiyaç duymadan muhalifler. yaşamaları, yaptıkları şeyi her gün yapmaya devam etmeleri bile sisteme kafa tutan bir davranış. bu insanları görmüyorum, tanımıyorum. ama galeano'yu biliyorum. aldığı her nefeste öfkeli, her şeye muhalif bu insanlar bana umut veriyor. yaşam motivasyonumu şimdilik bu öfkeden ve inattan alıyorum. şevkimi kaybetmemeyi onlardan öğreniyorum. galeano da bu insanlardan biriydi. toprağı bol olsun. 
neyseki kitaplar var.

14 Nisan 2015 Salı

çünkü atomun çekirdeğine yaprak koyunca nükleer değil natürel oluyor


bir elektrik kesintisinden öğrendiğimiz
sağda solda akkuyu nükleer santralinin reklamları görülmeye başlandı. bunları ilk kez bir sabah saat 7'de gördüğümde uyku sersemi olduğumu düşündüm. ama dikkatli bakınca  gerçekten santral reklamı olduğunu anladım. bir nükleer tesisin reklamı yapılıyordu ve bunu aklım almıyordu. nükleer santralin reklamını yapmak... bu konu üzerine düşünülmeliydi. hemen akabinde gelen 31 mart 2015 elektrik kesintisi ise nükleer enerji özelinde enerji üretimini ve tüketimini sorgulattı. onlarca şey yazıldı çizildi. elektrik kesintisine akkuyu virali bile dendi. akp üzerinden komplo teorileri kuruldu ve bunların hiçbiri de imkansız gelmedi. ne de olsa imkansızların mümkün olduğu, film senaryolarını aratmayacak olayların birbirini izlediği bir ülkede yaşıyorduk.

perşembenin gelişi çarşambadan bellidir hesabı, 31 mart'ın gelişi de 30 mart'tan belliydi. o gün arkadaşlarımız haber etmişti, frekanslar çok düşük diye. bu durum yaptığımız işi etkileyen bir şeydi ve ölçüm yapan arkadaşlar nedenini anlamaya çalışmışlardı.  hemen ertesinde kesinti yaşanınca bir önceki günle bağ kurmaya çalıştık. bütün ülkede hayatın durması, toplu taşımanın kesilmesi, fabrikaların üretimlerinin aksaması büyük çapta sonuçlarken, telefonumuzu şarj edememek sadece küçük bir ayrıntıydı. olayı takip ettik, gereken yerlerle haberleşmeler yapıldı. akşam tartışma programlarına çıkan hocalar izlendi. bunlardan en açıklayıcısı prof. sevaioğlu'nun şu videosuydu. ülkede elektrik iletim ve dağıtımının kurucu babalarından olan sevaioğlu, bu kesintiyi dünyanın her yerinde yaşanabilecek bir durum olarak açıklıyordu. o söylemesine söylüyordu ancak bizler inanmıyorduk. olamazdı, devlet bizden bir şeyler gizliyordu. üzerinde hemfikir olduğumuz bir konu varsa o da şuydu: bu devirde elektriksiz kalınır mıydı? işte bu noktada beton etkisini yüzümüzde hissediyoruz: evet, tam da bu devirde elektriksiz kalmak olası. bütün hayatımız enerjiye bağımlı bir şekilde sürerken, teknolojiden beklediğimiz bize zaman ve mekandan bağımsız olarak, istediğimiz her an enerjiyi temin etmesi. ancak enerji kaynaklarının bir doyma noktası var. başta fosil yakıtlar olmak üzere, yenilenebilir enerji kavramıyla hayatımıza giren atıklardan/kimyasallardan/inorganik kaynaklardan enerji üretmenin bir maliyeti var. bu kaynakların besleyebileceği belli bir nüfus ve endüstriyel ortam var. bugün şehirlerdeki yaşantımız enerji merkezli. "benim elektriğim nasıl kesilir?" diye sorarken, "ben enerjiye nasıl daha az bağımlı olurum?" diye sormak aklımıza bile gelmiyor. yenilenebilir enerji kaynakları arıyoruz; ancak asıl sorun, hayatımızı nasıl daha az enerji odaklı yaparız olmalı. bugün şu bir gerçek ki rüzgar, güneş ya da diğer yenilenebilir enerji kaynakları bütün ülkenin sisteminin bağlı olacağı bir kaynak olamıyor. en azından şimdilik. bunlar bölgesel nitelikli enerji kaynakları ve aslında tam da bu yüzden güzel. çeşme'de, çanakkale'de dönen rüzgar türbinleri, güney marmara'da evlerin çatılarındaki güneş panelleri aslında çözümün ta kendisi. her bölgenin kendi başına, bağımsız olarak kendi enerji kaynağına sahip olması ve ana akım enerjiden ayrılması konuşulan çözümlerden biri. bize tek yolmuş gibi sunulan nükleer santraller bizim enerji bağımlılığımızı çözmeyecek. işin güvenlik ve risk kısımlarına girmiyoruz bile. başlı başına nükleer, enerji bağımlılığının ta kendisi! halbuki yapılması gereken enerji konusunda bireyselleşmek. gördüğümüz üzere 31 mart'taki elektrik kesintisinden kendi bağımsız enerji kaynağı olanlar etkilenmedi. çatısında güneş paneli olanlar banyo yapabildi. kendi atık ısısından elektrik üreten fabrikalarda hayat devam etti. 

daha çok enerji talep ederken, bir ülkenin elektriğinin gerçekten o ülkeye yetemeyeceği durumların olası olduğunu 31 mart'ta gördük. fosil yakıtçıların temiz yanma sistemleri üzerine kafa yorduğu, reaksiyoncuların organik atıklardan enerji üretmeye çalıştığı bir dönemdeyiz. fosil yakıtlar sınırlı, dünyayı sömürmenin de bir sonu gelecek. rüzgar türbinleri ve güneş panelleri de ne rüzgar ne de güneş yılın 365 günü olmadığı için daimi olamıyor. çözüm tek bir enerji kaynağına yüklenmek değil, çözüm hem içerdiği risk açısından hem de siyasi sebeplerden ötürü nükleer de değil. çok küçük bir örnek: telefonun şarjı bittiğinde yakınan her insan enerji bağımlısı. on sene önce bu telefonlar yoktu. on sene önce nüfus da bu kadar değildi. sürekli artan nüfus ve enerji-tüketen-ürünle sormamız gereken ilk soru, "nasıl daha çok enerji üretirim?" değil, "nasıl daha az enerji bağımlısı olurum?" olmalı.

9 Nisan 2015 Perşembe

bütün çiçekler


fiziken çok yorucu bir çarşambanın sonunda, p.'nin bana uzak ülkelerin birinden gün içinde yolladığı all flowers in time bend towards the sun şarkısını dinledim. jeff buckley tarafından yazılan ve elizabeth fraser ile kaydettikleri bu şarkı resmi olarak hiç yayınlanmamış. yıllar sonra izinsiz bir şekilde internet aracılığıyla yayıldığında ise fraiser bu durumdan hiç memnun olmadığını açıklamış. bir yandan insanların mahremiyetine müdahale ettiğimizi biliyor, bir yandan da bu güzel şarkıdan mahrum kalmanın ne büyük kayıp olacağını düşünüyorum.

