bu şarkıyı icra eden kafaya bayıldığımı söylemek istiyorum. son zamanlarda gördüğüm en eğlenceli şey. rock star damla genel, justin bieber'e 10^10000 kere basar. (hell yeah rock'n roll!)
"kuuuurabiye adam benim peşimde, beni yemeye çalışıyor. nedeeeen, ama nedeeeen?"
gençliğe dair söylemek istediğim şeyler bitmemiş olacak ki, bu konu hakkında ikinci bir yazı yazıyorum. kafamdaki gençlik imgesi ile örtüşmediğimi gördükçe içimde beliren o tuhaf hissi yenmem mümkün olmuyor. günlerim bir film olsaydı ben izlemek istemezdim, bu ne sıkıcı film falan derdim. bunu burada yazmaktan çekinmiyorum ya da saklama güdüsü duymuyorum çünkü hissettiğim şey bu. bir sürü salak şey yapıyor olabilirim ama en azından olmadığım biri gibi görünme kaygısı içinde değilim.
sözleşmiş gibi çıkan albümler
bu sene dinlediğim müzikler gençlik konsepti üzerine kuruluydu. beni bu konu hakkında düşünmeye sevk eden büyük ihtimalle onlar oldu. onlar geçmişe dönüp bakarken ben de kendime baktım. beach house gençlik hayallerine güzellemeler yazmış, onlarla daldığım rüyalardan the national'la uyandım. kendileri eve dönüşten bahsederken ben de döndüm kendi şehrime baktım. sorrow şarkısında bahsettikleri şehir ankara'nın ta kendisi olabilirdi. hatta hayat gailesini bir kenara bıraksan; ankara'da şair, yazar, ne bileyim, sanatçı olabilirdin. o derece depresif, o derece karamsar bir şehir. şehrimden gittikçe uzaklaşıyorum ve bir vakit ona sadece ana ocağına döner gibi dönmek istiyorum. belki ben de o vakit eve dönüşle, kredi ödemeleriyle ya da ne bileyim, kötü giden ilişkilerle ilgili bir şeyler yazarım. sonra bir de the suburbs var, unutmam mümkün değil. bu yıl gençlik konseptini kafamın bir kenarına kazımam arcade fire ile oldu sanırım. onlar gençlikten bahsederken kafalarını çevirip de arkaya bakmışlar çünkü her şey geride kalmış gibi konuşuyorlar. oysa ben böyle olmasını istemiyorum, istediğim bu değil. benim geriye bakmama gerek yok ama yine de gözüm arkaya kayıyor. bir zamanlar iyi arkadaşın olan insanlarla hayat telaşesi içinde eskisi kadar görüşememek gibi şeyleri biliyorum. geceleri uyuyamayan benim ve bana öğüt veren de onlar, ileride geceleri niçin uyuyamadığımı anlayacakmışım, öyle diyorlar. hadi bakalım diyorum ben de, yıllar sonra bir çocuk doğurmak istersem dönüp de bu şarkıyı dinlerim. belki o zaman daha iyi anlarım.
arcade fire gençliğe uzaktan bakarken wild nothing tam kalbinden bakıyor. bense kendimi arcade fire'a yakın hissediyorum, wild nothing dinlerken ise hatırlıyorum. hoplamak zıplamak istiyorum, kan ter içinde kalasıya dek dans etmek istiyorum. gençlik dediğin tutku, ter, hormondan ibaret ne de olsa. yüzeyselleştirdiğimi inkâr etmiyorum ama bu üçünün hiçbir kötülüğünü göremiyorum.
yıllar önce bu yaşları düşündüğümde zihnimde canlanan görüntüler şimdikiler değildi. sanırım her şeyin daha eğlenceli olacağını zannediyordum. sanki tek ihtiyacım olan şey, yaşla beraber gelen özgürlüktü ve onu elde ettiğim zaman hiçbir engel kalmayacaktı, kimse beni tutamayacaktı. şimdi anlıyorum ki o zamanlar hesap etmediğim bir şey varmış; bir şeyi yapabilir olma haline erişince, çoğu zaman yapma heyecanın kalmıyormuş. bunu o vakit akıl etmem mümkün değildi, şimdiyse yaşayarak öğreniyorum.
