8 Şubat 2013 Cuma

kayıtsızlığın nedenini sor bir hele

avusturya edebiyatına ilgimin sebebi thomas bernhard'tır. onunla tanıştıktan sonra aynı kültürden başkalarını da okumak istedim. okuduğum diğer iki yazarla da karşılaştırınca, hepsinin ortak bir teması olduğunu anlayabildim. ikinci dünya savaşı sonrasında yaşayan insanların ne kadar umutsuz olduğunu, bir şeyleri değiştirmenin imkansız olduğunu anlamalarından dolayı hissettikleri yenilmişlik hissini ve karamsarlığı gördüm. benim şu anda kendi ülkem için hissettiğim de buna çok benziyor. tam olarak ne hissettiğimi ifade edemediğimden bu yolla bir benzetme kurmaya çalışıyorum. bu umutsuzluğumu anlatırken yanlış anlaşılma  kaygısı duyduğum için hislerimi çok da kelimelere dökemiyorum. ne sadece belli bir siyasi partiden veya politikadan ne de belli bir gruptan/topluluktan ötürü böyle hissediyorum. genç bir insan olarak bir şeyleri değiştirebilme gücü hissetmem gerekirken -en azından daha istekli olmam beklenebilirdi- benim kendi yaşadığım toprakta olanlara karşı hissettiğim kayıtsızlık sadece benim suçum olamaz. hatta gönül rahatlığıyla hiç suçum olmadığını söyleyebilirim. geçmiş yıllarda siyasetin gücüne daha çok inanırdım ama artık inanmıyorum. çevremde benim yaşlarımda daha heyecanlı insanlar görürdüm, artık görmüyorum. herkesin inancı ve ilgisi bir anda kesildi. herkes birden sadece kendi içine döndü. bunu bencillikle ya da vurdumduymazlıkla açıklamak kolaya kaçmak olur. kendimden yola çıkarak gördüğüm, kimsenin bir şeylere vicdan borcu duymadığı. öyleki bir olayda tepki göstermediğim için rahatsız olma eşiğini bile geçtim. özellikle son bir-iki senede bu duruma geldim. ispanya'da millet sokağa döküldüğünde ya da yunanistan'da gençler ayaklandığında vay be dedim ama hepsi geçti gitti. şimdilik vazgeçtim. bence bu ülke elindeki iyileştirici güç olabilecek gençleri kullanma potansiyelini çoktan kaybetti. bundan sonra kim ne yaparsa kendine gibi geliyor. çevremdeki arkadaşları görüyorum, herkes bir şeylere kırgın. kızgın bile değil, kırgın. bir şey olsa da gitsek diyorlar ve bunu derken her türlü aidiyet hissinden yoksunlar. aidiyet derken bahsettiğim milliyetçilik değil. içine doğduğun, kültürünü tanıdığın, yemeğini sevdiğin topraklara duyduğun yakınlık hissinden baskın güçte bir kırgınlık hissediyorlar.  nasıl diyeyim, en ünlü günümüz düşünürünün rasim ozan kütahyalı olduğu bir ülke düşün. öyle agresif, öyle gergin bir ortam işte. böyle bir yerde yaşamak cidden çok yorucu. günlük hayat başlı başına enerjinin büyük bir kısmını emiyor, kime ne anlatacaksın?

#19

1. cv'me yazacağım en büyük başarı, mutlu olmak için çaba sarf eden bir insan olduğum gerçeğidir. beynimin kimyasını bozmamak için çok çalışıyorum ama bir yerden sonra yorulduğumu hissediyorum. fiziken gelen yorgunluk bazen kolumu kaldırmamı bile güçleştiriyor ama inadına bir şeyler yapmaya çabalıyorum. bence hayat bir öğretmen olsa, sözlüme yüz verirdi; kanaat notu kullanır, beni geçirirdi. 


2. bu tatilde buddenbrookslar'ı okumak yerine parenthood izlemeyi tercih ettim. resmen bir derse çalışır gibi dikkatlice izliyorum. aile kavramına günümüzde geçen bir hikaye üzerinden bakmak istediğim için bunu yapıyorum. bir şeyler öğrenmek için izliyorum. hiç yukarıdaki resimdeki gibi bir aile sofrasına oturmadığım için benim açımdan epey öğretici bir dizi oluyor. 

