hayatımda ilk kez bir mark rothko eseri görmem dört yıl önceydi. kendisinin ismini duymam da aynı ana tekabül ediyordu. berlin modern sanat müzesinde, geçici olarak sergilenen rothko seçkisine denk gelmiştim. o günü çok iyi hatırlıyorum. rothko resimleri bana hiçbir şey ifade etmemişti. etmediği gibi müzeyi birlikte gezdiğim p. ile bu resimlere gülmüştük de. kat kat boya atılmış devasa duvarları andıran tuvallere karalanmış bir, iki, üç renk. altındaki renkleri göremeyecek hale gelinceye kadar atılan boyalar. o günden aklımda kalan sarı, kırmızı, turuncu renklerdi. "bunu ben de yaparım" demek değil de ne bileyim, amacı neydi, duvar boyamaktan farkı ne ki gibi şeyler düşünmüştüm. anlamadığım için diyebileceğim başka bir şey yoktu. ama defterime not etmişim. yanına da soru işareti koymuşum.
aradan geçen yıllarda rothko
karşıma çıkmaya devam etti. en büyük rothko seçkilerinden biri olduğunu
sonradan öğreneceğim resimler, tate modern'de karşıma çıktı. hatta gördüğüm an
bu resimlerin kendisine ait olduğunu bilemedim. tek diyebildiğim, bu resimler
berlin'deki o adamın eserlerine ne kadar benziyor demek oldu. duvara yaklaştığımda
aynı ismi gördüm. fakat bu resimler sarı-kırmızı-turuncu değildi. bu sefer
siyaha çalan lacivert, kopkoyu kırmızılar, simsiyah iç karartıcı boyalar vardı.
yaşım daha büyüktü ancak ruh halim bu eserleri anlamaya elverişli değildi.
oldukça mutluyken böyle bir karanlığın içine girmek istemedim. ama yine de
resimlerden birinin fotoğrafını çekip, bak yine kimi gördüm temalı bir mesajla
p.'ye yolladım.
sonra tam bir sene önce d.'yi ziyaret etmek üzere onun
yaşadığı şehre gittim. her türlü modern sanat olayında bir mimar olarak benden
fazla şey biliyordu. bana yaşadığı şehri, o şehrin inanılmaz geniş caddelerini,
adeta bir açık hava galerisi haline gelen sokakları gezdirirken konu nerden ve
nasıl geldiyse rothko'ya geldi. ben o adamı bir türlü anlamadığımı ve yaptığı
işlerin bana bir anlam ifade etmediğini söylediğimde bana ressamın hikayesini anlatmaya
başladı. rothko altmış yedi yaşında intihar eden biriydi. bütün resimlerini
kronolojik olarak yan yana koyduğunda bu intiharın gelişini adım adım gözlemleyebiliyordun. bir ölüm bir ömür boyunca ancak bu kadar net olabilirdi. yaşarken ölmek
denilen şey, mark rothko'nun yaşadığı hayatın ta kendisiydi.
rothko, rus yahudisi bir aileden gelmekteydi. 1910 yılında, henüz beş yaşındayken ailece amerika'ya göç etmişler. kısa bir süre sonra, çocuk sayılacak yaştayken babasını kaybetmiş. çocukluğunda ailesini geçindirmek için manav olmuş, gazete satmış. hep yoksulluk ve sefalet içinde geçen hayatı, resimlerinin maddi değer bulamamasıyla devam etmiş. yahudi bir göçmen olarak ismini marcus rothkovitch'ten mark rothko'ya çevirmiş. kariyerinin başında figüratif resimler yaparken, yıllar içinde kendi tarzı olan tek renkli kocaman dikdörtgenler çizmeye başlamış. renkler başta sarı-kırmızı-turuncuyken, yıllar içinde koyulaşmış. tüm renkler gittikçe siyaha yakın bir hal almış. neredeyse siyah bir kırmızı, siyah bir mavi ve mor. tüm hayatı boyunca gözü sebebiyle sağlık sorunları yaşamış. bir ressamın tam görememesi çok trajik değil mi? 1964 yılında, hem zengin bir iş adamı/iş kadını hem de büyük bir sanat koleksiyoncusu olan karı koca dominique ve john de menil, mark rothko'ya houston'da sıfırdan yapılacak bir şapel için eserler yapmasını teklif etmişler. onu tamamen özgür bırakmışlar. rothko üç yıl içinde devasa boyutlarda tam on dört adet tablo yapmış. hepsi de karanlık, koyu ve etkilendiği ressamlardan biri olan rembrandt’ın eserleri gibi siyah olmuş. resim yapmayı dini bir ibadete benzettiğini söyleyen rothko tabloları bitirmiş, şapelin açılmasına bir seneden az bir zaman kala, 1970 yılında, altmış yedi yaşındayken bileklerini keserek intihar etmiş. tıpkı yirmi iki sene önce hocası arshile gorky’nin yaptığı gibi.
