25 Temmuz 2016 Pazartesi

phantasmagoria in two


bugün bulaşık yıkarken bir yandan spotify listem açıktı. birbiriyle alakasız şarkılar gelip geçerken kulağım tim buckley'nin phantasmagoria in two şarkısına takıldı. o an bulaşıkları bıraktım ve ayakta kalakaldım. elimde bulaşık eldivenleri, su boşa akarken, gözüm bir noktaya daldı gitti. kendimi tutamadım, gözümden birkaç damla yaş düşüverdi. ağlamayacağım diye direndim ama hislerime karşı koyamadım. çalan kırılgan bir aşk şarkısıydı ama benim aklıma bu ülke geldi. bir boşalma anıydı. bir dalga gibi üstümden geldi geçti. geri çekildiğinde kendimi rahatlamış hissettim. şunu düşündüm, duygularıma kapılıp onların peşinden gitmemeliyim. öğrendiğim bir şey var ki; duygular anlık, gelip geçiyor. iyi hisler gibi kötü hislerin de gelip geçici olduğunu bilmeliyim ve bunun gönül rahatlığında kötü hissin bir süre sonra etkisini yitireceğini kendime hatırlatmalıyım. işte sahilde yürüyüp geldikten sonra huzursuz ruh halimin biraz yatıştığını unutmamak için bunu defterime yazıyorum. yazıyorum ki bir sonraki huzursuz hissettiğim anda defterimi açıp okuyabileyim. insan zihni unutkan. bir zaman, bir yerde mutlu olduğunu unutmaya meyilli. halbuki ben bir zaman mutlu olmuştum. şimdi kendime bu huzursuz hissin de geçeceğine ve tekrardan iyi hissedeceğim bir anın geleceğine dair telkinde bulunuyorum. depresyonun ayak seslerini iyi tanıyorum ve kendime iyi gelenin ne olduğunu biliyorum. bu ülke beni mutsuz etmek için elinden geleni ardına koymuyor ama ben güncel siyasetten bağımsız olarak iyi ve sağlıklı olmak için çabalamam gerektiğini biliyorum. iyimser biri asla değilim ama kötümser de olmak istemiyorum. dünya üzerindeki zamanımı olabildiğince beni iyi hissettirecek şeyler tecrübe ederek geçirmek istiyorum. yarın nerede olurum, hangi coğrafyada gözümü açarım bilmiyorum ama hayatta kalmak istiyorum. yaşamak istiyorum. müzik dinlemek istiyorum. 

henüz benim yaşımdayken bu dünyadan göçüp giden müzisyenleri görünce içim buruluyor. tim buckley mesela, phantasmagoria in two şarkısını yazdığında yirmi yaşındaymış. benden yedi yaş küçük. wikipedia'dan tarihi kontrol ettiğimde şaşırıyorum. hem hayranlık duyuyorum hem de hüzünleniyorum. kısacık ömrüne neler sığdıran müzisyenler, ressamlar, yazarlar var. onlar birer efsane olarak bugüne gelmiş. bense evrende çok küçüğüm ama bu durumla hiçbir sorunum yok. ben sıradan bir insanım ve sıradan bir insan gibi yaşayıp gitmek istiyorum. bu ülkeden bir yere sürgüne gitmek zorunda kalmak istemiyorum. sıradan bir insan gibi iç rahatlığıyla gülebilmek, sevebilmek, sevgimi yönlendirebileceğim mecralar/insanlar olmasını istiyorum, bu kadar. beterin beteri olduğunu biliyorum. daha kötü bir ülkede de doğabilirdim. geçen cuma yaşadıklarımız belki bir savaş değildi, farkındayım ama bizi travmatize etmek için yeterliydi. güneydoğu'da yıllardır insanların üstünden bombalar ve uçaklar geçtiğini biliyorum ve bize "sizin üstünüzden geçen bu bombalar neydi ki?" yaklaşımını kabullenemiyorum. benim kimseyle bir derdim yokken bana ve benim gibilere bunları reva görmelerine dayanamıyorum. 

neyse, asıl niyetim tim buckley'nin henüz yirmi yaşındayken yazdığı bu sevgi dolu şarkısı karşısında yaşadığım duygu yoğunluğunu anlatmaktı ama bana her şey ülkemi hatırlatıyor. genç insanların geride bıraktıkları eserlere her seferinde sevgiyle ve buruklukla yaklaşmaktan kendimi alamıyorum. "her yer yağmurlu, her yer korku dolu" diyor şarkıda. bence de öyle. dünyada güvenli bir yer yok ve bu beni korkutuyor.  pelin'in devrim stadında elinde gitarla bu şarkıyı çaldığı günlere dönmek istiyorum.

24 Temmuz 2016 Pazar

algiers: tuzsuz helvaya bire bir

ben algiers isimli atlantalı müzik grubunu bundan birkaç ay önce bugün olduğu kadar takdir edememiştim. kendi adlarını taşıyan ilk ve şimdilik tek albümlerini birkaç kere döndürüp rafa koymuştum. kendilerini daha ilk parçadan sevmiştim ancak belki de o zamanki ruh halime uygun düşmemişti. bu hafta birkaç gün bir şey dinleyemedikten sonra ilk dinlemek istediğim algiers oldu; çünkü aklımda politik, protest ve aktivist etiketleriyle kalmışlar. içinden geçtiğimiz dönem itibariyle bu şekilde tanımlanan bir müzik grubunu dinlemeyecektim de kimi dinleyecektim dedim ve algiers'ı kulağıma taktım. albüm benim için bu hafta anlam kazandı. iş yaparken onları dinledim, uzun sahil yürüyüşümde onları dinledim. lisedeki ingilizce hocamızın kulakları çınlasın; yorgun ve cansız görünenlere "tuzsuz helva gibi durma çocuğum" derdi. işte ben de bütün hafta tuzsuz helva gibi varlığımı devam ettirmeye çalışırken algiers dinleyerek kendimi topladım. bir atomun kütlesinin çekirdeğinde toplanması ve gerisinin boşluk olması gibi ben de varoluş enerjimi müziğin içine yoğunlaştırdım. bana şifa veren şey, beynimi parçalamasını istediğim bir müzikte kafamı sallarken duyduğum heyecandı. 



algiers'ın irony.utility.pretext şarkısını takdim ederken (zamanlaması manidar) afro-amerikalı vatandaşların davasına destek verdiğimi belirtirim. birlik ve beraberliğe ihtiyaç duydukları şu günlerde davalarından vazgeçmemelerini dilerim. bir oy hakları var. demokrasiye inansınlar. demokrasi her şeyi çözmekte. eğer siz de onların davasına destek veriyorsanız bu distopik parçayı birlikte söyleyebiliriz:   "d e s t r o y   p r i m i t i v e  m a n!"

"they said it's not enough
just to shoot us down
it's a sound that's systematized
it's a noise just to drown us out
but when your time is come
we'll all be there
just to watch you fall
and then one by one
all the parasites will just fall off
you put your vote in a ballot box
this one's marked undp
inscribe your
tyrant's name in blood
choice is the guillotine"

ayı kardeş serisi

      ayı kardeş serisi 1 numaralı resim: bundan sonra en çok hayvanları seveceğim temalı çalışmam

dün metroda laptop çantamı açtırdılar. iş icabı büyük ekranlı ve hantal bir laptopum var. sanırım büyüklüğü dikkat çekti, bilemiyorum. bunun içinde ne var dediler. laptop dedim. açabilir misiniz dediler. açtım. herkes elini kolunu sallayarak geçerken neden beni durdular şimdi diye alındım. halbuki kendi halinde, risk teşkil etmeyen bir görünümüm olduğunu düşünüyordum. acaba laptopum ile yürürken okumuş biri gibi mi göründüm. okumuşun şerrinden hepimizi koru yarabbi.

bütün hafta sadece bir kere sahilde yürümek dışında iş-ev arası gidip geldim. haftanın sonuna geldiğimizde o kadar bunaldım ki dün akşam içimde kilometrelerce yürüme isteği belirdi. eve gelir gelmez üstümü değiştirdim ve cadddebostan'a indim. oradan da fenerbahçe'ye kadar hiç durmadan yürüdüm. yürüdükçe açıldım. insanlar normale dönmeye çalışıyor gibiydi ve belki kendimi kandırmak olacak ama bu beni memnun etti. hayır, bu gerçekleri gözardı etmek değil ama ne bileyim, yaşamaya devam etmek ve vazgeçmemekti belki. bilemiyorum, tek isteğim günlük rutinlerimi normal bir şekilde devam ettirebilmekti. bisiklete binenleri, paten kayanları, çimlerde oturanları görünce benim de hayatımı olağan akışına döndürmem gerektiğini düşündüm. aksi takdirde akıl sağlığımı yitireceğimden korkuyorum. kalbim hala ağrıyor. içimde bir endişe var ki yok olmuyor. bu hafta bedenim bana fiziken bir tepki verdi. gün içinde bir-iki kere bir an geldi ve karnıma iğneler batıyor gibi oldu. kırmızı kırmızı noktalar belirdi ve bir kaşıntı gelip geçti. google'da arattım: vücuda iğne batması hissi diye. bir sürü fiziksel şeyi sıralamışlar ama bana dediği "sıkıntıdan yavrucuğum, sıkıntıdan." en azından vücudumun böyle tepkiler vermesini önlemeliyim. bunun önünü kesmeliyim. daha önceden geçtiğim sıkıntılı dönemlerde aldığım tavsiyeler hep bir rutin oluşturma üzerineydi. yıllar içinde bunu ben de fark ettim. moralimi bozan bir şey olduğunda artık depresif bir moda bürünüp yorgan altına girmektense kafamı meşgul edecek şeyler bulmaya çalışıyorum. ard arda börek, çörek, kek pişiren kadınları ilk kez üç dört sene önce anladım. ben de bir şeyler pişirmek istiyorum ve yemek yapıyorum. taze fasülye, kabak, bamya pek güzel. bu darbe ve karşı sivil darbe ikilisinden benim yanıma kâr kalan bir tek kağıtları bitirircesine yazmam oldu. hatta tekrardan blog yazmaya bile başladım ki bu benim için yeterince ilginç.

dün sahilde yürürken dakikalar geçtikçe kalp ağrımın hafiflediğini ve kaybolduğunu fark ettim. yaşamın içine katılmam gerektiğini düşündüm. bir süre daha kalabalık yerlere gidemezdim ancak elimden geldiğince kendi hayatımı normale döndürmeliydim. çantamı mı kontrol edecekler, buna yapacak bir şeyim yok, etsinler. geçen hafta bugün hiç susmayan whatsapp grupları korkudan artık ses etmez oldu. annem bile telefonu kapatırken "hükümetimiz en iyisini bilir" diye kapatıyor (to be on the safe side). bir yandan gülüyorum, bir yandan geleceğime dair endişeleniyorum. benim tek istediğim gençliğimi yaşamak (eğer hala gençsek?) ne zaman şu ülkeden dışarı adımımı atsam enerji patlaması yaşıyorum, kendimi tanıyamıyorum. ama yaşlanan ailemi ve arkadaşlarımı bırakmak da istemiyorum. ben böyle düşündükçe arkadaş grubunda odadan en son çıkan ve çıkarken ışıkları söndüren kişi olmaktan çekiniyorum. bu da başka türlü bir yalnızlık getiriyor. kendi memleketinde herkesi bir bir yolcu ederken geride kalan kişi olmak hüzünlü. giden arkadaşlarım için en iyi şeyleri diliyorum. umarım ben de kendi iyimi bulurum.

                           ayı kardeş serisi 2 numaralı resim: arkadaşımla gökyüzünü seyrediyorum temalı çalışmam

dün yürürken ev arkadaşım aradı. eğer hala sahildeysem yanıma geleceğini söyledi. eve girmeye niyetim yoktu, onu bekleyebileceğimi söyledim. bir süre sonra yanıma geldi ve biraz da onunla yürüdük. sonra biz de çimlere oturduk ve gelip geçen köpekleri, bir taşın üstüne kıvrılan kedileri seyrettik. uzun uzun hayvanlar alemini inceledik. tüylerini, ayaklarını, yüzlerindeki ifadeleri. onları seyrettikçe yumuşadığımı hissettim. içime bir huzur geldi. sanki geçen hafta bu saatte yanı başımıza atılan bombaları duyan ben değildim. sanki geçen hafta bu saatlerde pencereleri zangır zangır titreyen bir evde yanı başında annesi ağlayan ben değildim. bu şirin köpeklere ve kedilere sarılmak istedim. bir süredir resme tekrardan dönüş yapmıştım (bu da ayrı bir hikaye). sonra darbe içimdeki resim sevincini bıçak gibi kesiverdi. kendi kendime dedim; işte benden almaya çalıştıkları bu. izin vermemem gereken bu. elimdeki tek ömrü almalarına izin vermemeliyim dedim. geçen haftaya kadar müzik dinleyip, resim yaparken şimdi neden paralelize olmuş gibi salonda oturuyorum dedim. yaşamaya devam etmem lazım. kimseye inat olsun diye değil, kendim için hayata devam etmeliyim. sağlıklı olan bu. benim kendime karşı bir sorumluluğum var; o da ruh halimi belli bir noktanın üzerinde, stabil olarak muhafaza etmek. bu nedenle bu sabah bir haftanın ardından tekrardan çizim yapmaya başladım. hayvanları çizmeye karar verdim. hayatımda ilk kez hayvanları resmediyorum. bu nedenle zorluk yaşıyorum. bir seriye başladım: ismi ayı kardeş serisi. ilk resim, artık sevgimi sadece hayvanlara vereceğim temalı. ikincisi de ayı kardeşle gökyüzünü seyretmek üzerine. ikincisinde ayı kardeşi biraz büyük kedi gibi çizmişim ama olsun. ayı arkadan nasıl çizilir ya?

ayı kardeş başta olmak üzere tüm hayvanlar alemine sevgi ve selamlarımı iletiyorum. 
geyik kardeş yolda. 
to be continued...

20 Temmuz 2016 Çarşamba

miras kavgası

içimde derin bir boşluk var. sanki bir yakınım ölmüş gibi bir boşluk. kalbim de ağrıyor. sanırsam psikolojik. belden yukarımı esneten hareketler yapıyorum ama bir türlü fayda etmiyor. bugün kendimi zorlayıp pilatese gittim. biraz iyi gelir gibi oldu ama gecenin bu vakti tekrardan bir ağırlık çöktü. fiziksel bir şey olmadığını biliyorum, bir sene önce tetkikler yaptırmıştım. ne zaman sıkılsam böyle oluyor. yıllar içinde depresif ruh haline girmemek için neler yapmam gerektiğini, bana nelerin iyi geldiğini gözlemleyerek öğrendim. birinci iyi gelen şey fiziksel hareketimi arttırmak. bu nedenle kendimi zorluyorum. sonra bir şeyler üretmek. yazmak yazmak, belki yemek yapmak, bir şeyler çizmek. böyle durumlarda film izleyemiyorum, dikkatim dağılıyor. bol bol müzik dinliyorum. kulaklarım kanayana kadar müzik dinlemek istiyorum. mesela bu akşam scofield konseri vardı ama iptal oldu. bu, bu sene içerisinde ülkenin içinde bulunduğu durumdan ötürü iptal olup da gidemediğim ikinci konser. konseri yemişim, bize bir şey olmasın. bundan bahsetmekten utanıyorum, arkadaşın iptal olan yıllık iznini, tatile harcadığı ve geri alamayacağı bir ton parayı düşündükçe ben utancımdan susuyorum. biz müziği evde de dinleriz.
*
en son okuduğum kitabı da yarım bıraktım, onun yerine sabahattin ali serisine başladım. lisede kürk mantolu madonna ve kuyucaklı yusuf'u okumuştum ama bir de şimdi okumak istedim: içimizdeki şeytan. ben liseden beri pek az türk romancısı okudum. bu yaşımda içimden onlara geri dönme isteği geldi. yakın zamanda akçay'a gittim ve her kuzey ege'ye gidişimde andığım gibi, edremit'te doğmuş büyümüş olan sabahattin beyi tekrardan andım. vatanına olan kalp kırıklığını düşündüm. henüz 15 temmuz olayı olmamıştı bile. zaten olmasına gerek var mıydı? son üç yılda yaşanan olaylar beni de küstürmüş, kırmıştı. herkes bir şey diyor ya, benim en net kapıları kapattığım an 2014 mart'ı yerel seçimleriydi. o gece okulda bütün ankara'nın oylarını saymıştık ve saydığımız oy ile açıklanan oy birbirini tutmuyordu. bundan sonra gelen her şey kapanan kapıya yalnızca bir kilit daha vurdu. vurdu vurmasına ama ben ilk kez bugün, temmuz 2016 tarihinde vatanından uzakta bir ömür geçiren şairleri ve yazarları anlıyordum. ben de vatansız hissediyordum. memleket uzakta, sisler içinde güzel bir idea gibiydi. memleket hasreti çekmek için illa kilometrelerce öteye gitmek gerekmiyordu. aidiyet hissim yoktu, ah keşke olsaydı. bundan sonra sokaklar beni öldürmek isteyenlerle doluydu. beni korkutan tepedekiler değil, sokakta yanından geçtiğim adamdı. taksisine bindiğim şoför, bakkaldaki amca, vapurda yanına oturduğum çocuk, sokakta arkamda yürüyen erkekti. biz yaralı bir köpek görsek üzülüp, yardım etmeye çalışan insanlardık ama onlar üstümüzde tepinip, bizi öldüresiye döven canilerdi. biz bunlarla baş edemezdik. biz kimseye vuramazdık ama onlar bir lafla bizi kan revan içinde bırakırlardı. daha önce bıraktıkları gibi, daha önce öldürdükleri gibi acımadan öldürüp, bir kırbaç da tanrıları için vururlardı.
*
nâzım'ın şiirleri mesela, meğersem ben bu şiirleri hiç anlamamışım. bu yaşımda anlamaya çalışıyor ve bir sigara tiryakisinin pakete uzanması gibi nazım'ın şiirlerine uzanıyorum. sabahattin ali sonra. canım kitabı yarım mı kalacak bilmiyorum ama onun memlekete gücendiği gibi güceniyorum ben de bu toprağın insanına. cahit sıtkı'nın idealindeki memleketi ben de istemez miyim? isterim ya, hem de nasıl isterim.

lise birinci sınıfta hocamızın zorla okuttuğu yakup kadri eseri yaban'ı bundan bir sene önce, bombaların hemen ardından ülkeye yoğun bir şekilde öfke hissettiğim bir dönemde tekrar okumuştum. birden bire aklıma gelmişti, biz de birer yaban mıyız acaba demiştim. basım yılı 1932 olan bu kitap, 2016 yılında bana ne çok şey anlatıyordu. bazı yerleri dönüp dolaşıp tekrar okuyorum. bu gece raftan bu kitabı aldım; altını çizdiğim yerlere şöyle bir göz attım.

"gün geçtikçe daha iyi anlıyorum. türk "entelektüel"i, türk aydını, türk ülkesi denilen bu engin ve ıssız dünyada bir garip yalnız kişidir. 
bir münzevi mi? hayır; bir acayip yaratık demeliyim. öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat olduğunu bildiriyor. 
her memleketin köylüsüyle okumuş yazmışı zümresi arasında, aynı derin uçurum var mıdır? bilmiyorum! fakat okumuş bir istanbul çocuğu ile bir anadolu köylüsü arasındaki fark, bir londralı ingilizle bir pencaplı hintli arasındaki farktan büyüktür. 
bunu yazarken elim titriyor."
benim de elim titriyor. kalbim atıyor. biri internette demiş, yufka yüreğimin içine edeyim diye. al benden de o kadar! benim de yufka yüreğim batsın, polisin dövdüğü kim olursa olsun resmini görünce içim kötü oluyor. bizler de aile kavgasına kurban gittik iyi mi? düşman kardeşlerin miras kavgasına.

19 Temmuz 2016 Salı

"you are on earth. there is no cure for that"*

kafamdan ışık hızıyla düşünceler geçiyor. kalbim yırtılacak gibi ve sol göğsümde bir ağırlık var. cuma gecesinden beri uyuyamıyorum, yorgunum ve her şeye yabancıyım. göğsümü açmak için hareketler yapıyorum. kollarımı iki yana açıp, göğüs kafesimi şişiriyorum ama yine de aldığım hava yetmiyor. cuma akşamı istanbul'dan ankara'ya annemi ziyarete gitmek için yola çıktığımdan beri varacağım yere varamamış gibi hissediyorum. bir şey oldu. bir şey oldu, kötüler bir şey yaptı ve ben fiziken bulunduğum yerde değilim.