bazen dinlediğim müzikler bana gençliğin nasıl bir şey olduğunu hatırlatıyor, nasıl olması gerektiğini. ileride, zamanında yapamadığım şeyler için pişmanlık duymamam gerektiğini hissettiriyor, içime biraz korku salıyor ve beni tedirgin ediyor. daha çok zaman var diye diye geçermiş yıllar, bunu bu yaşımda ben bile biliyorum. bazen zamanı kaçırmak korkusunu içimde hissediyorum. işte bu da yeni çıktı, son birkaç aydır ara sıra beni yoklayan bir şey. bana gençliği çağrıştıran müzikler dinleyince nedense içime bu his çörekleniyor. pek bir şey yapmadan, anca okula git, ödev yetiştir, sınava gir ile geçen ömrümden duyduğum tatminsizliği hatırlatıyor. iki satır yazı okusam, iki sayfa roman okusam diyorum. kelimelerim kurudu ve cümlelerim kısaldı. kendimi ifade etme yetim azalmış bile olabilir; daha az kelime, daha çok formül ve hesap.
ıskaladığımı düşündüğüm bütün bu şeyleri dinlediğim müziklerde buluyorum. gençliği ve eğlenceyi, hezeyanları ve mutlulukları, sonra umutları ve kalp kırıklıklarını. sevdiğin çocuğu uzaktan gördün diye mutlu olmayı ya da onunla bir kere merhabalaştın diye bütün gün ağzın kulaklarında gezmeyi. bunlar hep on beş yaşında kalan şeyler. eskiler ama değerliler. şimdilerde bunlardan daha fazlasının hiçbir anlam ifade etmediği oluyor. çoğu zaman bir türlü istenilen o yakınlık kurulamıyor. birinin yanındasın ama kendin olarak değil, kalbin de yerinden çıkacak gibi atmıyor. öyle ki kalbin kahve içtiğinde daha çok atıyor.
yine de düşünüyorum, gençliği anlatan dopdolu bir şarkıyla karşılaştığımda heyacanlanmadan edemiyorum. örneğin bu yıl, wild nothing'in live in dreams şarkısını dinlemeseydim gerçekten çok şey kaçırırmışım. kafamı meşgul eden, kendimi hakkında sorguladığım "gençlik" konseptiyle örtüşen bir şarkı. olmak istediğim ama geride kalmış gibi gelen, bir yandan özendiğim bir yandan küçümsediğim o hali anlatıyor. kulaklarımda gençlik yankılanıyor ama ben oturuyorum. öyle ki sadece ellerimle tempo tutuyorum. oysaki bu şarkıyla dans etmek geliyor içimden, belki biraz da nerede olduğumu unutsam fena olmaz. nerede olduğumu unutmak istiyorum ama gece dönerken evin yolunu hatırlamak zorunda olduğumdan kendimi kaybetmiyorum.
bazen günlerimi küçük şeylere bağlıyorum; bazı şarkılara, bazı albümlere, haftasonu vizyona girecek bir filme falan, live in dreams de günlerimi bağladığım şarkılardan oldu. bu yıl dinlediğim, beni heyecanlandıran, gençliği damarlarımda hissettiren, "evet, her şeyi yapabilirim" dedirten bir şarkı. "iyi ki yaşıyorum da bu şarkıyı dinledim" dedim pek çok kere. sonra tıpkı bu şarkı gibi bana iyi ki yaşıyormuşum dedirtecek başka şarkılarla karşılaşma ihtimalimi düşündüm.
