25 Şubat 2018 Pazar

martin ile zamanı yakalamak

yazmaya çalıştığım tezi bazen bırakasım geliyor. çalışmalarda çıkmaza girdiğim ve kendimi yalnız hissettiğim çok oluyor. danışman hocamın çok hakim olduğu bir alan olmaması, beni yönlendirebilecek iki kişinin buradan gitmesi ve internet üzerinden yaptığımız mailleşmelerin, konuşmaların benim açımdan yetersiz kalması beni biraz karamsarlığa sürüklüyor. şimdiye kadar bir şeyler yapmaya çalışan kendime, geçen seneki ya da bir önceki seneki çalışmaları azimle sürdüren kendime ayıp olmasın, o zamanki bana haksızlık etmiş olmayım diye bugün bırakmıyorum. ama öyle pamuk ipliğine bağlı bir motivasyonum var ki ileride seçebileceğim bir vazgeçişten korkuyorum. bundan sekiz ay önce gelen bir yurtdışı teklifini bu tez yüzünden geri çevirmiş olduğum için oldukça pişmanım. bu pişmanlığı bu hafta öyle derin ve öyle güçlü duydum ki eve geldiğim bir akşam umutsuz hissettim ve ağladım. o zaman bu kararı vermemin sebebi gerçekten tez miydi yoksa ailevi hastalıklar mıydı diye düşündüm. halen de cevabı bilemiyorum. gerçi bu saatten sonra bir önemi de yok. o zaman kalmayı seçtiğim için, şimdi bu tezi bitirmem gerektiğini düşünüyorum. bari bir işe yarasın diye. o zaman belki içim rahatlar diye. tüm bunların ağırlığını hissettiğim bir akşam, hemen müziğe sarıldım. gün içinde en mutlu hissettiğim zaman dilimleri kulaklığı kulağıma taktığım anlar oluyor. o akşam müzik açık uyudum. bir ilaçmışçasına müzikten medet umdum. akabinde 21 şubat'ta salon iksv sahnesinde yer alan martin kohlstedt'i dinlemeye gittim. sanki bir doktora gider gibi gittim o konsere. o umutlarla, iyi olmak ve iyi hissetmek umuduyla. o akşam tecrübe ettiğim konser, son zamanlarda kendimi en huzurlu hissettiğim zaman dilimiydi. alnımı demirlere yasladım ve sonsuz bir sakinlik içinde piyanoyu dinledim. bu minimalist alman tarzını devasa ve kütle gibi yapıların içinde dinlediğimi hayal ettim. hani mesela dedim, şöyle bir binada dinliyor olsam nasıl olurdu. sonra hemen olduğum yeri düşündüm. salon iksv de benim şu şehirde kendimi en rahat hissettiğim mekanlardan biriydi. bu benim için oldukça kıymetli bir şeydi. oraya giderken yaptığım kısa vapur yolculuğunun bile pek çok yolculukla karşılaştırdığımda bu şehirde yaşamaya dair bir güzelliği vardı. başka noktalarda bulamadığım, çok da aramadığım, zaten gönlümün de olmadığı yerlere/mekanlara/semtlere dair potansiyel güzellikler.

nils frahm'ın bir youtube videosu altına yazılan bir yorumu unutmuyorum, sadece iki kelime: berlin bleakness [berlin boşluğu/soğuğu]. 2000'li yılların modern minimalist piyano bestelerine, yapılan bu tanımlama öyle güzel yakışıyor ki. o büyük, brütal binalar gözümün önüne geliyor. benzerlerinin anadolu yakasında "kentsel dönüşüm" adı altında yükseldiğini görüyorum. her yer öylesine beton ve göz alabildiğine gri. ben bu griliği ankara'da bile görmedim. ama istanbul, ama kadıköy, anadolu yakası... koca, gri betonlarla çevrili hayatımda bu müzikler bana çıkış noktası oluyor. martin kohlstedt'i dinlerken ilgimi sadece o ana ve müzisyenin kendisine odaklayabiliyorum. zihnim başka yere gitmiyor, dikkatim bölünmüyor. tüm gece sürse tüm gece dinlerim. iki gece olsa iki gece üst üste giderim. bir doktordan medet umar gibi giderim hem de. beni iyi et ne olur derim.

aşağıda exa isimli parçasının bir performans videosu var. böyle şeyleri dinlerken zamanı yakalayabiliyormuşum gibi geliyor. bu aralar içimden dinlediğim müzikleri anlatmak geliyor. bunları yazabilecek vaktim olsa ve anlatsam ne iyi olurum.

11 Şubat 2018 Pazar

columbus

hayatımı nereye koyacağımı bilmediğim anlar oluyor. bu kafa karışıklığım yıllar ilerledikçe başka bir boyutta sürüyor. gündelik olaylar, insan ilişkilerindeki ufak tefek anlaşmazlıklar ve hatta ülkenin kendisine yabancılaşmak bile daha bugüne ait, daha geçiştirilebilir gibi geliyor. yaşamı anlamlı kılabilmeyi düşünüyorum, yaşlanmayı düşünüyorum, sevdiklerimin yaşlanmasını, kırışan ellerini, beliren kahverengi benleri, kaçamadığımız ölümleri düşünüyorum. hemen ardından evrendeki küçük yerimi düşünüp rahatlıyorum. bazen bu küçüklüğün beni kaybolmuş hissettirdiği de oluyor ama genelde her şeyin, tüm huzursuz hislerin ve hatta tüm hislerin geçici olduğunu düşünüp rahatlıyorum. bazı sabahlar hayat gözüme zor görünüyor. sonra sevdiklerim aklıma geliyor. kaç günümüz var, kaç günümüz kaldı ki gibi şeyleri düşünüyorum. güzel bir ana tanık olmak için katedeceğim kilometreler hiç yorucu gelmiyor. şuradan kadıköy'e gitmek dünyanın en büyük çilesi geliyor ama kilometreler aşıp sevdiklerimin yanına gitmek, sanki bir üniversite öğrencisiymişiz de, yılda bir-iki kere tatillerde buluşuyormuşuz gibi arkadaşlarla farklı coğrafyalarda buluşmak zor gelmiyor. böyle anlar da olmasa bana gerekli bir sebep bulamayacağım. dün gittiğim bir cenaze bana bunları düşündürttü. oldukça soğuk bir havada, rüzgar sağdan ve soldan eserken ben düşündüm. koca binaların arasında derin bir boşluk hissi duydum.  şu zihnin ve bedenin korkutucu yanı üzerime bir ağırlık gibi çöktü. 
***

