kafamdan ışık hızıyla düşünceler geçiyor. kalbim yırtılacak gibi ve sol göğsümde bir ağırlık var. cuma gecesinden beri uyuyamıyorum, yorgunum ve her şeye yabancıyım. göğsümü açmak için hareketler yapıyorum. kollarımı iki yana açıp, göğüs kafesimi şişiriyorum ama yine de aldığım hava yetmiyor. cuma akşamı istanbul'dan ankara'ya annemi ziyarete gitmek için yola çıktığımdan beri varacağım yere varamamış gibi hissediyorum. bir şey oldu. bir şey oldu, kötüler bir şey yaptı ve ben fiziken bulunduğum yerde değilim.
cuma akşamı saat 9'da esenboğa'ya indim. kızılay'a giden otobüslerden birine binip önce emniyet genel merkezinin, sonra genelkurmayın, ardından da meclisin önünden geçtim. eve adımımı attığımda saat 10'du ve 10.30'da askerlerin istanbul'da köprüleri kapattığı haberi geldi. ardından genelkurmaya girildiğini, ardından silahlı çatışmalar çıktığını, ardından emniyetin basıldığını gördük. bütün bunlar benim yarım saat önce geçtiğim yerlerde oluyordu. telefonuma bir bir mesajlar gelmeye başladı, whatsapp grupları hareketlendi. “neler oluyor? iyi misiniz? sokakta mısınız?” temalı mesajlaşmalar oldu. havaalanında olacağımı bilenler aradı. neyseki evime varmıştım. varmıştım ama güvende değildim. sonra jet sesleri duymaya başladık. bomba mı jet sesi mi ne olduğunu anlayamadığımız şiddette seslerin ardı arkası kesilmedi. ne bileyim ben ne sesi? f16’yı sadece bayramlarda görmüş insanım. elbette korkarım. dikmen'deki arkadaş evinin balkonundan meclisi çekiyordu ve gökyüzünden yağan ateşleri görüyorduk. sonra mit'in yakınında oturan arkadaş masanın altına sığındığını söyledi. çatışma olduğu haberini bana televizyondan önce o muhitte oturan adam verdi. korkuyorum öleceğim herhalde dedi. whatsapp konuşması esprili bir şekilde başlamıştı ama hakkınızı helal edin noktasına geldi. bizim ev, arabayla meclise 15 dk'lık mesafedeydi. yargıtay lojmanlarına, trt'ye, köşk'e yakındık. neredeyse evin balkonundan olan biteni seyrettik. tai lojmanlarından video yolladılar, bahçeli’den yolladılar, gazi hastanesinde gece nöbetinde olan arkadaş hastanenin kırılan camlarının fotoğrafını yolladı. ilker'de oturan buzdolabının çatlayan raf camlarını çekip yolladı. duyduğum her şiddetli seste -ki bu yaklaşık 10 dk'da bir- öleceğimizi düşündüm. aslında ankara'ya haftaya gelecektim ama o zaman bir arkadaşın istanbul'da nikahına katılacağım için biletimi 15 temmuz akşamına almıştım. saatler ilerledikçe tek düşündüğüm şu oldu; artık tesadüf mü kader mi ne dersen de, demek ki buraya bu akşam gelmemin bir sebebi varmış dedim. annemin yanında olmak ve hatta onunla ölmekmiş dedim. meclise üçüncü bombayı attıklarında camlar zangır zangır titredi. dedim herhalde evin az ötesine attılar, o sırada televizyonda son dakika haberi geçti, meclise üçüncü bomba atıldı diye. bizim eve değilmiş diyerek bir nefes aldım. bak bu çok korkunçtu: bir yerlerde başkalarının üstüne gelen bombanın ardından, benim üstüme gelmediği için derin bir nefes aldım. her şey o kadar yanlış, o kadar insanlıktan uzaktı ki topluca aklımızı yitirdiğimizden emindim. bu seferki bomba mıydı? bombaymış, trt'ye atılmış. bu seferki bomba mıydı? değilmiş, ses bombasıymış. bu seferki kesin bomba evet, gölbaşı'na atılmış soru-cevaplarıyla geçen bir gecede jetler hiç durmadı. sesler hiç kesilmedi. sabah 8'e kadar sürdü bu durum. çıldıracağım sandım. her seferinde camlar titriyor, apartman sallanıyor. daha önce hiç duymadığımız şiddette sesler kulağımızdan kesilmiyor. belli bir saatten sonra saat başı okunan selalar ve fetih suresi olduğunu sonradan öğrendiğimiz ve bana ışıd'ı anımsatan bir garip sureye başlandı. cihada çağıran ve “sayın cumhurbaşkanımızın adina” diye bize seslenen bir hoca. hem de tüm gece ve bütün cumartesi boyunca. dine inanmamama rağmen bu toprakların bir kültürü olarak ölürsem camiden cenazemin kaldırılmasına takılmazdım; yani daha önce bu konuyu hiç düşünmemiştim bile ama artık onu da istemem. hayatımda ilk kez vasiyetim olsun diye içimden geçirdim, ölürsem cenazem bu camilerden, bu hocalarla kalkmasın. kimsenin inancıyla işim olmazdı ama bir süredir onların tanrılarına ve dini pratiklerine bilenmeye başlamıştım. cuma gecesi itibariyle de dinlerine bildiğim küfürleri sıralar hale geldim. her saat başı dediği "allah, muhammed ve cumhurbaşkanının adına" çağrısı ile aklıma gelen tek şey şuydu: darbe diye başladık ama islami devrim ile noktalıyoruz . sabah 4 olmuştu ve halen jetler vızır vızır uçuyordu. annem bana “ışıkları kapa, ışıkları kapa görmesinler!” diye bağırdı. o sırada kablolu yayın gitti. sizi bilmem ama benim internetim hiç çekmedi. google sayfası bile açamadım. karanlıkta sessizce otururken, elimde telefon, filmin sonuna geldiğimizi görüyordum. 30×50 ebatındaki bayraklarıyla darbeyi önleyen halkımızla gurur duyan bir iktidarımız, selalarla meydanlara dökülen imanlı insanlarımız vardı. annem bir köşede ağlıyor, ben öylece boşluğa bakıyordum.
