22 Ağustos 2010 Pazar

bloodbuzz ohio

haftalardan sonra ilk defa esinti var, koltukta uyuyakalmışım. uyurken de kulağımda high violet albümü takılı kalmış. en baştan dinlerken kaçıncı şarkıda gözlerim kapanmış bilmiyorum. kendime geldiğimde albüm bitmişti. sonra başa aldım ve gözlerimi yeniden kapadım. aslında isterim ki bu şarkıların bana hissettirdiklerini toplu olarak değil de ayrı ayrı yazabileyim. kafamdan geçen sözcükleri anlamlı söz grupları halinde dizerek düşüncelerimi aktarabileyim. fakat ne kadar denersem deneyeyim bazen yazdıklarım zihnimdekileri tam olarak karşılamıyor. hep biraz az ve eksik kalıyor. oysaki bu şarkılar daha anlamlı cümleleri hak ediyor. anlamlı ama ağdalı değil. bayağı, buram buram edebi kaygı güden türden yazılar değil; daha sade ve son derece basit. işte o basitliğe ulaşmak istiyorum. mesela bloodbuzz ohio'yu dinlerken gözümün önünden geçenleri yalın bir şekilde aktarmak istiyorum. bundan dört ay önce şurada demişim ki: "ohio, carry me ohio'dur benim için. the national'ın yeni albümünde de bloodbuzz ohio isimli bir şarkı var; fakat yeri çoktan parsellenen ohio'nun benim nazarımda sun kil moon'la bağı var." ohio'ya bir ortak daha çıkacağını bilemezdim, geldi ve onun yanına kuruldu bile. artık bir de the national'ın ohio'su var. ilerde bir üçüncüsü daha olmayacağını kim diyebilir ki? üstelik carry me ohio bir adamın hikayesini anlatırken, bloodbuzz ohio belki de bana kendi hikayemi anlatıyordur diye düşünmekten kendimi alamıyorum. ben kendi borçlarımı düşünüyorum. mezun olunca faiziyle ödeyeceğim krediden bahsediyor mesela. muhtemelen işe girdikten sonraki iki-üç yılımda önce bunu ödemeye çalışacağım. sonra kendi şehrimi bulacağım, bu noktada ankara beni hatırlamasa da olur, tıpkı ohio'nun onları hatırlamayacağı gibi. ev deyince de aklıma pencereleri açık, perdelerin havalandığı, aydınlık bir yer geliyor; başka biri değil. ev deyince ferahlık, ocakta kaynayan çaydanlık görüyorum. sonra bir de kahve makinesi olursa fena olmaz. güneşin konumu uygun olursa bir de çiçek yetiştiririm. ne de olsa halen hangi çiçeğe emek edeceğimi bilmiyorum, bunun yerine şimdilik gerçek bir çiçekten işe başlayabilirim. sonra annemi özlerim. ilerde de yanımda olmasını isterim ama yarına çıkamama ihtimalimiz olduğunu da bilirim. başka denizlerde yüzsem de sonunda döneceğim bir banyom olsun derim. tıpkı tanıdık bir yüze ihtiyaç duyulduğunda yazılmış bu şarkı gibi. tanıdık bir eve, yemek kokusuna, yumuşatıcı kokan bir yorgana.

klipte matt berninger'in kafası güzel gibi durmakta ama kimin kafası bazen güzel değil ki? kafam güzel değilse gözlerim yorgun oluyor. gözlerimi dinlendirince yorgunluk geçiyor. çaya batırdığım pamukları gözüme koyuyorum şişlik mişlik kalmıyor. şarkının klibini bin beş yüz yetmiş sekizinci kez izlerken matt berninger'in kafamdaki pardesülü adam imgesine nasıl da cuk oturduğunun farkına varıyorum. sanki aylak adam olmuş, parklarda bahçelerde geziniyor, kuş besliyor. kameraya-bakan-nick-cave-karizmasının kat be kat fazlasını bu adamda görüyorum, gözlerimi ekrandan alamadan onu izliyorum.


