anlatmaya neresinden başlayacağımı bilmediğim bir hikaye var ve içimi yiyip bitiriyor. günlük
yaşantım şu son iki ayda öyle bir değişti ki bundan öncesi çok eskide kalmış gibi. her şey çok
geride kalmış, ben her şeyin uzağında kalmışım gibi. kendimce defterlere yazdığım şeyler beni
rahatlatmaya yetmiyor; çünkü deftere yazdığım her şeyde kendimi bir kenara atılmış
hissediyorum. adeta tek başına bir adada yaşıyor gibi. bunları çevremdekilerle paylaştığımda
zaaflarım hissettiklerimi anlatmama tam manasıyla izin vermiyor. bütün bunları düşündüğüm için
kötü bir insan mıyım, kötü bir evlat mıyım ve bu yüzden sevdiklerim benden soğur mu gibi
kaygılar bana hep engel oluyor. kendimden şüphe ediyorum.
annemin hastalığının ağırlığını artık taşıyamıyorum ve bunu düşündüğüm için kendimi suçlu
hissediyorum. zar zor sonunu getirdiğim bir okul döneminin ardından kendimi çok yıpranmış
ve çok yorulmuş hissediyorum. hem okula hem hasta anneye aynı anda yetişmenin ne kadar zor
olduğunu anlatmam mümkün değil. hastaneden çıkıp direk sınava gittiğim gün, hastaneden eve
dönüp yapmaya uğraştığım ödevler, sabahın köründe kalkıp okula gitmeden anneme yaptığım
öğle yemekleri vs. bütün bunlar sadece küçük ayrıntılar. bir süre geceleri rüyamda mezun
olamadığımı gördüm. nedeni de ödevler yetişmiyormuş, derslere gidemiyormuşum,
sorumluluklarımı yerine getiremiyormuşum. hastanede kalıp de okula gidemediğim birkaç
günde, ortada dolaşan tıp öğrencilerini gördükçe içim gitti. ben niye okuluma gidemiyorum
dedim. günlerce hastane havasını, o bunaltıcı sıcağı, hastalık kokusunu soluduktan sonra ilk
dersime gittiğimde dünyanın en mutlu insanıydım. olmak istediğim yer burası diye düşündüm.
kantinde sohbet eden arkadaşlarımı gördüğümde bir daha ne annemin yanına ne de eve
dönmek istedim. inançlı biri değilim ama böyle zamanlarda içimde bir ürperti oluyor. tanrı var
mı yok mu bilmiyorum ama eğer varsa beni affetsin. annemin ameliyatı sonrası
yaşadıklarımdan, hasta bakımından, yemek yapmaktan, çamaşır-bulaşık yıkamaktan
sıkıldığım için kötü bir evlatsam annem de beni affetsin. hayatımın bu zamanına kadar hiç "ah bir babam olsaydı" dememiştim. hayatımda ilk defa bunu kalpten istedim. bir babam olsaydı ve
bütün bunlara tek başıma koşmak zorunda kalmasaydım dedim. ya da bir kardeşim olsaydı, yükü paylaşsaydık (yük dediğim için yine kötü biri miyim?). ilk defa aile denen şeyin önemini
fark ettim. bunu malesef ancak bu yaşımda anlayabildim. ama benim suçum değil; bana
göstermemişler, ben ne yapayım. kurulmayan aile bağlarının sonucunun yalnız kalmak olduğunu
onyüzbinmilyonuncu kez tecrübe ettikten sonra hayattaki en büyük korkumun yalnız kalmak
olduğunu gördüm.