ölüme ve yaşama dair beni aşan bu hislerden sonra bir film izlemek istedim. bir süredir kogonada'nın ilk uzun metraj filmi columbus'u izleyecek uygun bir zaman arıyordum. filmin aradığım sakinliğe sahip olduğunu daha izlemeden biliyordum. kogonada, sinema üzerine araştırmalar yapan bir akademisyen. çeşitli yönetmenler, sinemada estetik kavramlar üzerine şiir tadında video analizleri var.  benim kendisini tanımam, geçen sene, richard linklater ve zaman üzerine olan yorumunu izleyerek olmuştu. bunun ardından kendisini takip etmeye başladım. 2017 yılı içerisinde ilk uzun metraj filmi columbus yayınlandı. film, ismini aldığı columbus, indiana'da birkaç günlük bir zaman diliminde geçmekte. merkezinde mimari ve iki karakter var. yirmili yaşlarının başında mimariye hayran bir kız ve hastaneye kaldırılan babasını ziyaret etmek amacıyla şehre gelen bir adam. koganada bu filmde kimisi heybetli kimisi zarif; ama hepsi modern ve güzel mimari binaların arasında hissedilen boşluk ve yalnızlığı anlatmış. estetik ve birbirinden güzel sahneler bende rahatlık ve ferahlık hisleri uyandırdı. oyuncular john cho ve haley lu richardson filmin tonuna hakim zariflikte çok güzel oyunculuklar sergiliyor. filmin sinematografik açıdan bir başyapıt olduğunu düşünüyorum. öyle ki kare kare çalışılabilecek bir eser (umarım abartmadım). herkese hitap eden bir film olduğunu düşünmemekle birlikte, bu küçük ve kendi halinde filmin benim nazarımda unutulmayacağını eklemek istedim. filmin soundtrack'i ise nashvilleli post-rock, ambient grubu hammock'a ait. her şey mükemmel bir uyum içinde.

hoşgeldin kogonada.

4 Şubat 2018 Pazar

29

yarın doğum günüm. otuz yaşıma bir kala, kendimi şu hayatta bir yere konduramıyorum. bu yaşta bir insandan beklenilen netlikte değilim. kendimle ilgili, önümde uzanan şu hayatla ilgili her şeyi belirsiz görüyorum. bu hisleri ilk yaşayan ben değilim, son da olmayacağım; işte tek emin olduğum şey bu. artık zamanın doğrusal olmadığını düşünmeye başladım. ama yine de ileri akan sayılar var, bunu inkâr edecek değilim. eskiden şimdi bulunduğum yaş gözüme çok büyük görünürdü. halbuki ben kendimi neredeyse otuz olmuş biri gibi hissedemiyorum; ne o kadar büyüğüm ne de gençliği geride bıraktım (sahi gençlik giden bir şey mi?). önümde uzanan sonsuz alternatifleri, her şeyi yeni baştan kuracak zamana sahip olmayı, karşıma çıkan olasılıklar arasından seçim yapma şansını elimde bulundurma halini geride bırakmaya hazır değilim. halen bir yerlere başvurabilir, bir yerlere gidebilir, sıfırdan düzen kurabilir olma haline sahip olmak istiyorum. lisede ve üniversitede sonunu göremediğim bir yolun önümde uzandığını düşünürdüm. her yeni başlangıç önümde sonsuz sayıda kapı açıyor gibi gelirdi. mesela üniversiteye başlarkenki heyecan ya da üniversite bittiğinde hangi yoldan ilerlesem kararsızlığı... yani o kadar çok yol vardı ki sorun hangisini seçeceğimi bilememekti. şimdi ise yolların azaldığını kabul etmek zor geliyor. bazı şeyleri değiştiremeyeceğimi kabullenmem gerekiyor. kendimi tanıyorum ve tanıdıkça bazı durumlara uygun olmadığımı görüyorum. halbuki bazı şeyleri yapmak benim için daha kolay olsun isterdim. bazı hallere uyum sağlamak, bazı yerlerde bulunmak, bazı duygu durumlarıyla kolayca başa çıkabilmeyi öyle kalpten isterdim ki. elimi kolumu nereye koyacağımı bilmeyi, sırt çantasını bırakıp ofis hayatına uyum sağlamayı, yetişkinlik hayatına dair bazı şeyleri kabullenebilmeyi isterdim. halbuki halen on beş yaşında kurduğum hayallerimi bırakmış değilim. yapmak istediklerime dair, görmek istediklerime dair hayaller. kendimi ne zaman sıkışmış hissetsem eskiden beni ne mutlu ederdi diye düşünüp, sığındığım şeyler var. üstelik bazı şeylere hiçbir zaman cevap bulamayacağımı kabullendim. ben de böyleyim, ne yapayım diyebiliyorum ama olduğum halin hayatımı kolaylaştırdığını söyleyemiyorum. 
***
van gogh'un mektuplarında rastladım, 1883 yılında otuz yaşında olmak ile ilgili etkileyici bir tespitte bulunmuş. 
"çalışan bir adam için otuz yaş, yaşamında bir istikrar döneminin tam başladığı yaştır, insan kendini genç ve enerji dolu hisseder. ama, aynı zamanda, yaşamın bir evresi de sona ermiştir. bu, bazı şeylerin artık hiçbir zaman geri gelmeyeceğini düşündürdüğünden melankoliye sürüklüyor insanı. belirli bir pişmanlık duymak da saçma bir duygusallık değil aslında. evet, birçok şey gerçekten de otuz yaşında başlıyor, o yaşta her şeyin bitmiş olduğu da doğru değil. ancak, yaşamın veremeyeceğini anladığı birtakım şeyleri beklememeyi öğrenmiş oluyor kişi; üstelik her geçen gün daha iyi kavrıyor ki yaşam yalnızca bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada."

