29 Nisan 2012 Pazar

en sevdiğim akım minimalizm

5 yıllık kalkınma planımda kafamın içini aynen böyle yapmak var.

üzerinden zaman geçince her şey o kadar ufak, o kadar önemsiz görünüyor ki hayatta önemli sayılabilecek şeylerin sadece bir avuç olduğunu düşünmeye başlıyorum. isteklerim azalıyor, beklentilerim azalıyor, hayalini kurduğum şeyler azalıyor ama bunlardan üzüntü duymuyorum. gittikçe öze yaklaşıyormuşum gibi hissediyorum ve azaldıkça azalıyorum. her şeyi minimuma indirmenin beni özgür kıldığını görüyorum. evde yer kaplayan gereksiz şeyleri atmayı, dolapta olabildiğince az kıyafet bulundurmayı, bozdolabında karnımı doyurmaya yetecek miktarda yemek saklamayı tercih ediyorum. duvarlara hiçbir şey asmıyorum. prensip olarak dekoratif amaçlı küçük objeler yerine sadece tek ve kocaman bir parçayı kullanıyorum. diğer türlüsünde her şey üzerime geliyormuş gibi hissediyorum. evden bir şeyleri attıkça içimde beliren huzur hissini tarif etmem mümkün değil. dolaplarımın içi boşaldıkça adeta kafam boşalıyor, hayatımdaki gereksiz şeylerden kurtuldukça ben daha rahat bir insan haline geliyorum. bir sürü şeyi atarak ve bir şekilde onları geri dönüştürerek kendime yer açıyorum. beynimde açılan yerlere başka şeyler saklıyorum; o yerlere bir sürü şarkı giriyor, bir sürü söz, bir sürü resim ya da ses. kimisini zamanla unutuyorum, kimisi de o kadar eskide kalıyor ki hatırlamak dahi dokunmuyor. iyi ki unutmak diye bir şey var. unutmasak halimiz ne olurdu acaba?

28 Nisan 2012 Cumartesi

kağıt kesiği gibi müzik

kağıt kesiği ne fena bir şey. ne kesildiği sırada fark ediyorsun ne de kapanma sürecinde. bir bakmışsın elin kesilmiş, bir bakmışsın kesik gitmiş. acı çektirmiyor ama arada sızlıyor. bakınca o kadar kendini belli etmiyor ama orada olduğunu biliyorsun. bazen parmak aran kesiliyor ve oraya baktığında ince kırmızı bir şerit görüyorsun. işte kesik orada. tek çaresi geçmesini beklemek, başka ne yapabilirsin ki? işte jason quever'in papercuts ismi altında yaptığı müziği de bu şekilde yorumlarsak yanlış olmaz gibime geliyor. hatta böyle bir isim nerden aklına gelmiş de koymuş, bu muazzam uyumu nasıl sağlamış diye düşünmekten kendimi alamıyorum. kağıt kesiği gibi bir müzik daha önce görmemiştim. ya da şöyle diyeyim, bir müziğin kağıt kesiği ile benzeşebileceğini bana gösterdiği ve bu sayede bana ilham verdiği için kendisine gönlümde nadide bir yer veriyorum. acı çektirmeyen ama arada sızlatan winter daze parçasını aylardır dinliyorum ve her seferinde gözümün önünde koyu mavi bir perde beliriyor. belki akşam, belki sabaha karşı bir vakit, hava soğuk, üzerimde mont var. her yer koyu mavi, biraz uykum var, yollar önümde uzayıp gidiyor. kalbimi en sıkıştıran hissin özlem olduğunu ta içimde hissediyorum. özlemeyi yok etmek istiyorum ama olmuyor. kimseyi özlemek istemiyorum ama elimden bir şey gelmiyor, çok özlemeye devam ediyorum. herkes uzaklara gidiyor, çevredekiler dağılıyor, birine ulaşmanın tek yolu artık internet oluyor. sesini duyamadığım, kokusunu içime çekemediğim, omzuna başımı koyamadığım dostlar ve sevgililer istemiyorum. günden güne her şey eskide kalıyor, tıpkı bu şarkının içinde yer aldığı albümün ismi gibi, fading parade. en şenlikli zamanlar bile soluyor. ("solma" eylemi üzerine düşünmeliyim). şarkı "ben seni kalpten özlüyorum/ sen de beni kalpten özlüyor musun?" derken, solan bir fener alayı üzerine düşünüyorum. etraf ışıl ışılken birden nasıl oldu da zihnimin içi koyu maviye büründü anlamıyorum.

