bazen yazmazsam düşünceler zihnimden çıkmayacakmış gibi geliyor. hoş, yazınca da çıkmıyor ama yazmayınca her şey daha iyiye gitmiyor. insan her şeyden memnunken, kendiyle barışıkken çok da yazası gelmiyor. bilmiyorum, benim için hep öyle. hayatı yaşamak varken yazmayı ona yeğ tutmak, güzel bir şeyi elinin tersiyle geri çevirmekmiş gibi değil mi? benim için bugün tam da yazmamın gerektiği günlerden. ağır bir grip sonrasında bu hafta üç gün rapor aldım ve hafta sonuyla birleşince beş gün hiç evden çıkmadan, sadece iki kere markete gidip gelerek, yattım. iş hayatına girdiğimden beri kendi kendime böyle bir zaman geçirmemiştim. gerçi bu vaktin çoğunda uyudum ama uyanık kaldığım zamanlarda da bir şeyler okumaya ve müzik dinlemeye çalıştım. en son bu derece ağır grip olduğumda liseye gidiyordum. bu da hayatımda hatırladığım ikinci ağır vakam oldu. bir yandan grip, bir yandan da tüm gün bilgisayar başında iş yapmanın getirisi olarak kazandığım boyun ağrısı gözümden yaş getirecek denli canımı yakıyor. gribi atlattım sayılır ama boyun ağrım geçecek gibi değil. boyun, omuz vs. gibi ağrıları kronik olarak hissediyorum ve bu sebepten kendimi sağlıklı bir insan olarak göremiyorum. bilgisayar başında geçen hayatımın anlamsızlığı bir yana, bir de bunun için kazandığım ağrılar beni derin düşüncelere sevk ediyor. madem bu ağrılarım olacak, bari içime sinen bir şeyler uğruna olsun demeden edemiyorum. bir solak olarak kavanozu sol elimle açacak durumda değilim. canım yanıyor. ama yine de bunu yazıyorum.
biraz üzgün hissediyorum. aslında oldukça üzgün hissediyorum ama ifade edince çocukça gelebileceğinden çekiniyorum. hani biri çıkıp da halen alışamadın mı derse, alışamadım diyeceğim. istanbul'da iki iyi dost edindiğimi düşünmüştüm. arkadaştan da öte, gerçekten bir dost. okul hayatından sonra bunu diyebileceğim sadece iki kişi oldu. bu kişilerden biri haftaya gidiyor. onun adına mutluyum çünkü istediği bir şeydi ve çok güzel bir fırsatı değerlendirdi. üzülmemin sebebi bu hayata birlikte göğüs gerdiğim bir insanı, bu şehirde bana açılan bir ev kapısını ve büyük bir sevgiyi artık yanı başımda bulamayacak olmam. kendimi hırçın küçük bir çocuk gibi görüyorum. onunla olan ilişkimde benim kardeş, onunsa bir abla rolünde olduğunu düşünürsem; bu benzetmem çok da tuhaf kaçmayacak. insanın her ilişkide bir rolü oluyor. ya da şöyle diyeyim, zaman zaman hepimiz ilişkilerde çeşitli görevler üstleniyoruz. bu çok doğal ve insani. bense onunla olan ilişkimde daha çok kardeş gibiydim; çünkü benim istanbul'a, iş yaşamına ve yetişkinlik hayatına alışmamda hep yanımdaydı. birçok şeyi birlikte öğrendiğimiz gibi, benim ondan öğrendiklerim oldukça fazlaydı. bizi bir araya getiren sadece koşullar değildi; şu şehirde bile iki ankaralı olarak birbirimizi bulmuş ve ilk anda sempati duymuştuk. sorunların ve üzüntülerin insanları yakınlaştırdığı doğru. iş yaşamına dair benzer şeyleri dert edinmemiz, bu yaşadıklarımızın bizi getirdiği nokta benzer oldu. anlaşılmadığımı düşündüğümde beni anlayan oydu. bu şehirde kendi evimden sonra huzurlu hissettiğim ikinci ev de onun evi oldu. balkonlarında yediğimiz yemekler, içtiğimiz şaraplar, sabahın köründe işe giderken bana yemem için sandviç yapması, bana mis kokulu çarşaflar sermesi ve kendimi kötü hissettiğimde o mis çarşaflarında uyuma şansım olduğunu bilmem... bu şehri çekilir kılan şeylerin başında, onun yanı başımdaki varlığı geliyordu.
dün şöyle bir şey oldu. ben ona bakıyordum, göz göze geldik. bana bir şey mi diyeceksin diye tatlı tatlı sordu. ben de yok hayır, diye cevapladım. gözüm dalmış, öylece dalıp gitmişim. sonra ofisten çıktı ve bir yerlere gitti. ben de peşinden çıkıverdim. ilk aklıma gelen yer lavabo oldu. onu orada buldum ve boynuna sarıldım. biliyordum bana bir şey diyeceğini, dedi. ben de sana çok fazla şey diyebilirim ama aslında sen hepsini biliyorsun dedim. biliyorum dedi. kardeşim gibisin, seni çok seviyorum ve bu hayatta seni tanımış olduğum için çok mutluyum dedim. saçımı okşadı. boynuna sarılmış vaziyette ağlamaya başladım. zaten hastaydım ve iyice burnum tıkandı, nefes alamadım. bu hissettiklerimin biraz çocukça olduğunu kabul ediyorum ama birçok veda üst üste gelince artık kapasitemi doldurdum gibi geliyor. ölüm de dahil, biri gittikten sonra oluşan o derin boşluğu doldurmayı ve onunla yaşamayı öğrenmek gerekiyor. ben bu vedaları artık çok iyi öğrendiğimi düşünüyorum. ankara'da daralan çevre ile birlikte istanbul'da sevdiğim bir-iki kişi de uzağa gidiyor. yetişkinlik hayatı dedikleri buymuş galiba. bunu on sene önce tahayyül edemezdim. yani yetişkinlik hayatının bir veda, bir kopuş ve ayrılış tecrübeleri toplamı olduğunu inan ki bilemezdim.
ders çalışmam gereken şu saatlerde oturdum bunları yazıyorum. yazmazsam önümdeki kitabın pdf sayfaları ilerlemiyor. çizmem gereken grafikler kesişmiyor, sayılar anlamlı sonuçlar vermiyor. tez ile ilgili yaptığım çalışmaların ilerlemediği her gün, beni hayatımla ilgili -kendimce bulduğum- çözümlerden uzaklaştıran artı bir gün olarak haneme yazılıyor. bu cumartesi günü yapacağım en iyi şey ders çalışmak olacak ve ben buna alternatif başka bir şey istemiyorum. neyse, bir şeyler karaladığıma göre gideyim de on yedinci ıhlamurumu demleyip, dersimin başına döneyim.