3 Şubat 2018 Cumartesi

ıslak mendil

eniştemi kaybedeli üç ay oldu. bu süreçte aklıma gelmediği tek bir gün bile olmadı. uzun uzun düşünmedim, anlık olarak bir şeyler bana hep onu hatırlattı. yaşadığım bir olayı onunla paylaşsam ne derdi diye tahayyül etmeye çalıştım. düşüncelerimi telefonda uzun uzun ona anlatsam, nasıl tepki verirdi diye zihnimde canlandırdım. sonra hep tebessüm ettim. içim sevgiyle doldu. bir insanı pek çok farklı durumda vereceği tepkiyi tahmin edecek kadar yakından tanımanın ne güzel bir şey olduğunu düşündüm. duyduğum eksikliği gidermeye çalışmadım. geçmeyeceğini biliyorum. bunu hayatın bir gerçekliği olarak görüp, yola devam etmeye çalışıyorum. aksi takdirde psikolojik genetik mirasımın altında ezilmekten korkuyorum. 

bu sabah geçen seneden beri giymediğim bir hırkamı giyeyim dedim. elimi cebime attığımda bir ıslak mendil paketi çıkıverdi. geçen kış halam ve eniştem ile gittiğimiz kaplıca tesislerine ait bir ıslak mendildi. olduğum yerde öylece kalakaldım. üzerinde gömeç yazıyor. gözümün önüne geliverdi gömeç. orada denizin dibinde yaptığımız sabah kahvaltısını hatırladım. o kahvaltıyı çok ama çok iyi hatırladım. her şeyi ve tüm güvenli hisleri milyon ışık yılı uzakta hissettim. elimdeki ıslak mendile bakarak öylece koltuğa oturdum. nesnelere anlam yüklemeyi tercih etmiyorum. yani bunun bana iyi geldiğini düşünmüyorum. ama bu ıslak mendille ne yapacağımı bilemedim. hırkamın cebine geri koydum. telefonumda bir de ses kaydı vardı eniştemin. onu da silemedim, öylece duruyor. çok kısa, otuz saniyelik bir şey. arada dinliyorum. sonra gülümsüyorum. hayatın zor olduğunu düşündüğüm anlar oluyor, aklıma onun sen yaparsın diye sırtımı sıvazlaması geliyor. ben kendime o kadar inanmadım ama o hep bana inandı. hep yaparsın dedi. her sınav çıkışında nasıl geçti diye telefon etti. iyi bir not aldığımı öğrendiğimde ilk söylediğim iki kişiden biri oldu. iki üç sene önce akçay'a, yazlıklarına gittiğimde kütüphanede jules verne'in ay'a yolculuk kitabını gördüm. çocuk kitapları serisinden, incecik. bir günde okuyup bitirdiğimi görünce bana on serilik çocuk kitabı alıp gelmiş. içinde jules verne, küçük kadınlar, oliver twist ve niceleri. tıpkı bir meyveyi çok sevdiğimi söyleyince abartıp kilolarca alması gibi. hepsini nasıl yiyeceğim enişteciğim lafımın üzerine, yersin yersin, gençsin demesi gibi. 

canım sıkılınca caddebostan'da yürüyorum. yürüdükçe de kendimi iyi hissediyorum. kafamdan güzel düşünceler geçmeye başladığında, yaratıcı hisler ortaya çıkınca iyi olduğumu anlıyorum. işte o yolun fenerbahçe'ye uzanan son bir kısmı var. fenerbahçe orduevi manzaralı. oraya gelince artık içimi bir hüzün kaplıyor. geçen sene nisan ayında doktor kontrolleri için istanbul'a geldiklerinde orada kalmışlardı. ben de her gün onları fenerbahçe'de ziyaret etmiştim. şimdi karşıya bakıp ona selam gönderiyorum. o ziyaretlerden birinde çektiğimiz selfie'ye bakıp tebessüm ediyorum. sonra yılmamam, yorulmamam gerektiğini hatırlıyorum. enişteme desem çalışmak lazım derdi. ona sormuşum, anlatmışım gibi kendime soruyorum. sonra ondan cevap almışım gibi vereceğini düşündüğüm cevabı veriyorum. haydi diyorum, devam etmek lazım.

akademik insan naifliği

arkadaş çevremin en parlak çocuğu değilim. hoş, artık çocuk bile değilim ama bu başka bir konu. bu açıdan arkadaşlarımın çoğu akademiye yönelirken benim iş hayatına girmem çevremdeki hayat dinamiklerinde farklı bir tercihti. yani iş hayatına girmek ne kadar farklı bir durum olabilir diyebilirsiniz, ben de diyorum ama bu sonucu değiştirmiyor. benim haricimde iş hayatına girenler de savunma sanayine bir süre hizmet edip, sonra ya avrupa'ya kaçan ya da tekrar akademiye yönelen insanlardı. dolayısıyla iş/okul hayatına dair kendi tecrübelerimin haricinde yakinen bildiğim, dinlediğim yaşantılar genelde hep doktora maceraları oldu. hepsinde de gözlemlediğim şuydu: hep akademi içinde kalan insanlarda bir naiflik oluyor. hatta bu naifliğin sevimli olduğunu bile söyleyebilirim. imkanı olan, o şevki ve azmi kendinde bulan insanlar akademi dışına çıkmasın zaten. notlarım elverseydi ben de hep okul içinde kalmak isterdim. iş hayatında, işin kendisi dışındaki konularda kazanılan her tecrübe yıpratıcı ve hayal kırıklığı yüklü oluyor. bunu yaşamaya gerek var mı diye soruyorum; bence yok. akademinin de kendine göre sorunları var, diye konuya başlayan her arkadaşımda gördüğüm, benim iş hayatında pek çok şeye yeğleyeceğim bilgiye dayalı rekabet, çok çalışan çinliler, çalışmayan deneyler, belirsiz geleceğin yarattığı stres. hepsine dediğim; beni geliştiren, potansiyelimin sınırlarını zorlayan ve delicesine rekabet eden akademik insanları, türkiye'de gördüğüm çalışma ortamlarına yeğleyeceğim oldu. sonra düşündüm, bana kaybettiren bir şey varsa o da bir türlü rekabet etmeyi başaramamam, daha doğrusu hiç o kafada biri olamamamdı. okul hayatımı bile bilginin paylaşıldığını, hatta bunun sevgi dolu bir ortamda yapıldığını görerek geçirdim. belki benim de içine girdiğim bu hayatta bocalamamın sebebi buydu. ben bu hayatı yavaş yavaş öğreniyorum. sanırım akademiyi içinde olmadığımdan daha olumlu görüyorum. zorluklarını kabul ediyorum. yine de ne zaman doktorasını yapan, okulda kalan, araştırma gruplarında çalışan bir arkadaşımla konuşsam, okul hayatına dair sevdiğim o naifliği, o bazı şeyleri hiç görmemiş/bilmemiş olma halini ne çok sevdiğimi düşünüyorum. ah o hal ne güzel. öyle ki saçlarını okşayasım, üzülme ne olur diyesim geliyor.

2 Şubat 2018 Cuma

nils frahm'ın müziğini elbette ki kırılan cam sesine tercih ederim

bu hafta benim için oldukça tuhaf bir haftaydı. aksilikler üst üste geldi ve günler bitmek bilmedi. cuma akşamına sağ salim ulaştığım için mutluyum. ulaşamaya da bilirdim. haftanın başlangıcında bir kaza atlattım. evdeki mutfak dolapları üzerime düştü. nasıl kurtuldum, hiçbir fikrim yok. bana bir şey olmadı ama ya olsaydı diye düşününce kötü hissediyorum. üzerime çay ve yulaf paketleri düştü ama hemen yanıma mutfak dolabının içindeki tüm tabak çanak büyük bir gürültüyle devriliverdi. evde şu anda iki üç tabaktan ve iki üç bardaktan başka hiçbir şey kalmadı. her şey kırıldı. muhtemelen bu hafta sonu bir şeyler alacağız. ama bir yandan da ev arkadaşımla birbirimize sesli olarak dile getirmediğimiz bir düşüncemiz var. sanırım bir konuda hemfikiriz. evdeki her şeyin kendi kendini imha etmesi bize bir işaret mi acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. böyle batıl inançlarım yok ama ikimizin de ayrı ayrı acaba bu evde ve bu şehirde devam etmememiz mi gerek diye düşündüğümüz bir dönemde evin bize sürekli sorun çıkarması manidar. evet, zamanlaması oldukça manidar. artık bir şey almaya niyetlenirken almasak mı, bakalım bu sene sonunda burada mı olacağız, diyorduk. tam da bu dönem mutfak eşyalarımız sıfırlandı. 

etrafı temizlemek öyle uzun sürdü ki anlatamam. biz temizlediğimizi sandık ama sürekli bir yerlerden cam parçaları çıkıyor. umarım tamamen temizlemeyi başarmışızdır. bu temizliği yaparken boynumun ağrısı devam etmekteydi. halbuki doktor beni ciddi şekilde uyardı, bir sürü ilaç ve jel verdi. ben de bu halde kalktım, yere dağılan cam parçalarını temizledim. her akşam dinleneceğim diye geldim, bir türlü olmadı. tıpkı her akşam ders çalışacağım diye eve gelerek, çalışamamam gibi. bir akşam ustalar, iki akşam temizlik, bir akşam fizik tedavi doktoru randevusu derken cuma akşamını ettim bile. neyse, hafta sonu çalışmayı planlıyorum. umarım bir aksilik çıkmaz.

bütün bu fiziksel yorgunluğun ve iç sıkılmasının arasında bu hafta çok güzel bir albüm dinledim. nils frahm'ın ocak ayında çıkan all melody albümü. oldukça elektronik, deneysel ve melankolik. bu tarz müziği tanımlamak için birçok sıfat kullanılıyor. çoğu da mimariden çıkma kavramlar. bu şekilde düşününce nils frahm'ın yaptığı müzik benim için daha da anlam kazanıyor. röportajlarında ve albümle ilgili bilgilerde albümü kaydettiği mekanın (funkhaus-berlin) bu müziği şekillendiren birincil unsur olduğunu söylüyor. 1950'lerden kalma mekanda kendine bir stüdyo kurmuş ve neredeyse orada yatıp kalkmış. mekanın akustiğinden ve kayıt için elverişli bir ortam olmasından bahsederken, benim de aklıma kendi kişisel tarihimde kurduğum müzik ve mekan ilişkisi geliyor. teknik bir kulağım olmamasına rağmen bazı mekanlardaki ses farklılığını anlayabiliyorum. eskiden dikkat etmezdim ama şimdi müziğin dinleyiciye ulaşırken kat ettiği teknik yolculuğu da merak ediyorum. sanırım müziğin sanatsal kısmına aklım ermediği için, ben yine mühendisliğe en yakın bunu buldum. müzik, tüm sanat dallarından farklı bir soyutlukta. resim gibi ya da heykel gibi değil. kuş sesine erişmeye çalışmak demeyeyim fakat doğada seslerin bütününe ulaşmak mümkün değil gibi. doğru mu düşünüyorum, emin değilim. bana öyle geliyor. yani bir sesler bütününün doğada taklidi yok. matematiğin bile var ama bir müzik eserinin baştan sona yok. bilemiyorum, tam anlatamadım. nils frahm'ın bu albümü bana böyle kavramları düşündürdü. bohem sanat ortamlarının kalbi berlin'de olsaydım belki daha başka şeyler de düşünebilirdim. 

crack magazine albümle ilgili on iki dakikalık bir video çekmiş. nils frahm ile tam da albümün kaydedildiği mekanda bir röportaj yapmışlar. arada şehirden görüntüler. albümün en sevdiğim parçası olan sunson'a da video içerisinde yer vermişler. benim için şimdilik bir numara sunson, iki numara a place, üç numara harm hymn.
***
bu sabah kalktığımda bir-iki saniye için cumartesi sabahına uyandığımı düşündüm. sonra cuma olduğunu fark ettim ve büyük bir hayalkırıklığı yaşadım. ardından bütün haftamın benzer bir kalp kırıklığı içinde geçtiğini hatırladım. yani tam olarak neden böyle hissediyorum, bilmiyorum. daha iyi hissetmek için çabalamalıyım. giden arkadaşımın, giderken bana hediye ettiği gömleğe gözüm ilişti. tez jürisinde giyersin diye aldım demişti. yani bazen kendim için değil ama bana inanan insanları hayal kırıklığına uğratmamak için çalışıyorum gibi geliyor. gömlek beni bekliyor. ben de çalıştığım saatlerde nils frahm'ın all melody albümündeki gibi müzikler dinliyorum. bence odaklanmaya  inanılmaz derecede yardımcı oluyor. akademideki arkadaşlarıma selam olsun.