19 Ağustos 2010 Perşembe

sıkıntı bulutu


anatomim

bazen bu yaşlar, bu yıllar boşa gidiyormuş gibi hissediyorum. otuzlu yaşların sonunda boşa giden yumurtalar gibi. bu yaşlar bir daha gelmez, bunu biliyorum ama kıymetini bilip bilmediğime dair şüphelerim var. bazen bu kısır döngüyü kırmak adına aklıma bir şeyler geliyor, sonra kolumu kaldırmak için yorgun olduğumu fark ediyorum. bazen bu döngüyü kırabilmek için kötü şeyler, ayıp şeyler düşünüyorum ama sonra içimdeki baskın karakter beni engelliyor. sana hiç yakıştıramadım diyor, ben de hemen susuyorum. bazen bungee jumping yapacak denli cesaret geliyor, sanki bana tek lazım olan adrenalinmiş gibi. adrenalin her şeyi çözecekmiş gibi. sonra geçiyor ama. sonrası yine sabit seyreden bir grafik. bıkkınlığı taşkınlıkla, ataleti heyecanla, acıyı zevkle, kendimi daha eğlenceli bir kendimle değiştirmek geçiyor aklımdan. baktığım yeri değiştirmeyi, manzaramı değiştirmeyi, diş fırçalarken artık biraz da diğer elimle fırçalamayı istiyorum. sonra zor geliyor ve yine sol elime alıyorum. yazın çayın yerini limonata alıyor ama kahvenin yerini hiçbir şey tutmuyor. biz çimlere uzanıyoruz, arkadaşım hayallerinden bahsediyor. bana da yorma bu kadar kafanı diye öğütlüyor. tamam diyorum yormayacağım. onun haberi yok, bir yıl oldu, ona hediye çakmak almıştım, halen çekmecemde duruyor. ben çimlere uzanıyorum, beni yüz seksen derece yere uzandıran başka bir şey daha var şimdi. bazen boynumda bir ağırlık, bazen sırtımda bir yük. nasıl kurtulacağımı bilmediğim bir kalabalık. oysaki bana başka şey lazım. hayatın dışına değil, tam ortasına itecek bir kuvvet lazım. iyiye ve güzele teşvik kimin özündeyse ona yakın olmalıyım, gerisinin mahallesine bile uğramamalıyım. arkadaşım bana sevdiği kızdan bahsediyor, ah diyorum sen ne çocuksun. on beşinde de böyleydin, on sekizinde de. her konuşmanın sonunu "waffle yiyelim mi?"yle bağlıyor, ben de her seferinde "o çok kalorili"yle teklifini reddediyorum. benim zayıf yanlarımı da görsün, sadece o mu, iki-üç dostum var, onlar da bilsin. yeri geldi mi ben dayanak olayım, yeri geldi mi onlar. ben odamda yalnızdım, evde de yalnızdım. müzikten başka sarılacak ses yoktu, halen kulaklıklarımla uyumam bu yüzden. arkadaşım çağırdığım pazar kahvaltılarına da geldi, söz verip de yapmadığım poğaça muhabbetlerine de. çimlere de uzandık, iki seksen yere de serildik. neyse, harcadıysak da bu zamana kadarki güzelim yılları beraber harcadık.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

derde deva kek harcı


zihnimin gereksiz şeylerle çok fazla dolduğunu hissediyorum. o gereksiz bilgilerden kurtulmalıyım ve geriye temiz ve aydınlık bir hacim bırakmalıyım. sonra o hacmi istediğim şekilde doldurmalıyım. ilk önce beynimi dinlendirmeli, ardından yeniden canlandırmalıyım.
zihnim bulanıklaşmamalı. her ne olursa olsun berraklığını kaybetmemeli. doğrular, yanlışlar, ikilemler, kararsızlıklar, soru işaretleri derken en nihayetinde sis perdesi aralanmalı ve ben o berraklığa yeniden ve yeniden ulaşmalıyım.
dolaplarımın içi biraz karışık. dolaplarımı düzenlersem zihnimin de düzene gireceğine inanıyorum.
kimi zaman göğsümün altında kara bir enerji olduğunu hissediyorum. o enerji oradan bütün bedenime salınıyor ve ben onu iyi bir şeye nasıl dönüştürebileceğimi bilmiyorum. bir şey üretmek o hissi ortadan kaldıracak, bundan eminim. keşke içimden kek, pasta, börek, çörek yapmak gelseydi. işte o zaman o kötü hissi iyi bir şeye dönüştürebilirdim. kendini mutfakta huzurlu hisseden ve yemek yaparak, kek harcı karıştırarak, hamur açarak, sebze ayıklayarak rahatlayan kadınları sanırım yeni yeni anlamaya başlıyorum. üretimin en kolay ve en kısa vadede netice alınabilecek alanı kendi mutfağında yemek pişirmek çünkü. keşke benim de içimden gelseydi. lakin benimki en fazla temizlik olabilir diyorum. evet, belki de temizlik. dolapları düzeltmek ve sonra da kafamın içini. ama yok, şu anki ruh halime o da uygun değil. ben bir şey yapmak istiyorum, onu vücuda getirdikten sonra ise karşıma koyup, "evet, benim karanlık halimin oluşturduğu güzel ve yararlı bir şey bu" demek istiyorum.