25 Nisan 2012 Çarşamba

moonrise kingdom


sevgili wes,
bu sefer nasıl da tam zamanında yetiştiğini anlatamam. meğersem ihtiyacım olan şey bir filminmiş. az önce moonrise kingdom'un trailer'ını izledim de, nasıl desem, izlemem bile yetti bana. hayatı günü geçirmeye, günleri de şarkılara/filmlere/kitaplara bağlamış biri olarak, önümdeki birkaç ay zarfında bana bekleyeceğim yeni bir şey daha kazandırdığın için sana ne kadar teşekkür etsem az. bilmezsin ama ben beklemeyi iyi beceririm. senin filmini de bekleyeceğim.


sevgiler,
ben.

not: canım arkadaşım d., tarihi belirsiz bir gelecekte sana bu filmi benimle birlikte izlemeni teklif ediyorum. umarım benle çıkarsın.

24 Nisan 2012 Salı

camın ardından bakan kadın


anjelica huston'ın bob richardson tarafından çekilen üstteki resmini görünce, aklıma nilgün marmara'nın alttaki resmi geliverdi. iki resim ne kadar çok birbirini andırıyor. ikisi de değişik okumalara açık. camın ardından bakan kadın bana ne anlatıyor? malzemelerin en güzellerinden birinin -belki de en güzelinin- cam olduğunu düşünmem boşuna değil. hem insanın içini ferahlatan bir genişlik ve hafiflik sunuyor, hem de tabiatımızdaki kırılganlıktan izler taşıyor. camı parçalamak istediğim anlar da oluyor, soğuk cama alnımı ya da yanağımı dayayıp da kendime geldiğim anlar da.

15 Nisan 2012 Pazar

50 words for snow



ilk dinlediğim günden bu yana kate bush'un 50 words for snow albümünün bana hissettirdiklerini yazmak istemiştim ama yapamadım. bahanem ise kafamı toparlayamadım ya da bir türlü vakit olmadı gibi şeyler değil; bende yarattığı his alemini ifade etmemin pek mümkün olmayacağını düşünmemdi. albümü daha ilk dinleyişimde, ilk şarkı olan snowflake'de kate bush şarkıya girdiği andan itibaren 50 words for snow'u kalbimin en derinlerinde bir yere koyuverdim. ilk görüşte aşk bu olmalı diye düşündüm, daha ilk dakikadan öylece kalakaldım, duvarları seyretmeye başladım. hiçbir şey yapmadan snowflake'in sözlerini takip ettim. daha ilk dinleyişimde dokuz küsur dakikalık bu parçanın yarısındayken gözümden yaş geldi. kate bush şöyle diyordu: "dünya çok gürültülü, düşmeye devam ediyorum ama seni bulacağım. bir ormandaydık, geceyarısı, yılbaşı gecesi. sanki seni görmüştüm, uzun beyaz boynunu. kırık kalbim ve muhteşem dansım."