cuma akşamı saat 9'da esenboğa'ya indim. kızılay'a giden otobüslerden birine binip önce emniyet genel merkezinin, sonra genelkurmayın, ardından da meclisin önünden geçtim. eve adımımı attığımda saat 10'du ve 10.30'da askerlerin istanbul'da köprüleri kapattığı haberi geldi. ardından genelkurmaya girildiğini, ardından silahlı çatışmalar çıktığını, ardından emniyetin basıldığını gördük. bütün bunlar benim yarım saat önce geçtiğim yerlerde oluyordu. telefonuma bir bir mesajlar gelmeye başladı, whatsapp grupları hareketlendi. “neler oluyor? iyi misiniz? sokakta mısınız?” temalı mesajlaşmalar oldu. havaalanında olacağımı bilenler aradı. neyseki evime varmıştım. varmıştım ama güvende değildim. sonra jet sesleri duymaya başladık. bomba mı jet sesi mi ne olduğunu anlayamadığımız şiddette seslerin ardı arkası kesilmedi. ne bileyim ben ne sesi? f16’yı sadece bayramlarda görmüş insanım. elbette korkarım. dikmen'deki arkadaş evinin balkonundan meclisi çekiyordu ve gökyüzünden yağan ateşleri görüyorduk. sonra mit'in yakınında oturan arkadaş masanın altına sığındığını söyledi. çatışma olduğu haberini bana televizyondan önce o muhitte oturan adam verdi. korkuyorum öleceğim herhalde dedi. whatsapp konuşması esprili bir şekilde başlamıştı ama hakkınızı helal edin noktasına geldi. bizim ev, arabayla meclise 15 dk'lık mesafedeydi. yargıtay lojmanlarına, trt'ye, köşk'e yakındık. neredeyse evin balkonundan olan biteni seyrettik. tai lojmanlarından video yolladılar, bahçeli’den yolladılar, gazi hastanesinde gece nöbetinde olan arkadaş hastanenin kırılan camlarının fotoğrafını yolladı. ilker'de oturan buzdolabının çatlayan raf camlarını çekip yolladı. duyduğum her şiddetli seste -ki bu yaklaşık 10 dk'da bir- öleceğimizi düşündüm. aslında ankara'ya haftaya gelecektim ama o zaman bir arkadaşın istanbul'da nikahına katılacağım için biletimi 15 temmuz akşamına almıştım. saatler ilerledikçe tek düşündüğüm şu oldu; artık tesadüf mü kader mi ne dersen de, demek ki buraya bu akşam gelmemin bir sebebi varmış dedim. annemin yanında olmak ve hatta onunla ölmekmiş dedim. meclise üçüncü bombayı attıklarında camlar zangır zangır titredi. dedim herhalde evin az ötesine attılar, o sırada televizyonda son dakika haberi geçti, meclise üçüncü bomba atıldı diye. bizim eve değilmiş diyerek bir nefes aldım. bak bu çok korkunçtu: bir yerlerde başkalarının üstüne gelen bombanın ardından, benim üstüme gelmediği için derin bir nefes aldım. her şey o kadar yanlış, o kadar insanlıktan uzaktı ki topluca aklımızı yitirdiğimizden emindim. bu seferki bomba mıydı? bombaymış, trt'ye atılmış. bu seferki bomba mıydı? değilmiş, ses bombasıymış. bu seferki kesin bomba evet, gölbaşı'na atılmış soru-cevaplarıyla geçen bir gecede jetler hiç durmadı. sesler hiç kesilmedi. sabah 8'e kadar sürdü bu durum. çıldıracağım sandım. her seferinde camlar titriyor, apartman sallanıyor. daha önce hiç duymadığımız şiddette sesler kulağımızdan kesilmiyor. belli bir saatten sonra saat başı okunan selalar ve fetih suresi olduğunu sonradan öğrendiğimiz ve bana ışıd'ı anımsatan bir garip sureye başlandı. cihada çağıran ve “sayın cumhurbaşkanımızın adina” diye bize seslenen bir hoca. hem de tüm gece ve bütün cumartesi boyunca. dine inanmamama rağmen bu toprakların bir kültürü olarak ölürsem camiden cenazemin kaldırılmasına takılmazdım; yani daha önce bu konuyu hiç düşünmemiştim bile ama artık onu da istemem. hayatımda ilk kez vasiyetim olsun diye içimden geçirdim, ölürsem cenazem bu camilerden, bu hocalarla kalkmasın. kimsenin inancıyla işim olmazdı ama bir süredir onların tanrılarına ve dini pratiklerine bilenmeye başlamıştım. cuma gecesi itibariyle de dinlerine  bildiğim küfürleri sıralar hale geldim. her saat başı dediği "allah, muhammed ve cumhurbaşkanının adına" çağrısı ile aklıma gelen tek şey şuydu: darbe diye başladık ama islami devrim ile noktalıyoruz . sabah 4 olmuştu ve halen jetler vızır vızır uçuyordu. annem bana “ışıkları kapa, ışıkları kapa görmesinler!” diye bağırdı. o sırada kablolu yayın gitti. sizi bilmem ama benim internetim hiç çekmedi. google sayfası bile açamadım. karanlıkta sessizce otururken, elimde telefon, filmin sonuna geldiğimizi görüyordum. 30×50 ebatındaki bayraklarıyla darbeyi önleyen halkımızla gurur duyan bir iktidarımız, selalarla meydanlara dökülen imanlı insanlarımız vardı. annem bir köşede ağlıyor, ben öylece boşluğa bakıyordum. 

sabah 6 olduğunda biraz kestireyim dedim. saat 8'de  şiddetli bir bomba sesiyle yerimden fırladım. ilk dediğim siktir demek oldu. bomba mı, ses bombası mı yoksa alçaktan uçan bir jetin yankısı mı bilemedim; ama beni yerimden zıplatmaya yetti. bütün gece ağlamamıştım ama o an sinirlerim boşaldı ve yere çöküp hüngür hüngür ağladım. telefona baktım, hemen gelen mesajları gördüm: "arkadaşlar ses bombası galiba." gittim televizyonu açtım. kablolu yayın gelmişti. beş para etmez televizyon kanallarında yeni bir bomba haberi mi var dedim, akıncılara bir şey(?) attıkları haberini gördüm. bunun üstüne tekrar sela okundu. sonra tekrar okundu. sonsuza kadar sela okundu. bütün cumartesi ve pazar günü hiç aksatmadan iki saatte bir insanları sokağa davet eden hoca, benim sokağa çıkanlara karşı olan nefretimin üstüne ateş atıp durdu. kornalar kornalar, hiç susmayan kornalar... sela, korna, sela, korna döngüsünde geçen bir hafta sonundan sonra pazar günü istanbul'a dönüş için yola çıktım. havaalanına giden otobüslere binmek için kızılay'a geldim ancak kızılay demokrasi şöleni için tahsis edilmişti. tüm yollar kapalı, tüm yollar eli silahlı polislere emanetti. ben de otobüslerin bir diğer durağı olan stadın karşısına gitmek için bir taksi buldum. taksiyle meşrutiyet, ziya gökalp ve sıhhıye'den geçerken kırk yıllık hitit güneşine bile onun resminin asıldığını gördüm. kendimi bildim bileli hitit güneşine hep bir sevgim vardı ve böylesi bir günde üzerine resim asılarak onun ırzına geçildiğini düşündüm. o sırada taksicinin dikiz aynasına doğru eliyle bir rakamı yaparak; "tek bir üniformalı bırakmıyorlar, tek bir tane" sözlerini işittim. sustum. bundan sonra yapmam gereken işte buydu: susmak. yaşamak istiyorsam, dövülmemek istiyorsam tek yapmam gereken susmaktı. sonra telefonum çaldı ve amcam bana panik yapmamam gerektiğini ama sabiha gökçen'de bir çatışma olduğunu bildirdi. bende nasıl bir şans vardı diye düşündüm. ankara'ya gelirken darbe oluyor, istanbul'a dönerken çatışma çıkıyor dedim. ama biliyordum ki bu bir tek benim talihsizliğim değildi.