olgunlaşan manayı bu hasat mevsiminde biçtim

insana dair bazı şeyler öyle büyütülüyor ki gözümüz korkuyor. her şeye ulvi değer biçme kaygısı hayatımızdan alıp götürüyor. gerçekleştirdiğimiz her eyleme mana biçmek biraz fazla değil mi? sebep-sonuç ilişkisi içinde değerlendirmek, yaptığımız kimi şeyleri haddinden fazla önemli gösteriyor. halbuki öyle değil ki. bizler sıradanız, yaptıklarımız da en az bizim kadar sıradan. olanlara ya da olması beklenenlere büyük anlamlar vakfetmek ya kendimizi fazla önemsemekten; ya da hayatımızın kendisi gayet anlamsız olduğundan, "bari bu bir şey olsun" demekten.
oysaki bazı şeyler anlamsız, gerçekten anlamsız. kötü ya da değersiz olduğunu düşündüğümden değil, öylesine olduğunu bildiğimden anlamsız. hayatın rutini içinde karşımıza çıkıveriyor işte, öylesine.

15 Ağustos 2010 Pazar

kulağımın kapağı ve beynimin google'ı

çok şiddetli bir bilgi akışı içerisindeyiz. şiddetli derken kelimenin sözlük anlamını kastediyorum. neredeyse bilgiler üzerimize üzerimize geliyor. çoğu zaman taş olup başımıza yağıyor. sanki otobandayım ve üzerime sağdan soldan arabalar geliyor da ben birinden kaçsam öbüründen nasıl kaçacağımı bilemiyorum. bu belki uzun zamandır, ne bileyim, belki beş-on yıldır böyleydi de benim aklım yeni eriyor ya da ben bu durumun henüz farkına varıyorum. birçok lüzumsuz şeyle kafamın dolduğunu hissediyorum. bana hiçbir yararı olmayacak, pratikte hiçbir zaman ihtiyaç duymayacağım pek çok haber/bilgi/dedikodu/olay öğreniyorum; bunlar kulağıma geliyor, gözüme çarpıyor. zihnimin tüm bu gördüklerinden, duyduklarından, tanık olduklarından yorulduğunu hissediyorum. düşünüyorum ve bunun bir çaresi olmadığını görüyorum. belki alabileceğim önlemlerle bu hastalıklı hali minimuma indirebilirim ama etkenleri asla ortadan kaldıramazmışım gibi geliyor. küçük bir kasabaya yerleşmek ya da dağın başına kaçmak gibi şeyler belki çözüm olabilir ama tüm bunlar çok uzun bir gelecek boyunca benim için ütopyadan -belki de distopyadan? kim bilebilir?- öteye geçebilecek şeyler değil. ya da diyorum ki, dilini hiç bilmediğim bir yere gitmek çözüm olur mu? bahsettiğim tabii ki uzun süreli değil, ancak kısa süreli deneysel bir girişim olur. ya da ne bileyim, lost adasına düşsek de olandan bitenden haber alamasak, ya da izci olsak da oymakbaşımızla beraber ormana çadır kursak, ya da zengin bir amca bizi gemisine miço olarak alsa da üç ay okyanusta dolansak... vesaire vesaire. bunlar hep aklıma gelen olası çözümler. ama hiçbirinin benim açımdan olabilirliği yok. işte bu yüzden ne yapacağımı bilemiyorum. bazen düşünüyorum, bunu ciddi ciddi düşünüyorum, keşke kulağımızın kapağı olsaydı diyorum. aynı gözkapağı gibi kulak kapağı. hani gözümüzü kapatınca nasıl istemediğimiz şeyi göremiyorsak, kulağımızın kapağını kapatınca da istemediğimiz şeyi duyamasak.