3. annemin sağlığının iyiye gitmediğini doğumgünümü hatırlamamasından iyice anladım. üzüldüğüm ne onu bile bilmiyorum. bunun içinde biraz da bencillik var. otuz yaşıma geldiğimde ve diyelim hasta olduğumda, bana çorba yapacak bir annem olmayacak. yardım istediğimde gittiğim insanlar -şu anda olduğu gibi- arkadaşlarım olacak ve biliyorum ki herkesin bir gün kendi hayatı olacak. en sevdiğim insanların dünyanın değişik yerlerine dağılıyor olduğunu görünce üzüldüğüm şeyin biraz da bencillik olduğunu kabul ediyorum ama bu kadarına hakkım olduğunu düşünüyorum. ne kadar yorulduğumu anlatacak bir ifade bulamıyorum. her şeyi bırakıp gidip kafa dinlemek istiyorum ama bunun mümkün olmadığını biliyorum. sanki hiç istememe rağmen zorla bir çocuk sahibi olmuşum gibi hissediyorum. her şeyi tek başıma yapmak zorunda olduğum hayatımdan yoruldum. kafamdaki hayat ne zaman başlayacak bilmiyorum. 

4. yeşil çayı ne zamandan beri balla içtiğimi bilmiyordum ve bunu fark etmem anlık bir olaydı. ben hep bitki çayı içerdim ama yeşil çayın içine bal koyma işi ne zaman başlamıştı? sonra bir gün fark ettim, p. yeşil çayını balla içiyordu. meğersem bu alışkanlığı ondan kapmıştım. dostluklar böyleydi, bilmeden çok sevdiğim dostumun yaptığını yapmaya başlamışım.

5. günümüzde üretilen müziği dinleme isteğim her zaman baskınken, günümüzde üretilen edebiyata alakasız durmam bir çelişki mi bilemiyorum. bugün basılan bir kitabı okuma isteğim hiçbir zaman olmadı ve bu yüzden cidden iyi edebiyat ürünlerini kaçırdığım çok oluyor. hatta şöyle diyeyim, yaşamakta olan bir yazarın eserini okumama gibi garip bir refleksim var. bu bir tek bende var sanıyordum ama başkalarında da olduğunu görünce bir nebze rahatladım. bu huyumun kötü bir şey olduğunu düşünüyorum ama değiştirmek içimden gelmiyor. bugün halihazırda edebiyat yapan türk yazarlarından okuduklarımın hepsi, lise edebiyat hocam sayesindedir. zaten liseden bu yana da okuduğum güncel edebiyat ürünü bir elin parmakları kadardır. 

4 Şubat 2013 Pazartesi

michael kiwanuka

robert johnson ile yeni arkadaşım michael

michael kiwanuka'yı ilk kez bir dizide fon müziği olarak duyduğumda eski bir müzisyenden eski bir şarkı dinliyorum sandım. pekala 50'ler olabilirdi; 60'lar, 70'ler olabilirdi ama kesinlikle 2000'lerden değildi. araştırınca gördüm ki kendisi 24 yaşındaymış. en son bu kadar şaşırdığım an, king krule'nin benden hatırı sayılır derece küçük olduğunu öğrendiğim vakitti. bazı şeylerin yaşla bir ilgisi olmadığını böylece bir kere daha görmüş oldum. michael'ı görünce aklıma robert johnson geldi. yıllar yıllar önce ntv'deki bir belgesel serisinde bir bölümde kendisinin hayat hikayesine rastgelmiştim. kim olduğunu orada öğrenmiştim. hikayesi o kadar etkileyici gelmişti ki müziğine dair hiçbir şey bilmememe rağmen bir şekilde şarkılarını dinlemek istemiştim. cd'sini ankara'da bulamayınca, istanbul'a giden amcamdan rica etmiştim. robert johnson'ın müziğini o yaşta algılayabilecek kapasitede değildim ancak hayat hikayesi bir kere beni çarpmıştı işte. şimdi michael kiwanuka'yı görünce, kendisini robert johnson'a benzettim. sadece bir enstrümanıyla kendi şarkılarını söyleyen insanlara zaafım hiç bitmeyecek. ne dinlersem dinleyim, bir başına müziğini yapan bir adam/kadın gördüm mü kulak kabartmadan edemiyorum. michael gibileri gördüm mü de hayat ne güzel diyorum. böyle güzel müzikleri duymamış olsam üzülürdüm. son zamanlarda çok üzülmeme rağmen yine de hayat güzel, böyle insanlarla daha da güzel. bir laptop ekranından izlediğim canlı performansları bile içime memnuniyet salmaya yetiyor. 