sabah 6 olduğunda biraz kestireyim dedim. saat 8'de şiddetli bir bomba sesiyle yerimden fırladım. ilk dediğim siktir demek oldu. bomba mı, ses bombası mı yoksa alçaktan uçan bir jetin yankısı mı bilemedim; ama beni yerimden zıplatmaya yetti. bütün gece ağlamamıştım ama o an sinirlerim boşaldı ve yere çöküp hüngür hüngür ağladım. telefona baktım, hemen gelen mesajları gördüm: "arkadaşlar ses bombası galiba." gittim televizyonu açtım. kablolu yayın gelmişti. beş para etmez televizyon kanallarında yeni bir bomba haberi mi var dedim, akıncılara bir şey(?) attıkları haberini gördüm. bunun üstüne tekrar sela okundu. sonra tekrar okundu. sonsuza kadar sela okundu. bütün cumartesi ve pazar günü hiç aksatmadan iki saatte bir insanları sokağa davet eden hoca, benim sokağa çıkanlara karşı olan nefretimin üstüne ateş atıp durdu. kornalar kornalar, hiç susmayan kornalar... sela, korna, sela, korna döngüsünde geçen bir hafta sonundan sonra pazar günü istanbul'a dönüş için yola çıktım. havaalanına giden otobüslere binmek için kızılay'a geldim ancak kızılay demokrasi şöleni için tahsis edilmişti. tüm yollar kapalı, tüm yollar eli silahlı polislere emanetti. ben de otobüslerin bir diğer durağı olan stadın karşısına gitmek için bir taksi buldum. taksiyle meşrutiyet, ziya gökalp ve sıhhıye'den geçerken kırk yıllık hitit güneşine bile onun resminin asıldığını gördüm. kendimi bildim bileli hitit güneşine hep bir sevgim vardı ve böylesi bir günde üzerine resim asılarak onun ırzına geçildiğini düşündüm. o sırada taksicinin dikiz aynasına doğru eliyle bir rakamı yaparak; "tek bir üniformalı bırakmıyorlar, tek bir tane" sözlerini işittim. sustum. bundan sonra yapmam gereken işte buydu: susmak. yaşamak istiyorsam, dövülmemek istiyorsam tek yapmam gereken susmaktı. sonra telefonum çaldı ve amcam bana panik yapmamam gerektiğini ama sabiha gökçen'de bir çatışma olduğunu bildirdi. bende nasıl bir şans vardı diye düşündüm. ankara'ya gelirken darbe oluyor, istanbul'a dönerken çatışma çıkıyor dedim. ama biliyordum ki bu bir tek benim talihsizliğim değildi.
uçak rötar yaptı. havaalanında x-raylerden geçtikten sonra kurulmuş olan polis masasına kimliğimi verip, tc numaramı kayıt etmelerini izledim. buna karşı çıkan biri polisle ağız kavgasına girdi. ben kendi kendime polis karşısında vatandaş olarak ne gibi haklarımın olduğunu adamakıllı öğreneyim dedim ama sonra kendime güldüm. bundan sonra öğrenmesem de olurdu. bu bilgiler hiçbir işime yaramayacaktı ki.
sabiha'ya gecenin bir yarısı indim. ellerinde yeşil osmanlı tuğralı bayraklar sallanan adamların tekbir sesleri arasında otobüs bir türlü ilerleyemedi. yollar kapalı, demokrasi şenliğini kutlayan insanlar çaldıkları kornalarıyla birer kahramandı. bense ankara'dan çıktığımdan beridir bir türlü hedefime varamayışım ve önüme sürekli engeller çıkışıyla adeta after hours filmi icindeydim. bu iki ucu boklu değnek olan oyunda ne desen darbeciydin.
eve vardığımda kulağımda tekbir sesleri yankılanıyordu. buzdolabından soğuk su alırken bir sene önce dolabın kapağına astığım, fransa'nın nice şehrine ait 30'larda çekilen siyah-beyaz eski fotoğrafa gözüm takıldı. doğru ya, benim cuma sabahı nice'deki kamyon olayını duyunca tüylerim diken diken olmuştu. olayın oluş şeklinin vahşeti bir yana, promenade des anglais caddesinin resmi bir yıldır buzdolabımda asılı durmaktaydı. geçen sene bir yaz okulu için oraya gittiğimde çok beğenip almıştım. hem de tam bu zamanlar, temmuz ayı ortası. ama sanki bu olayı duymamın üzerinden çok gün geçmiş gibiydi. 15 temmuz 2016 cuma gününün üzerinden çok uzun zaman geçmiş ve o hafta sonu yaşadığım en uzun hafta sonu oluvermişti. karşımda artık benim için ölümle eşleşen bir caddenin fotoğrafı, kulaklarımda tüm gece aralıksız devam eden bomba sesleri ve tüyler ürpertici sureler ile bir hafta sonunu daha bitiriyordum.