p. bana şarkıyı yollarken bir şeyler yazmış. bu şarkının ona bahar ayını, bahar aşklarını, ankara'daki bahar günlerini hatırlattığını söylemiş. konur'un, karanfil'in ve yüksel caddesinin adını geçirmiş. lisedeyken meclis parkına gidip çimlerde bira içerdik demiş. daha p. ile tanışmadığımız o yıllarda benim de meclis parkına gidip bira içmişliğim vardı. hayatımda ikinci ya da üçüncü biramı meclis parkında içmiştim. bunu unutmuşum. meclis parkını unutmuşum. p. hatırlatınca gülümsedim. hemen ona cevap yazdım; demek hepimizin meclis parkında bira içmişliği var diye. bana cevap yazdı: ne günlermiş, bir zamanlar meclis parkında oturup içilirmiş. vay be dedim. gerçekten vay be. tam tamına yıl 2004 iken meclis parkında bira içilirdi. şimdi sıkıyorsa git otur çimlere. bira içmekten bahsetmiyorum bile bak, git bir oturmayı dene. başbakanlık sokağından bile geçmenin yasak olduğu, odtü dolmuş duraklarında gördükleri her sakallı-parkalı gence potansiyel devrimci muamelesi yapıp kimlik sordukları bir devirdeyiz, ne birası? bana o kadar uzak geliyor ki on sene önce yaptıklarımız. gündüz vakti oturur bira içerdik. bir caddebostan değildi ama bizi mutlu ederdi. bu şarkıda bütün bunları düşündüm. eve geldiğimde kendimi kanepeye zor attım. bu şarkıyı defalarca ardı ardına dinledim. bahar ayında konur'u, karanfil'i düşündüm. burnumda tüten bir şeyler vardı ama bu şey mekanlar değildi. ankara değildi. p.'yi özlemiştim. haritada farklı noktalara dağılan dostlarımı özlemiştim. bahar ayını ve esintili havaları hayal ettim. lise sabahlarında montumun ilk iki düğmesini açtığımda hissettiğim serinliği duymaya çalıştım. hoca kızar diye saçımızı toplardık, converse en havalı ayakkabıydı; sırf grunge dinliyor ve kerouac okuyor diye bir oğlana aşık olabilirdik. bütün bunları yaparken p. ile tanışmıyorduk bile. o, lisede piercing takacak kadar asiymiş -ki asilik bir sürü küpe takmak demekti- benim en asi davranışım, saatlerimi annemden habersiz ankara pasajlarında müzik peşinde koşarak geçirmekti. bir daha müzik adına hiçbir zaman o senelerde öğrendiğim kadar çok şey öğrenmedim. pasajlar kapandı, abiler gitti. şimdi kadıköy'de gezinirken o pasaj kültürünün izlerini görüyorum. ankara'da biten ama kadıköy'de yaşayan bir kültür. 

bütün bunları düşünüyorum ve özlediğim insanlara aklımdan geçenleri anlatmak istiyorum, yazmak değil. on beş derece havada onlarla bira içerken bazı şeylerden bahsetsem. mesela birayı hiç ama hiç sevmediğimi ama sizle iyi gittiğini, keşke kuş gözlem topluluğuna katılsaymışız dediğimi, bazı düşüncelerimin beni kötü bir insan yapıp yapmayacağını size danışmak istiyorum. canım p., seni çok özlüyorum. sevgiliyi özler gibi özlüyorum. bazı sabahlar kendi kendime konuşuyorum. ankara olmaz, artık bu saatten sonra olmaz diyorum. ama bu beton şehir de çok çirkin, sen beni anlarsın. sevdiğim şarkıları biriktirip seninle paylaşmak istiyorum. duygu dünyası kısır bir erkeğe değil, güzel şarkılarımı sana açmak istiyorum. umutlu olmaya dair çabaladığım ama her seferinde direncimin kırıldığı bu ülkede, her gün karmaşa ve olay var. haberleri takip ederken yoruluyorum, öfkem bedenimden taşıyor. bütün bunların arasında bana iyi hissettiren pek az şey var. biri de seninle olan dostluğum. dostluğumuz tren yolculuğu gibi. tıngır mıngır ilerleyen ve hep orman manzaralı yerlerden geçen bir trenin içinde yan yana oturuyoruz. sana verilecek en güzel hediyenin renkli bir çorap olacağını biliyorum. sen de bana verilecek en güzel hediyenin bir kalıp peynir olduğunu biliyorsun. seninle bir baharı daha çimler üzerinde geçireceğimiz günlerin hayalini kuruyorum ve seni sevgiyle kucaklıyorum. 

31 Mart 2015 Salı

girls: iyi yazılmış erkekler

lena dunham'ın girls dizisinde 4.sezonu bitirmiş bulunuyoruz. bu sezondan çok zevk aldığımı söyleyemeyeceğim lakin iki karakteri bir kenara ayırarak konuşmak isterim: adam ve ray. evet, 4.sezon benim için adam ve ray'den ibaretti ve bu anlamda gayet tatmin olduğumu söylemeliyim. bunun haricinde geçen sezondan beri beni girls kızlarını izlemekten alıkoyan bir his var. öyle bir dizi düşünün ki baş kahramanı olan dört kız da birbirinden itici, birbirinden sinir ve tahammül edilmez olsun. her bölümün başına "gene mi bu bencil ve çekilmez kızlar!" diye oturuyorum. gerçi bu hissi umursamıyorum; çünkü merakım ağır basıyor.

                                       

lena dunham'ın iyi bir televizyon yazarı olduğunu düşünüyorum. akıllı, esprili, kalemi kuvvetli ve bunun yanı sıra duygusal ve kırılgan bir üslubu var. kendisini seviyor muyum bilmiyorum; ama ilgimi çektiği kesin. kitabını çıkar çıkmaz okumam, röportajlarına rastlayınca ne demiş diye bakmam beni bir lena hayranı yapar mı bilmem. içten içe kendisini takip ettiğim kesin. üstelik bunu guilty pleasure olarak da adlandıramıyorum; çünkü benim yaşlarımda bir kızın kimi zaman komik, kimi zaman abartılı ama çokça ham bir üslupla hayatı anlatması hoşuma gidiyor (ham derken kötü bir şey değil, bilakis süsleyip püslemeden). ancak çizdiği bütün kadın karakterler mi sinir olur diye sormadan edemiyorum. lena'nın kadın karakterleri gıcık, bencil ve hayatın hep kendi çevresinde döndüğünü düşünen tipler. birbirleriyle dost olduklarını sanıyorlar ama kendilerine kötü bir haberim var: yo dostum yo, siz kanka olamazsınız. dostluktan anladığınız buysa sizden dost olmayacağını yüzünüze çarpmak zorundayım. hannah, marnie, shosh ve jessa birbirlerinin işine yaradıkları ölçüde birbirlerini el altında bulundurmak isteyen sinsi kızlar gibi geliyor. halbuki dizinin ilk sezonunda jessa'yı bayağı sevmiştim. asi, bildiğini söylemekten çekinmeyen, gerçekleri dan diye diğer karakterlerin yüzüne vuran jessa, sezonlar ilerledikçe pragmatizmin tepe noktasına çıktı. herkesi işine geldiği gibi kullanan, canı istediği zaman ortadan kaybolup canı istediği zaman insanların hayatına dalan birine dönüştü. özünde kötü bir karakter olduğunu düşünmüyorum ancak insanları kullanmaktan başka pek az meziyeti var. marnie ise geldiği nokta itibariyle bana jessa'ya göre bir seviye yukarıda geliyor. ilk sezonlarda kendisine daha çok sinir olurdum. şimdi ise biraz daha akıllandı gibi. en azından dostluk, arkadaşlık, fedakarlık gibi kavramlardan söz etmeye başladı. Bir de evlilik budalası olmasa iyi olacak. bu diziyi tam da evlilik ve aile kurma konularından uzak diye severken, marnie vesilesiyle buna da değinmeden geçmiyoruz. bu kız aslında çalışsa yapacak, potansiyel var gibi ama o da özündeki bencil içgüdülere karşı koyamıyor. ilginç bir şekilde shoshanna'yı, gelişimi en başarılı yazılmış karakter olarak görüyorum. şöyle diyeyim, dizinin ilk sezonunda bu ne biçim yazılmış bir karakter derken, lena ve yazım ekibi elde olmayan malzemeden iyi iş çıkartmış. hiç gerçekçi bulmadığım ve son derece abartılı çizilmiş bir karakteri günlük hayattan biri haline dönüştürmeyi (en azından o yola girdi diyebilirim) iyi başarmışlar. grup içindeki en mantıklı konuşmaları yapan, eleştirel yorumlarıyla kızların yüzüne gerçekleri çarpan shosh, bence ray ile çok eğlenceli bir çift olabilirdi. şu andaki haliyle shosh ve ray'i diyalogların hızlıca aktığı, tenis maçına dönüşen hararetli tartışmaların yaşandığı bir sezonda çift olarak görmek isterim. gelelim hannah'ya. bu kızı sevmediğim kesin. gerçek hayatta böyle biriyle bırak arkadaş olmayı, aynı ortamda bulunmak dahi istemem. ama işte bazen acıma hissiyle bazen de empati kurma dürtüsüyle kendisini izliyorum. hannah tam annesinin kızı. dizideki her kadın karakter gibi hannah'nın annesi de çekilmez. annesinin bir uzantısı halinde günlük yaşama karışan hannah, gelişimini tamamlayamamış şımarık bir kız çocuğu. hayatı şu konseptte yaşıyor: "canım istedi yaptım, sonucunun böyle olacağını bilemezdim ki/ kötü bir niyetim yoktu ki" evet, kötü bir niyeti olmadığının farkındayım ama hareketlerini önceden tartamıyor ve eylemlerinin sonucunda neler olabileceğine dair bir fikri yok. bu bence büyük bir duygusal zeka noksanlığı göstergesi. iyi bir insan olmak biraz da bunları gerektiriyor. üstelik bunların çok zor şeyler olduğunu da düşünmüyorum ancak amacı yazar olmak isteyen bir insan olarak, hannah başka insanları gözlemekten uzak. sadece kendi iç dünyasına ve kendi gelgitlerine odaklı. kendi duygu dünyasında neler olduğuna kafa yorduğu kadar biraz da çevresindekilerin neler hissedebileceğini düşünse iyi olacak. girls'deki kadın karakterlere dair iki kelam edip, hepsine ayrı ayrı sinir olduktan sonra şimdi de dizideki sevdiğim karakterlere, adam ve ray'e geçebilirim.