"işte böyle bir insanım"

internet dünyasında ve sosyal medya denen yerde, tanıdığımı düşündüğüm insanların samimiyetine bile inanmakta zorlanıyorum. arkadaşım dediğim kişiler için bile böyle hissettiğim çok oluyor. facebook üzerinden herkes bir şeyler; şarkılar, filmler, gazete yazıları, haberler vs. paylaşıyor ve ben bu paylaşımların samimiyetinden emin olamıyorum. bütün bunları başkaları da görsün diye mi, yoksa "bakın, ben bunu da biliyorum. şu şarkıyı dinliyorum ve şu köşe yazarını takip ediyorum" demek için mi yaptıklarını bilmiyorum. facebook denen yerde bir şeyler paylaşmak bana o kadar saçma geliyor ki anlatamam. arkadaş listemin en fazla yüzde yirmisi arkadaşım olan insanlardır, gerisi bir şekilde iletişim halinde bulunduğum kimseler ve eğer iletişim halinde olmazsam da hiçbir şey kaybetmeyeceğim kişiler. şimdi ben sevdiğim bir şeyi neden bu yabancı insanlarla paylaşayım diyorum. neden benim içimde bir yere dokunmuş, gönlümde bir yer edinmiş şeyleri samimiyetim olmayan insanlarla paylaşayım? işte bu yüzden başkaları yapınca samimiyetlerine inanmakta zorlanıyorum. onlar belki benim gibi düşünmüyor, cidden hoşlarına giden bir şeyden başkaları da haberdar olsun istiyorlar ama ben bunun ayrımını yapamıyorum. birileriyle bir şey paylaşmak istediğimde mail atmak bana daha mantıklı geliyor. bir şarkıya rastgeldiğimde ve onu bir arkadaşımın da seveceğini düşündüğümde ona özel mail atıyorum. içine ona özel yazılmış iki cümle koyuyorum ve evet, çoğunlukla bir karşılık bekliyorum. bana hemen cevap yazması da gerekmiyor, üç ay sonra yazsa bile olur. beğendim ya da beğenmedim desin, fazlasını istemiyorum. toplu yapılan paylaşımlardan hoşlanmıyorum. benimle hiçbir yakınlığı bulunmayan yüz insana, "işte benim gönlümde nadide bir yer edinmiş şarkı" minvalinden bir bilgi vermeyi fazla açıklık olarak görüyorum. başkaları yaptığında da reflekslerinin, "politik görüşürüm bu/dinlediğim müzik türü bu/sinema anlayışım şu" gibisinden kendini tanıtmak olduğunu düşünüyorum. bence beni sadece yakın arkadaşlarımın tanıması yeter. 

27 Ocak 2013 Pazar

çoktandır görüşemiyorduk


uzun zamandır ilk defa gece dışarı çıktım. annemi yalnız bırakamıyordum, bu gece bıraktım. arkadaşlarla içmek o kadar güzel bir histi ki dünyanın en mutlu insanı oldum. kafam güzel olsun diye uğraştım, bir türlü olmadı. nasıl bir alkol eşiğim var bilmiyorum, bir türlü kafa olarak istediğim noktaya gelemiyorum. o seviyeyi yakaladığım an hayatımda sayılıdır. rahatlamak istedim, kafam iyi olsun istedim ama o noktaya gelemedim. işte o zaman da sadece midendeki sıvı kütlesini hissediyorsun. içimde bir deniz yüzüyor sanki, resmen sıvı sesini duyuyorum ama zihnim inanılmaz açık. eve geldim, yatağa yattım, ipod'u kulağıma taktım. gürültülü bir şeyler aradım ama bulamadım. sonra harici disc'i çıkardım, bütün smashing pumpkins albümlerini ipod'a attım ve başladım kulaklıkla dinlemeye. sesi son seviye açtım ve beynimin içinde sırayla siamase dream, adore, mellon collie çaldı. galiba iki saatten fazla olmuştur, sırayla dinledim. mellon collie'yi yarıda kestim, içimden geçenleri yazmak istedim. şu anda kafam istediğim noktaya geldi. en son ne zaman son ses müzik dinledim hatırlamıyorum. en son ne zaman smashing pumpkins albümlerini sırayla dinledim, onu da bilmiyorum. şu son iki saatte en iyi bildiğim şeyi yapmak gibi, en iyi bildiğim yere dönmek gibi bir deneyim yaşadım. orta son ya da hazırlık sınıfındayken tunalı pasajlarındaki çekme cd yapan müzik dükkanlarında geçirdiğim vakitler gözümün önüne geldi. pasajın iki kat altına inip de vardığın küçük dükkanlardaki müzik abilerini hatırladım. annemin yollamayacağı yerler. senden  75645657 yaş büyük adamlarla pasaj altlarında vakit mi geçirilir? halbuki hayatımın müziğe dair en çok şey öğrendiğim yılları. roll okuyoruz, internetten bir şeyler yakalıyoruz, sonra abilere gidiyoruz. acaba şimdi ne yapıyorlardır? smashing pumpkins'i de onlardan almıştım. kimseyle özdeşleştirmediğim, hiçbir ergenlik gönül macerasına bulamadığım billy ve arkadaşlarını, kırk yıldır konuşmadığım ama bir zamanlar çok iyi arkadaşım olan birine döner gibi dinliyorum şu anda. bir döneme ait hisler kalbime hücum ediyor. lisenin bahçesinde öğretmen evine karşı yapılan sohbetler, taşın üstüne oturarak geçirdiğimiz teneffüsler, tunalı'dan seğmenlere çıkan yokuş. "despite all my rage, i am still just a rat in a cage", bu bir bakış açısı ve ancak on beş yaşındayken güzel. bütün bu şarkılar belli bir döneme tekabül eden hisler. hiçbirini özlemiyor ve çağırmıyorum ama güzümden yaş gelmesini de engelleyemiyorum. kulağımda son ses smashing pumpkins ve bu ne güzel bir his. gençlik heyecanları ne güzel, gençlik hayalleri harika. buradan gideceğimi düşündüğüm zamanlar hissettiğim heyecanı bana hissettiren başka bir şey yok. halen zihnimin en derininde sakladığım hayal bu. ama hasta annemi nasıl bırakırım? bırakamam. peki bu gençlik hayalleri ne olacak?  bilmiyorum. 