yirmi beş-otuz sene önce çıkardığı albümleri ben bu yaşımda dinliyordum ve kendisiyle eşzamanlı yaşamam mümkün değildi. ama şimdi bir albümüne yetişmiştim, hem de çıkar çıkmaz dinlemiştim ve eşzamanlı bir şeyler yaşadığımızı düşünmüştüm. bu da beni çok heyecanlandırmıştı. "bir bulutun içine doğmuşum" diye girdiği şarkısında, "dünya çok gürültülü, ben düşüyorum ama seni bulacağım" diye devam ediyordu ve bütün bu cümlelerin karşısında tüylerim diken diken olmasın da ne olsundu? geçen aylar zarfında bu şarkıda hüngür hüngür ağladığım oldu. sadece bu şarkıda değil, bütün bir albümde. her dinleyişimde halihazırda yaptığım şeyi yapamaz, yürüdüğüm yolu yürüyemez oluyorum. o yüzden de sadece yatağımda dinliyorum. bir sürü albüm seviyorum, bir sürü müzisyen. manevi bağ kurduğum çok albüm var, artık eskisi kadar bağ kuracağım albüm sık çıkmıyor karşıma. bir albümün içine girmem zorlaşıyor, kalbimde nadide bir yer ayıramıyorum kolay kolay. ama bazı albümlerin yeri özel ve 50 words for snow da bunların başında geliyor. benim nazarımda bir son dakika manevrası, son anda gelip de baş köşeye kurulan canımıniçi kardan adam. kate'in yatağına aldığı ama ertesi sabah bulamadığı kardanadam, camını açıp beklediği ve soğuğun içine girdiği kardan adam. ben kaybetmemek için yemeyi tercih ederdim. kardanadamı yersem içimde erirdi, bu da gayet güzel olurdu.
***
kate, bana hiç iyi şeyler etmedin. her şarkının ortalama on dakika sürdüğü bu albümü dinlemekten yorulacağımı düşünmüyorum ama yine de samimiyetle söylüyorum ki bu albümü hiç bilmemeyi tercih ederdim.

14 Nisan 2012 Cumartesi

kısmetse bir dahakine

gençler keşke biz de bir coachella yapaydık, geçerken uğrasaydık.

not: james babalar da yaşlanınca çıkmaya başlamışlar, ayıp.

the hours - michael cunningham

karşımda oturan adama the hours kitabını niye sevdiğimi anlatacaktım. tam anlatmak üzereydim ki hiç ilgilenmediğini fark ettim. tam olarak şöyle demiştim ki gerisi gelmedi: "the hours'u çok sevdim çünkü üç kadının hikayesini çok incelikli bir şekilde anlatmış." bu cümlemin üzerine "aa öyle mi?! mesela nasıl?" demedi. heyecanlanmadı ya da yüzünde bir merak ifadesi belirmedi. benim kitabım onu ilgilendirmiyordu. kitabın içindeki kadınları, onları niye sevdiğimi, her birinde kendimden ne bulduğumu merak etmiyordu. ben de kadınlarımı kendime saklamayı tercih ettim. sevgimi anlatırken kendimi de anlatıyordum ve bunu anlayamayacak insanların karşısında çarçur edecek hislerim yoktu.

ince bir kitap olmasına rağmen, michael cunningham'un the hours romanı elimde bir aydan fazla süre durdu. kitabın daha ilk başında onu öyle sevdim ki kendi kendime bir karar aldım, her gün sadece ve sadece kitaptan bir bölüm okuyacaktım, asla daha fazla değil. her bir bölüm beş-altı sayfadan oluşuyordu ve böylece kitabı olabildiğince uzun zamana yaymış olacaktım. bunu yapma sebebim, kitabın atmosferiyle benim son zamanlardaki ruh halimin örtüşmesi ve bu yüzden kitabın içinde yaşamak istememdi.

yıllar önce, the hours filmi vizyona girdiğinde hayatımda ilk defa tek başıma sinemaya gitmiştim. filmin girdiği kış mevsiminin akabindeki yaz mevsiminde kavaklıdere sinemasında yıl içinde vizyona giren filmlerden seçmeler gösterilirdi. ben de bir yaz günü, tek başıma bu filme gitmiştim. şimdi düşünüyorum da bir yaz günü, on dört yaşında bir çocuk niçin böyle bir filmi seçer, anlam veremiyorum. filmi sevmiş miydim tam hatırlamıyorum ama çok etkilendiğimi hatırlıyorum. atmosferinden, yalnız kadınlardan, insanın peşini bırakmayan ölüm korkusundan, sevginin yetmeyişinden vs. bütün bunlardan çok etkilenmiştim. filmin atmosferi dokuz yıl önceki aklımda aynen böyle kalmış olacak ki, bir süre önce aklıma düştü ve ben bu sefer kitabı bulup okumak istedim. on dört yaşındaki ben'in çok etkilendiği the hours'da, yirmi üç yaşındaki ben ne bulacaktım, gerçekten çok merak ederek başladım kitaba. her şey aklımda kaldığı gibiymiş, hatta daha fazlasıymış ve ben yine o yalnızlık dolu, huzursuz, boşluklu atmosferin içine çekiliverdim. suyun yüzeyindeyken dibine çekilmek gibi bir şeydi. karşı koymadan, hatta gönüllüce kafesin içine girdim.