                                 

adam sackler: birinci sezonda, ilk iki-üç bölümde adam karakterinden nefret etmiştim. insanlara karşı özensiz davranışları, hoyrat hareketleri ve yabani tavırlarından iğrenmiştim. başlarda nerede ne yapacağını kestiremediğin bir oğlan çocuğuydu. bana son derece yüzeysel yazılmış bir karakter gibi gelirken, dört sezon boyunca başarılı bir şekilde derinleştirildi ve dizinin en derin iki karakterinden biri haline geldi (diğeri ray). hannah gibi bir bencilde ne bulduğuna akıl erdiremesem de bu ilişkinin adam'ın olgunlaşmasında önemli bir aşama olduğunu görüyorum. başlarda birbirlerine benziyorlardı. ikisi de bencil, ikisi de duygusal zekadan yoksun (hakaret gibi). ikisi de "aa böyle hissedeceğini düşünememiştim" insanlarıyken, adam yürüdü gitti. tiyatro tutkusu ona hannah’dan bağımsız bir hayat kurabileceğini gösterdi. hastalıklı, yapışık ilişki tarzından, iki insanın da bağımsız olarak var olabileceği sağlıklı ilişki anlayışına evrilmelerini sağlayan adam oldu. ilişkideki olgun tarafın adam'a dönüşmesi beklenmedik bir şeydi. evet, adam halen fevri hareketleri ve heyecanlı mizacıyla kestirilmesi güç bir insan olsa da bir hannah değil! hannah gibi çocuk ve bencil olmamak adına çaba sarf ediyor. televizyonda görmekten hoşlandığım bir erkek karakter; yanındaki kadına üstünlük kurma çabası yok. ona özgür bir alan bırakacak kadar kendine güvenli ve saçma erkek egolarından arınmış. çok isterdim mimi rose-howard karakterinin dizide ilk kez göründüğü andaki gibi feminist, güçlü, bağımsız kadın olarak kalmasını ve adam’la çift olarak devam etmelerini. böylece ekranda gerçekten zevkle izleyeceğim bir gönül ilişkisine tanık olurdum.

ray ploshansky: ray'in en baştan beri dizinin daimi karakterlerinden biri olarak düşünülüp düşünülmediğine dair bir fikrim yok. sanki başlarda misafir karakter gibi duruyordu. o yüzden üçüncü sezonun ortasına kadar çok da dikkatimi çeken biri olmamıştı. hatta bazen onun bulunduğu sahnelerden sıkılıyordum. yer yer ukala, kimi zamansa çokbilmişliğe kaçan hal ve hareketleriyle ray'in sempatik bir karakter olmadığı kesindi. zaman ilerledikçe ray'i tanımaya başladık ve geldiğimiz nokta itibariyle dizide mantık, akıl, rasyonalite namına ne varsa ray'de toplandığını görmekteyiz. sessiz sakin gibi durmasına rağmen çileden çıkınca kırıcı olabiliyor. kırıcılığı da kabalığından değil, dürüstlüğünden ileri geliyor. düşünüyorum da ben ray'le iyi arkadaş olurdum. nasılsa öyle biri. imaj derdinde değil, sempatik olmak ve sevilmek adına politically correct davranmıyor. elbette ki onun da her insan gibi antipatik yanları var. bir kere huysuz. yaşlı bir amca kadar üşengeç ve daha yaşı genç olmasına rağmen üstüne dede miskinliği çökmüş. bunu kırmak adına son sezon bir atılım yaptı ve siyasete atıldı. hadi bakalım. kendisini bu yolda zevkle izliyorum. hatta bir önerim var: ray'in spin-off'unu çeksinler. ray ile adam’ın arasında geçen sahneler de eğlenceli. ikisinin üzerine kurulu olan 2.sezon 6.bölüm favori bölümlerimden (hani köpek gezdirdikleri bölüm). bu anlardan daha çok görmek isterim.

                                       

ekstra: bu sezon dizideki en büyük hayalkırıklığım mimi-rose howard karakteridir. beni resmen ters köşeye yatırdı. halbuki ben onu diziye dahil olduğu ilk sahnede ne çok sevmiştim. "yürü be, kim tutar seni!" demiştim. lena ve yazım ekibinin ilk kez sevilebilecek bir kadın karakter yarattığını düşünüp, bu sefer gönlümü çeldiklerini sanmıştım. bunu demem sadece bir hafta sürdü. ertesi bölümde anladım ki mimi rose da tıpkı adam’ın ablası gibi abartılı bir yan karakterden ibaretti. oysa kapı önünde yaptığı “ben sana ihtiyaç duymuyorum, niye duyayım ki? ben seni seviyorum ve orada olduğunu bilmek iyi hissettiriyor” temalı konuşma içimi eritmişti. kahrolsun popüler kültür, böyle şeyleri halen yiyorum! adam şaşırmış; resmen o konuşmayla seviye atlayıp, aydınlanmıştı. hannah’dan farklı kadınlar olabileceğini görmüştü. çok isterdim mimi rose’un bir karikatüre dönüştürülmeden bu yolda ilerlemesini. ne diyeyim, adam yine bize kaldı.

adam driver: bu adam fiziksel olarak kocaman. neandertal adamını andıran bir iriliği var. sanki elini kolunu nereye koyacağını bilemiyormuş gibi duruyor ama öyle değil tabii. çok iyi bir oyuncu olduğunu düşünüyorum. yer aldığı her şeyi izliyor ve takip ediyorum. oynadığı karakterlerle adam sackler'ı birbirinden ayırt edemiyorum. ya girls'teki adam karakteriyle bir daha hiç silinmeyecek şekilde kafama kazındı ya da oynadığı karakterler birbirini andıran özellliklere sahip. sonuç olarak nasıl jason schwartzman benim için her filmde jason schwartzman, mark duplass da mark duplass olarak kalacaksa (ki bundan memnunum, ikisini de seviyorum); adam driver da benim için hep girls'deki adam sackler olarak kalacak.