uçak rötar yaptı. havaalanında x-raylerden geçtikten sonra kurulmuş olan polis masasına kimliğimi verip, tc numaramı kayıt etmelerini izledim. buna karşı çıkan biri polisle ağız kavgasına girdi. ben kendi kendime polis karşısında vatandaş olarak ne gibi haklarımın olduğunu adamakıllı öğreneyim dedim ama sonra kendime güldüm. bundan sonra öğrenmesem de olurdu. bu bilgiler hiçbir işime yaramayacaktı ki.

sabiha'ya gecenin bir yarısı indim. ellerinde yeşil osmanlı tuğralı bayraklar sallanan adamların tekbir sesleri arasında otobüs bir türlü ilerleyemedi. yollar kapalı, demokrasi şenliğini kutlayan insanlar çaldıkları kornalarıyla birer kahramandı. bense ankara'dan çıktığımdan beridir bir türlü hedefime varamayışım ve önüme sürekli engeller çıkışıyla adeta after hours filmi icindeydim. bu iki ucu boklu değnek olan oyunda ne desen darbeciydin.

eve vardığımda kulağımda tekbir sesleri yankılanıyordu. buzdolabından soğuk su alırken bir sene önce dolabın kapağına astığım, fransa'nın nice şehrine ait 30'larda çekilen siyah-beyaz eski fotoğrafa gözüm takıldı. doğru ya, benim cuma sabahı nice'deki kamyon olayını duyunca tüylerim diken diken olmuştu. olayın oluş şeklinin vahşeti bir yana, promenade des anglais caddesinin resmi bir yıldır buzdolabımda asılı durmaktaydı. geçen sene bir yaz okulu için oraya gittiğimde çok beğenip almıştım. hem de tam bu zamanlar, temmuz ayı ortası. ama sanki bu olayı duymamın üzerinden çok gün geçmiş gibiydi. 15 temmuz 2016 cuma gününün üzerinden çok uzun zaman geçmiş ve o hafta sonu yaşadığım en uzun hafta sonu oluvermişti. karşımda artık benim için ölümle eşleşen bir caddenin fotoğrafı, kulaklarımda tüm gece aralıksız devam eden bomba sesleri ve tüyler ürpertici sureler ile bir hafta sonunu daha bitiriyordum. 

*samuel beckett. bahar malik vesilesiyle.

5 Kasım 2015 Perşembe

fabrika ayarlarına döndük mü?

otobüsle esenboğa'ya gidiyordum. otobüs tam tren garının önünden geçerken zaman yavaşladı. o geçiş bana uzun bir zaman dilimi geldi. dolu dolu, ağır bir zaman dilimi. başımı sola çevirip tren garına baktım. yarım dakikadan az ama ensemden başlayarak tüm vücudumda keskin bir ürperti hissedecek kadar uzun bir süre. işte şehir şimdi griydi. garın karşısındaki lunapark o an olabilecek en manasız görüntüydü. hareket eden dönme dolaba ve roller coaster'a gözüm takıldı. gar meydanı artık acı demekti fakat hemen karşısındaki lunaparkta insanlar eğleniyordu. halbuki o meydana bir daha nasıl adım atılırdı? bir sağdaki lunaparka, bir soldaki gara bakakaldım. hayata anlam veremedim.
***
bir seçim daha geride kaldı. bu sefer sonucu çok çabuk sindirdim ve önüme baktım. seçim sonrası internette dolanan capslere güldüm, günlük işlerimi yapmaya koyuldum. ertuğrul özkök gibi adamlara göz atıp eğlendim, hatta cümleleri seçerek yanımdakilere yüksek sesle okudum. şimdiye kadar her seçimde hissettiğimden farklı bir şey hissetmedim. bir istisnası 7 haziran'dı; o da belleğimde hoş bir anı olarak kalacak nasılsa. bir neslin '77 yılındaki ecevitli seçimleri andığı gibi anacağım galiba; tarihte bir zaman verdiğim oyun akabinde seçim sonuçlarından tatmin olmak ne demek, onu gördüm en azından. güzel bir hismiş. 1 kasım sonrası ise çok ama çok uzun zamandır hissetmediğim bir öfkesizlik hali hissettim. okuduğum bütün köşe yazılarına kızdım ama öfkelenmedim. hepsinde bir şeyler yanlıştı, bir şeyler eksikti. en doğrusunu elbette ben bilmiyordum ama kendimce fikirlerim vardı. açıklayacak takatim yoktu. ben de bildiğim şeyi yapmaya devam ettim, müzik dinledim.  
***
julien baker memphis, tennessee'den henüz yirmi yaşında gencecik bir kız. ilk albümü sprained ankle'ı ekim ayında yayınlamış. kendisinden sharon van etten'ın paylaşımı vesilesiyle haberdar oldum ve son bir haftamı albümü dinleyerek geçirdim. julien baker yumuşak sesiyle sakin sakin şarkılarını söylemesine rağmen bağırmayı da ihmal etmeyen biri. hayata karşı öfkeli değil ama bir hayli kafası karışık. samimiyet ve dürüstlükle kalbini ortaya koyduğu belli. büyük lafları, büyük hikayeleri yok. kalbini açan her müzisyene hissettiğim yakınlığı hissettim. lisans eğitimimi bitirip daha çok konser vermeyi bekliyorum diyor bir röportajında. müziğe zaman ayırdığı için curve altı kalmaz umarım.


eaves ismiyle müzik yapmakta olan joseph lyons henüz ilk albümü what green feels like'ı nisan ayında çıkarmış. doğma büyüme manchesterlı, sonradan leeds'e taşınmış olan müzisyen 23 yaşında. etkilendiği isimler arasında bob dylan, neil young gibi isimleri sayarken, benim aklıma da nick drake ve zaman zaman müzikalitesi açısından jeff buckley'i getiriyor (huyum kurusun, yeni bir müziği var olan başka birine benzeterek tanımlamaktan kaçamıyorum). röportajlarında ilk gençlik döneminde çokça metal ve grunge dinlediğini söylemiş ki bu müziğinden hissediliyor. biraz sert olmak iyidir, ne de olsa nick drake damarı kalbimizi kırmakta. what green feels like albümü baştan sona eli yüzü düzgün bir albüm. hazır kış da gelmişken battaniye altında dinlemeye müsait.



teksas kökenli, halihazırda nashville'de müzik yapan conner youngblood elektronik, elektrofolk, efendime söyleyim zaman zaman yatak odası kayıtları tadında müzikler icra eden yirmi dördünde bir arkadaş. şimdiye kadar iki tane ep çıkarmış. ikincisi, the generation of lift henüz çok yeni. kendime çok yakın bulduğum bir müzik türü icra etmiyor. açıkçası birbirinden farklı türde şarkıları olduğu için sevip sevmediğimi ben de anlayamadım ama emin olduğum bir şey var; o da badlands şarkısına güney dakota'da çektiği şu klibin çok güzel olduğu. bu arada bir de yale'den mezun olmasın mı? (demek bu arkadaş da her şeyi yapanlardan, yetersizlik hissiyle doluyorum). neyse, eline sağlık kardeş, şarkı da klip de on numara.