televizyonu izlemediğim gün sokağa çıktığımda, okula gittiğimde, otobüse bindiğimde arkamda oturanlardan olanı biteni duyuyorum. yemekhanede yemek yerken, aynı masaya oturduğum tanımadığım diğer öğrenciler kendi aralarında konuşurlarken ben her şeyi duyuyorum. öğrenmek istemediğim şeyleri öğreniyorum, bilmek istemediğim şeyleri bilir oluyorum. buna en çarpıcı örneğimi vermek isterim: ben lost'un finalini belediye otobüsünde giderken arkamda oturan iki çocuktan öğrendim. tam arkamda oturuyorlardı ve "abii yaa lost nasıl bitti öyle yaeee!!!!" diye konuşmaya başladılar. her şey ağır çekim gibi bir an gözümün önünden geçti. ne yapsam, "afedersiniz lütfen lost'un finali hakkında konuşmayabilir misiniz?" mi desem, kulağımı mı kapasam, kulağımı kapayıp "lalalalelelellölölölöl sizi duymuyoruuuummm!!!" mu desem? efendime söyleyeyim, içimden "duymicam duymicam duymicam" mı desem, ne desem diye düşündüm. bunların hepsi saniyelik düşüncelerdi ve ben geç kaldım. lost'un finalini arkamda oturanlar bütün otobüse anons yaparak anlattılar. ben düşündüm, şimdi bu arkadaşlar spoiler mı vermiş oldular diye. yani aslında mantık çerçevesi içerisinde değerlendirirsek onların hiçbir suçu yok. işte iki arkadaş kendi arasında muhabbet ediyor. tıpkı senin ettiğin gibi, benim ettiğim gibi. ne yani, arkamı dönüp çocuklara "bi susun lütfen" mi diyecektim. böyle bir hakkım yok ki. insanların özgürlüklerini kısıtlayıcı faşizan bir talep olur bu. ama aynı şekilde bu, benim kendime sakladığım lost zevkini de berbat eden bir şey. yani bilmeden, tamamen masum bir şekilde onlar da beni kısıtlamış oldular. aslında olaya daha geniş, çok geniş, kuşbakışı bakacak olursak bana gelen lost bilgi akışı, puzzle'ın çok çok küçük bir parçası ve belki de en değersiz parçası. yani altı üstü bir dizinin finali. peki ya medyanın bize sunduğu yalan haberler ne olacak? benim bucak bucak kaçtığım ama sonra mail'imde bulduğum "şunu izle lütfen pls öptüm kib bye" tarzında bir forward mail ne olacak? ben facebook'a yeni düşen bir video'yu artık izlemek istemiyorum. daha da izlemek istemiyorum. birinin mail'ini silsem, bu sefer başka bir arkadaşımın aynı içerikli mail'ini buluyorum posta kutumda. ya da izlemediğim videoları arkadaşlardan, eşden dosttan harfi harfine dinliyorum. bizzat izlemediğim ama içinde geçen cümleleri bildiğim o kadar çok video var ki anlatamam. ahmat hakan'ın twitter'daki sayfasını okumuyorum ama ertesi gün gazetede "ahmet hakan şunu yazdı!!!" diye bir başlık görüyorum. tıklayıp okumasam bile ben artık ahmet hakan'ın bir gün önce twitter'da olay yaratan bir şey yazdığını biliyor oluyorum. hiç izlemediğim bir diziye dair olanları anahaber bülteninde öğreniyorum. ülke gündemine dair haberlerin ardından "milyonları ekrana bağlayan falan filanda bu hafta şunlar oldu" diye bir haber oluyor, araya görüntüler serpiştiriliyor ve ben artık o diziyi biliyor oluyorum. her gün okula gidip geliyorum, gidip geldiğim yollar belki de sağlı sollu ankara'nın billbordlarının %67.18'ine sahip bir yol. reklamlar reklamlar reklamlar. hangi markette bu hafta domates kaç lira gözüme çarpıyor, hangi markada indirim var gözüme çarpıyor. billbordlar bana her şeyin reklamını yapıyor. hadi televizyonu kapatıyorum reklamdan kaçıyorum, internete girmiyorum reklamdan kaçıyorum, dergi okumuyorum reklamdan kaçıyorum, peki ya sokaktaki reklamdan kaçmak istediğimde bunu nasıl yapacağım? bence billbordlar bize tecavüz ediyor. resmen tecavüze uğruyoruz. zihnimin günden güne bulandığını, kirlendiğini hissediyorum. bana lazım olan bir bilgiyi beynimin içindeki google'dan arayıp bulmak istemiyorum. sanki beynimin içinde bir google var ve orada hem iyi hem kötü, hem doğru hem yanlış, hem gerekli hem gereksiz bir sürü bilgi var. hani şu anda nasıl google'dan arattığımız bir bilgiye güvenemiyorsak aynı şekilde ilerde beynimin içinde arattığım bir bilgiye de güvenememekten korkuyorum. ilerde bir gün kendi beynimdeki düşünceye güvenememekten endişe ediyorum.