.................................
hayatımda en korktuğum şeylerden biri anneme benzemek ve yaşım ilerledikçe bu korkuyu
ensemde bir ürperti olarak hissediyorum. ben gerçekten anneme benzemek istemiyorum. onun
kadar karamsar biri olmak, hayattan kopmak istemiyorum. bütün bir ömrün boyunca hep
ölümü çağırırsan, onun bir şekilde gelip seni bulduğunu gözlerimle görüyorum. bu bir çocuğa
yapılacak en büyük kötülük. insanın annesini hep bu şekilde hatırlaması ne büyük üzüntü. ben
onun gibi değilim, olmayacağım da. kırk yaşımda da elli yaşımda da hep hayata bağlı olmak
için emek edeceğim. hep ölümü isteyen bir annenin, kendi çocuğunun zihninde yarattığı algısını anlatmam
mümkün değil. ben de hayattan vazgeçen biri olabilirdim ama asla değilim. gördüğümün tam tersini
yapıyorum. anneme benzememek için uğraşıyorum. böyle şeyleri düşündüğümde aklıma hep
başka annelerin çocukları geliyor. ne bileyim, mesela ben daha ilk tanıdığım andan itibaren
sylvia plath'den ziyade onun çocuklarını düşündüm. dünyanın en büyük haksızlıklarından biri.
ya da
the hours'da mrs.brown ve oğlunun hikayesi. ya da ne bileyim, ben yavuz çetin'i değil de
oğlunu düşünürüm mesela. bu insanların çocuklarında yarattıkları travmanın
boyutundan ötürü kendilerine sempati duyamıyorum (objektif olamadığım için kimse beni suçlayamaz). sonra çocukları onları tanımadığı
için aslında belki de iyi olmuştur diyorum. bir ömür böyle insanlarla yaşamanın ne kadar kötü
olduğunu ne de olsa ben biliyorum.
.................................
gördüklerimden, yaşadıklarımdan sonra ebeveyn olmaya dair kafamda vardığım bazı yargılar
var. en azından stabil bir ruh hali, orta karar bir kendinden memnun olma hali, mutlu olabilme
yetisi (bu cidden herkeste yok) gerekiyor. bir çocuğunuz varsa, lütfen mutlu bir insan olmaya
çalışın. belli bir yaşa kadar mutsuz bir ruh haliyle gelmişseniz ve genel durum da buysa,
dünyanın sizin çocuğunuza ihtiyacı yok, gerçekten. illa her şeyi yapmak zorunda değilsiniz.
..................
kendimi bildim bileli taşıdığım bir anne gerçeği var. pazar günü
perihan mağden'in hürriyet'e
verdiği
röportajı okudum. röportajın şu kısımları iki-üç gün boyunca aklımdan hiç
gitmedi.
Kitaplarınızda asıl tema anne çocuk ilişkisi. Sizin annenizle ilişkiniz nasıldı?
- Hayatımın en önemli ilişkisiydi. Çok ağır yaşadım. Hem çok mutlu hem çok mutsuz... Tek
çocuktum. Annem babamdam 10 yaşımdayken ayrıldı. Biz baş başa kaldık. Annemle çok
baskın bir ilişkimiz vardı. Aramızdaki bu ilişkiden kızım doğunca kurtuldum. Çünkü kızıma
yöneldi. Beni rahat bıraktı.
Ne yapıyordu, sert miydi?
- Şuursuzdu. Beni sevgilisi, kocası, kardeşi yani her şeyi yerine koydu. Bir dünyanın en iyi
annesi, bir en kötü annesi olurdu. Hırçınlaşıyorsun.
...................
bir insanın her şeyi olmak çok büyük bir sorumluluk. babasız çocuk büyüten anneler,
fedakarlık yapanın hep kendileri olduğunu düşünüyor ama ilişki asla tek taraflı yürümüyor.
bunun üstüne bir de tek çocuk olduğunda işler hastalıklı bir hal alıyor.
ben kendimi çalışan, çocuklu bir kadın gibi hissediyorum. anne bu, bakılmaz mı? ama insan annesini seçemiyor. eski
güzel, sağlıklı günleri düşünüyorum. gece antrenin yanan ışığı odama süzülürken, annemin
elinde bir bardak suyla yatağımın başucuna geldiği günleri zihnimin en derinlerinde saklıyorum.