30 Mart 2015 Pazartesi

geçen yıl bu gece oylarımız çalınmıştı

tam bir yıl oldu, unutmadık. 30 mart'ı 31 mart 2014'e bağlayan gece ankara'da oylarımız çalındı. geçen yıl o gece bu saatlerde okulda oyumuzun peşindeydik.


bir gün gelecek de bülent arınç'ın edeceği bir lafa "doğru dedi" diyeceğimi hiç düşünmezdim. işte burası öyle bir ülke ki insana hiç tahmin edemeyeceği şeyleri gösteriyor. hem de ardı ardına ve kısa zaman aralıklarıyla. şurası malum ki ne arınç umrumda ne de gökçek. al birini vur ötekine iki adamdan bahsediyoruz. ama umrumda olan biri var; hiç unutmadığım ve aklıma geldiğinde öfkeyle dolu bir hayalkırıklığı hissettiğim biri var: mansur yavaş. ben bu adamı unutamıyorum. ne zaman düşünsem üzülüyor, bulutlar üstünden yere düşmüş gibi hüzünleniyorum. sonra hırslanıyorum ve derin bir nefes alıyorum. ben 30 mart 2014'ü, 31 mart sabahına bağlayan o geceyi hiç unutamıyorum.

sabaha karşı saat 3'e kadar gelen oylarda bir hayli önde olan mansur yavaş'ın, saat üç ile beş arası duran güncellemelerin ardından geriye düşmesini hatırlıyorum. ankara'da sandık merkezi olan seyranbağları lisesini basan efkan ala'nın, gökçek'in oğullarının ve beraberinde kim oldukları belli olmayan karanlık adamların oylarımızı çaldıklarını düşününce hırslanıyorum. ankara'yı parsel parsel satmaktan bahseden arınç, gökçek bunları yaparken neredeydi? melih bir şehrin dokusunu bozup, onu çirkin ve ucuz bir hale getirirken herkesin keyfi yerindeydi. ankara açık rant pazarına dönmüşken, her yer fare deliği gibi alt ve üst geçitle donatılırken birilerinin cebine iyi paralar akıyordu. tabii sonra nerden çıktığını bilmediğimiz paralelci tipler geldi ve tadımız kaçtı.  

ben hayatım boyunca hiç kimseye bu kadar inanarak oy vermedim. bir daha da vereceğimi düşünmüyorum. mesela 2015 haziran seçimlerinde herkese kuşkuyla yaklaşıyorum. herkesin yolu akp'ye çıkacakmış gibi geliyor. hiç kimseye 2014 mart ayında mansur başkan'a duyduğum inançla attığım gibi oy atamayacağımı biliyorum. ölmüş babamın kemiklerini sızlatma pahasına mhp kökenli bir adama göğsümü gere gere, en ufak bir şüpheye düşmeden oy verdim. vicdanım öyle rahat ki anlatamam.

sonra oylarımız çalınmasın diye sandığımızın peşine düştük. sandıklar kapandıktan ve herkes kendi sandığındaki oylar sayılıp, resmi kayda geçtikten sonra bunları birer fotoğrafla belgeledi. gece 11'e doğru okulda toplandık. orada belki altmış yetmiş kişi vardı. elektrik-elektronik'in çs'sine mansur yavaş'a oy verenler de gelmişti, hdp'nin bağımsız adaylarına oy verenler de. o gece partiler üstü bir işbirliği vardı. oturacak yer yoktu ve herkes lap toplarıyla yerlerdeydi. ankara'yı bölge bölge ayırdık. sandık sandık paylaştırdık. birkaç kişilik gruplar halinde herkes kendi sandık numarasını belirledi ve o sandığa dair toplanan kayıt fotoğraflarıyla açıklanan sandık verileri birer birer karşılaştırıldı. ankara'nın oyları mahalle mahalle, sokak sokak toplandı. yorulanlar gidiyor ve yerlerine yeniler geliyordu. bir o kadar kişi de beceriksiz chp'nin genel merkezinde işin bir ucundan tutuyordu. hdp'ye oy verip de melih ankara'nın oylarını çalmasın diye chp'nin genel merkezinde sabahlayan o kadar çok öğrenci tanıyorum ki saymakla bitmez. sonra benim de içinde bulunduğum arkadaş grubunun uykusu geldi. vakit gece 3'e geliyordu. biz kendi incelediğimiz bölgeyi başka bir ekibe devrettik, evlere dağıldık. kazandığımızı biliyorduk. sandık sonuçlarını bizzat toplayıp belgelemiştik. okuldan çıkarken herkeste bir bayram havası vardı, ertesi gün kutlamalar yapılacak ve melih'ten kurtuluşumuzun şerefine kırk gün kırk gece susmayacaktık. hayatımda o denli mutlu olduğum nadir anlardandı. gönül rahatlığıyla evime gittim. eve geldikten sonra televizyonun, internetin başına kuruldum. herkes birbirine tebrik mesajları atıyordu. sonra sabaha karşı 4 gibi televizyondan ve internetten gelen ankara güncellemeleri durdu. benim de oyumun bulunduğu çankaya sandıklarının sonuçları bir türlü gelmiyordu. okuldaki arkadaşları aradım. herkes çankaya sandıklarına dair sandık görevlisi arkadaşlardan gelen verilerde, büyük bir farkla mansur yavaş'ın ankara'yı aldığını söylüyordu. bizdeki verilerden mansur çıkmıştı ama basına verilen güncellemeler neden durmuştu? o sırada tüm kanallar flaş haber olarak seyranbağları lisesindeki olayları geçmeye başladı. efkan ala ve gökçek'in oğulları peşlerindeki karanlık adamlarla birlikte ankara sandık merkezi olan seyranbağları lisesini basmıştı. içeri girmişler ve kapıları kitlemişlerdi. yaklaşık 2 saat hiçbir haber gelmedi. bütün şehirlerin resmi sonuçları açıklandı, ankara'nın açıklanmadı. internetten sürekli kendi oy attığım sandığı kontrol ettim ama sonuçları bir türlü göremedim. oysaki ben kendi gözlerimle görmüştüm, benim sandığımdan mansur çıkmıştı. 

sabah ezanıyla birlikte, saatler beşi biraz geçmişken çankaya ve dolayısıyla ankara verileri güncellendi. seçimin kazananı melih'ti. boğazım düğümlendi, göğsümün üstüne bir ağırlık bindi. kendi gözümüzle görmüştük, hesabı bizzat yapmıştık. okuldaki arkadaşlarımız haber veriyordu; "hayır olamaz, sayılar mansur diyor!"

hayatımdaki en büyük hayalkırıklıkları top 5 listesine üst sıralardan giren o geceyi hep hatırlayacağım. içime düşen ateş topunu, duyduğum öfkeyi unutmam mümkün değil.