24 Ocak 2018 Çarşamba

elimizdeki veda

bir önceki yazıda bahsettiğim arkadaşımı bugün uğurladık. gözlerim doldu ama kendimi tuttum. akşam eve dönerken içim çok sıkıldı, eve girmek istemedim. bize yakın bir starbucks'a girdim. ev harici bir yer olsun da neresi olursa olsun derdindeydim. hava buz gibiydi. bu hüzünlü ruh halinde soğuğu daha da soğuk olarak hissettim. pencere kenarında bir yere oturdum ve dışarıyı izlemeye koyuldum. kahveden ilk yudumu aldığımda kendimi tutamadım ve ağlamaya başladım. böyle kalabalık yerlerde ağlayasım gelince utanıyorum. bazen "bana ne ya, bakan utansın" diyorum ama hiç böyle bir durumda kalmasam daha iyi diye düşünüyorum. sonra annemi aradım. içimde büyük bir boşluk var dedim. bir noktadan sonra sesim çıkmadı. telefonun bir ucunda öylece bekledim. dostum giderken bana çok güzel şeyler söyledi. hayatımda bundan güzel o kadar az söz duydum ki... istanbul bana ne verdi dersen, ilk seni söylerim dedi. öylece kalakaldım. ben de seni dedim. sırf bu bile bana yeter dedim. işe burada başladım, mesleğe burada adım attım ama mesleğe dair öğrendiğim şeyden çok daha fazlasını hayata dair öğrendim ve bunlardan biri de senin gibi bir insanın şu dünyada var olduğunu bilmek dedim. onun yanında ağlamak istemedim ama eve dönüş yolunda kendimi tutamadım.

içimde büyük bir boşluk var ve nasıl dolduracağımı bilemiyorum. ölüm olmasın. evet, ölüm olmasın, onun haricinde her şeyin çözümü var. iyi ki alışmak denen şey var. şu son bir yılda çok arkadaşımı yolcu ettim. çok kişiye veda ettim. buna ölüm de dahil. çok insanı havaalanından uğurladım. mesafelerin dostlukları zayıflattığına inanmıyorum, gerçekten inanmıyorum. bilakis, farklı coğrafyaların ilişkileri zenginleştirdiğini düşünüyorum. benim üzüntüm, bağ kurabildiğim her insanın fiziken uzağına düşmem. mektup arkadaşlığı konusunda uzmanlaşmam. arta kalan çevremin arasında da azınlık hissetmem. halbuki bu tam bir ergen hissiyatıydı. hani böyle olmayacaktım. kotamı doldurmuşum gibi geliyor. bu üzüntüm sadece bugünkü vedaya değil,  şu son bir yılda olgunlukla karşıladığım tüm vedaların toplamına belki de. bununla başa çıkmayı öğrenmeliyim. giden insan yeni bir hayat koşturmacası içinde bıraktıklarını düşünmüyor - düşünmesin de zaten. ama kalanların içinde bir boşluk doğuyor. ben o boşluğu bu akşam şarapla doldurdum. en fazla bir iki gün daha üzülüp, kendi hayatıma odaklanmam gerektiğinin farkındayım. aklıma bir şarkı geliyor. damien jurado'nun rachel & cali şarkısı. bir dostluk şarkısı. o kadar güzel ki. yıllar evvel ilk dinlediğim andan beri zihnime kazınan bir parça. sözleri çok güzel ("benim gibi düşünen biri daha varmış"). duyduğum hüznü neye benzetiyorum diye düşünüyorum. sevgilisinden ayrılmış yirmi yaşında bir genç gibiyim. filmi izlerken o his geçmişte kalmış gibi düşünmüştüm ama elio'nun hissettiklerini hissediyorum (call me by your name: maalesef aklımdan çıkmıyor). öyle katıksız bir hüzün.

bugünkü veda, şapkamı önüme alıp kendi hayatımla ilgili düşünmem gerekliliğini bana hatırlattı. hatta bunu beynime sopayla vurarak yaptı. bunun için de önce şu tezi bitirmeliyim. çok yavaş ilerliyorum ve alfabenin henüz a harfindeyim.

20 Ocak 2018 Cumartesi

cumartesi blues

bazen yazmazsam düşünceler zihnimden çıkmayacakmış gibi geliyor. hoş, yazınca da çıkmıyor ama yazmayınca her şey daha iyiye gitmiyor. insan her şeyden memnunken, kendiyle barışıkken çok da yazası gelmiyor. bilmiyorum, benim için hep öyle. hayatı yaşamak varken yazmayı ona yeğ tutmak, güzel bir şeyi elinin tersiyle geri çevirmekmiş gibi değil mi? benim için  bugün tam da yazmamın gerektiği günlerden. ağır bir grip sonrasında bu hafta üç gün rapor aldım ve hafta sonuyla birleşince beş gün hiç evden çıkmadan, sadece iki kere markete gidip gelerek, yattım. iş hayatına girdiğimden beri kendi kendime böyle bir zaman geçirmemiştim. gerçi bu vaktin çoğunda uyudum ama uyanık kaldığım zamanlarda da bir şeyler okumaya ve müzik dinlemeye çalıştım. en son bu derece ağır grip olduğumda liseye gidiyordum. bu da hayatımda hatırladığım ikinci ağır vakam oldu. bir yandan grip, bir yandan da tüm gün bilgisayar başında iş yapmanın getirisi olarak kazandığım boyun ağrısı gözümden yaş getirecek denli canımı yakıyor. gribi atlattım sayılır ama boyun ağrım geçecek gibi değil. boyun, omuz vs. gibi ağrıları kronik olarak hissediyorum ve bu sebepten kendimi sağlıklı bir insan olarak göremiyorum. bilgisayar başında geçen hayatımın anlamsızlığı bir yana, bir de bunun için kazandığım ağrılar beni derin düşüncelere sevk ediyor. madem bu ağrılarım olacak, bari içime sinen bir şeyler uğruna olsun demeden edemiyorum. bir solak olarak kavanozu sol elimle açacak durumda değilim. canım yanıyor. ama yine de bunu yazıyorum. 