kitabı okuyunca düşündüğüm, şu anki kafa karışıklığımın yaşla başla ilgisi olmadığıydı. bundan yirmi sene sonra da huzursuzluklarım beni boğacaktı. dilerim öyle olmaz ama olursa da şaşırmayacağım. bazen yazmak iyi geliyor ama hiçbir şeyin iyi gelmediği zamanlar da var. virginia'yı seven bir kocasının olması durumu değiştirmiyor; çünkü sevginin yetmediği durumlar var. bu ne bencillik ne de şımarıklık. sevginin her şeye iyi geldiğini kim söylemiş ki? bazen düşünüyorum, kendini karşındakini sevdiğine inandırıp bir şekilde devam ederek, sonra da karşıdakine haksızlık yaptığını düşünüp vicdan azabı çekerek geçen günlerin sonu gelmeyecek mi? on ben yaşındayken bugünleri düşündüğümde farklı şeyler hayal ederdim. en azından hala beni en çok tatmin eden şeyin kulağımda müzikle uyumak olduğunu düşünmezdim. gizli bir haz duyarak tek başıma sinemaya gitmeyi bir başkasıyla gitmeye tercih edeceğimi, meşhur bir çorbacıda çorba denemeye kendi başıma gideceğimi düşünmezdim. bunların hiçbirinden üzüntü duymuyorum, bilakis "yine olsa yine yaparım" dediğim için durup bir düşünüyorum. sohbeti ilgimi çeken bir adamla dışarı çıktıktan bir saat sonra gözüm çaktırmadan saate gidince, kendime dışarıdan bakıyorum, işte yine o sıkılgan ben diyorum. bitse de gitsek diye geçiyor içimden. bir virginia değilim ama virginia olmak için woolf olmak gerekmiyor. herhangi bir kadın olmak yetiyor. içinde bir şey üretme arzusu olan herhangi bir kadın... bazen yemek yapasım geliyor, bazen çamaşır yıkayasım. halen beni psikolojik olarak en çok rahatlatan şey temizlik yapmak ve temizlik yapmanın verdiği tatmini pek az şey veriyor. kara enerjimi ne yaparak atsam dediğimde, somut bir sonucu olacak şeyleri tercih ediyorum. yazı yazınca, çamaşırları yıkayınca, çay demleyince ve yüzünce her şey gözüme daha güzel görünüyor. bazen hiçkimsenin sevgisi -annemin sevgisi bile- beni yatıştırmaya yetmezken, omomatik kokan çamaşırlar kafi geliyor.