16 Mart 2015 Pazartesi

"bu vadide satılık su yok!"


bugün zileliler, ilçelerindeki çekerek ırmağı üzerine yapılması planlanan 3 adet hes'i protesto için eylem yaptılar. malum olduğu üzere toma ve biber gazı olmayan eyleme biz eylem demiyoruz. elbette ki jandarma biber gazıyla bitivermiş (şimdi de jandarma). halk direnmiş, yolu kapatmış. halen direnişleri sürmekteymiş. iş makineleri alana girmiş, inşaat başlamış. şimdi burada sorulması gereken soru, kimler bu hes fikrini akıllara sokuyor ve çıkarları nedir? göz göre göre 3 adet hes nasıl kabul ediliyor? bu işin mantığında yan yana küçük küçük hes'ler kurmak yoktur, kim yapıyor bu inşaatı? ufak bir google aramasıyla, inşaat şirketinin bayındır mühendislik ve agrosan limited şirketi olduğunu görüyoruz. internette firmayla ilgili sadece istanbul ticaret odasına kayıt bilgisi çıkıyor. bu ilişki araştırılmalı ve sorgulanmalı. bu şirketin sahibi kim ve kiminle maddi ilişkisi var? tam olarak soner yalçın'lık bir haber kokusu geliyor. inşaatından ve işletmesinden birilerine iyi paralar akacak gibi. başka türlü onayı çıkmazdı bu projenin.

maalesef mide bulandırıcı onay aşamalarına şahit olan bir ülkeyiz. bazı üniversite hocalarına rüşvet vererek (danışmanlık ücreti dolar/saat bazında) baskı uygulayarak ya da zaten kendi adamlarını hoca yaparak o profesör imzasını alıyorlar. bu yüzden akademi de mide bulandırıyor bu ülkede. önüne gelene dağıtılan title'lar, akademiyi maaş garantili devlet kapısı görüp kadroları kapan bademler vs. derken mesleki etiğin içine ettiler. böyle ortamda mühedislik yapmak da zor. çok çarpıcı bir örnek paylaşmak isterim. bundan birkaç ay önce katıldığım bir uluslararası sempozyumda, oturumlardan birini açan amerikalı bir hoca ki kendisi 80 yaşına merdiven dayamış, konuşmasını eline mikrofonu alarak ayakta yaptı. yüz kişilik salonda dinleyicilerin önüne geldi ve konuşmaya başladı. profesör, fosil enerji alanında yaşayan en büyük bilimadamlarından biriydi. bilimsel bir ortamda alışılmadık bir şekilde konuşmasının büyük kısmı siyaset içeriyordu ve buna karşı çıkan başka hocalar oldu. yaşlı profesör konuya şöyle girdi:"sosyal demokrat bir amerikan olarak obama'nın bizim için hayalkırıklığı olduğunu söyleyerek başlamalıyım" herkes çok şaşırdı. bilimsel bir konuşma yapacağını sandığımız hoca direkt siyasetten girmişti. bush'un ırak'a girmesinden başladı; petrol, doğalgaz, kömür konularına tek tek değindi. endonezya gibi dünyanın en kaliteli kömürlerine sahip bir ülkeyi ingiltere'nin niçin bırakmayacağını, orta doğu'da petrol ve fosil enerji kaynakları var oldukça oraya niçin huzur gelmeyeceğini anlattı. sonra kendi ülkesini eleştirdi. öyle sert eleştirdi ki; bugün, 2015 mart ayında türkiye'deki hiçbir üniversite hocası türk devletini böyle sert eleştirmeye cesaret edemezdi. kuzey amerika toprakları altında inanılmaz bir fosil enerji potansiyeli var ve devlet bunu en sona saklıyor dedi. görünürde güneş enerjisi, rüzgar enerjisi gibi yeşil enerji kaynaklarını teşvik ediyor ancak kendi toprakları haricinde sömürebildiği her yerde fosil yakıt kullanıyor dedi. almanların çöl iklimine sahip arap ülkelerine güneş enerjisinden yararlansınlar diye sattığı güneş panellerini eleştirdi. bunun tam bir hilekârlık olduğunu; onlara eski teknoloji ve çöl iklimine uygun olmayan panel sistemini sattıklarını anlattı. çölde panel olmazdı çünkü kum fırtınalarında panellerin üzeri kumla kaplanırdı ve bu da panellerin güneşlenme verimini düşürürdü. bunun üzerine alman ekip tepki koyarak, ertesi günkü oturumlara katılmadı. oturum başkanı olan bir alman ise cebinden çıkardığı bir kağıtta yazan bir önceki günkü esef verici konuşmayı kınayan yazısını okudu. 

şimdi bunu anlatmamın nedeni, kimsenin bir türlü kral çıplak demeye cesaret edemediği bir dünyada, seksen yaşındaki bir adamın kral çıplak deyip herkesi yerin dibine batırmasının uyandırdığı şaşkınlık ve hayranlıktı. işte bilimadamlığı biraz da böyle bir şeydi. akademisyenlik biraz da böyleydi. benim saygı duyduğum bilim buydu, toplum içindi. günümüz koşullarında türkiye'de bir benzerini yapmak zor. sandıktan birinci çıkıp da rektör yapılmayanların (birinin onaylaması da ayrı saçmalık) ülkesinde yaşıyoruz. ancak bazen düşünüyorum, insan meslek etiğini bu kadar çiğner mi diye. imzasını bu kadar düşürüp, iki paralık olmaya değer mi diye. 

velhasılı kelam, bu hes projelerine onay veren mühendislerin imzasına tüküreyim. 

15 Mart 2015 Pazar

ccr

bugün yine uzun uzun yürüdüm. kulağımda müzik ile soğuk bir havada sahilde bir iki saat geçirdim. deniz kenarını kiralamışım gibi hissettim, ben ve birkaç insandan başka kimseler yoktu. köpeğini gezdiren birkaç insan, bir de azimli sporcular gördüm o kadar. yavaş yavaş yürüdüm, bir yere yetişme derdi olmadan. kulağımda çalan müzik düşüncelerimden hızlıydı, ağır çekimde ilerliyordum. yeni yaşımda öğrendiğim en büyük şey sanırım buydu, yavaş hareket etmeyi öğrenmek. herkes yanımdan koşar adım gelip geçerken ben kimselere aldırış etmeden ayrık otu olarak yavaşlığın da bir seçenek olduğunu yeni fark ettim. hayatıma yeni giren bu yavaşlığı düşünürken, karşıdan kocaman kahverengi bir köpeğin dört nala koşarak bana doğru geldiğini farkettim. bir saniye önce gördüm, ikinci saniyede üzerime yapışmıştı. iki ayağının üzerinde göğsüme geliyordu. diğer iki patisiyle de beni resmen kucaklıyordu. beni uzaktan birine mi benzetti acaba diye düşündüm, sahibine mesela. bir an korktum ama sonra beni sevgiyle kucakladığını görünce ben de onu kucakladım. dört beş saniyelik bu kucaklaşmanın ardından beni hızlıca bıraktı ve geldiği yönde koşmaya devam etti. arkama baktım acaba sahibine mi koşuyor diye, bilemedim.