biraz üzgün hissediyorum. aslında oldukça üzgün hissediyorum ama ifade edince çocukça gelebileceğinden çekiniyorum. hani biri çıkıp da halen alışamadın mı derse, alışamadım diyeceğim. istanbul'da iki iyi dost edindiğimi düşünmüştüm. arkadaştan da öte, gerçekten bir dost. okul hayatından sonra bunu diyebileceğim sadece iki kişi oldu. bu kişilerden biri haftaya gidiyor. onun adına mutluyum çünkü istediği bir şeydi ve çok güzel bir fırsatı değerlendirdi. üzülmemin sebebi bu hayata birlikte göğüs gerdiğim bir insanı, bu şehirde bana açılan bir ev kapısını ve büyük bir sevgiyi artık yanı başımda bulamayacak olmam. kendimi hırçın küçük bir çocuk gibi görüyorum. onunla olan ilişkimde benim kardeş, onunsa bir abla rolünde olduğunu düşünürsem; bu benzetmem çok da tuhaf kaçmayacak. insanın her ilişkide bir rolü oluyor. ya da şöyle diyeyim, zaman zaman hepimiz ilişkilerde çeşitli görevler üstleniyoruz. bu çok doğal ve insani. bense onunla olan ilişkimde daha çok kardeş gibiydim; çünkü benim istanbul'a, iş yaşamına ve yetişkinlik hayatına alışmamda hep yanımdaydı. birçok şeyi birlikte öğrendiğimiz gibi, benim ondan öğrendiklerim oldukça fazlaydı. bizi bir araya getiren sadece koşullar değildi; şu şehirde bile iki ankaralı olarak birbirimizi bulmuş ve ilk anda sempati duymuştuk. sorunların ve üzüntülerin insanları yakınlaştırdığı doğru. iş yaşamına dair benzer şeyleri dert edinmemiz, bu yaşadıklarımızın bizi getirdiği nokta benzer oldu. anlaşılmadığımı düşündüğümde beni anlayan oydu. bu şehirde kendi evimden sonra huzurlu hissettiğim ikinci ev de onun evi oldu. balkonlarında yediğimiz yemekler, içtiğimiz şaraplar, sabahın köründe işe giderken bana yemem için sandviç yapması, bana mis kokulu çarşaflar sermesi ve kendimi kötü hissettiğimde o mis çarşaflarında uyuma şansım olduğunu bilmem... bu şehri çekilir kılan şeylerin başında, onun yanı başımdaki varlığı geliyordu. 

dün şöyle bir şey oldu. ben ona bakıyordum, göz göze geldik. bana bir şey mi diyeceksin diye tatlı tatlı sordu. ben de yok hayır, diye cevapladım. gözüm dalmış, öylece dalıp gitmişim. sonra ofisten çıktı ve bir yerlere gitti. ben de peşinden çıkıverdim. ilk aklıma gelen yer lavabo oldu. onu orada buldum ve boynuna sarıldım. biliyordum bana bir şey diyeceğini, dedi. ben de sana çok fazla şey diyebilirim ama aslında sen hepsini biliyorsun dedim. biliyorum dedi. kardeşim gibisin, seni çok seviyorum ve bu hayatta seni tanımış olduğum için çok mutluyum dedim. saçımı okşadı. boynuna sarılmış vaziyette ağlamaya başladım. zaten hastaydım ve iyice burnum tıkandı, nefes alamadım. bu hissettiklerimin biraz çocukça olduğunu kabul ediyorum ama birçok veda üst üste gelince artık kapasitemi doldurdum gibi geliyor. ölüm de dahil, biri gittikten sonra oluşan o derin boşluğu doldurmayı ve onunla yaşamayı öğrenmek gerekiyor. ben bu vedaları artık çok iyi öğrendiğimi düşünüyorum. ankara'da daralan çevre ile birlikte istanbul'da sevdiğim bir-iki kişi de uzağa gidiyor. yetişkinlik hayatı dedikleri buymuş galiba. bunu on sene önce tahayyül edemezdim. yani yetişkinlik hayatının bir veda, bir kopuş ve ayrılış tecrübeleri toplamı olduğunu inan ki bilemezdim. 

ders çalışmam gereken şu saatlerde oturdum bunları yazıyorum. yazmazsam önümdeki kitabın pdf sayfaları ilerlemiyor. çizmem gereken grafikler kesişmiyor, sayılar anlamlı sonuçlar vermiyor. tez ile ilgili yaptığım çalışmaların ilerlemediği her gün, beni hayatımla ilgili -kendimce bulduğum- çözümlerden uzaklaştıran artı bir gün olarak haneme yazılıyor. bu cumartesi günü yapacağım en iyi şey ders çalışmak olacak ve ben buna alternatif başka bir şey istemiyorum. neyse, bir şeyler karaladığıma göre gideyim de on yedinci ıhlamurumu demleyip, dersimin başına döneyim.

13 Ocak 2018 Cumartesi

call me by your name


call me by your name filmini kısa bir süre önce izledim. izlediğim günden bu yana da tatlı tatlı hüzünlendirerek zihnimi meşgul etmeye devam ediyor. böyle durumlarda düşüncelerimi yazıya dökünce kendimi rahatlamış hissediyorum. aksi takdirde düşüncelerin ağırlığından kurtulamıyorum. bu film hakkında bir iki arkadaşımla konuşmak/yazışmak isterdim. ancak henüz izlemedikleri için ben de kendimle konuşmaya karar verdim. ama filmi teknik açıdan ya da bir sinema filmini değerlendirir gibi değil; bana hissettirdikleri ve düşündürdükleri, hatta kendi geçmişimde beni götürdüğü yerler üzerinden incelemek istiyorum. düzenli de yazamadım, bütünlük içinde de olmadı. parça parça, bölük pörçük, sahne sahne. o sebeple izlemeyen arkadaşlarımı önceden uyarıyorum, bu yazıyı okumayın.

- call me by your name, gençliğe ve ilk aşkın dönüştürücü gücüne bir övgü. insan, yaşı ilerledikçe gençlik dönemine dair hislerini unutuyor. daha doğrusu şöyle diyeyim, güçlü bir şeyler hissettiğini hatırlıyor; ama o hislerin yoğunluğunu ve çarpıcılığını bir daha deneyimleyemiyor. şansı varsa belki birkaç kez daha yaşıyor fakat artık savunma mekanizmasını oluşturduğundan, dönüştürücülük ve yıkıcılık anlamında o ilk zamanlarda çarpıldığı gibi çarpılmıyor. bu noktaya yazının sonunda bir kere daha geleceğim. elbette bu, yetişkinlik hayatında hissedilenleri ve yaşanılan ilişkileri daha az değerli kılmıyor. yetişkinlikte kurulan ilişkiler, kişiliğin oluşma evresindeki ilişkiler kadar radikal dönüştürücü etkiler taşımıyor -çoğunlukla diyeyim. belli bir yaştan sonra kurulan her ilişki -arkadaşlık da dahil- var olan bir yapının üzerine inşa ediliyor.