kafamın karıştığı haller

kimi zaman toplumda hoşgörünün sınırının ne olduğuna dair kendime sorular soruyorum. eğer dilimden anlayan arkadaşlarım varsa onlarla konuşuyorum, birlikte fikir teatisinde bulunuyoruz. günlük hayatta karşılaştığım sorunlar, bizzat içinde yer almasam da tanıdık olduğum olaylar, kimi zaman son derece önemli, kimi zaman da son derece önemsiz şeyler hem kendimi hem de içinde yaşadığım toplumu sorgulamama sebep oluyor.
malum, ramazanlar toplumca bu hoşgörü mevzusunun en öne çıktığı zaman dilimleri. gerek anadolu şehirlerinde, gerekse internet aleminde bu konuya dair tartışmalar her ramazanda yeniden gündeme geliyor. ben de buna dair iki gün önce başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum.

iftar vaktine yakın otobüse bindim. otobüsün bir hayli kabalık olmasına rağmen şanslıymışım ki şoförün hemen arkasındaki koltuğa oturabildim. çok az yol gitmiştik ki ezan okundu. sonra şoförün telefonuyla başka bir şoförü aradığına kulak misafiri oldum. hemen arkasında oturduğum için de bütün konuşmayı duydum. bizim şoför diğer şoföre nerede olduğunu sordu, "haa orada mı? bekle o zaman, ben sana yetişeyim de benim yolcuları sen al. rahatça bir iftar yapalım" dedi. sonra da manyak şekilde gaza bastı. normal zamanda on dakikada alacağımız yolu şoförümüz bize üç dakikada aldırdı. zaten iftar saati olunca yollar da gayet boştu. neyse, diğer otobüsün bizi beklediği yere geldik. sonra şoförümüz sağa çekti ve "efendim, çok özür dileriz, lütfen öndeki otobüse geçer misiniz? çok özür dileriz, lütfen efendim" gibi kibar cümleler kurdu. bütün otobüsten "haydaa! bu da nesi şimdi?! böyle şey mi olur, çınk çınk çınk!" sesleri yükseldi. sonra bütün otobüs indik ve öndeki otobüse geçtik. maşallah, o otobüs de gayet doluymuş, nüfus bizimle beraber ikiye katlandı ve insanların birbiriyle yakın temaslı otobüs yolculuğu başladı. sonra geldiğim otobüsten inen otuzlu yaşlarında bir adam gayet öfkeli bir şekilde sesli olarak şikayete başladı. laflarını ortaya söylüyordu ve "olur mu böyle şey, bu ne biçim hizmet, şikayet edeceğim" diyordu. sonra ikinci bindiğimiz otobüsün muavinine nereye şikayet edebilirim, bu yaptığı kurallara aykırı mı gibisinden bürokratik sorular sordu. adamın yakınmalarından bunalan muavin de "e o zaman şikayet et abi" dedi. adam "edeceğim tabii, edeceğim" diye yanıtladı. o an sağımdaki ve solumdaki insanlara değmemek, onların da bana değmemesini sağlamak için üstün çaba sarf eden ben, otobüsten inme olayına o adam kadar sinirlenmediğimi fark ettim. önce kendimden şüphe duydum. ben niye sinirlenmedim ki dedim. çünkü ilk etapta adamın iftarını açacağını biliyordum ve "yazık, adam aç tabii" demiştim. ama sonra düşündüm, tuttuğu oruç yüzünden insanlara verdiği sosyal hizmeti aksatıyor dedim. ben o kadar sinirlenmedim ama benimle aynı konumdaki o adam bunu benden çok daha fazla önemsedi. yol boyunca düşündüm, hangimiz haklıydı acaba? ben ufak tefek şeyleri hoşgörebilirdim, çünkü oruç tutmuyordum ve karnım aç değildi. üstelik acil yetişeceğim bir yer de yoktu. ama belki o bağıran adam da oruçluydu ve bir an önce evine gitmek istiyordu. belki açlığın üstüne bir de sıkış pıkış altlı üstlü otobüs yolculuğunu kaldırabilecek durumda değildi. sonra düşünmeye devam ettim, hoşgörünün sınırları nereye kadardı? toplumda neyi nereye kadar hoş görebilirdik, neyi göremezdik? sonra daha da devam ettim, toplum beni hoşgörüyor muydu ki? kendimce anlayışlı yaklaştığım oruçlu amca, yarın bir gün herhangi bir konuda -herhangi bir konuda- bana hoşgörü gösterecek miydi? ya da benim anlayışlı yaklaştığım insanlar, kendileri gibi düşünmeyen ve davranmayan biriyle karşılaştıklarında uyumlu davranacaklar mıydı ki? ya da o otobüsten indiği için ortalığı ayağa kaldıran takım elbiseli adam, devletin yaptığı herhangi bir yanlışlığa/adaletsizliğe de bu derece karşı çıkıyor muydu, yoksa "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mı diyordu? kurallara özen gösteren ve toplumda düzeni önemseyen biri miydi, yoksa sadece "tutmayın küçük enişteyi" mi?

