şöyle bir sokakta yürürken ya da diyelim anadolu yakasında sahil kenarında yürürken, içimin coşkuyla kaplandığını hissettiğim anlar pek nadir. hani yürürsün yürürsün ve sebepsiz yere birden bir mutluluk duyarsın (serotonin?). işte bahsettiğim o his. ah o his. eskiden daha mı çok duyardım? hatırlamıyorum. şimdilerde yürürken zihnimden hep konuşmalar, hep yazışmalar geçiyor. arkadaşlara yazacağım mailler, anlatacağım olaylar, olay olmadığı zaman hissettiğim şeyler, zaman zaman duyduğum kaygılar, edindiğim sözde
büyük deneyimler, dinlediğim müzikler. bir şarkıyı dinlerken kendiliğinden aklımda beliriyor, bu şarkıyı şu arkadaşım pek sever. uzaklardaki ilişkiler biraz da böyle yürüyor. senede bir gün -şansım varsa iki gün- görebildiğim arkadaşlarımla geçirdiğim birkaç saatte hayatlarımızı güncelliyoruz. yılın arta kalanında ise mail, mesaj, skype ile ilişkileri yürütüyoruz. yetişkin olmak böyle bir şey mi acaba, ilişkileri hep uzak mesafe olarak yaşamak. buna da
long distance friendship diyelim. bir şikayetim yok. dünya üzerinde beni anladığını düşündüğüm insanlar olduğu sürece sorun yok. yeniden küçük birer mektup arkadaşı oluyoruz. kontrol edemediğim, benim dışımda gelişen olayların devasa ağırlığını bir kenara koyuyorum; kendi içimde hissettiğim umut ile umutsuzluk arası gelgitler beni yoruyor. bunları anlatmalıyım. yaz mevsimleri böyle geçiyor, her hafta sonu uzaklardan gelen bir arkadaşla buluşarak. ikimize de yabancı bu şehirde, ortak bir anımızın olmadığı bu şehirde eğreti durduğumuzu düşünüyorum. aylar öncesinden planlanan buluşmalar, alınan uçak biletleri, ajandada işaretlenen tarihler.
bu hislerim hafta sonu
grizzly bear'in yeni albümü
painted ruins ile birleşiyor. ben mi bu albümü hissettiklerime yoruyorum, yoksa albüm gösterişsiz anahtar sözcükleriyle bu kapıya mı çıkıyor bilmiyorum. tam da amerika'dan d.'nin gelip bende kaldığı bu hafta sonu, diğer iki arkadaşıyla buluşmak üzere yanımdan ayrıldığında ben kulağıma albümü geçiriyorum. karaköy'den kadıköy'e vapurla dönerken bu albümü dinliyorum. beş yıllık aranın ardından grizzly bear'i, ed droste'nin sesini nasıl özlemişim. beş yılda çok şey değişti. ben grizzly bear'i hiç denize karşı dinlememiştim. bu hafta sonu hem dostuma hem eski tanıdık grizzly bear'e kavuşuyorum.
grizzly bear albümleri beni hiçbir zaman ilk anda çarpan albümlerden olmadı. hep dinledikçe derinleşti ve anlam kazandı. bu anlamda grupla istikrarlı bir ilişki kurduğumu söyleyebilirim. nasıl diyeyim, ölçülü ve mesafeli. güzel bir albüm dinleyeceğimi umarak ve bilerek başladığım bu deneyim, iki günün ardından sandığımdan daha duygusal ve manyak bir hal aldı. bugün mesela, çalışırken kulaklığımı kulağıma geçirdim ve neredeyse bütün gün albümü dinledim. pek çalışamadım. yaptığım her iş, albümü dinlerken uğraştığım bir
yan iş halini aldı.