- insan hayatında on yedi yaşında geçirilen bir yaz tatili, otuz yaşında geçirilen bir yaz tatilinden daha etkileyici olabiliyor. kalben on yedi yaşımdaki halime yakın olduğumu düşünsem de, o döneme dair unuttuğum çok şey olduğunu bu filmi izlerken fark ettim. birçoğu hüzünlü şeylere aitti. hüzünlü ama bir o kadar da güzel olduğunu ancak bu yaşımda takdir edebiliyorum. bu film bana o dönemin hüzünlerini şefkatle anma imkanı yarattı. ergenlik, insan hayatının en aciz dönemlerinden biri. hiçbir zaman bir ergene kızamadım. çünkü inanılmaz kafa karışıklığı yaşanılan -en azından benim için öyleydi- ve ailenin sevgisi olmazsa kaybolunacak bir dönem. ben elio karakterindeki yaşam enerjisi ve akabinde gelen melankolide ergenliğin kırılganlığını düşündüm. ne kadar kırılgan bir dönem... kendini yerdiğin, beğenmediğin; aşık olduğun insanı kahramanlaştırırken, kendini yetersiz hissettiğin. elio'nun oliver'ı kendinden üstün görmesi benim bildiğim bir haldi.

- üstüne düşündükçe filmle ilgili beni şaşırtan nokta şu oldu: kendi geçmişime giderken, kişilerden bağımsız olarak bir ruh halini, bir dönemi anımsadım. düşünüyorum, artık ne eskisi kadar film izleyebiliyor ne de kitap okuyabiliyorum. bu da zihinsel anlamda eskisi kadar beslenemediğim gerçeğini yüzüme vuruyor. o sebeple böyle filmlerle karşılaşınca kolay kolay aklımdan çıkaramıyorum. zihnimde döndükçe dönüyor. ama bana geçmişimdeki kişileri değil, hissettiklerimi hatırlatıyor. hatta yaşım ilerledikçe şunu düşünüyorum; böyle şeyler ne kadar iki taraflı bir iletişim sonucu doğsa da, büyük bir kısmı kişinin içindeki sevgiyi/potansiyeli/güzellikleri bir kişiye yönlendirmesinden ibaret. hele de on yedi yaşındayken.

- film, insan hayatındaki belli bir dönemin ruh halini -hele de artık geride kalmışsa- yakalayabilmesi açısından çok başarılı. ben de üniversite dönemine kadar geçirdiğim, hiç bitmeyecekmiş gibi süren o uzun yaz tatillerini anımsadım. hatta kendimi o tatil atmosferinin, o dönemin ruh halinin ortasında düşledim: büyük bir sevgiyle ve özlemle andığım akçay, kaz dağları ve zeytinlikler, deniz önümde uzanırken sallanan salıncakta yattığım öğle uykuları, yalın ayak bastığım toprak. üç ay önce kaybettiğim enişteciğimin ekip biçtiği bahçe, sabah kahvaltılarında topladığımız domatesler ve üzerine dökülen komşu köyün zeytinyağı. denizden geldikten sonra banyoya girene kadar ıslak mayoyla okuduğum kitaplar.

- "bir şey oldu ve sen beni anlarsın dedim" diyerek bir iki arkadaşıma bir şeyler yazmak istedim. bu film bana bunu yaptı: "bir şey oldu."

- film çok estetik. hakim renklerin yumuşaklığı ve tonu bende hayranlık uyandırdı. bir tabloya bakar gibi baktım ekrana. filmin geçtiği kuzey italya'da bir kasaba olan cremano, aynı zamanda yönetmen luca guadagnino'nun da çocukluğunun geçtiği kasabaymış. yönetmen, zaten güzel olan bir coğrafyayı, olanca pastoralliğiyle ve göz alıcılığıyla filme aktarmış. bu açıdan bakınca filme aşık olmamak elde değil (hayranlığımı bu eylemle ifade edebilirim).

- elio'yu canlandıran timothée chamalet ve oliver'ı canlandıran armie hammer'ın oyunculukları, aralarındaki etkileşim nadir bulunan türden. her ikisinin de yunan heykelini andıran imajları,  benim nazarımda karakterlerin birbirlerine duydukları arzuyu artıcı bir unsur oluyor.

- şeftali sahnesi, kişisel sinema tarihimde en beğendiğim ve incelikle işlendiğini düşündüğüm sahnelerden biri olacak. insan tabiatının keşfe en açık alanlarından birinde, kendi cinselliğini keşfeden bir gencin arzuları üzerine bir güzelleme. bunu bu kadar estetik ve duygu yüklü çekmeyi nasıl başarmışlar?

- elio'nun başlarda oliver'a göre daha istekli, aç ve meraklı olması büyük ve güzel bir enerji. hayatı sonuna kadar deneyimlemek, her şeyi istemek bir nevi meydan okuma. duygusal deneyimlerin yıkıcı gücünü henüz bilmezken sahip olduğun saf ve naif hal. film boyunca elio'nın cüretkârlığı benim hoşuma gitti.

- kasabadaki savaş anıtı sahnesi. 
filmin hayran kaldığım sahnelerinden biriydi. bir anıtın çevresinde bir tarafta elio, diğer tarafta oliver hareket ederken elio'nun aklından geçenleri söyleyivermesi. bir şövalye hikayesinden alınan cesaretle bunu hem açık hem de kapalı bir biçimde söylemesi. üstü kapalı mı söyledi, yoksa açık açık itiraf mı etti? bilemiyorum, sanırım ikisi de. sanki on sekizinci yüz yılda, kırlarda dolaşırken iki sevgilinin kibar ve ihtiyatlı sohbetlerinden bir parçaydı. işte bu sahne çok james ivory.

- taş havuzda geçen bir sahne. 
oliver havuzun kenarına yatmış, yazdığı tezden kendisine saçma gelen bir paragraf okuyor. elio şezlonga uzanmış, elinde bir kitap. o sırada oliver, elio'yu yanına çağırıyor ve yazdığı paragrafla ilgili elio'nun fikrini soruyor. ne kadar saçma yazmışım diyor. elio ekliyor: "öyle deme, demek ki yazarken anlamlı bulmuştun." oliver bunu kind olarak niteliyor.  
ah aşkın her şeyin iyi yanını buldurma huyu.