29 Ekim 2015 Perşembe

beach house - 2015

güzel şey duymaya, güzel haber almaya hasretim. arada güzel yerler görüyorum ama bir de etkisi çabucak geçmese. ah bizim yerden hiç kalkmayan başımız ve dinmeyen acımız. arada kendime hatırlatıyorum, metin ol çocuğum diye ama buralarda dertsiz ve tasasız bir gün geçmiyor. metin olmak zor, umutlu olmak daha da zor. ben kime ve neye inanacağım diye düşünürken, müzik çıkageliyor. en karanlık gecede müzik kelimenin tam anlamıyla çıkıp geliyor. bomba sesi, ağlayan anne sesi, feryat figanın tam ortasında teselliyi onda buluyorum. kalbimde tatlı bir heyecan hissettiren müzik bana devam etme gücü veriyor.
***
beach house bize ne yaptı böyle? aynı ay içinde iki albüm peş peşe geliverdi. göğsümün üstündeki ağırlığı hafifletmesi umuduyla ilk albümün başına oturdum. beni artık ne iyi edebilir derken, eylemsizliği ve depresyonu reddetmem gerektiğini bilip de bu konuda yine de zorluk yaşarken kendimi depression cherry'nin kollarına bırakıverdim. levitation, space song ve ppp en sevdiklerim oldu. bütün bir ay bu albümü dinledim. çok ama çok özlediğim eski bir dostu şimdiki evinde, dünyanın en güzel şehirlerinden birinde ziyaret ettiğimde bu albüm kulağımdaydı. beraber aynı yatakta yatarken, sanki on sene öncesindeymişiz gibi, bu albümü dinleyerek uykuya daldık, depression cherry rüyalarıyla güne uyandık. uzun zamandır kimselerle kuramadığım yakınlığı eski dostları evlerinde ziyaret ederek kuruyordum. kısa zamanlara sıkıştırılmış seyahetlerde eski ilişkileri güncellemeye çalışıyor, kaçırdıklarımızı yakalıyor ve yeni anılar biriktiriyordum. sevdiğim biriyle uykuya dalarken beach house dinlemek benim için öyle duygu yüklüydü ki buna biraz benzeyecek bir his için neler vermezdim diye düşündüm. sonra kendi evime döndüm. evirdim çevirdim, albümü daha kaç kere dinledim. bir süredir uyurken kulaklığı kulağımda tutmuyordum. ne de olsa yetişkin olmak böyle şeyleri kaldıramıyordu. fakat depression cherry beni özüme döndürdü. kulağımda müzikle uykuya dalarken beach house'u tanımlayan "rüya/gençlik düşleri/dream pop" gibi sözcükleri düşündüm. zihnimde çağrışım yapan görüntüler ve içimde uyandırdığı hisler ile neler neler yapabilirdim, bir sürü şey. zamandan ve mekandan bağımsız olarak konuşabileceğim duygu durumları hissediyorum. en çok da özlem hissi belirginleşiyor. ikinci albüm olan thanks your lucky star geldiğinde ben kendimi çoktan nostaljinin içine gömülmüş buluyorum. hani nostaljik olmayacaktım, hani nostaljiyi mutsuzluğa uzanan bir yol ve bugünü yaşamaya bir engel olarak görüyordum, ne oldu böyle? beach house beni bu iki albümle fazla nostaljik yaptı. bu hissi azaltabilmek için sevdiğim birkaç insana bir şeyler yazdım. özlemimi belirttim. beach house üzerine yazıştık, birbirimize şarkılar yolladık. nostaljiyi yenmem için, benim nostaljimin içinde olan insanlara ulaşmaktan başka çarem yoktu. yolumun düştüğü bir iskoç şehrinden üç tane kart attım. 

geçmişle şimdinin farkının ne olduğunu düşünüyorum. artık hislerimle nasıl başa çıkacağımı -sanırım- biliyordum. kendimi yıpratmıyor, özlem hissi duyan kırılgan tarafıma şefkatle yaklaşmaya çalışıyordum. yine de ikinci albümün kapanış şarkısı somewhere tonight'ta takılı kalmaktan kendimi alamadım. albümün tamamını bir tarafa ittim ve sadece somewhere tonight'ı dinledim. kalbim kırıldı. sanki sevdiğinden bu gece ayrılmış gibi hüzünlendim. kendimi buruk hissetmeye başladım. virgin suicides filminin balo sahnesi geldi gözümün önüne. ya da ali: fear eats the soul filminin dans sahnesi. olmayan bir aşka üzülüyor, yaşamadığım bir duygu durumunu tecrübe etmeye çalışıyor gibi anlamsız bir çaba içerisine giriverdim. aklıma gelen en iyi ihtimalle lise dönemleri, üniversite başları; sadece saf bir sevgi hali. kendi başına, kendi halinde platonik hisler. büyüdükçe gerçekliğinden şüphe duyduğum şeyleri özlemeye başlıyorum. çocukluk demiyorum, saflık da değil. o da o zamanın gerçekliğiymiş. bir baloda sevdiği çocukla dans edemeyen kız gibi dinliyorum bu şarkıyı. bunu başka bir şarkıya benzettiğimi düşünüyorum, acaba neye diye günlerce kafamdan geçirirken, the smiths'in well i wonder'ına benzettiğimi buluyorum. sonu bana bu şarkıyı hatırlatıyor. 

bir aydınlanma hali yaşıyorum. ışıklar sönüyor. kendimi, hayatımı ve beni tatmin etmeyen şeyleri düşünürken, sırf düz bir eğride giden ruh halimi sürdürmek için verdiğim çabanın anlamsızlığını fark ediyorum. bilinçli olarak göz ardı ettiğim şeyler batmaya başlıyor; sokaklar, kalabalık, trafik, kaosun hakim olduğu bu şehir midemi bulandırıyor. kendimle kaldığım iki albüm süresi boyunca özlemini kurduğum şeylerin uzakta olması gerçeği beton etkisi yaratıyor. hissettiğim her neyse hep peşimsıra gelecek. iyi ki arada böyle albümler çıkıyor da nefes alabiliyorum. 

hadi bir sonrakine kadar kalabilirsek sağlıcakla kalalım. 