hiç çiftlikte yaşamadım. hayatımda çiftlik görmedim bile. yine de orada yaşamanın nasıl olabileceğini birkaç kere düşündüm yakın geçmişte. bunu aklıma getiren deerhunter'ın he would have laughed şarkısı oldu. sabahları bir çiftlikte gözünü açmanın, sevimli küçükbaş hayvanları sevmenin, heidi çizgi filmindeki gibi ekmeklerden yemenin nasıl olabileceğini hayal ettim. tıpkı şarkıdaki gibi, yaş aldıkça sadece daha çok sıkılıyorum (only bored as i get older). doğru orantı sadece yıllar ile yaşlar arasında değil, yıllar ile sıkılganlık arasında da var. yaşım ilerledikçe makineleşmeye doğru gidiyorum. kıramadığım bir kısır döngü, içinden çıkamadığım bir rutin birden tüm yaşamımın kendisi oluveriyor. bazen koşturmaca arasında kantinde içtiğimiz kötü çaylar sırasında, bazen de yapılacak ödev dururken ettiğimiz aylaklıklar sırasında arkadaşlarla birbirimize anlattığımız tüm hikaye bu işte; her şeyin ne kadar aynı, ne kadar sıkıcı olduğu. manayı başka şeylerde arar olduk. şu an okuduğum şeyde, ilerde yapacağım işte hayatın anlamını aramamayı şimdi öğrendiğim için şanslıyım. böyle arkadaşlarım olduğu için de şanslıyım, en azından derdimi anlatınca anlıyorlar, ya bir de boş gözlerle yüzüme baksalardı? bunların hepsi, yaptıklarımız, okuduklarımız, öğrenmeye çalıştıklarımız… hepsi hayata bir yerinden tutunabilmek için birer araç sadece. yapmam gerekenleri yapınca hayata bir yerinden tutunuyorum, bunu hissedebiliyorum. bu noktada bize verilen öğüt, geleceği düşünmek. yorulmamızın nedeni, hayatı ertelememizin nedeni hep gelecekte daha iyi olabilmek için-miş. peki ya olamazsak? bu noktada da iyimser olmaktan bahsediyorlar. çevremde bunu beceremeyen o kadar çok insan var ki. ben de dahil herkesin kurduğu en iyimser cümle, önümüzdeki maçlara bakacağız artık oluyor. bense sürekli önüme bakmaktan yoruldum. artık biraz da şimdi bulunduğum yere, içinde olduğum an’a odaklanmak istiyorum.
yıllar geçtikçe sabırla beklemeyi öğreniyorum. beklediğim şey mühim değil, benim için önemli olan kısım sabırla beklemek. sabırla beklemenin, güvenle beklemek demek olmadığını da yeni yeni anlıyorum. bir şeyler yapıyorum, sabırla sonucunu bekliyorum ama içimde bir güvensizlik. bazen korku ile endişe arasında gidip geliyorum. elimden geleni yaptığımı düşündüğüm şeylerde tatmin edici neticeler alamayınca pes etmemeyi artık öğrendim. büyümek bunu gerektiriyor. olgunluk ile çocukluk arasındaki fark bu olmalı, istediğini alamayınca pes etmeden yola devam edebilmek. çoğu zaman benim kafamı meşgul eden istediğim değil, hak ettiğim şey oluyor. hak ettiğimi alabilsem tatmin hissini yaşayacağım ama maalesef olmuyor. o zaman vaz mı geçsem diye düşünüyorum. vaz geçsem, emek etmeyi bırakıp bir kenara mı çekilsem diye soruyorum kendime. sonra bunu kendime yakıştıramıyorum. bunun mantıktan uzak olduğunu görüp, kendime olan inancımı muhafaza etmeyi seçiyorum. bunu resmen seçiyorum, öyle olması gerektiğini düşündüğüm için. küçükken daha mı mantıklıydım diyorum. büyüdükçe sezgilerime güvenmeyi seçtim ve aklın biraz uzağına düştüm sanırım. çocukluğumu bilen biri, sen çok mantıklı bir çocuktun dedi bana. öyle miydim sahiden diye kendimi gözden geçirdim. sanırım öyleydim. şimdi ne oldu sana dedi, böyle yapmamalısın. yüzüme tokat yemiş gibi oldum. sahi, şimdi değiştim mi? dünyanın en ağır küfürünü yemişim gibi hissettim, sana şimdi ne oldu? hayran olduğum hep mantıktı, büyük ihtimalle benim zaafım da buydu. yakışıklı adamdan ziyade mantıklı adam, güzel kadından ziyade mantıklı kadın. akıllı ya da zeki değil demek istediğim, mantıklı. olmak istediğim kişi mantıklı, istikrarlı ve tutarlıydı. bense kimi zaman dengesizdim. çevreme karşı değil ama kendime karşı dengesiz. bir gün kendimle barışıkken, bir gün aynaya bakmak istemezdim. bir gün evimizin sokağına girdiğimde sessizce şarkı söylerken, bir gün müziği duymak dahi istemezdim. sevdiğim insanları her daim severdim de, geri kalan insanları bazen severdim bazen de onlara öfkelenirdim.