painted ruins, müzikal açıdan yenilikçi, melodik olmadan belli bir uyumu yakalayan müzikleriyle önceki grizzly bear albümlerinden farklı bir yerde duruyor. bu albümde deneysele kaçan müzik denemelerinin ve değişik seslerin bir araya gelmesinin ortasında pırıl pırıl parlayan bir de sözler var. belli belirsiz, basit ve zarif bir şekilde anlatılan şeyler. ucu açık, hayal gücün nereye götürürse oraya gidiyor. zihnimde bir leke gibi. öyle ki ed droste yapılan bir röportajda, bu albümü biten ilişkisiyle ilişkilendirmek istemediğini söylüyor. şarkıları dinleyince de bunu başardıklarını düşünüyorum. biten bir gönül ilişkisinin ötesinde genel anlamda bağ kurmak, günlük hayattan gözlemleri aktarmak ve bir sürü güzel kelimeler, kelime çiftleri görüyorum. mesela
mourning sound. sabah köpek sesleri, kamyon sesleri ve silah seslerine uyanmaktan bahsederkenki sıradanlık, basitlik ve bu basitliğin estetiği. ya da hemen bir sonraki şarkı
four cypresses, yolun kenarında duran dört ağaçtan bahsediyor. altında başka anlam aramıyorum. hani sanki
garip akımı şiirleri gibi. küçük bir farkla, o kadar coşkulu değil, hayat üzerine bir güzelleme değil ama ne bileyim, depresif olduğunu da düşünmüyorum.
albümün yapım hikayesini okuduktan sonra şarkıları bir de o gözle dinledim. bir albümün, filmin nasıl yapıldığı, bir resmin ya da romanın nasıl ortaya çıktığı ilgimi çekiyor.
shields albümü turnesi bittikten sonra grup üyeleri kendi hayatına dönmüş, coğrafi olarak ayrı düşmüş ve bir yıl boyunca haberleşmemişler. sonra aralarından biri bir cloud hesabı açarak "bu dosyaya yaptıklarımızı yükleyelim" demiş. birlikte bir daha müzik yapıp yapmayacaklarından bile emin değilken "her şeyimizi bu albüme yükledik" dedikleri
painted ruins ortaya çıkmış. böyle şeyleri okumak hoşuma gidiyor. tam biter gibi olurken başka bir formda devam eden şarkılar, beni dinledikçe dinlemeye ve albümü keşfetmeye çağırıyor. her şeyin modern, postmodern, ya da -neo ön ekiyle ifade edildiği bu zamanlarda; painted ruins gerçekten değişik sesler barındırıyor. synth, eğilip bükülmeler, askeri tarzda ritmler, tren yolculuklarını andıran sesler (
neighbors), ismini koyamadığım şeyler...
bu akşam d.'yi yolcu ettikten sonra içimi inanılmaz bir hüzün kaplıyor, gözlerim doluyor. arkadaşlara yazıyorum ve bu beni yeterince tatmin ediyor. ama insan dolu dolu ve paylaşım içinde geçirdiği iki günden sonra tekrar kendi sıradan hayatına döndüğünde bir boşluk oluşuyor. ya da yarık mı demeliyim? yarın yine işe gideceğim, sonra yine eve geleceğim. bunlar beni mutsuz etmiyor, hayatımın gerçeği. biliyorum ki bu hayatı zenginleştiren değerli anlar, buluşmalar, müzikler.
ikili ilişkilerde bile ego ön plana çıkarken ve çiftler birbirinin egosu altında ezilirken, yaratıcılık içeren bu işlerde dört kişinin egosunu bir kenara koyup her şarkının altına dört isim birden yazması bana ilham oluyor. böyle ilişkiler herkesin bildiği ilişkiler değil. ben bildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. karanlık hisler beni ele geçirmesin diye painted ruins albümünü kulağıma takıp uzun uzun yürüyorum. hava sıcak, kan ter içinde eve dönüp bu yazıyı yazıyorum. albüm ne güzel bitiyor: sky took hold. küçüklüğünden beri içinde büyüyen bir şey. o son kısım, kendimi bulduğum kısım. şarkı bittiğinde gülümsüyorum. güzelliğine hayran oluyorum. hüznüm dağıldı ama biliyorum ki bir yerde yine çıkacak. painted ruins ismiyle bile çok fazla şey çağrıştırırken, bir de ben kendi hikayemi buraya ekliyorum. grizzly bear beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. birlikte bu hayatı yaşamaya devam ediyoruz.