bahçeli metrosu durağında kızılay'a gitmek için beklerken, yorulup da yere oturan arkadaşlarım gözümün önüne geliyor. dershaneye gitmeden önce hangi ucuz ve pis yerde yemek yiyelim tartışması yapıyoruz. gençlik hayalleri cidden de en güçlü imgeler. diyen doğru demiş, teenage dreams so hard to beat. bu lafı kafama kazıdığım için memnunum. bütün bunlardan sonra kafam olması gerektiği gibi güzel. 

25 Ocak 2013 Cuma

tabiata övgü

mount eerie'nin clear moon albümünü ancak yeni dinleyebildim. kitaplarla, albümlerle ve filmlerle bir buluşma zamanın oluyor. kişisel tarihini ve güncel yaşantını, bir albümle/kitapla/filmle denk düşerebildiğin zaman  ancak o şeyi algılayabiliyorsun. en azından bende hep böyle oluyor. sevmeyip de kapattığım birçok albümü/filmi/kitabı, hayatın başka bir evresinde yeniden açıp, derin bağ kurarak sonuna getirdiğim çok olmuştur. mount eerie'nin clear moon albümü de benim için böyle oldu. ancak şimdi dinledim, anlamaya çalıştım. içinden geçtiğim döneme denk düşen bir albüm olduğunu düşündüm. meşgul kafamı dağıttı, hayatımda ne olursa olsun, yatağımda müzik dinleyerek uyumanın kendi kişisel alanım olduğunu bana hatırlattı. bu albümü sevdim mi bilemiyorum. sevdim diyemem ama tuhaf bir şekilde beni içine çekti. tabiata, yeşilliğe, kış mevsimine, kara, ormana yapılan bu güzelleme karşısında kayıtsız kalamadım. hayatımın en zor, en yıpratıcı döneminden geçmeme rağmen kayıtsız kalamadım. en baştan beri hayata asılacağıma söz vermeme rağmen direncimin kırıldığı günler oldu ama asla dış dünyayla ilişkimi kesmedim. biliyordum ki beni iyi eden dış dünya. arkadaşlarımı görmesem halim ne olurdu, bilmiyorum. bir ağacı gördüğümde güzelliğini halen takdir edebiliyorsam, berrak bir kış sabahında nefes alabildiğim için şanslı olduğumu düşünüyorsam, yapılan bir espriye gülebilme yetim halen varsa bütün bunlar hayata asılma isteğimden kaynaklanıyor. clear moon albümünün ilk şarkısı olan through the trees pt.2 şarkısı ise benim şu anda hissettiklerimi anlatıyor. tabiata, yaşamın özüne karşı son zamanlarda duyduğum en güzel şeyler. şarkının bir yerinde şöyle diyor: "bütün şarkılarım ormanın bir resmi değil/ sadece kendime hatırlatmak için/ kısaca yaşadığımı." bazen hayata küsmek istiyorum ama yapamıyorum. yapamıyorum çünkü hep beni  şaşırtacak bir şey çıkıyor. bir şey aklımı çeliyor, beni gülümsetiyor ve bunlara kapımı kapatamıyorum. şarkı "başka bir dünya yok ve hiç de olmadı" diyor. işte kafamdan hiç silmemem gereken bir şey. 