içimi soğutmak için

eve yakın, sürekli gittiğim bir starbucks var. kahve makinası alsam daha ekonomik olacak ama asıl amacım dışarı çıkmak, uzaktan da olsa insan içine karışmak. baristaları tanıyorum, şirin bir kız ve ankara'dan bir arkadaşıma benzettiğim bir çocuk. çocuk diyorum, muhtemelen benden küçük. at yelesi sarılığında kıvırcık saçları var. sanki öğrenci. ben onu görünce arkadaşımı görmüş gibi oluyorum. laptop başında yapacağım şeyleri yapıyor, arkadaşlara mailler yazıyor, bir şeyler okuyorum. bu sırada kulağımda hep müzik var. müzik ile gerçeklikten kaçamıyorum. sadece şu oluyor; kötülükler daha kötü, güzellikler daha görkemli görünüyor. içimi soğutmak için müzik dinliyorum. bir arkadaşın kendini dış dünyadan soyutlayan ve her türlü iletişimi reddeden dedesine doktor demiş ki bundan sonra haberleri takip etmek yok. gazete okumak yok. televizyonda sadece eğlence programı seyredeceksin. düşünüyorum, belki bana da bu gerek. böyle yapmak istemiyorum ama her gün gördüklerim ve duyduklarımla yaşamak da ağır geliyor. bir yanda acı dolu olaylara tanık olurken, bunları arkamızda bırakıp da nasıl devam edelim diyorum. kendi içime dönmek bile beni utandırır oldu. kendime dair bir şey anlatmak, güzel bulduğum bir şeyi paylaşmak bile ayıp gelir oldu. tarihin başlangıcı olarak uludere'yi değil, gezi'yi değil, soma'yı aldığımızda bile ne çok acı var. ilk anda aklıma bile gelmiyor. hemen sayamıyorum. bir şeyler olduğunu biliyorum ama sindirmeye vaktim olmamış, nefes alacak süre geçmeden bir dalga daha gelmiş üstümüze. vapurla karşıya geçtiğim bir gün etrafıma davutoğlu misali üç yüz altmış derece açıyla bakıyorum. bir ağaç yok, tek bir tanecik yeşil göremiyorum. bu ne çirkin şehir. sadece burası da değil, her yer böyle. sırtımı dayayacağım, göğsümü yaslayacağım bir ağaç gövdesi bulamazken kendimi insanlıktan ve medeniyet dediğimiz tek dişi kalmış canavardan tiksinirken buluyorum.  
***
evde vakit geçirmek ya da görece sessiz saatlerde bacaklarım beni bırakacak noktaya gelinceye kadar yürümek en sevdiğim iki aktivite. bunları yaparken kulaklıkla son ses müzik dinliyorum. bu aralar takıldığım iki grup var. ilki norwich, ingiltere'den piyano-davul-saksafon üçlüsü olan mammal hands. gogo penguin'in de bağlı olduğu gondwana records etiketiyle 2014 yılında çıkan animalia isimli bir albümleri var. p.'nin yorumuyla "kaliteli, düzgün tempolu, notalı şarkılar. çok güzeller ama biraz konservatuar insanı havası var. çok iyi eğitim almış, bilinçli seviyede yapılmış." okul ile ilgili soru işaretlerimin olduğu bir sırada eğitimin her türlüsünün biraz da kibir getirdiğini düşünmekten kendimi alamıyorum. iyi ya da kötü değil, sadece bir tespit olarak sunuyorum bunu. konumuzla alakalı değil, bu çocukları böyle şeylerle itham etmiyorum. bilakis, sağolsunlar, sayelerinde güzel şeyler dinliyorum. gogo penguin'le turlamaları haricinde 2015 yazında montreal caz fetivalinde sahne aldılar ki yakın zamanda başka mecralarda görmeye başlayacağımızı umuyorum. animalia'ya kefilim.



ikinci grup ise seattlelı dörtlü olan industrial revelation. piyano, bass, davul ve trompetten oluşan grup, 2005 yılında davulcu d'vonne lewis tarafından kurulmuş. lewis dededen başlayarak jazz müzisyenlerinden oluşan bir aileden geliyormuş ve çocukluğundan itibaren jazz efsanelerini dinleyerek büyümüş. grubun diğer üç müzisyenini değişik mecralarda dinleyerek kafasında kurduğu müziği paylaşabileceğini düşündüğü isimleri bir araya getirmiş. bu arkadaşlar da okullu, akademik jazzcı. şimdiye kadar iki albümleri, iki single'ları ve canlı performans kayıtlarından oluşan albümleri mevcut. içimde çocukça bir taraf var, gördüğüm her siyahi/melez adamı jazz ya da blues ile özdeşleştiriyorum. industrial revelation sağolsun, bu sefer yanılmadım. 
 

31 Ağustos 2015 Pazartesi

biraz tutku, biraz torres

bu hafta içime tatlı bir heyecan salarak dinlenmeyi bekleyen iki albüm var.  biri yo la tengo'nun stuff like that there'i, diğeri ise beach house'un depression cherry'si. şöyle bir düşününce uzun süredir sevdiğim bir grubun/müzisyenin albümünü beklemekten uzak bir dönem geçirmişim.  bu tatlı heyecanı yeniden hissetmek güzel. bir zamanlar harıl harıl albümleri indirecek mediafire, rapidshare ya da torrent linkleri ararken, artık spotify'a yüklenmesini bekliyorum. özene bezene kıymetli zamanlar yaratıp, ilk dinleme anını mükemmel kılmaya çalışıyorum. müziğe erişme olanaklarım değişse de eski heyecanımı koruduğumu görmek beni memnun ediyor. yetişkin dünyasında kaybolup gitmekten korkuyorum. müziklerimi kaybetmekten, yollarda dinlediğim şarkılar yerine başka şeylerle ilgilenmekten, müziğin çimento olduğu dostluklara yabancılaşmaktan korkuyorum. bunlardan ayrı düşmek kendi özümden uzaklaşmak gibi. bu yeni yetişkin hayatında bazen bocalıyorum. ama halen merak ettiğim bir albüm günümü ve hatta haftamı aydınlatabiliyor. bunlar küçük şeyler farkındayım. ama biz de küçük insanlar değil miyiz? daha büyük amaçlarım olsun isterim fakat müzik de orada dursun. beach house unuttuğum bir an kapımı çalsın. elinde yeni albümüyle çayımı içsin. bir önceki albümleriyle pek buluşamadığım -lütfen şu an kafama taş atsınlar- yo la tengo'yu ise kendi gençlik hayallerimi yad etmek için dinlemek istiyorum. onlardan vazgeçmiş değilim lakin yetişkin hayatına uyum sağlamak ne zor. biri bana ne yapacağımı söylesin. zorlanıyorum ama asla depresif bir şekilde değil, allah'a bin şükür o evreleri geçtim, ama böyle nasıl desem; insanları alkışlayıp, bravo deyip, ıslık çalıp ortamdan uzaklaşmak istediğim oluyor. büyük yazarlarla ufak bir bağ yakaladığımda seviniyorum; bak, o da böyleymiş diyorum. mesela şekspir. evet ya şekspir. "kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak, en çabuk unuttuğumuz şeydir ne yapsak. tutku bitti mi, istem de biter gider, ateşli sevinçler de kederler de yeminleri yakarlar kendileriyle birlikte. sevincin en coştuğu yerde dert en çok yerinir, bir dokunmada dert sevince döner, sevinç dertlenir." şekspir tutkuya çok şey bahşetmiş. ben de en iyi yapılan şeyin tutkuyla yapılan şey olduğunu düşünmüşüm. işin de bilimin de sevmenin de. acaba yanılmış mıyım?  bilim demişken bunun da saf bilim olmadığını bilmek beni üzüyor. üzmek demeyim de nasıl derler, önemini azaltıyor gibi hissediyorum. halbuki öyle olmamalı. sektörde yaptığın her işin akademide yaptığının bir tık altı olduğu fikrine hangi burjuva bilimadamı sayesinde kapılmışım acaba? neyse, ne diyordum, her şeyi tutkuyla yapmak gerekliliği fikrine kapılmışım. şimdi uyum sağlayamadığım bu işte. hayatı bir yandan  kucaklamak isterken, bir yandan da haritada en uzak noktaya bakıp, iç geçirme seanslarımda müzik bana yoldaş.