bütün bunları düşündüm durdum. ben kimlerle aynı otobüsü, aynı şehri, aynı toprağı paylaşıyordum? kendimce kuralları önemseyen ve günlük işlerin akışının önemli olduğunu savunan ben, otobüsten indirildiğimde bunu doğal karşılayacak kadar sinmiş miydim? sonuçta vardığım nokta boşa kürek çektiğimdi. nasılsa herkes en doğruyu biliyor ve en doğruyu yapıyordu. insanlar yarın bir gün kendileri gibi olmayan birine tepki göstereceklerse benim her şeyi normal karşılamamın hiçbir anlamı yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı.
sonra kendi kendime dedim, "hoşgörmek" aslında içinde bir parça da kibir barındırmıyor muydu? bu kavram konsept olarak biraz hastalıklıydı azizim.

çamaşırların devirdaimi, buharın tütüşü, kekin kabarışı, benim akvaryumum


evde olan bazı şeyleri izlemek beni rahatlatıyor. mesela çaydanlıkta kaynayan suyun buharını izlemek, çamaşır makinasında dönen çamaşırları izlemek, fırında pişen kekin zamanla kabarışını izlemek, ocakta pişen kahveyi izlemek. şimdilik aklıma gelenler bunlar fakat dahası olduğuna eminim. kekin kabarmasını izlemek tamam da çamaşır makinesini izlemek biraz aptallık, bunu kabul ediyorum. her zaman da izlemiyorum ama bazen banyoya girdiğimde gözüm takılıyor işte. beş dakika ayakta dikilip suyun ve çamaşırların devirdaimini izlemek bana kafi geliyor. hayatın anlamını çözmüyorum -daha nesi- ama kafamın biraz rahatladığını fark ediyorum. buradaki kilit nokta bu işte: devirdaim. güneş dönüyor, dünya dönüyor, ay dönüyor; bir yıl tamamlanıyor, okullar kapanıyor sonra yine açılıyor; yaz geliyor, kış geliyor, ağaçlar yapraklarını döküyor, ardından yeniden yeşeriyor.
sonra çaydanlıkta kaynayan suyun buharını izliyorum. o buhar da sonsuzda bir yere doğru tütüyor. tıpkı evlerin bacalarının tütmesi gibi, tıpkı fabrikaların bacalarının tütmesi gibi. evimde tüten buhar bana çok şey anlatıyor. çaydanlıkla içime huzur doluyor. hani bazen kafamızın daha meşgul, ruh halimizin daha hassas olduğu zamanlar oluyor ya, işte öyle anlarda benim ulusal televizyonumda "tüten buhar" belgeseli oynuyor. gecenin geç bir saatinde kör bir ışıkta sadece o tüten buharı izlediğimi biliyorum. bir şey içmek istemesem bile sırf o buharı görmek için sallama çay yaptığım oluyor. ne demiştim, o buhar da sonsuzda bir yere doğru tütüyor. buradaki kilit nokta da bu: sonsuzluk.
sonra bir de kekin kabarmasını izlemek demiştim. sadece kek değil, fırında pişen herhangi bir yemek aynı hissi veriyor. onu izleyince ham maddeyi alıp, sağlıkla ve sevgiyle yenebilecek hale getirmeyi görüyorum. bir şeyin meydana gelişine tanık oluyorum. böylece hayatın aktığını, üretimin devam ettiğini bir kez de fırın camı bana hatırlatıyor. üçüncü kilit nokta da bu işte: üretim; sonsuz başlangıçlar ve bir işe yaramak, bir şey meydana getirmek.
tahmin ediyorum ki akvaryumu izlemek de benzer etkiler yaratıyor. hepsi zihnin dinlenmesine aracılık ediyor. zaten bizim zihinlerimiz de çok yorgun ve hep yorgun değil mi? buna çözüm olarak benim de kendi çapımda yaptığım şey, anlam yüklediğim küçük izlenceler yaratmak. elimden bu kadarı geliyorsa ne yapabilirim?