çağrışım denen şey böyle bir şey olsa gerek

clear moon'u dinlerken, bu derece melankolikken yine aynı yoğunlukta tabiata methiyeler düzen bir insan olarak aklıma pavese geliyor. bundan birkaç sene önce ay ve şenlik ateşleri'ni okuduğum zaman aklımdan geçenleri çağırıyorum. o kitap için de aynı şeyi düşünmüştüm. bir başyapıt değil ama çok güzel. okuduğum en iyi kitaplardan biri demem ama benim için güzel olmasının nedeni, son derece depresif olabilecekken tam tersi bir romana dönüşmesiydi. şu anda tam olarak ne anlatıyordu, konu neydi hatırlamıyorum ancak kırsal yaşama, pastoral dünyaya güzellemelerle doluydu. kendimce yaptığım bu çağrışımı, albüm kapağı ve kitap kapağını yan yana koyarak da destekliyorum. 

hayata dair hiçbir şeyden emin değilim. ben de değişiyorum, fikirlerim de. toplasan hayata dair en fazla on şeye dair kesin yargılarla konuşurum. bunlardan biri de tabiatın insanı iyi ettiğini düşünmem. ağaçlar, denizler, gökyüzü, çiçekler, hayvanlar vs. bunların insanı iyileştirici etkisi var. ne zamanki bunlar bir insanı sakinleştiremez olur, işte o zaman alarm çalmaya başlar. neyseki o vakte kadar through the trees pt.2 çalmasını tercih ediyorum.

to the wonder

haneke'nin amour'unu izlemeyi reddetmemin kişisel bir sebebi var. filmi tanıtıcı öyküyü okurken "hastalık döneminde karakterlerin sevgisi sınanıyor" gibi bir ifadeyi gördüğümde işte dedim, haneke bu filminde beni anlatmış. ne diyeyim, kimsenin sevgisi hastalıkla sınanmasın. fakat başka bir filmin trailer'ını sıkıldıkça açıp izliyorum. daha adı bile konmadığı zamandan beri terrence malick'in to the wonder'ını merak ediyordum ve trailer'ı yayınlandığında tam da beklediğim gibi bir şey olduğunu gördüm. venedik film festivalinde yuhalanmışmış, hiçbir şey anlatmıyormuş, aynı tree of life'ın devamıymış gibi eleştiriler okudum ancak ben seveceğimi biliyorum; çünkü tree of life'ı da sevmiştim. bazı filmleri seveceğimi ta izlemeden hissediyorum. duygusal patlama anımı hızlandıracak bir şey bekliyordum, aşağıdaki trailer bunu sağladı. şu geçtiğimiz bir ayda haftada birer kez izledim ve her defasında tam da 44. saniyede döner salıncağı gördüğüm anda gözlerimin dolmasına engel olamadım. müzik ile görüntü ne kadar güzel birleşmişti, o an ne kadar da güzeldi.

a.

anlatmaya neresinden başlayacağımı bilmediğim bir hikaye var ve içimi yiyip bitiriyor. günlük yaşantım şu son iki ayda öyle bir değişti ki bundan öncesi çok eskide kalmış gibi. her şey çok geride kalmış, ben her şeyin uzağında kalmışım gibi. kendimce defterlere yazdığım şeyler beni rahatlatmaya yetmiyor; çünkü deftere yazdığım her şeyde kendimi bir kenara atılmış hissediyorum. adeta tek başına bir adada yaşıyor gibi. bunları çevremdekilerle paylaştığımda zaaflarım hissettiklerimi anlatmama tam manasıyla izin vermiyor. bütün bunları düşündüğüm için kötü bir insan mıyım, kötü bir evlat mıyım ve bu yüzden sevdiklerim benden soğur mu gibi kaygılar bana hep engel oluyor. kendimden şüphe ediyorum. 