romandaki hikayelerden biri de mrs.brown ve oğlu richie'ye ait. huzursuz ruh halini annesinden devralan richie'nin başını göğsüme yaslamak istiyorum. ah şu anneler yok mu, freud'a katılmamak içten değil. hayatta annelerimizin yapamadıklarını yapıyoruz; hep daha ileriye gitmek için, daha cesur, korkusuz olmak için, daha çok yer görüp, daha çok şey deneyimlemek için yaptıklarımızın haddi hesabı yok. ömrü boyunca kendisini öldüremeyen bir annenin oğlu, annesinin yapamadığını yapabilir mi acaba? kendimi düşünüyorum da, mrs.brown'la yaşamanın ne demek olduğunu az çok biliyor gibiyim. keşke annemden daha iyi genler devralsaymışım ama maalesef kısmetimde bunlar varmış. bazen düşünüyorum, keşke babama benzeseymişim diyorum. hoş, onu da pek tanımıyorum ya neyse. sessiz sakin, mülayim bir adammış diyorlar. mutlu muymuş, mutsuz muymuş bilmiyorum. ama yine de annemden daha mutlu bir insan olduğunu ummak istiyorum. şu anda buna cevap verebilecek bir insan olsa (halam? amcam?), ona şöyle sorardım: babam mutlu bir insan mıydı? keşke annem mutlu bir insan olsaydı. o zaman ben de daha mutlu bir insan olabilirdim. neden böyle genlerim var ki? hayatımda en korktuğum şeylerden biri anneme benzemek ve yaşım ilerledikçe bu korkuyu ensemde bir ürperti olarak hissediyorum. gittikçe zaman yaklaşıyor ve bir türlü ters yöne kaçamıyormuşum gibi geliyor. anneme benzemek istemiyorum; çünkü ben karanlık ruh halinin beni takip etmesini istemiyorum. mrs.brown'a değil ama richard'a kendimi yakın hissetmem de bu yüzden işte. richie annesini değil, sadece bir kez öpüştüğü clarissa'yı bütün ömrü boyunca zihninde taşıyor ve ben de kendime soruyorum: benim de bütün ömrüm boyunca zihnimde taşıyacağım bir anım mevcut mu diye. neyseki var. ama bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilemiyorum. kitabın bir yerinde geçiyordu, "insan yirmi yaşındaki bir öpücüğü nasıl saklar?" gibisinden bir şey. saklamasına saklar da zaman geçtikçe anıların eskimesi ve silinmesi, zihnimde canlandırmaya çalıştıkça zorlandığımı görmem, o anının bulunduğu konumdan sanki bir arabayla hızlıca uzaklaşmam ve anının arkamda kalması beni düşündürüyor. üzülmüyorum dersem yalan söylerim, üzülüyorum ama eşyanın tabiatı bu, her şey eskiyor.

kitabın sonlarına doğru bir yerde, mrs.woolf'un anlatıldığı bir bölümde şöyle bir cümle geçiyor,"she cherishes extravagant hopes". durdum ve düşündüm. döndüm bir daha okudum. önce cherish fiiline dikkat kesildim. ne güzel bir fiil diye düşündüm. sonra extravagant hopes kısmına takıldım. en son hopes'un önüne high getirilen şarkıdan beri bu kadar etkilendiğim bir hopes tamlaması görmemiştim. abartılı, boş, gereksiz umutlar: extravagant hopes. sonra bunları birleştirdim. to cherish extravagant hopes. işte günlerim bir süredir böyle geçiyordu ve the hours beni bu abartılı, gereksiz umutların peşinden sevgiyle koşmaya teşvik ediyordu. bu sıralar tek yaptığım, "cherishing extravagant hopes" idi.

24 Mart 2012 Cumartesi

facebook'la imtihanım 6 gün sürdü

bu sene yakın arkadaş grubumdan üç kişi yurt dışına yerleşince kendi kendime düşündüm, acaba ben de facebook açsam mı diye. bir bakıyorum, elin adamı benim arkadaşlarım hakkında benden daha çok şey biliyor; şunu yapıyormuş, bunu ediyormuş diye gelip bana söylüyor. dedim ben niye arkadaşlarımdan bu kadar bihaberim? herkes buradayken, yanımdayken bunu hiç düşünmemiştim de ülkeler değişmeye başlayınca "facebook aslında iyi olabilir" diye kafamda bir ampul yandı.

geçen hafta pazar günü ödev yapmak için arkadaşlarla okulda toplandık. toplam dört kişiyiz ve herkesin bilgisayarlar açık, oradan çalışıyoruz. mola verdiğimiz bir sırada diğer üç arkadaşım facebook'a giriyor ve ardından facebook muhabbetleri başlıyor. bana yine sen niye açmıyorsun baskıları yapmaya başlıyorlar. bu yurtdışına-taşınan-arkadaş durumundan sonra benim de biraz direncim kırılmış olacak ki, "olabilir aslında ya, tamam bir ara açacağım." dedim. aradan bir dakika geçmedi ki arkadaşım, "sana facebook açtım!" deyiverdi. şifren de 12345 dedi. haydaaa dedim ama kızmadım, benim de gönlüm varmış. neyse, üç-dört arkadaş ekledim ve bir saat sonra bir baktım, tanıdığım bütün insanları yanda people you may know diye gösteriyor. neyse, kimisini ekledim, kimisi de beni ekledi. bir anda otuz arkadaşım oldu ama nasıl oldu bilmiyorum. bölümde gördüğünde kafasını çevirip bana selam bile vermeyen insan bana arkadaşlık yolluyor. ben şimdi ne yapayım bilemedim. her göndereni kabul ettim tabii. meğersem öyle olmuyormuş, her arkadaşlık gönderenin arkadaşlığı kabul edilmiyormuş, arkadaşlarım dedi.