bunlar dışarıdan belli olmayan şeyler olsa bile iniş çıkışlarımın keskinliği beni kimi zaman huzursuz ediyor. tekrar sakinleşmeyi bekliyorum. sabırla bekliyorum ama güvenle değil. teselli istemiyorum ama beni rahatlatacak bir omuz arıyorum. bazen buluyorum bazen bulamıyorum, herkes gibi işte. takdir edilmeyi önemsemediğimi söylesem de içimdeki ergen damarı bazen tutuyor ve takdir görmediği için üzülüyor. bunları önemsemiyormuş gibi görünsem de önemsediğim doğrudur, kendimi kandırmak gibi bir niyetim yok. çalışıp da yapamadığım sınavlardan sonra -ki çalışıp da yapamamak diye bir şey var, evet, yalan söylemeyin- ya da kötü şeylerle karşılaştığımda -bu kısmı fazla açmayalım- adaletin bu mu dünya dediğim doğrudur.
.....
bugün bir otobüs camında, moral bozukluğundan çattığım kaşlarımı görünce aman allahım yüzüm kırışacak! deyip de alnımı normal haline getirdiğimi de gizlemeyeceğim. ..... sürekli bir şey yetiştirip duruyorum. kalbimin çarptığını, hızlı hızlı attığını duyuyorum, içtiğim kahvelerden dolayı. gece yatağa yatınca sanki yatak kalbimin çarpıntısından sallanıyormuş gibi geliyor. kahveden bıktım artık. iyi kahve ile kötü kahvenin tadını ayırt edemeyecek derecede içtiğim şeyi önemsemiyorum. sanki daha fazla kafeinle aklım daha çok çalışacak. hiçbir şey yapmıyorum çünkü hiçbir şeye vakit bulamıyorum. okulun bu derece hayatımın tümünü kaplaması beni boğuyor. kendimi ot gibi hissediyorum, biraz boş kalsam da uyusam diyorum. bunca şeyden sonra aldığım notlar da bok gibi. geçen yaptığım bir ödevde sonuç çıkartamayınca all these calculations do not make sense yazdım sayfanın sonuna. hoca da gülen surat çizmiş. hiç beklemiyordum ama meğersem zaten cevap oymuş. aferin dedim kendime. sonra vay anasını galiba biliyorum ya diye sınava girdim, o da bok gibi geçti. bu sefer de kağıdın sonuna "hocam vakit yetmedi. eğer biraz daha olsaydı bu soruyu yapardım." yazdım. bunu gerçekten yaptım. sonra hoca bir sonraki derste, "biriniz bana not yazmış sınavda, kim o?" diye sordu. benim dedim. hoca güldü, ben de güldüm. utandım ve yüzüm kızardı falan. sınav kağıdına not yazan öğrenci hakkında hocalar ne düşünüyor bilemeyeceğim ama ben yine olsa yine yapardım.
bazen hiç eve gelmek istemiyorum, bazen de evden dışarı çıkmak istemiyorum. sanırım bir süredir kısır bir döngünün içine girdim, kendimi oradan çıkarmam gerektiğini biliyorum ve bunu yapmak için çaba sarf etmeyişimin vicdan azabını çekiyorum. sürekli bir şey yetiştirme halinden sıkıldım, en bariz hissettiğim şey şu an için sıkılma hali. bu işi layıkıyla yerine getiriyorum. ya az uyuyorum ya çok uyuyorum, bir türlü ortasını tutturamadım. dikkatim dağınık sayılır ama saçma sapan şeylere dikkat etmekten de kendimi alıkoyamıyorum. bunun literatürde bir ismi var mı acaba? nihilist tarafım son zamanlarda tavan yaptı, bunu bir türlü dengeleyemiyorum. kendimi frenlemek için yapabildiğim tek şey, eğer böyle giderse kısa vadede/orta vadede/uzun vadede neler olabilir, bunu tahayyül etmek. sonra beni korku basıyor. işte o zaman toparlanıp, işimin başına dönüyorum. verim aldığım söylenemez. verim alamadıkça uzaklaşıyorum, uzaklaştıkça verim alamıyorum. böyle bir kısır döngü işte. banyo yapınca, temizlenince her şeyin baştan başlayabileceğine olan inancım tam. banyo yaptıktan sonraki o anlık rahatlama hissini çok çabuk kaybetmesem, mesela bir kahve koyup masamın başına