annemin hastalığının ağırlığını artık taşıyamıyorum ve bunu düşündüğüm için kendimi suçlu hissediyorum. zar zor sonunu getirdiğim bir okul döneminin ardından kendimi çok yıpranmış ve çok yorulmuş hissediyorum. hem okula hem hasta anneye aynı anda yetişmenin ne kadar zor olduğunu anlatmam mümkün değil. hastaneden çıkıp direk sınava gittiğim gün, hastaneden eve dönüp yapmaya uğraştığım ödevler, sabahın köründe kalkıp okula gitmeden anneme yaptığım öğle yemekleri vs. bütün bunlar sadece küçük ayrıntılar. bir süre geceleri rüyamda mezun olamadığımı gördüm. nedeni de ödevler yetişmiyormuş, derslere gidemiyormuşum, sorumluluklarımı yerine getiremiyormuşum. hastanede kalıp de okula gidemediğim birkaç günde, ortada dolaşan tıp öğrencilerini gördükçe içim gitti. ben niye okuluma gidemiyorum dedim. günlerce hastane havasını, o bunaltıcı sıcağı, hastalık kokusunu soluduktan sonra ilk dersime gittiğimde dünyanın en mutlu insanıydım. olmak istediğim yer burası diye düşündüm. kantinde sohbet eden arkadaşlarımı gördüğümde bir daha ne annemin yanına ne de eve dönmek istedim. inançlı biri değilim ama böyle zamanlarda içimde bir ürperti oluyor. tanrı var mı yok mu bilmiyorum ama eğer varsa beni affetsin. annemin ameliyatı sonrası yaşadıklarımdan, hasta bakımından, yemek yapmaktan, çamaşır-bulaşık yıkamaktan sıkıldığım için kötü bir evlatsam annem de beni affetsin. hayatımın bu zamanına kadar hiç "ah bir babam olsaydı" dememiştim. hayatımda ilk defa bunu kalpten istedim. bir babam olsaydı ve bütün bunlara tek başıma koşmak zorunda kalmasaydım dedim. ya da bir kardeşim olsaydı, yükü paylaşsaydık (yük dediğim için yine kötü biri miyim?). ilk defa aile denen şeyin önemini fark ettim. bunu malesef ancak bu yaşımda anlayabildim. ama benim suçum değil; bana göstermemişler, ben ne yapayım. kurulmayan aile bağlarının sonucunun yalnız kalmak olduğunu onyüzbinmilyonuncu kez tecrübe ettikten sonra hayattaki en büyük korkumun yalnız kalmak olduğunu gördüm. 
.................................
hayatımda en korktuğum şeylerden biri anneme benzemek ve yaşım ilerledikçe bu korkuyu ensemde bir ürperti olarak hissediyorum. ben gerçekten anneme benzemek istemiyorum. onun kadar karamsar biri olmak, hayattan kopmak istemiyorum. bütün bir ömrün boyunca hep ölümü çağırırsan, onun bir şekilde gelip seni bulduğunu gözlerimle görüyorum. bu bir çocuğa yapılacak en büyük kötülük. insanın annesini hep bu şekilde hatırlaması ne büyük üzüntü. ben onun gibi değilim, olmayacağım da. kırk yaşımda da elli yaşımda da hep hayata bağlı olmak için emek edeceğim. hep ölümü isteyen bir annenin, kendi çocuğunun zihninde yarattığı algısını anlatmam mümkün değil. ben de hayattan vazgeçen biri olabilirdim ama asla değilim. gördüğümün tam tersini yapıyorum. anneme benzememek için uğraşıyorum. böyle şeyleri düşündüğümde aklıma hep başka annelerin çocukları geliyor. ne bileyim, mesela ben daha ilk tanıdığım andan itibaren sylvia plath'den ziyade onun çocuklarını düşündüm. dünyanın en büyük haksızlıklarından biri. ya da the hours'da mrs.brown ve oğlunun hikayesi. ya da ne bileyim, ben yavuz çetin'i değil de oğlunu düşünürüm mesela. bu insanların çocuklarında yarattıkları travmanın boyutundan ötürü kendilerine sempati duyamıyorum (objektif olamadığım için kimse beni suçlayamaz). sonra çocukları onları tanımadığı için aslında belki de iyi olmuştur diyorum. bir ömür böyle insanlarla yaşamanın ne kadar kötü olduğunu ne de olsa ben biliyorum. 
.................................
gördüklerimden, yaşadıklarımdan sonra ebeveyn olmaya dair kafamda vardığım bazı yargılar var. en azından stabil bir ruh hali, orta karar bir kendinden memnun olma hali, mutlu olabilme yetisi (bu cidden herkeste yok) gerekiyor. bir çocuğunuz varsa, lütfen mutlu bir insan olmaya çalışın. belli bir yaşa kadar mutsuz bir ruh haliyle gelmişseniz ve genel durum da buysa, dünyanın sizin çocuğunuza ihtiyacı yok, gerçekten. illa her şeyi yapmak zorunda değilsiniz. 
..................

kendimi bildim bileli taşıdığım bir anne gerçeği var. pazar günü perihan mağden'in hürriyet'e verdiği röportajı okudum. röportajın şu kısımları iki-üç gün boyunca aklımdan hiç gitmedi. 

Kitaplarınızda asıl tema anne çocuk ilişkisi. Sizin annenizle ilişkiniz nasıldı? 
 - Hayatımın en önemli ilişkisiydi. Çok ağır yaşadım. Hem çok mutlu hem çok mutsuz... Tek çocuktum. Annem babamdam 10 yaşımdayken ayrıldı. Biz baş başa kaldık. Annemle çok baskın bir ilişkimiz vardı. Aramızdaki bu ilişkiden kızım doğunca kurtuldum. Çünkü kızıma yöneldi. Beni rahat bıraktı. 