bu pazar günü hem bu köpeği hem de amcamı düşündüm. bitanecik amcamı. kulağımda creedence clearwater revival'ın have you ever see the rain şarkısı ile babam gibi sevdiğim amcamı düşündüm. pek çok şey gibi, bildiğim bütün müzikleri öğrettiği gibi ccr'ı da bana o tanıtmıştı. uzun zamandır böyle müzikler dinlemiyordum. dinlesem belki beyin dalgalarımın olumlu olması adına katkı sağlayabilirdim.  bu eski müzikler bana hep amcamı hatırlatır; onun evinde önceleri kasetten, sonra cd'den dinlediğimiz müzikleri. kanepede oturup, başka bir işle uğraşmadan sadece müzik dinlerdik. "ne kadar güzel değil mi?", "tam şu kısım harika" yorumlarının haricinde pek konuşmazdık. bana çoğunlukla kazandibi alırdı, kahve eşliğinde yerdim. kazandibi ve kahve ikilisiyle çok akşam geçirdim. birkaç mutlu şarkı var ki ipod'umdan yıllar boyu eksik etmedim. bir tanesi de have you ever seen the rain. yüzüme gülümseme konduran, içimi ısıtan bu şarkı bana eskiden ne kadar güzel şeyler yapılmış diye düşündürtüyor. elbette ki şimdi de çok güzel müzikler yapılmakta ama benim kastettiğim daha çok şu: şimdi bile güzel müziklerin hepsine yetişemezken kaçırdığım eski güzel müzikleri nasıl yakalarım hissi. çoğu eski şeyden haberdar olmadan geçip gidiyoruz. yeni şeylerden haberdar olmak bile zor, o kadar hızlı bir bilgi akışı var ki yakalayamıyorum. hoş, hiç bilmediğim bir şeyi ilk kez dinlediğimde bana boş, çer çöp geldiği oluyor. takip ettiğim janrlarda yeni çıkan şeyleri dinleme isteğim iki sene önce daha fazlaydı. şimdi artık o kadar ilgilenmiyorum. daha çok az olsun öz olsun kafasındayım. hayatımdaki her şeyi azalttığım gibi gereksiz bilgiyi de azaltma yoluna gidiyorum. bu anlamda zamanın onayladığı, müzik sahnesinden gelip geçmiş ve bugünlere kalmış şeyleri dinlemeye dair duyduğum istek daha fazla. nasıl ki güncel edebiyatı okumayı tercih etmiyorsam (ölmemiş bir yazarın kitabını okumadan önce üç kere düşünmeli), güncel müzik eleğimi de bayağı sıkılaştırdım. neyse, nerden nereye geldim. bu pazar gününü de güzel anılarla sonlandırdım. müzikli california sahillerine selam olsun.

 

6 Mart 2015 Cuma

solvay konferansı, 1927

ön sıra soldan sağa: angmeir, planck, curie, lorentz, einstein, langevin, guye, wilson, richardson 
orta sıra: debye, knudsen, bragg, kramers. dirac, compton, de broglie, born, bohr
arka sıra: piccard, henriot, ehrenfest, herzen, donder, schroedinger, verschaffelt, pauli, heisenberg, fowler, brillouin.

çok sevdiğim bir fotoğraf var.  1927 yılında brüksel'deki solvay konferansına ait bu fotoğrafla tanışmam üniversiteye ilk başladığım zamanlara denk gelir. ne zaman kendimi hayata ve bir şeyleri deneyimlemeye karşı şevksiz hissetsem açar bu resme bakarım. her baktığımda okumaya, öğrenmeye karşı merakım tetiklenir. benim için aile albümünden bir yaprak gibi olan bu kare, şu hayatta görüp görebileceğim en efsane karedir.

solvay konferansları 1911 yılından beri fizik ve kimya alanlarında her üç senede bir yapılmaktadır. 1927 yılındaki bu konferansın konusu ise elektronlar ve fotonlar.  20.yüzyıla yön veren ve dolayısıyla modern bilim tarihini şekillendiren bu insanlar, bilim adına eşsiz bir dönemin kahramanları. hem dünyanın en acılı dönemlerinden biri olan birinci ve ikinci dünya savaşı zamanını yaşamış hem de bu sıralarda fizik ve kimyada inanılmaz teoriler ortaya atmışlar. bir nevi rönesans gibi. bilimin rönesansı, fizik ve kimyanın aydınlanma çağı. bir daha fizik ve kimyada o dönemdeki ivme yakalanmamış. hatta bu yüzden bu iki bilim dalının doyma noktasına ulaştığı, bilimin ivmesinin o tarihten günümüze kadar gelen süreçte artık biyoloji tarafına kaydığı söylenir.

bu fotoğrafa kısa bir süre öncesine kadar şöyle bakardım: insanoğlunun evreni ve maddeyi algılama yetisinin sınırlarını zorlayan, bir nevi atletizmdeki yüz metre koşucularının bilim dünyasındaki karşılığı olan bu insanlar, bana bilginin en kıymetli şey olduğunu hatırlatırlar. evrenle, tabiatla ve maddeyle yarışmayı değil; onu mevcut sistemle en iyi şekilde anlamayı ve modellemeyi denemişlerdir. büyük bilim insanlarının bu tavırlarından kendi adıma öğreneceğim çok şey var. insan aklı kendisinden daha karmaşık bir sistemi çözmeye meyilli değil. dördüncü boyuta bile aklımız eremiyor maalesef. hakaret olacak ama yalnızca üç boyuta akıl erdirebilen canlılarız. zamana bağlı denklemler bizi zorluyor. ama  uzayla ve atom altı parçacığıyla ilgili bir denklemimiz varsa, onu algılayabileceğimizi düşünebiliriz. işte bu insanlar bize bunu gösterdi. 

aradan zaman geçti ve fotoğrafa şimdilerde baktığımda artık başka şeyler düşünüyorum. 88 yıl önce bir araya gelen şu insanlar, bana neden böyle bir ülke olduğumuzu ya da şöyle diyeyim, neden onlar gibi olamayacağımızı gösteriyor. bilgiyi üreten adamlar bunlar. modern dünyanın her türlü teknolojisi şu adamların, öğrencilerinin ve çalışma gruplarının elinden çıkma. bilimsel çalışma, araştırma, deney yapma ve tüm bunları kayda dökme bir gelenek, bir ekoldür. biz ne yazık ki bu gelenekten çok uzağız. olmaya çalıştığımız bir şey var ama yine de bize tur bindirmelerine engel olamayız. 88 yıl önce orada kimler var? elbette ki yarısından çoğu alman. bilimin ve mühendisliğin beşiği almanya. sonra bol bol hollanda, avusturya ve fransa. elbette isviçre, ingiltere, danimarka, belçika, polonya (fransa?), amerika. sonra geliyoruz en son yapılan 2013 tarihli kimya ve 2014 tarihli fizik konferanslarına. bakıyoruz, yine şu yukarıda sayılan ülkeler var. hatta 1911 yılından 2014'e kadar olan komite başkanları incelendiğinde görülüyor ki sadece bir kere araya bir italya girmiş, o kadar. hep kendi aralarında değiş tokuş yapmışlar. burada batı övücülüğü yapmıyorum ama bir gerçek var ki görmezden gelemeyiz. biz bu dünyada bilgi üreten bir toplum değiliz. bu nedenle de hep bir tarafımız hazırcı, kolaycı. biz parası neyse verip almaya, bize söyleneni yapmaya alışkın insanlarız. istisnalar olsa da genel eğilimimiz üretmek değil tüketmek üzerine kurulu. bu elbette ki eğitimle, sağlam bir eğitim/üretim politikasıyla değişebilecek bir şey ama bugün başlasak 200 sene sonra ancak bilgiye şu adamların yaklaştığı gibi yaklaşabiliriz. adamlar bu seviyeye gelmek için 1800'lerin sonlarında çalışmaya başlamışlar. bunu söylerken utanıyorum ama şu hayatta alman bilimsel geleneğine özendiğim kadar pek az şeye özeniyorum.
                                                                            ***
29 katılımcının 17'sinin nobel'i olduğunu söylemiş miydik?