rothko, rus yahudisi bir aileden gelmekteydi. 1910 yılında, henüz beş yaşındayken ailece amerika'ya göç etmişler. kısa bir süre sonra, çocuk sayılacak yaştayken babasını kaybetmiş. çocukluğunda ailesini geçindirmek için manav olmuş, gazete satmış. hep yoksulluk ve sefalet içinde geçen hayatı, resimlerinin maddi değer bulamamasıyla devam etmiş. yahudi bir göçmen olarak ismini marcus rothkovitch'ten mark rothko'ya çevirmiş. kariyerinin başında figüratif resimler yaparken, yıllar içinde kendi tarzı olan tek renkli kocaman dikdörtgenler çizmeye başlamış. renkler başta sarı-kırmızı-turuncuyken, yıllar içinde koyulaşmış. tüm renkler gittikçe siyaha yakın bir hal almış. neredeyse siyah bir kırmızı, siyah bir mavi ve mor. tüm hayatı boyunca gözü sebebiyle sağlık sorunları yaşamış. bir ressamın tam görememesi çok trajik değil mi? 1964 yılında, hem zengin bir iş adamı/iş kadını hem de büyük bir sanat koleksiyoncusu olan karı koca dominique ve john de menil, mark rothko'ya houston'da sıfırdan yapılacak bir şapel için eserler yapmasını teklif etmişler. onu tamamen özgür bırakmışlar. rothko üç yıl içinde devasa boyutlarda tam on dört adet tablo yapmış. hepsi de karanlık, koyu ve etkilendiği ressamlardan biri olan rembrandt’ın eserleri gibi siyah olmuş. resim yapmayı dini bir ibadete benzettiğini söyleyen rothko tabloları bitirmiş, şapelin açılmasına bir seneden az bir zaman kala, 1970 yılında, altmış yedi yaşındayken bileklerini keserek intihar etmiş. tıpkı yirmi iki sene önce hocası arshile gorky’nin yaptığı gibi.
bu şapel; tarihte daha önce görülmemiş bir özellikte, duvarları rothko eserleriyle bezeli sekizgen bir yapıda ve tüm dinlerden bağımsız, herkese açık bir yer olarak bugüne kadar gelmiş. rothko'nun son eseri, bir nevi magnum opusu olarak tanımlanan şapelin düsturu açıldığı günden bu yana "insanlığa ve sanata adanan bir yer" olarak belirtilmiş.
rothko chapel
tüm bunları öğrendiğimde rothko'nun hikayesinden
etkilendim. zaten kim olursa olsun, bir insanın hikayesini, çektiği acıları
öğrenince etkilenmemek mümkün değil. bir nevi kendi hayatını sanat eseri haline
çeviren rothko; sağlığının elverişsizliğine, gözünün tam görmemesine rağmen
yapmış bunu. tüm eserleri bir araya
getirilip, arka arkaya sıralandığında bir insanın yavaş yavaş ölmesini görebiliyorsunuz.
aslında tıpkı bizim gibi. yaşarken ölen hücrelerimiz, yaşlanan cildimiz,
gözlerimiz, kalbimiz gibi. rothko bunu vücuda getirmiş. bir zaman şöyle bir söz söylemiş: "hayatta en korktuğum şey, bir gün siyahın kırmızıyı yutmasıdır." sonunda yutmuş.
rothko resimlerinden seçmeler:
1950 ve 1952 yıllarından
1953, 1955, 1957 yıllarından
1957, 1959, 1960 yıllarından
1962 ve 1963 yıllarından
1968,1969, 1970 yıllarından