6 Ağustos 2010 Cuma

merhaba komşu

bu resim çok sevimli. bana tatil havasını anımsatıyor. yazın bir cuma akşamı önce sinema, ardından açık havada yemek. sonra tüm gece boyu süren sohbet. "nasılsa altımızda araba var, istediğimiz saatte eve döneriz" der gibi di mi?


bu sabah evden çıktığımda, evimizin bulunduğu sokaktan otobüs durağının bulunduğu ana caddeye kadar olan on dakikalık yürüyüş mesafesinde hissettiğim tek şey, bu şehirden ne kadar sıkıldığımdı. yüzüme resmen sıkılmışlık çarptı. ankara'dan o denli nefret ettim ki yani bu denli olur. sevmemek ayrı bir şey ama nefret çok daha güçlü. sevmeme halim son zamanlarda hissettiğim en güçlü şeydi. "bitse de gitsek" diye düşündüm ama ne bitsindi? ankara bitse fena olmaz dedim, inan hiç üzülmem. ankara bir film olsa da bitince gitsek. yemek olsa da yiyip bitirsek. efendime söyleyeyim, sevmediğimiz bir albüm olsa da bir kere dinleyip hard disc'ten silsek. sonracığıma, ankara roman olsa. ankara roman olsa hiç okumam bile. böyle sıkıcı kitap mı olur? puff.

sonra bu sıkıcı kısır döngüyü kıran bir şey oldu. bir nevi bana suni teneffüs yapan bir şey: arcade fire'ın the suburbs'ü. ufak şeylere bel bağlamaktan olsa gerek, bu albüm beni oldukça memnun etti. kulağımda hissettiğim kalabalığın sesi koskocaman bir ailenin sesiydi ve bu sefer ben onlara misafir oldum. çoğu zaman manevi bağ kurduğum grupları ben kendi dünyama misafir ediyormuşum hissine kapılırım. uyurken dinlerim, otobüste dinlerim, bazen çalışırken dinlerim, bazen dinlemekten çalışamam, kahveyle iyi gittiği olur falan. ama the suburbs'te tam tersi oldu; onlar değil, ben onların evine girdim. aile hayatlarına daldım, adeta mahalledeki kapı komşuları oldum. kendi gerçekliğimin dışına çıkmak, ankara manzarasından başka bir manzara görmek, kavurucu sıcakları hissetmemek, ahbap muhabbetine kulak misafiri olmak, şehir hayatından uzaklaşıp, suburb'lere adım atmak vs. bunlar bana iyi geldi. bunlar tam da ihtiyacım olan şeylerdi. üstelik en güzeli de bu hissettiklerimin hiçbirini bir ilüzyon havası içerisinde hissetmedim. hepsi gayet gerçekti. işte en memnun olduğum şey de bu oldu: ben bu şarkıların içine bir şeylerden kaçmak için girmiyorum. henüz albümü dinlemeye başlayalı birkaç gün oluyor, bu şarkıları dinlerken aslında bu şarkıların içine sığınmıyorum. sadece kafamı uzatıp onların yaşamlarına bakıyorum gibi hissediyorum. kulak misafiri oluyorum, komşu oluyorum, ahbap oluyorum. bisiklete binmişim, şehir dışındaki müstakil-bahçeli evlerinin önünden geçiyorum.

kulağımda o kadar çok ses var ki, öyle kalabalık ki, bunu sokağın sesi, otobüsün sesi, motor hırıltıları, kornalar, toplu taşımada arkamda oturanların muhabbeti bozsun istemiyorum. sıcak havanın yapışkanlığı bu şarkıların üzerine yapışmamalı. the suburbs beynime ankara sokaklarıyla, kızılay'la, bahçeliyle, okul kampüsüyle, tansaşla, migrosla kodlansın istemiyorum. arcade fire'ın bu albümünü ankara'yla anmamalıyım. somut hiçbir şeyle etiketlenmemeli. benim etiketlerim olmamalı, bu albüm bir ailenin yaşamı olmalı. benim değil, onların kodlamalarıyla zihnimin çekmecesinde durmalı. o yüzden de sokakta dinlemiyorum bu albümü. ipod'uma yüklemedim. sadece bilgisayarda durmakta. bu aralar eve gelme sebeplerimin başında gelmekte. eve gelmek ve ardından "arcade fire vakti!"


modern man'in sonundaki alkış seslerini çıkaranlardan biri olmak isterim. eğer konserleri olursa deneriz. zaten çok kalabalıklar; artı eksi bir, bence çok bir şey fark etmez.