konferansın başkanlığını fotoğraftaki tavrından da anlaşılacağı üzere lorentz yapmış. elinde fötr şapkasıyla poz veren hocaların hocası lorentz, bu tarihten bir yıl sonra vefat eder. derler ki yıllar boyunca fizikçiler, her yeni teori ortaya atıldığında lorentz acaba ne der diye merak etmişler. lorentz'in bu konferanstaki başkanlığı hakkında einstein'in bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle dediği bilinmektedir: "her üç dile de [ingilizce, almanca, fransızca] son derece hakim bir şekilde konferansı yönetti. onda herkesten farklı bir zeka var." lorentz'in solunda marie curie. şu resimdeki tek kadın olmasının yanı sıra, iki farklı alanda nobel alan tek bilim insanı olma özelliğini taşıyor. marie curie bir kadın için ilham verici bir kişilik. bulduğu elemente ülkesinin adını verecek [polonium] kadar polonya'yı seven ama hep gurbette yaşayan ve özlem çeken bir kadın. curie'nin yanında planck var. biraz kalpsiz, fazla çalışmayla kafayı bozmuş diyorlar. o da bir nevi hocaların hocası. einstein'in görelilik kuramı üzerine birlikte çalışmışlar. oğlunun ikinci dünya savaşında öldüğü haberini alır almaz çalışmaya koşmuş. öyle bir adammış planck. boşuna planck's constant yok. onun yanında da langmuir. ah sevgili langmuir! onun da kendi adına bir izoterm grafiği var. kimyacı ve fizikçi olan langmuir, plazmalar ile ilk kez çalışanlardan biri. atomik hidrojeni keşfeden isim. yüzey kimyasına katkısı çok. bugünkü kaynak teknolojisinin gelişmesine katkı sağlamıştır. einstein'i geçiyorum, onu herkesler biliyor zaten. onun sağındakilerle de pek muhattap olmadım. ben bildiklerimden devam ediyorum. orta sıranın en sağında bohr var. canım bohr, canım benim ya. kendisi dönemindeki kimyacıların babası sayılırmış. o dönem bütün yahudiler nazilerden kaçarken, bilim insanlarına gidecek vatan, çalışacak okul bulunmasına yardımları çok olmuş. sonra naziler danimarka'yı bastığında seni tutuklayacak kaç demişler, isveç'e kaçmış. ha bir de cern'in kurucularından. ama şöyle bir dedikodunun içinde yer almış. 1930'larda alman nükleer enerji projesinin başına getirilen heisenberg, özellikle bohr ile görüşmek için kalkmış ta danimarkalara kadar gelmiş. ikisinin baş başa ne konuştuğu, savaşın kaderini etkileyip etkilemediği bilim dünyasının en merak edilen dedikodularından biri olarak ta bugüne kadar gelmiş. sonra bir de denklemlerde adı geçen de broglie var. biz ona de broglie dalga boyu diyoruz. bohr'un hemen iki yanında. ilginçtir ki ilk olarak tarih eğitimi almış. bunu bitirdikten sonra fiziğe yönelmiş. bilim felsefesi üzerine de yazılar yazmış. elbette ki onun da nobeli var. bir de ilginç saç modeliyle dikkat çekiyor. sonra onun yanının yanında dirac var. kuantum mekaniğinin babalarından sayılıyor. tabii ki onun da kendi adına bir denklemi var. sonsuz uzayı modelleme üzerine çalışmış. kendisiyle ilgili şöyle de güzel bir anektod var. bir öğrencisi dirac'a inancının ne olduğunun sormuş. dirac tahtaya yürümüş ve doğa kanunlarının güzel denklemlerle ifade edilmesi gerektiğini yazmış. sonra bir de pauli var. arka sırada sağdan dördüncü. kendisinin lakabı fiziğin vicdanı. eşin dostun teorisine sert eleştiriler getirmekten çekinmeyen pauli, jung'un da kankasıymış. uzun yıllar mektup arkadaşlığı yapmışlar. hatta felsefedeki eşzamanlılık konsepti üzerine birlikte kafa yormuşlar. pauli'nin sağında heisenberg var. onu biliyorsunuz zaten, breaking bad'de oynadı. neyse, şimdilik diyeceğim bu kadar. elbette ki şirödinger'in kedisinden de bahsetmek isterdim ama artık o da başka zamana kalsın. 

1 Mart 2015 Pazar

tabiata övgü devam ediyor


phil elverum'un solo projesi mount eerie'nin yeni albümü sauna'nın spotify'a düştüğü bildirimini aldığımdan beri albümü dinlemek için uygun bir zaman kolladım. kendisinin iki yıl önce dinlediğim clear moon albümü beni tuhaf bir şekilde çarpmıştı. iyi ya da kötü diyemeyeceğim; ancak o zaman bulunduğum ruh haline denk düşen o albüm, işlediği tema -tabiat, doğaya kaçış- itibariyle beni bir süre etkisi altına almış, ilaçlarla yatakta geçen uzun nekahat dönemi boyunca bana yoldaş olmuştu. o zaman yazmıştım, clear moon'u çok sevdiğimi söyleyemezdim ama bir şekilde kalbimde hissetmiştim. şehirden, medeniyetten, insanlardan kaçıp da doğaya sığınmak, bir kulübede yaşayıp gündüzleri odun kırmak, gece de yoğurt-ekmek yiyip kitap okuyarak erkenden uykuya dalmak gibi hayaller bana huzur veriyordu. aradan iki yıl geçti. ben kötü günleri atlattım. kendim ve sevdiklerim için daha fazla ölüm ve sağlık sorunu olmamasını dilediğim yeni bir başlangıç yaptım. bana o günleri hatırlatan mide hapları ve her normal kadın gibi regl olabilmemi sağlayan ilaçlar haricinde bir sağlık sorunum kalmadı. bunlar her gün bana sağlığın en önemli şey olduğunu hatırlatıyor. "en önemli şey sağlık" lafını iliklerimde hissediyorum. başka da bir şey istemiyorum.