otursam gerisi gelecek. zaten hep öyle demezler mi, bir başlasan gerisi gelir. yaptıklarım-yapacaklarım konusunda kendimi sorgulamayı bırakalı uzun zaman oluyor. ara sıra aklımda beliren şeytanları kovmayı iyi beceriyorum. aksi takdirde halim nice olur, düşünmek dahi istemiyorum. bir şey yapacak olduğumda ne anlamı var ki? falan diyorum. an geliyor, kendimi yaşlı bir kadın gibi hissediyorum. geçen gün kırk yıllık arkadaşımla konuşurken, onun ağzından bu cümlenin aynısını duydum: yaşlı bir kadın gibi hissetmek. ben de! ben de! diye atladım lafa. yalnız olmadığımı bilmek güzeldi ama bu durum biraz sorunluydu. neden böyle hissediyoruz diye konuştuk, durum analizi yapmaya çalıştık ve kendimizce bir takım noktalara vardık. bunu daha önce kimseyle paylaşmamıştım biliyor musun dedim ona. çünkü bu hissin, başkaları üzerinde yarattığım "ben" algısının bir parçası olmasını istemiyordum. ama kırk yıllık arkadaşımla paylaşabilirdim bunu. bir başkası beni yaşlı kadın gibi görmemeli, ben kendimi görsem bile. öyle gördüklerini sanmıyorum ama bunu dillendirmek de istemiyorum. "içindeki çocuğu kaybetmemek" diye bir laf var ya, o ne boktan bir laf öyle, anlamına eremedim. benim içimde çocuk mocuk yok, yaşlı bir kadın var ama çocuk yok. kendimi bu hale ben sokmadım, ben öyle düşünüyorum. birileri değil ama bir şeyler böyle olmasına neden oldu. hayat oldu, bizi yaşlı bir kadın gibi hissettiğimiz bir yere koydu işte. geldiğim noktada kendimi küçük hissediyorum. evren kocaman ve genişlemeye devam ediyor, ben de sonsuz uzayda küçük bir noktayım sadece. nihilist tarafımın tavan yaptığını söylemiştim, bunu başka şeylerle dengelemeye çalışsam da eninde sonunda içimden atamıyorum. birine faydam dokununca memnun oluyorum ama o kadar. sonra yine boşa kürek çekme hissi. çok lazımmış gibi six feet under'a başladım tekrardan. aslında yeniden izlememek için kendimi bir hayli tuttum ama dayanamadım. en sonunda nihilizmimi ikiye katlayacağını bile bile tekrardan bulaştım. bunu on beş yaşında izlememe ne gerek varmış diye düşündüm. o yaştaki biri bu diziden niçin zevk alır ki falan dedim. almaması gerektiği sonucuna vardım. insan lise hayatında six feet under izlemek yerine daha eğlenceli işler yapmalıydı. lisede çok eğlendiğim zamanlar oldu, inkar edemeyeceğim. öyleki, şimdiki halimizden daha çok eğlenirdik o zamanlar. ama sonra gelir niye bu diziyi izlerdim, bilmiyorum. bence izlememeliymişim, bunu yürekten söylüyorum.
şimdi gözümde dağ gibi büyüyen bir derse çalışmak zorundayım, neresinden tutsam elimde kalıyor. kütüphaneden de sıkıldım, evden de. dersten ve ödevden de. ne kar iyi hissettiriyor, ne çay ne kahve. ankara'dan hiç bu kadar bunalmamıştım. fisher'lara beşinci üye, ikinci kız evlat olarak kaydımı aldıracağım galiba.
courier yazı karakterinin her şeyi soğuklaştırıcı etkisini seviyorum. birden bire yazdığıma yabancılaşıyorum. sanki bir polis raporu, mahkeme kararı gibi mesafeli ve soğuk bir etki bırakıyor üstümde. yazdığım en öfkeli şeyi courier yazı tipine dönüştürünce cayır cayır yanan o hali alıyor ve buz gibi yapıyor. kelimelerle aramda oluşan mesafeyi hissedebiliyorum.
anlattığımda komik gelmeyebilir ama aklıma gelen komik bir-iki şey var. onlardan bahsetmek isterdim ama bir süredir içinde bulunduğum hali yansıtmak daha kolay geldi sanırım. komik şeylerden bahsetmeyi sonraya bırakacağım. belki de hiç bahsetmem.