- beraber gittikleri hafta sonu tatili. 
elio'nun anne ve babasının, elio'ya ömürlük hediyesi olan bir tatil. burada oliver ve elio'nun birlikte dağa çıktıkları bir sahne var. çağıldayarak akan bir şelale var. bu sahne bana jane campion'ın bright star filmini anımsattı. o filmde, aşkın bir sinema ekranında en güzel tariflerinden biri olduğunu düşündüğüm bir sahne vardı. kadın karakterin odasının camlarını açtığı, içeriye kelebeklerin doluştuğu ve tül perdelerin havalandığı bir sahne. bu sahnenin çoşkunluğuna şimdi call me by your name'deki bu gürül gürül akan şelale sahnesini de ekliyorum. elio önden dağın tepesine doğru uçarcasına koşuyor, ne büyük enerji, aşkın enerjisi.

- babanın filmin sonunda elio ile konuştuğu sahne.
otuz yaşına gelince yorgun hissetmekten bahsediyor. yaş aldıkça yeni tanıştığın birine kendinden daha az şey sunduğunu söylüyor. bunu da bankrupt fiilini kullanarak ifade ediyor. otuz yaşıma bir kala bunu düşünüyorum. insanlar belli bir yaştan sonra razı oluyorlar. vermeye ya da almaya hazır olduğu bir dönemde, karşıdaki kişi o kalıba uygun bir özne görevi görüyor. baba üzücü derecede haklı.

- elio'nın tren garında ağladığı sahne. 
o uzun yolu bir başına almanın ağırlığı, kendi kendinle kalma mecburiyetinin dayanılmazlığı. insanın kalbinin yırtılır gibi olduğu ve bununla başa çıkamadığı anlar var. dizlerinin bağının çözüldüğü anlar. yaş ilerledikçe bunlarla başa çıkmayı öğreniyorsun. daha doğrusu başa çıkmak diyebilir miyim bilmiyorum; ama idare etmek diyeyim. elio'nun yaşlarında, hatta biraz daha büyükken ağladığım, ağlamaktan ayakta duramayıp yere çöktüğüm, başımı taşıyamadığım dönemler olmuştu. şimdi o durumlara düşmemeye çalışıyorum. uzun bir yolu acı içinde bir başına gitmenin sıkıntısını düşününce bile içim daralıyor. o anlarda güvendiğin birinin olması kadar şanslı bir durum yok. elio ailesi açısından çok şanslı bir çocuk. 

- sufjan stevens'ın mystery of love şarkısını, filmden daha önce tanıdım. defalarca çevirdim. şarkıyı dinlerken nasıl bir filmle karşılaşacağımı sanki anlamıştım. tahmin ettiğim gibi de oldu. bu şarkı carrie&lowell albümünden bir parça gibi. sufjan'ın yeğeninden bahsettiği dizeyi yakaladım. bir röportajında yeni doğmuş yeğenine olan sevgisinden ve bu hissin muazzamlığından bahsediyordu.

- filmin bitiş sahnesi. 
elio ağlarken, düşünürken ben de düşündüm. birçok şey ışık hızıyla aklımdan geldi geçti. elio'nun o sahnede hissettiği duygusal ağırlığı deneyimlemeyen yoktur herhalde. o hisleri hatırlayınca kalbim sıkıştı. o yaşlarda yaşanmış bir kayıp, ölüme eş değer bir boşluk yaratıyor. bunu öyle iyi hatırladım ki adeta bir yapbozun parçaları yerine oturdu. kierkeegard'ı pek okumadım ama bir sözünü duydum: "yaşam ancak geriye dönük anlaşılır; ama ileriye dönük yaşanmalıdır." bu sahne aklıma bu lafı getirdi. elio ince ince gözyaşı dökerken ben de döktüğüm gözyaşlarını, sancılı büyüme deneyimini, her ilişkinin değil ama bazılarının uzay-zaman boşluğunda büyük tesadüf olduğunu düşündüm. tüm bunların insanı dönüştürücü güzelliğini yeni yeni anlıyorum. 

11 Ocak 2018 Perşembe

cactus tree

joni mitchell'ın bir şarkısından bahsetmek istedim. müzik kariyerinin ilk albümünden, 1968 yılına ait bir şarkı, cactus tree. joni bu albümü çıkardığında henüz yirmi beş yaşında. hayallerini gerçekleştirmeyi, özgür olmayı ve uzaklara gitmeyi anlatırken, bu uğurda bazı sevgileri de feda etmekten bahsediyor. gençlik heyecanları, özlemler, yolun başındayken yaşanan sevgiler ama tümünün kendi hayallerine sadık kalma yolunda heba edilmesi. bunu bu şekilde yorumlamak doğru olur mu, bilmiyorum ama bir şekilde insanın kendi hayalleri uğruna bir şeylerden feragat ettiği doğru. insan ne zaman özgür olur, onu da bilmiyorum. gidebildiği kadar uzak bir yere gidince mi, istediği zaman aklına eseni yapacak tek başınalıktayken mi, kendisinden başkasının sorumluluğunu taşımadığında mı? endişelerden arınmadıktan sonra uzaklara gitmek de işe yaramıyor. insan kendisiyle barışamadıktan sonra kimsenin sevgisi iyileştirici olmuyor. belki annenin, belki ailenin sevgisi. sevgi dolu bir ailenin sarıp sarmalayıcı ama aynı zamanda sana kendin olma imkanı tanıyan sevgisinden başka aklıma dostluklar geliyor, o kadar. onun haricindeki her ilişki tabiatı gereği bencil oluyor. bu bencillikle başa çıkma yöntemi olarak seyahat eden ve özgür olmakla meşgul olan joni'ye kulak veriyorum. şarkıda geçen, "kalbinin kaktüs ağacı gibi dolu ve boş olması" ne güzel bir dize diye düşünüyorum. çok küçük yaştan itibaren kadınlığıyla barışık olarak yaşayabilmiş kadınlar bunu nasıl yapıyorlar; yaşım ilerledikçe onlara özeniyorum. ben iç huzurumu bulmaya çalışırken, bunun dengesini kurmayı öğrenirken, içinde bulundukları duygu halini ve içine sığabildikleri bedeni büyük bir gururla taşıyan insanlardan biri olmadığımı görüyorum. yıllar geçtikçe her şeyin daha huzurlu bir hal alacağını bilmek ve bundan emin olmak isterdim.

bu şarkı bana kadın olmakla ilgili şeyleri düşündürüyor. bir yandan içimde kendim olmak adına dinmeyen bir mücadele var: hiçbir şeyden taviz vermeyerek kendim olmak. bir yanda yorgunluk var, bir yanda yorulmadığım zamanlarda gördüğüm güzel şeyler. bu şarkının verdiği sakinlik beni dinlendiriyor. o sırada uzaklara özlemim artıyor.