Ne yapıyordu, sert miydi? 
 - Şuursuzdu. Beni sevgilisi, kocası, kardeşi yani her şeyi yerine koydu. Bir dünyanın en iyi annesi, bir en kötü annesi olurdu. Hırçınlaşıyorsun. 

...................

bir insanın her şeyi olmak çok büyük bir sorumluluk. babasız çocuk büyüten anneler, fedakarlık yapanın hep kendileri olduğunu düşünüyor ama ilişki asla tek taraflı yürümüyor. bunun üstüne bir de tek çocuk olduğunda işler hastalıklı bir hal alıyor. ben kendimi çalışan, çocuklu bir kadın gibi hissediyorum. anne bu, bakılmaz mı? ama insan annesini seçemiyor. eski güzel, sağlıklı günleri düşünüyorum. gece antrenin yanan ışığı odama süzülürken, annemin elinde bir bardak suyla yatağımın başucuna geldiği günleri zihnimin en derinlerinde saklıyorum.

7 Aralık 2012 Cuma

loser olacakken cool olmak

hayatımdaki bazı insanlar benim daha iyi bir insan olmamı sağlıyorlar. sanki kendimin daha iyi bir versiyonu oluyorum, bir nevi kendimin upgrade edilmiş haline dönüşüyorum. hiç bilmediğim bir yönümü görmemi sağlıyorlar ya da herhangi bir şeyi yapabileceğimi bilmezken, bana yapabileceğimi gösteriyorlar. insanın hayatında böyle kişilerin nadir olduğunu düşünüyorum. 

bu konu üzerine daha önce bu denli kafa yormamıştım. son iki üç senede akıl sağlığını koruyabilen bir insan olmuşsam, bunda iki arkadaşımın payı çok büyük. bir sürü inişli çıkışlı dönemden geçip, okul bırakma raddesine gelip, her şeye sıfırdan başladıktan sonra buralara kadar gelmemde bana destek olan p. ve i.'yi tanımasam, şimdiye çoktan kafayı yemiştim. böyle deyince kulağa abartı gibi gelebilir ama kelimenin tam manasıyla kafayı yemiştim. yataktan çıkmadığım, hiçbir şey yemediğim, ardı ardına kilo kaybettiğim, sınava girip boş kağıt verip çıktığım dönemlerden geçtim. ne zamanki p. ve i. ile tanıştım, işte o zaman  okuduğum şeyi de sevmeye başladım. akademik ortamlarda uzun bir süre loser olarak gezindikten sonra onları bulmamla başka bir döneme girdim. daha iyi bir öğrenciye, okuduğu şeyi seven ve gerçekten öğrenmek isteyen, işini iyi yapmak için çabalayan birine dönüştüm. bunda bu iki kişinin katkısı büyük oldu. okulun ilk iki yılında üçümüz de birbirimizden habersiz dolandıktan sonra bir şekilde yollarımız kesişti. istediğim hocadan istediğim dersi alamayıp da mecburen başka bir hocanın sınıfına düştüğümde ilk ders bir kızın yanına oturdum, sonra da o kız benim bütün üniversite hayatımın özeti haline geldi. hatta resmen çıkageldi. bir gün, bir şekilde çıkageldi, hayatıma girdi. kantinin bir köşesinde lale müldür okuduğunu görünce gidip masasına oturdum. böyle şeyler yapmam ama başladım, "sen de x hocanın dersini alıyorsun değil mi?" falan diye. ondan sonrası bir sürü bir sürü şey. sonra i. geldi ve ardı ardına gülmeler başladı. dıştan bakıldığınca çok normal görünen bir insan nasıl bu kadar ilginç bir kafaya sahip olabilir, şaştım. geçen gün bize yine her zamanki gibi bir tespitinden bahsetti: "anlamadığım şey, 2012'nin son aylarını yaşıyoruz. her şey gelişiyor ediyor. bilgisayarlarımız masanın üstündeyken küçülüp küçülüp cebimize girdi. uzay çağını yaşayacağız ama hala gücü beygirle ölçüyoruz, onunla kıyaslıyoruz ya ilginç geliyor. hp grafikleri okuyoruz, mesala bizim pompamız 7.5 beygir gücünde çıkıyor. inanamıyorum ya hala beygir! beygir neymiş yae? bence bilmem kaç uzay mekiği gücünde falan demeliyiz." diye bir tespitte bulundu. ben kendisinin bütün tespitlerini bir word belgesinde topluyorum. belli bir süre sonra abstract, results, discussion ve conclusion ekleyip, pdf formatında kendim için basacağım. neyse, demek istediğim kendisinin beni hep güldürdüğü, vay anasını dedirttiği. kendi aramızda birkaç kere konuştuk, aslında üçümüz de bunalımlara girip çıkan insanlarız ama bir araya geldiğimizde çok eğleniyoruz. çok az insanla onlarla güldüğüm kadar gülüyorum. bir başımayken depresif eğilimler gösterebiliyorum ama onlarlayken eğlenceli birine dönüşüyorum. yani onlar öyle diyor. ama aslında ben hiç eğlenceli biri değilim, bunun farkındayım. onlar da kendilerinin sıkıcı olduğunu iddia ediyorlar, üç tane eksiden nasıl artı oluyor bilemiyorum ama oluyor işte. hayatımda kendimi hiç onlarlayken hissettiğim kadar cool hissettiğim olmamıştı. cidden çok saçma fikirler üretiyoruz ama hepsinin aynı zamanda çok da cool olduğunu düşünüyorum. 