mount eerie'nin sauna albümü on dakikalık sauna parçasıyla açılıyor. yağmur ve yanan odun sesiyle uçsuz bucaksız bir boşluk algısı yaratan bu parça, bana clear moon benzeri bir albümle karşı karşıya olduğumu söylüyor. daha ilk dakikadan anlıyorum ki dinlemesi kolay bir albüm olmayacak. ancak dördüncü parçası emptiness ile beklediğim şey her neyse, onu yakalıyorum. tıpkı clear moon'daki through the trees part 2 parçasını ilk duyduğum an gibi: hah işte bu! bir haftadır bu şarkyı dinleyerek bir şeyler yazıyorum. bana nasıl biri olduğumu hatırlatan emptiness, "biri bana çantamda ne olduğunu sordu/ daha fazla boşluk dedim" diye açılıyor. "nehrin kenarında durdum/ atabildiğim en uzak noktaya bir tabaka cam attım/ nehrin ikiye yarılması, gökyüzündeki kılıç/ sadece zihnimde şu düşünceyi oluşturdu: boşluk" diye sonlanan parça esnasında tabiata sarılıyorum. benim gibi tabiata koşar adım kaçan insanları kendime yakın buluyorum. sırtımda çadırımla üç gün boyunca yürümeyi denediğim bir girişimim oldu. elli kilometrelik bir mesafeyi üç günde dört kişi yürüdük. kısa süreliğine de olsa yaban hayatını deneyimlediğim bu yolculukta, hiç hissetmediğim kadar yaşadığımı hissettim. sırılsıklam terledim, ter koktum ama umrumda olmadı. hayatımın hiçbir döneminde saçım güzel görünüyor mu kaygısı taşımadım. bu sebeple ne günümüz insan ilişkilerinin ne de iş hayatının bana göre olduğunu düşünüyorum. ben sadece ben olarak varım ve saçımın kötü olması, kaşımın çıkması, bacağımdaki kılın ilk alındığı gün gibi olmaması umrumda değil. hiçbir zaman da olmadı; çünkü insanın tabiatı bu değildi. kaşım iki hafta önce alındığı gün gibi değil ve bu benim umrumda bile değil. bunu düşünmeye harcayacak enerjim yok. sürekli bunları planlamaya ve mükemmel görünmek uğruna mesai ayırmaya bir anlam veremiyorum. şehir yaşamında kendime uygun bir yer bulamıyorum. şehir değiştirsem bile şehir bana göre değil. yeşil göremediğim, parkta uzanamadığım, geceleri başımı kaldırınca yıldızları seyredemediğim bir yer beni mutlu etmiyor. ne zamanki inekleri görsem, daha önce hiç görmediğim bir ağaçla karşılaşsam, bir çiçek dalında yürüyen böceği görsem heyecanlanıyorum. bu neymiş diye merakımı cezbeden çoğu şey doğada. benim gibi insanları görünce mutlu oluyorum. mount eerie'yi de bu yüzden seviyorum. her şeyi bırakıp bir yıl boyunca norveç'in bir köyünde tek başına yaşamaya giden bu adamla, pek çok insanla olduğundan daha fazla ortak noktam var gibi geliyor. yaban hayatının izini sürmek, doğada anlam aramak gibi konular üzerine kafa yorduğum son bir-iki ayda, mount eerie bana bu modern zamanlarda hala yalnız olmadığımı hatırlattı. iki sene önce de kendisiyle benzer çemberler çiziyorduk, iki sene sonra bugün de hala aynı yerlerde dolanıyoruz. aklıma gelen şeyleri ilk kez benim düşünmediğimden eminim. adını koyamadığım bazı hisleri, anlamlandıramadığım eksiklikleri duyan başka insanlar olduğunu tahmin ediyorum. ama kim olduğunu bilmediğim bütün bu insanlardan birinin phil elverium olduğunu biliyorum. bu yüzden de onun ürettiği şeyleri dinlemek istiyorum. dinlediğim en iyi müzik değil ama kalbime yakın. uyum sağlayamadığımı düşündüğüm bu medeniyet çağından, bu yeşilden yoksun saçma şehirlerden, insanlığın imaj yüzyılından kaçmak istiyorum.

sauna'da su sesi, rüzgar sesi, hava durumu, yağmur, ürkütücü orman atmosferi var. "kasım ayının ortasında/ kayaların üstünde parçalanmış/ parlak bir şey gözüme ilişti/ yarım bir balkabağı" diye başlayan pumpkin parçasında, "yapacak bir şey yoktu/ ben de şehre yürüyüp geri geldim" dediği kısımlarda uzun saatler boyunca yaptığım yürüyüşlerimi düşünüyorum. sporu ve fiziksel aktiviteyi daha zayıf, selülitsiz ya da daha güzel olmak için değil; insanın tabiatı hareket etmek üzerine kurulu olduğu için yapıyorum. kitapçılara giriyorum. konserlere gidiyorum. dostlarıma mail yazıyorum, sahilde amaçsızca dolanıyorum. bütün bunlar dört duvar arasında kalmamak için diye düşünüyorum. beton bize uygun değil, yüksek katlı binalar bize uygun değil. eskiden de doğaya kaçmak en cezbedici fikir gelirdi fakat şimdilerde farklı bir düzlemde bu fikirle ilgileniyorum. şimdilerde düşündüğüm, bugünkü anlamıyla şehir yaşamının insan tabiatına ugun olmadığı yönünde. medeniyet bizi betonun içine hapsetti, topraktan ayrı düştük. topraktan gelen bilgiyi küçümsedik. kim bir çiftçinin, bir denizcinin gerçek bilgiye haiz olmadığını söyleyebilir? gökyüzüne bakınca ertesi gün havanın nasıl olacağını tahmin etmenin, denizin hareketinden akıntının yönünü belirlemenin, toprağı okuyarak bir sonraki hasat mevsimine dair yorumda bulunmanın gerçek bilgi olmadığını kim diyebilir?

yakın zamanda henry david thoreau'nun civil disobedience ve walden gölü kitaplarını okudum. sanki aramızda 172 yıl yok gibiydi, şaşkınlığımı gizleyemedim. devlet kavramını yorumlayışını, demokrasinin pratikte tiyatrodan ibaret olduğu düşüncesini, oy vermenin bir çeşit oyun olduğunu ve devletin vergileriyle bizi soyduğunu söylediğini gördüm. thoreau ile bugün benimle aynı zaman diliminde yaşayan, benimle aynı iletişim araçlarına sahip kendi jenerasyonuma göre daha fazla ortak yönüm var. kendini walden gölüne kapayan thoreau'yu anlıyorum; çünkü ben de kendimi iki hafta boyunca kaz dağlarında kuş uçmaz kervan geçmez bir yere kapattım. hayatımda en tam hissettiğim zaman dilimi de o günlerdi. inekleri, keçileri, çoban köpeklerini gördüm. yolda yürüyen kaplumbağaya yol verdim, salyangozu ezmemeye çalıştım. haftada iki kere köy pazarına gidip, plastik çarıklı teyzelerden adını bilmediğim otlar ve çift sarılı köy yumurtası aldım. ben daha önce hayatımda bırak çift sarılı yumurta yemeyi, bunun adını bile duymamıştım. iki hafta boyunca üç beş şeyi yıkadım giydim. saçımı taramadım. koruk ezip suyunu çıkardım. ellerimin yanı karardı ama geçirmek için uğraşmadım. hiç umrumda değildi. dönerken ağladım. engin kaz dağlarından ayrıldığım gün, yurdumdan ayrılmak nedir anladım. ne ankara ne istanbul o ev olamazdı.

filmler izledim. john curron'un filmi tracks ve jean marc vallée'nin filmi wild'ı. ilki, dört deve ve bir köpekle avustralya'da 3200 km'lik çölü altı ayda geçmeye çalışan bir kadının hikayesiydi. diğeri de 1780 km'lik pasific crest trail'i tek başına yürüyerek tamamlamaya çalışan bir kadının. ikisi de yaşanmış hikayelerdi ve mantıklı olup olmadığı sorgulanabilirdi. ben ikisini de normal karşıladım. anladım ve sevdim, doğadan ilham alarak tuhaf sesler çıkaran mount eerie'yi sevdiğim gibi. insanoğlunun fiziki gücünün sınırlarını zorlayan ve kendine doğaya sığınma üzerine hedefler koyan bu kişileri ilham verici buldum. akıllı telefonsuz bir gün bile geçirememek mi mantıklıydı? her anını sosyal medyada yayınlamak mı mantıklıydı? bütün dünyanın 11 inç bir ekrana sığması mı mantıklıydı? otuz katlı binalarda çalışmak mı mantıklıydı?

içimde tatmin olmayan o şey her neyse, onun doğada sonlanacağını düşünüyorum. mount eerie bana pastoral hayaller kurdurmakta. sevdiğim ağaç, sevdiğim börtü böcek. pek az insanı bunları sevdiğim kadar seviyor, pek az insana tahammül edebiliyorum. hümanist olup olmadığımı sorguluyorum. thoreau okuyor, doğaya kaçış filmleri izliyor, mount eerie'nin albümünü dinliyorum. albümün  son parçası youth yakalayabildiğim kadarıyla doğru anlıyorsam şöyle diyor: "evden uzakta halen deniyorum/ bırakayım da bahar belirsin diye, bilinmeyen ve engin her düşüncenin altından/ ay yok diye düşündü genç zihnim/ gökyüzünde sipsiyah bir gecede/ ama bir ay var."