iki gün sonra kalabalık bir arkadaş grubu olarak yemek yemeye gittik. çoğu samimi olmadığım insanlar. biri dedi ki, hadi gelmişken check-in yapalım. o ne dedim, o an orada olduğumu söylüyormuşum. boşver yapmayın dedim. ben o akşam başka bir arkadaşımın davetini vaktim yok diye geri çevirmişim ama sonra bu yemek yediğim arkadaşlar ısrar edince ve ben onların ısrarlarına karşı koyamayınca onlarla yemeğe çıkıvermişim. şimdi bunu diğer arkadaşım görse ayıp olmaz mı? ne der, ne düşünür? halbuki ben son derece iyi niyetle ve dürüstlükle onu geri çevirdim vaktim yok diye. gerçekten de yoktu ama bunlar öyle bir ısrar ettiler ki kıramadım. yok beni yazmayın oraya dedim.

ilerleyen günlerde millet ne zaman fotoğraf çekse tedirgin oldum. hiçbir resme girmedim. zaten arkadaşlarımın fotoğraf albümlerine baktığımda, hiç hatırlamadığım bir sürü resmimi gördüm. üç sene önce bir yere gitmişiz de fotoğraf çekilmişiz. ne bileyim, fi tarihinde bir yerdeki toplu fotoğrafımız yıllardır milletin fotoğraf albümündeymiş vs. bunların hiçbirinden haberim yok. olmasın da zaten, ben bilmeyeyim. ama facebook'un muhtelif yerlerinde haberim bile olmayan resimlerim varmış. kızmıyorum da şaşırıyorum. bunca yıldır bütün bunlardan haberim yokken daha iyiymiş diye düşünüyorum. ben bilmeyeyim de millet ne yaparsa yapsın.

bütün bunların ardından bu işlerin bana göre olmadığı sonucuna vardım. eleştirmiyorum, kimseye bir laf demiyorum; sadece benim böyle şeylere uzak olduğumu bir kere daha anladım. bunca yıldır facebook denememişliğim yadırganırdı. beni tanıyanlar "illa da açmayacağım, kuul olacağım." diye bir kaygım olmadığını biliyordu; çünkü gerçekten bana uzak bir şey. ne diyebilirim ki, bilen bilir, bilmeyen de istediğini düşünür.

velhasıl, bugün cumartesi ve ben facebook'u sildim. ya da kendimi facebook'tan sildim desem daha doğru olur. facebook'la geçirdiğim 6 gün bana yetti. uzakta olan arkadaşlarımla da iletişimimi mail yoluyla sürdürmenin en güzeli olduğu sonucuna vardım. ne yapayım, onların fotoğraflarının altına da komik yorumlar yazmayıveririm, dert değil.

sonuç: çocuk en azından denedi, aklı kalmadı.

17 Mart 2012 Cumartesi

ölmeye yatmak, kurgusal cumhuriyet tarihi, yetmeyen şeyin evet'i mi olur?

"ölmeye yatmak" etkileyici bir kitap ismi. ölümü bir sanat eseri şeklinde gözümde canlandırdığı için değil de insana ilhamla dolu çağrışımlar yaptırdığı için. ne ölüme methiyeler düzen bir hali var ne de yeren. sadece bir durumu ortaya koyuyor, zihnimde bir kare canlanıyor ve bana bir gerçeklik sunuyor. işte böyle bir şey var diyor, ölmeye yatmak diye bir şey var. benim bu noktada yaptığım ilk tespit, "aa ne kadar da döşeğimde ölürken kitabının ismine benziyor" olmuştu. halbuki okuyunca gördüm, bu kitap bana ölmeyi anlatmıyor. koca bir cumhuriyet tarihini bir romancının kurgusuyla sunuyor. bu ölmek olamaz, olsa olsa benim için yeni bir bakış açısına uyanmak olur.