son günlerde dinlediğim bir albüm var. torres ismi altında müzik yapmakta olan mackenzie scott'un sprinter albümü. georgialı torres, yirmi dört yaşında ve ikinci albümünü çıkarmış. gitarıyla kendi şarkılarını söyleyen, kimi zaman öfke dolu bağıran kimi zamansa yumuşak sesiyle her singer-songwriter müzisyen gibi etkileyici bir yanı bulunan bir kadın. kendi hikayesini anlatan, sözleri net ve dolambaçsız olan torres, bir şekilde beni yakaladı.  özümde böyle müzikleri dinlemek var ve bu yıl çevresinde dolanacağım kadını buldum gibi hissediyorum. torres'in  sprinter albümü, pj harvey'in ilk albümü dry'dan beri birlikte çalıştığı, kimi albümlerinin prodüktörlüğünü de üstlenen davulcu rob ellis prodüktörlüğünde ingiltere'de kaydedilmiş. bu nedenle de birçok mecrada albümün sound'u rid of me ve to bring you my love'a benzetilmiş. dinleyince gördüm ki haklılık payı olan bir benzetmeymiş. nasıl desem, o albümlerde de bu var, sprinter'da da; biraz karanlık kuyu gibi. melankoliden ağlayacak gibi değil ama karşıdakini dövecek gibi diyebiliriz. kirli gitarlar, yankı yapan sesler, vokalin şekil değiştirerek başka bir perdeden söylemesi. bunun haricinde sharon van etten ile turlaması ve kendisinin are we there albümünde yer alması da not düşülecek noktalardan. 

tutku diyordum. şekspir'in hamlet'e söylettiği tutku dolu tirad. içinde aşk vardı, ayrılık vardı, ölüm vardı. benim ilgimi çeken de torres'in tutkusunu görebilmem oldu. tek derdi müzik, belli. bana bu hissi geçirebildiği için artık kendisini takipteyim. canlı performanslarını seyrediyorum ve sadeliği hoşuma gidiyor. kafamdaki güzel kadın biraz da böyle. sıradan tişörtleri, özensiz saçları, abartısız haliyle olduğu gibi işte. tutkuyla şarkılarını söylüyor. aşağıdaki new skin şarkısında "yorgun bir kadınım/ ocak ayında sadece yirmi üç yaşına gireceğim" diyor. benden küçük bir kızcağız ama aynı zamanda kocaman bir kadın.  dünyaya baş kaldırır gibi korkmadan kalbini açıyor. böyle müzikler dinlediğimde hep aklıma şu soru geliyor, kalbini savunmasız şekilde bu derece açmak korkutucu değil mi? 



kexp performansının tamamı burada.

30 Ağustos 2015 Pazar

kendi çatımızda bir gece: victoria


bir filmden etkilenmek için yaz mevsimi uygun bir zaman değil. daha tembel, daha günü kurtardığımız günler yaz günleri. hiçbir fikrim yok ama newton yerçekimini bir yaz günü bulmuş olamaz diye düşünüyorum. einstein göreliliğe noktayı bir yaz günü koymamıştır. picasso guernica'ya son fırça darbesini bir yaz günü vurmamıştır herhalde diyorum. bu nedenle yaz aylarında ağır kitaplardan ve filmlerden kaçınıyorum. ancak kendimi idare ediyorum, derin düşüncelere dalarsam çıkamamaktan korkuyorum. benim için güneşli ve yapış yapış bir yaz günü, karlı bir kış gününden daha depresif olmaya aday. bilmem, belki bu tam anlamıyla bir kış çocuğu olmamdan ileri geliyordur. 

ben bunları düşünürken, bir süre önce sinemada izlediğim, yönetmenliğini sebastian schipper'ın yaptığı victoria filmi zihnimde derin bir yer etmiş. bir an nedenini, bu tembel yaz aylarında çok film izlememekten ya da hep suya sabuna dokunmayan filmlere denk gelmekten ötürü sandım ancak filme haksızlık etmek istemem. ben victoria'yı gerçekten sevdim. berlin'de tek bir gecede geçen hikayesini, bütün filmin tek bir planda çekilmesini oldukça etkileyici buldum. sinemadan çıktığımda etkilendiğimi biliyordum ancak filmin benimle bu kadar uzun süre kalacağını tahmin etmiyordum. tıpkı etkilendiğimi izledikten aylar sonra anladığım children of men ya da la vie d'adéle gibi. sadece filmin kendisi değil, nils frahm'ın yaptığı müzikler de bunda etkili. berlin her daim ilham verici güzellikte bir şehir ve nils frahm'ın müzikleriyle birleşince sevmemek mümkün değil. filmin baş karakteri victoria'nın hayata duyduğu açlığı, yalnızlığı ve kurabileceğini düşündüğü derin bir bağa balıklama atlamasını kalpten anlayabiliyorum. bunlar bizi hem zayıf ve zavallı hem de korkusuz kılan şeyler. kimi zaman insan bazı duygu hallerinin, bazı insanların peşinden gitmeye ne kadar meyilli oluyor. bu iyi mi kötü mü, fikrim yok. yaşadığını hissettiğin için duymak zorunda olduğun hareket, ataletini yenmene vesile oluyor. insanın azıcık sevgi uğruna yapmayacağı şey yok, victoria bana bunu hatırlatıyor. gürül gürül akan bir hayat var. o hayatın derinlerde bir yerde sıcacık bir kaynağı. her şeyi deneyimlemek isterken hayattan yorulmak ve kenara çekilmek var. victoria bana bunun tam tersini söylüyor. gürül gürül akan o kaynağa yaklaştıkça çok muhalif bir şey yapıyormuşum hissine kapılıyorum. küsüp bir kenara çekilmektense heyecanla yaşamak başlı başına bir tavır. bunu fark etmem çok eski değil. üstelik bunu kitaplardan ya da okullardan da öğrenmedim. yaşananlardan öğrendiğim gibi başkalarının hikayelerinden de ders çıkarmaya çalışıyorum. hayatta görülecek şeyler, keşfedilecek yerler ve hissedilecek duygular olduğunu düşününce bir şeyler kaçırıyormuşum hissine kapıldığım oluyor. şu kalbimiz ne sabırsız. hep aceleci, hep meraklı. hayatın cayır cayır yanan o magma tabakasına inmenin binlerce yolu var. biri de birine kapılıp gitmek değil mi? hissedebilmek için hareket halinde olmak gerekiyor.

bu arada berlin bu sene iyi film yaptı. diğeri için.