3 Ağustos 2010 Salı

siamese dream

birbirimizin omzuna yaslanırız ya da dizine uzanırız. yazın denizi olan uzak yerlere gideriz. kışın çayımızı kahvemizi alır, evimizde otururuz. yemek yaparız, kurabiye yaparız, tatlı yaparız. kahve falı bakar, oyunlar oynarız. aptal kutusuna bakar, ilgimizi çekmeyen konularda yazılar okur, aa bak ne yazıyor diye birbirimize sesleniriz. battaniye örteriz, battaniye toplarız. yastık-yorgan değiştiririz, çamaşır yıkarız. saati kurarız, kurduğumuz saati on dakika ileri atar, biraz daha uyuruz. yazın denize, kışın karlara uzanırız. bahar gelince çimlere yayılırız. trene bineriz, uçağa bineriz, vapura bineriz, bisiklet süreriz. uyurken hikaye anlatır, olay anlatır, en iyi bildiğimiz konuyu anlatırız. resim çizeriz, resim çekeriz. yüzeriz, koşarız, zıplarız. dağa çıkarız, sahile ineriz, adalara gideriz. portakal toplar, suyunu sıkar kahvaltıda içeriz. hava durumuna bakıp evden çıkarız. akşam eve koşa koşa gelir, uyku vaktini dört gözle bekleriz. bilmediğimiz dillerde şarkılar ezberleriz. kartpostal atar, mektup cevaplarız. çiçek sular, ağaç dikeriz. mutfakta, alışverişte, tatilde ve piknikte deneysel çalışmalar yaparız. ayrı düştüğümüz konularda sanki aynı düşüyormuşuz gibi memnun oluruz. iyi oluruz, güzel oluruz, mutlu oluruz, mutsuz oluruz, kızgın olur, kırgın oluruz ama sonuçta hepsinin geçeceğini bilir; kendimiz oluruz.

1 Ağustos 2010 Pazar

sıra arkadaşıyla kolu çarpışmayan var mı? ben varım.

yağmur'la on iki yaşındayken tanıştık. tanışma hikayemizi anlatmak isterim.
ama öncelikle sınıfımızın planını göstermeliyim:


yağmur sınıfımıza geldiğinde sadece iki kişinin yanı boştu. biri benim, diğeri de bir oğlanın. malum o yaşlarda kızlar kızların, erkekler erkeklerin yanına oturur. yağmur da benim yanıma geldi ve dedi ki "kayabilir misin?" ben tek oturma rahatlığım elimden alınacağı için, üstelik bir de duvar kenarına kayacağım için pek bir bozuldum. o zamanlar duvar kenarında oturmak başa gelebilecek en kötü şey. duvarın yanına oturmak demek hapis hayatı demek. özgürlüğünün kısıtlanması demek. bütün bunları bildiğimden ben de şark kurnazlığı yaparak yanıma oturmak isteyen kıza: "ben solağım ve eğer duvar kenarına geçersem yazı yazarken ellerimiz çarpışır. duvar tarafına sen geç" dedim ve ona yol gösterdim. sonradan seveceğimi bilmediğim kız bana bütün sevecenliğiyle "aa öyle mi?! ne güzel! ben de solağım. ikimize de fark etmez o zaman." diye yanıtladı beni. ben her cevabı bekliyordum da bu cevabı hiç beklemiyordum. "ıııı, şey, öyle mi? ne güzel." gibisinden bir şeyler geveledim. bana "hadi kay" dedi. ben de kuzu kuzu duvara taraf kayıverdim.

bu olay başıma gelen en komik şeylerden biridir. belki de "faka basmak" tabirini bizzat tatbik ettiğim ilk andır, emin değilim. ama o kızı sonradan çok sevdim. gel zaman git zaman, ona ayaküstü kurduğum bu oyunun nasıl elimde patladığını da anlattım, anlamıştım zaten dedi. beraber katıla katıla güldük. sıra arkadaşlığımız boyunca da kollarımız hiç çarpışmadı, gül gibi geçinip gittik.