şu anda bir erkek olsaydım, sakalımı kesmeyi bırakır ve uzatırdım. yüzümün biraz kapanmasını sağlayarak kendi içime dönerdim sanırım. içe dönmenin tek göstergesi erkek olup sakal uzatmak değil elbette ama bu fikrin bugün için bana yakın geldiğini hissettim. daha önce sakal uzatmanın gelebileceği manayı derinlikli olarak düşünmemiştim. sakalını kesmekten vazgeçen bir adamın yorgunluğunun ve her şeyi nadasa bırakmış halinin bu denli farkında değildim. müziklerini dinlediğim adamların google images'de resimlerini aratırken, sakallı resimlerine uzun uzun baktım. birçoğunun dağınık saçı, sakalı, sıradan bir tişörtü ya da gömleği vardı. o halleriyle bana çok yakındılar. vitrinde gördüğüm topuklu ayakkabılar güzeldi ama ben kendime onları halen çok uzak hissediyordum. kar botlarım şimdilik beni idare ediyordu.
aylardır geceleri yatarken kulağımda sun kil moon'un admiral fell promises'i var. bu albüm hakkında bir şeyler yazmak istiyorum; bana düşündürdüklerini, verdiği sakinliği ve daha başka şeyleri anlatmak istiyorum. tam yazacak gibi oluyorum, birden bu yaptığım çok anlamsız görünüyor gözüme. yaptığıma bir önem addettiğim falan yok ama diyorum ki, bu kadar çok şey olurken benim bir şarkı hakkında yazmamın ne önemi var. sanki karmaşa içindeyken gidip de en gereksiz işle ilgileniyormuşum gibi hissediyorum ve vazgeçiyorum. ben dinlerken güzel, müzik de olmasa ne yapardım ama iş hissettiklerimi yazmaya gelince koca bir çöplük beliriyor gözümün önünde. vicdanımı rahatlatmak için ülkede olanlar hakkında iki kelam etsem daha mı az rahatsız olurum diye düşünüyorum. hayır. olanlar hakkında iki cümle ettikten sonra vicdanî rahatlığa ulaşıp, hiçbir şey olmamış gibi davranmayacağım ben. hayır.
söyleyecek çok lafım olmasına rağmen diyecek hiçbir şey bulamıyorum. insanlara küsmüş değilim ama gittikçe yaşanması zor bir yerde olduğumuzu düşünmeye başladım. bir haftadır kelli felli adamlar tarafından gazetelerde yazılmış öyle yazılar okuyorum ki midem bulanıyor. hissettiğim tek şey iğrenme oluyor. koca koca herifler bir haftadır ülkenin gündeminde olan bir kızın ismini cismini ifşa etmekten bir nebze olsun rahatsızlık duymuyorlar. amaçları uğruna her şeyi mübah sayanların varlığını bilirdim de, yirmi yaşında dahi olmayan bir kızı bile böyle karalayacaklarını, suçlayacaklarını ve hatta taşlayacaklarını tahmin edemezdim. güçten ve hırstan gözü dönmüş adamlar, küçücük bir kızı günah keçisi ilan etmekten utanmıyorlar. kendilerini hangi siyasi kimlikle etiketledikleri benim için mühim değil. bu vesileyle, bu adamlar gibi gücü elinde bulunduran kesimin öğrenciye ve kadına bakışı bir kez daha yüzüme vuruluyor. gördüklerimden sonra ileride bizler için güzel şeyler olabileceğine dair inancım kalmıyor. elli sene önce benim yaşımda olan insanlar ne hissediyorlarmış bilmiyorum ama ben ileride ülkenin daha iyi bir yer olacağına dair bir umut besleyemiyorum. buna karşı bir şeyler yapıyor musun dersen, kolumu kaldıramadığımı söylerim. "hem bir şey yapmıyor hem de kenara geçmiş eleştiriyor" gibi göründüğüm doğrudur, aksini iddia edecek yüzüm yok. ne zaman bir şey yapma gerekliliğini hissetsem, kimin için ve ne için gibi bir soru beliriyor kafamda. bize çizilen sınırlı alan içinde oynadığımızı görmemek için kör olmak lazım. siyasi etiketler umrumda değil, insanları ne