20 Nisan 2017 Perşembe

biyopsi

tree of life filminden

akşam eve geldiğimde önümde sıcak bir kap yemek bulduğum günleri özlüyorum. gerçek yalnızlığı; sırtımı sıvazlayan, başımı okşayan, başucuma bir bardak su bırakan ailemi özlediğimde hissediyorum. ölüm beni korkutuyor. daha önce böyle şeyleri bu denli yoğun düşündüğüm olmamıştı. ölüm üzerine bu kadar vakit harcamamıştım. babam öldüğünde bile yapmamıştım. sanırım insan küçükken olağanüstü durumlara uyum sağlama kabiliyeti daha kuvvetli oluyor. ama şimdi ya sevdiklerim ölürse diye korkuyorum. yaşla birlikte gelen sağlık sorunları insan tabiatının bir parçası, bunun farkındayım. bunu kabullenmekten başka elimizden gelen bir şey yok. yine de düşünüyorum; yaşanmış yılları, geçen bir ömrü, insan bedenini, yaşlanan organları, kırışan elleri, ellerin üstünde oluşan kahverengi lekeleri...böyle şeyler, hastalıklar, ölümler insana çok şey öğretiyor. yıllar boyu edinemediğin deneyimi tek bir ciddi hastalıkta ediniyorsun. çok şey düşünüp, çok şey hissediyorsun. sevginin ne kadar kıymetli olduğunu, sevgi dolu insanlarla bir arada olmanın ne kadar büyük bir şans olduğunu görüyorsun.  

aklıma son zamanlarda arcade fire'ın ilk albümü funeral geliyor. o vakitler grup üyelerinin ailelerinden vefat eden kimseler olması sebebiyle bu ismi verdiklerini hatırlıyorum. uzun uzun yürüdüğüm bir gün albümü başka bir gözle görüyorum. çocukluk yılları, çocukluk sokakları, tarhana çorbası pişen evleri, mis kokulu yatak çarşaflarını, hindistan cevizli kurabiyeleri hatırlıyorum. derin bir kayıp hissi yaşıyorum. artık geri gelmeyeceğini bildiğim zaman dilimlerini özlüyorum. insan çocukken bir şeyin kıymetini bilebilir mi? ben bildim mi? şimdiki aklımla o günlerde olsam daha mı çok kıymet bilirdim? kafamdan sürekli sorular geçiyor. bütün bunlarda biraz da bencillik olduğunun farkındayım. ben şimdi ne yapacağım gibi sorular zihnimde dönüyor. aslında ne yapacağımı biliyorum. ama yapacaklarım hep zorunluluktan ve kafa sağlığımı korumak adına olacak. kendimi bir bırakırsam toparlanamamaktan korktuğum gibi, beni toparlayacak dostlarımın uzakta olması beni daha az hissettiriyor. daha az kalabalığım, her şeyin daha azıyım gibi. 

dört sene önce annemle hastalığı süresince geçtiğimiz dönemlerden tekrardan geçmekten korkuyorum. bir biyopsi sonucu bekliyorum ve günler uzadıkça uzuyor. annemle birlikte bir pankreas macerası daha yaşamaktan korkuyorum. bu sefer işin içinden çıkamamaktan, başka ameliyatlardan, bir kez daha hastanede geçecek günlerden, ilaçlardan ve daha birçok şeyden korkuyorum. bilgisayar başında uzun saatler geçirmenin, ağır şeyler taşımanın sonucu olarak tutulan boynumu rahatlatmak için omzuma sıcak su torbası koyup, kanepeye sırtüstü uzanıyorum. bu ağrı, havaların bir sıcak bir soğuk olmasından dolayı bir türlü tutturamadığım kıyafetler yüzünden yakalandığım grip ile birleşince beni bir çocuk kadar hassas yapıyor. müziğin sesini açıyorum. mark kozelek'in hızına ben yetişemiyorum. sadık bir dinleyicisi olarak ben onun albümlerini henüz sindirememişken habire yeni albüm çıkartıp duruyor. yaş aldıkça iyice nemrutlaşıyor. aksi adam. orta yaşlı-nemrut-beyaz-amerikalı-erkek olarak konuştukça konuşuyor. gerçi benim şikayetim yok. küçükken nasıl masal dinlerdiysem şimdi de mark kozelek'i dinliyorum. yaptıklarının güzel olup olmaması, hoşuma gidip gitmemesi umrumda bile değil. mark beyler yeni bir albüm çıkartmışsa dinlemek zorundayım. ah nasıl atlamışım, nasıl. yazın mark kozelek sings favorites diye bir albüm çıkartmış. darbe marbe derken görmemişim. neyse, çok da bir şey kaçırmamışım diye düşünürken son şarkıda kozelek beni yine yakalıyor. bütün bir albüm "eh işte"yken, bir modest mouse şarkısı olan float on göğsümün üzerine oturuyor. halbuki ne kadar umutlu, ne kadar olumlu bir şarkı. ama işte bu adam söyleyince öyle olmuyor. yoruldum mark baba diyorum. çok yoruldum. on kere, yirmi kere şarkıyı çeviriyorum. mır mır bir kedi sesi gibi beynimin içinde dönüp duruyor. biz bu hayatla ne yapacağız mark baba?

Hiç yorum yok: