9 Eylül 2017 Cumartesi

müzede bir gün

güzel bir şey anlatmak istedim. mesela istanbul modern'in bana verdiği his ile ilgili bir şeyler. kapısından girdiğim zaman kaçmak istediğim şehir arkamda kalıyor. sanki başka bir yerde, başka bir şehirdeymişim kadar uzaklaşıyorum istanbul'dan. yıllar içerisinde müzenin çevresi çirkinleşti, karaköy sahili denizi göremeyeceğin denli inşaat panolarıyla çevrildi. oraya ulaşıncaya kadar geçtiğim yol gözlerimi yoracak, ruhumu daraltacak kadar çirkinleşti. ama yine de halen müzenin kapısından içeri girdiğim an içimi bir huzur kaplıyor. benim istediğim şehir böyle bir şehir diyorum. içindeki sergileri her zaman beğendiğim söylenemez. modern sanatta bana anlamsız gelen oldukça fazla eserle karşılaşıyorum ama bu mekanla olan ilişkimi belirleyen bir durum değil. istanbul modern'i ben hiçbir zaman kalabalık görmedim. orayı sevmemin bir sebebi de bu olsa gerek diye düşünüyorum. içinde boğulmadığım, koluma kimsenin değmediği, insanların kokusunu duymadığım mekanlarda gezmeyi seviyorum. burası da bana bunu veriyor. 

başka güzel bir şey daha anlatmak istedim. müzeler ile ilgili konuşmak, uzun uzun o mekanların bana verdiği sakinlik hissinden bahsetmek. ama bunun yerine sadece müzelerin romantik atmosferinden bahsedeyim dedim. hep müzede gerçekleşecek bir ilk buluşmanın güzelliğini hayal etmişimdir. yüksek tavanlı kocaman müzelerde. british museum gibi, viyana müzeleri gibi, louvre gibi, rijks ya da prado müzesi gibi. hatta en az bunlar kadar güzel olan anadolu medeniyetleri müzesi, istanbul arkeoloji ya da zeugma mozaik müzesi gibi. ilk buluşma ya da ilklerden birinde. bunun zihnimde yarattığı filmografik romantizmi nasıl anlatsam... müzeleri sevdiğimi anladığımdan beri bu fikri de sevmişimdir. acaba zihnime bu fikri la jetée filmi mi ekti? bilemiyorum. 

21 Ağustos 2017 Pazartesi

painted ruins: zihnimde bir leke

şöyle bir sokakta yürürken ya da diyelim anadolu yakasında sahil kenarında yürürken, içimin coşkuyla kaplandığını hissettiğim anlar pek nadir. hani yürürsün yürürsün ve sebepsiz yere birden bir mutluluk duyarsın (serotonin?). işte bahsettiğim o his. ah o his. eskiden daha mı çok duyardım? hatırlamıyorum. şimdilerde yürürken zihnimden hep konuşmalar, hep yazışmalar geçiyor. arkadaşlara yazacağım mailler, anlatacağım olaylar, olay olmadığı zaman hissettiğim şeyler, zaman zaman duyduğum kaygılar, edindiğim sözde büyük deneyimler, dinlediğim müzikler. bir şarkıyı dinlerken kendiliğinden aklımda beliriyor, bu şarkıyı şu arkadaşım pek sever. uzaklardaki ilişkiler biraz da böyle yürüyor. senede bir gün -şansım varsa iki gün- görebildiğim arkadaşlarımla geçirdiğim birkaç saatte hayatlarımızı güncelliyoruz. yılın arta kalanında ise mail, mesaj, skype ile ilişkileri yürütüyoruz. yetişkin olmak böyle bir şey mi acaba, ilişkileri hep uzak mesafe olarak yaşamak. buna da long distance friendship diyelim. bir şikayetim yok. dünya üzerinde beni anladığını düşündüğüm insanlar olduğu sürece sorun yok. yeniden küçük birer mektup arkadaşı oluyoruz. kontrol edemediğim, benim dışımda gelişen olayların devasa ağırlığını bir kenara koyuyorum; kendi içimde hissettiğim umut ile umutsuzluk arası gelgitler beni yoruyor. bunları anlatmalıyım. yaz mevsimleri böyle geçiyor, her hafta sonu uzaklardan gelen bir arkadaşla buluşarak. ikimize de yabancı bu şehirde, ortak bir anımızın olmadığı bu şehirde eğreti durduğumuzu düşünüyorum. aylar öncesinden planlanan buluşmalar, alınan uçak biletleri, ajandada işaretlenen tarihler.