bu roman bana 40'larda, 50'lerde, 60'larda ve 70'lerde türkiye'de kadın olmayı anlattı. içinde tanıdık çok şey buldum. bir sürü şey değişmemişti ama bir sürü şey de değişmişti. kitabın içinde annemden dinlediğim çok şey vardı, yaşı büyük olan halamdan dinlediğim şeyler de. ilginç olan şu ki, ben de bu topraklarda kadın olmayı hiç bilmeyen birine kendi hikayemi anlatsam, romandan ödünç alacağım birçok şey vardı. hepi topu benden on beş yaş büyük gazeteciler -ki kendilerine tv meşhurları demek daha doğru olur- sağda solda siyasi konjüktür -ki kendisine kafam girsin- analizi yaparken ve rte kanallarında her şeyi eleştirebilecek denli "liberal" olduklarını söylerken, hiçbirinin adalet ağaoğlu okumadığını anladım. ama tabii ki bunu şimdi anladım.

ülkede "liberal" olmak için birinci koşul cumhuriyeti eleştirmek. tv meşhurlarının yaptığı da bu zaten. buna diyecek hiç lafım yok, ben de kendi çapımda eleştiriyorum. eleştirilmeli de zaten. ben kendi cinsel yönelimimden bile onu sorguladıktan sonra emin olmuş biriyim, cumhuriyeti mi eleştirmeyeceğim? ama bahsettiğim şey, tv meşhurlarının yaptıkları gibi bir eleştiri değil. "hepi topu benden on beş yaş büyük" derken kastettiğim şey, onun da tıpkı benim gibi olanları okuyarak, kulaktan duyarak, başkalarından dinleyerek öğrendiği. yaşının yarısı kadar yıldır okuduklarını bize televizyon ekranlarından anlatıyor ve ne kadar öfkeli, ne denli cesur -ne de olsa her şeyi eleştirebiliyor-, korkusuz ve otoritenin karşısında olduğunu anlatıyor. yavrum benim, dine mesafeli olduğunu belirtiyor ama dini temelli bir iktidar partisinin yaptığı "iyi" şeyleri takdir edebilecek denli de nesnel olduğunu belirtmeden geçmiyor. kendisine liberal deniyor; çünkü bir tek bu isme sahip olanlar cumhuriyeti eleştirme cesaretini gösteriyor. ayrıca serbest ekonomiyi destekliyor, özelleştirmeyi doğru buluyor ama parasız eğitim de diyor. aferin, hatta afferim.

adalet ağaoğlu "yetmez ama evet" dediğinde ne demek istediğini anlamamıştım. yani diğerlerininkini de anlamamıştım ama adalet ağaoğlu'nun özellikle eleştirilmesini anlayacak bilgim yoktu kendisine dair. ben yetmez ama evet'i halen saçma bulurum. evetçilere diyecek lafım yok ama yetmez ama evetçilere söyleyecek çok şeyim vardır. ancak adalet ağaoğlu'nun bir romanını okumam bile onun neden yetmez ama evet dediğini anlamama yetti. romanın içindeki cumhuriyet eleştirisi ve adalet ağaoğlu'nun referandumdaki kararı son derece tutarlı. hatta bu mantıksız sloganı duyduğum andan beri, aslında ne demek istediklerini anlatmaya çalışan bir sürü insan görmüştüm de hiçbirinin dediği aklıma yatmamıştı. ilk kez adalet ağaoğlu'nun bu romanını okuyunca bir şeyler anlar gibi oldum. halen yetmez ama evet'in mantıksızlığına şiddetle karşı çıkmakla birlikte, adalet ağaoğlu'nun istikrarlı tavrını takdir ediyorum.