sınıflandırıyorum ne de ayırıyorum. fakat gördüğüm muamale bu değil. ben herkesin varlığını kabul ederken, benim varlığımdan rahatsız olanların olduğunu biliyorum. kendimi hiçbir topluluğa ait hissetmiyorum, bu yüzden takım bile tutamıyorum. insanların bir araya gelerek bir şeyleri değiştirebilme gücüne inancım büyük ölçüde zayıflamış. fakat kimse beni bu yüzden suçlayamaz. nihayetinde bizler öyle bir ülke ortamında büyüdük. kimileri bunu "doksanlarda yetişen apolitik kuşak" falan olarak tanımlıyor ama külliyen yalan. herkesin gayet politik olduğunu biliyorum, öyle sanıldığı kadar kafasız ya da gerizekalı değiliz. öyle diyen varsa iyi halt yiyor. ağzını açanın dövüldüğü bir memlekette kendini ortaya koyamayan insanları suçlayamam. nihayetinde ben de onlardan biriyim. böyle olmak istemezdim ama aksini yapacak gücü kendimde bulamıyorum. yine de benim slogan atmamam ya da sokaklara dökülenlerden biri olmamam, bunları yapanlarla aynı görüşte olmadığımı göstermez ki. ben de dediklerine katılıyorum, krediyle ödediğim harç parasını, okul bitince düzgün bir iş bulup bulamayacağımı falan düşünüyorum. sonra televizyonda dövülen çocukları görünce, bunun benim düşüncelerimin de coplanması demek olduğunu idrak ediyorum.
ülkeden elimi eteğimi çekmiş değilim ama o çocuklar kadar bir şeyleri değiştirebilme inancım olmasını çok isterdim. bunu gerçekten isterdim. bireyselcilikten uzak olduğumu düşünürken, gördüklerim beni bireyselci olmaya itiyor, bundan rahatsız oluyorum. yapay bir umut taşıyacağıma, gerçekçi bir karamsar olmaya başlıyorum. ben aksini yapmaya çalışsam bile yavaş yavaş kaydığım yönü görüyorum. olanlar karşısında duyduğum öfke bile içimde harekete geçme güdüsü yaratamıyor çünkü o derece inançsızlaşmışım.
cumartesi gecesi güvenpark'ın karşısındaki kaldırımda bir teleskop duruyordu. merak ettim ve temkinli bir şekilde teleskobun olduğu yöne doğru yaklaştım. bir baktım, teleskobun üstünde "jüpiter'e bakış: 50 kuruş" yazıyordu. hemen arkasında da kaldırımdaki sete oturmuş otuzlu yaşlarında bir adam vardı. sonra başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. hava acayip sisli. "bu havada hiç jüpiter mi görünürmüş yaee?!" dedim kendi kendime. sorsan, jüpiter'e bakmışlığım yok ama bu havada görülmeyeceğini az buçuk idrak ediyorum. şehrin ortasında, kzılay'ın merkezinde jüpiter'e mi bakılır hem? birazcık komik gibi sanki. sonra bir an tereddüt ettim, baksam mı dedim ama saatin bir hayli geç olmasından ve gecenin bu saatinde yalnız başına bir kızın, sokaktaki adamlarla samimi olmasının tehlikesinden dolayı vazgeçtim (sizin oraları bilmem ama ankara'da 22:30 demek, aman allahım biraz daha geç kalırsam son otobüsü kaçıracağım! demek. memur kesim çoktan pijamalarını giymiş; dişlerini fırçalayıp, yatmaya hazırlanıyor arkadaşım).
ben jüpiter'e bakmadım, yoluma devam ettim; ama yine de bu adamı ankara bilim ve ticaret hayatına getirdiği yenilikten dolayı içimden tebrik ettim. bunca yıllık ankaralıyım, ben daha "jüpiter'e bakış" diye bir şey görmemiştim. gece gece beni gülümsetti, karşıma şehrin rutinini kıran bir şey çıkarmış oldu, hoşuma gidiverdi.
tamam, ben bakamadım ama siz sevgili ankaralılar, siz jüpiter'e bakın. hem belli mi olur; belki bu arkadaş da türev-integral bilen selpakçı çocuktan sonra ikinci bir kızılay fenomeni olur.