onları tanımasam da elbet  bir şekilde hayatıma devam ederdim. ama yaptığım şeyden bu kadar zevk alır mıydım, bilmiyorum. yaş aldıkça daha az kimseyle bağ kurabildiğimi düşününce, benim için iki dost üniversite için çok bile. yani onlarca yüzlerce insan içinde benim gibi resim yapmayı seven bir insanla karşılaşmam cidden şans. beni yemeğe çağırmak için bana resim yapan bir arkadaşım var, ben daha ne isteyim? böyle bir kafayı nasıl sevmeyim? bir de özenmiş bezenmiş renkli kalemlerle falan çizmiş. bulutların arkasına saklanan güneş bile çizmiş, düşün artık.

vedot milor style : cartlak kebabı denen şeyi yeni keşfettik. ağzına sakatat koymayan bir insan olarak hayatımda ikinci ya da üçüncü kere ciğer yedim. sevdim.

1 Aralık 2012 Cumartesi

#18

bir türk yazarının tuğladan hallice meşhur kitabını okuduğumda liseye gidiyordum. o zaman o kitabı okuyunca insanın kendi boynuna ipi geçireceğini düşünen bir hocam vardı. kitabı bitirince allahallah ya, ben okudum ama hiç de ölesim gelmedi diye düşünmüştüm. şimdi olsa o kadar kısa sürede o kitabı hayatta bitiremem ama maalesef ki kişisel zayıflıklarımızdan biri olan ego tatmini dediğimiz şeyi, "ben vakti zamanında o kitabı okudum" diyerek yapabilirim. geçenlerde nedense aklıma bu kitap geldi. o zaman değil ama şimdi okusam belki önümde uzanan yıllar için umutsuzluğa düşer ve bunalıma girebilirdim. o yüzden iyi ki henüz hiçbir şeyden haberim yokken okumuşum. 

kendime çokça soruyorum, bu gittiğim yol istediğim yol mu diye. istediğim mi bilmiyorum ama en iyi bildiğim yol bu olduğu için devam ediyorum. iyi kötü bir şekilde emek verdim diyerek devam etmek kolayıma geliyor.  bu bahsettiğim yazarla aynı eğitim disiplininden geçmiş biri olarak, hayata karşı takındığı gerçekçi ve karamsar tavrı anlayabildiğimi düşünüyorum. belki de yine bir ego tatmini sağlayarak, kendimle yazar arasında ortak bir nokta yakalamaya çalışıyorum. rasyonaliteye, denklemlere, input-output ilişkisine gömüldükçe aslında ne kadar yalnız olduğumuzu fark ediyorum. rasyonaliteyle törpülenen zihnimde; almadan vermek, karşılıksız sevmek, bir ömür beklemek gibi kavramlar anlamsızlaşıyor. kendimi değerli hissetmediğim arkadaşlık ilişkilerinden uzaklaşıyor, olmayacağını bildiğim bir şeyin peşinden gitmiyorum. 

p. ile ideallerimiz ve yapacaklarımızın çok da örtüşmediği hayatlarımız üzerine konuşurken, aslında istediğimiz şeylerin son derece basit şeyler olduğunu fark ettik. ne zenginlik ne de itibar umrumuzdaydı. zaten elini sallasan mühendise denk geldiğin bir ülkede böyle şeylerin gerçekten hiçbir önemi yoktu. meslek hayatının beşinci yılında işinden istifa edip dünyayı gezen bir adamın hikayesini bizzat arkadaşından dinledikten sonra, gelecekte olmak istediğim insanı buldum. yazar gibi ölüm üstüne yazabilirdim ama henüz hayallerimden vazgeçmiş değilim. zaten tek bir hayalim var, başka bir şey de umrumda değil. para da bunun için lazım.