sonuçta demek istediğim, gördüğüm en sağlam cumhuriyet eleştirilerinden birinin, kurgusal bir roman olan ölmeye yatmak olduğu. birilerine "liboş" dediklerinde o insanlara tahammül edemememe rağmen, eğer ben de aynı şeyi dersem, bu sefer de bana x,y,z mi derler diye tereddüt ediyordum. itiraf ediyorum, aynen böyle düşünüyordum. o isimleri ben de sevmiyorum ama böyle dersem benim de başka bir ismim mi olur, diye düşünüyordum. ama şimdi içim çok rahat, liboş dedikleri isimleri ben de aynı şekilde çağırabilirim, evet. çünkü onların yapamadığını bir edebiyat yazarı yapmış. hem de bundan kırk bir sene önce yapmış.
***

yazıyı bitirirken aklıma bir de şu geldi. bu sene uğur mumcu'nun ölüm yıldönümünde televizyonda kendisinin meslek yaşamını anlatan bir belgesel izledim. belgeselin bir yerinde, 1970'li yıllara ait bir trt programından bir parça verildi. bir tartışma programı, konuklar arasında uğur mumcu, nazlı ılıcak ve ismini bilmediğim başka insanlar var. uğur mumcu ile nazlı ılıcak bir yerde tartışıyorlar. ama öyle bir an geliyor ki, uğur mumcu nazlı ılıcak'a dönüyor ve "soğukkanlılığınızı gerçekten takdir ediyorum. sanırım hanımefendiyle daha fazla konuşamayacağım" diyor ve konuşmasını yarım bırakıyor. bunu izlediğimde gülüyorum ve aradan geçen onca yılda insan hiç mi değişmez diyorum. bunu şu yüzden anlatıyorum, şimdi sağda solda okuduklarım da bu ayarda şeyler, asla daha fazlası değil ve inanılmaz mantık hatalarıyla dolu. aynı görüşe sahip olalım ya da olmayalım, bir yazıyı okurken veya bir insanı dinlerken tahammül edemediğim şey, kendi içinde tutarsız olması. tutarsız konuşmaya başladı mı fenalıklar geliyor ve onu kale alamıyorum, üzgünüm.

suriye

tanıdığım, bildiğim biri var. suriye'de yaşıyor ve her geçen gün hiç çıkmamacasına karamsarlığa biraz daha gömülüyor. gittikçe ölüme saplandığını söylüyor. her cuma interneti kesiyorlar ve dünyayla görüşemiyor; çünkü her cuma, muhalifler cuma namazından sonra eylem yapmak için internet üzerinden örgütleniyorlar. önceleri sadece cuma günleri internet kesilirken, son zamanlarda neredeyse her gün değişik saatlerde interneti kesmeye başladılar. yirmi-otuz yaş arası muhalif gençlerden her gün birileri ortadan kayboluyormuş. onun mahallesinde de haftalardır haber alamadıkları gençler varmış. cep telefonları çoğu zaman kesiliyor, insanlar birbirleriyle iletişim kuramıyormuş. muhalif gençler bir sabah evden çıkıyor ve bir daha onları gören olmuyormuş. ablası nişanlısıyla birlikte rusya'ya kaçtı. anne ve babası da rusya'ya kaçma çabası içinde. ama o üniversitenin son yılında olduğu ve haziran ayında mezun olacağı için ülkesini terk etmek istemiyor. boşver okulu dediğimde, "eğer şimdi gidersem bir daha buraya dönemem ve okulu bitiremem. dört yıl okudum, sadece üç ayım kaldı ve bu yüzden burayı terk edemem" diyor. türkler için son çağrı yapıldı, ülkenize dönün diye. bir arkadaşımın babası şam'da ve yakında buraya dönecek. sen de gel dedim, gelemem diyor. geçen hafta ne olur ne olmaz diye pasaport başvurusu yapmış, pasaport vermiyorlarmış. gidenlerin hepsi kaçak yollardan gidiyorlar. mesela ablası öyle yapmış. türkiye en yakın yer, gel diyorum. nasıl bırakayım diyor. haziran'da finaller varmış. şimdi gel, sonra finallere girmek için dönersin dediğimde, bir kere suriye'den çıktın mı bir daha geri dönemezsin dedi.
ben böyle şeylerin hep benden uzakta olduğunu düşünürdüm. benden uzakta, kitaplarda, filmlerde.