bu hislerim hafta sonu grizzly bear'in yeni albümü painted ruins ile birleşiyor. ben mi  bu albümü hissettiklerime yoruyorum, yoksa albüm gösterişsiz anahtar sözcükleriyle bu kapıya mı çıkıyor bilmiyorum. tam da amerika'dan d.'nin gelip bende kaldığı bu hafta sonu, diğer iki arkadaşıyla buluşmak üzere yanımdan ayrıldığında ben kulağıma albümü geçiriyorum. karaköy'den kadıköy'e vapurla dönerken bu albümü dinliyorum. beş yıllık aranın ardından grizzly bear'i, ed droste'nin sesini nasıl özlemişim. beş yılda çok şey değişti. ben grizzly bear'i hiç denize karşı dinlememiştim. bu hafta sonu hem dostuma hem eski tanıdık grizzly bear'e kavuşuyorum.

grizzly bear albümleri beni hiçbir zaman ilk anda çarpan albümlerden olmadı. hep dinledikçe derinleşti ve anlam kazandı. bu anlamda grupla istikrarlı bir ilişki kurduğumu söyleyebilirim. nasıl diyeyim, ölçülü ve mesafeli. güzel bir albüm dinleyeceğimi umarak ve bilerek başladığım bu deneyim, iki günün ardından sandığımdan daha duygusal ve manyak bir hal aldı. bugün mesela, çalışırken kulaklığımı kulağıma geçirdim ve neredeyse bütün gün albümü dinledim. pek çalışamadım. yaptığım her iş, albümü dinlerken uğraştığım bir yan iş halini aldı.

painted ruins, müzikal açıdan yenilikçi, melodik olmadan belli bir uyumu yakalayan müzikleriyle önceki grizzly bear albümlerinden farklı bir yerde duruyor. bu albümde deneysele kaçan müzik denemelerinin ve değişik seslerin bir araya gelmesinin ortasında pırıl pırıl parlayan bir de sözler var. belli belirsiz, basit ve zarif bir şekilde anlatılan şeyler. ucu açık, hayal gücün nereye götürürse oraya gidiyor. zihnimde bir leke gibi. öyle ki ed droste yapılan bir röportajda, bu albümü biten ilişkisiyle ilişkilendirmek istemediğini söylüyor. şarkıları dinleyince de bunu başardıklarını düşünüyorum. biten bir gönül ilişkisinin ötesinde genel anlamda bağ kurmak, günlük hayattan gözlemleri aktarmak ve bir sürü güzel kelimeler, kelime çiftleri görüyorum. mesela mourning sound. sabah köpek sesleri, kamyon sesleri ve silah seslerine uyanmaktan bahsederkenki sıradanlık, basitlik ve bu basitliğin estetiği. ya da hemen bir sonraki şarkı  four cypresses, yolun kenarında duran dört ağaçtan bahsediyor. altında başka anlam aramıyorum. hani sanki garip akımı şiirleri gibi. küçük bir farkla, o kadar coşkulu değil, hayat üzerine bir güzelleme değil ama ne bileyim, depresif olduğunu da düşünmüyorum.

albümün yapım hikayesini okuduktan sonra şarkıları bir de o gözle dinledim. bir albümün, filmin nasıl yapıldığı, bir resmin ya da romanın nasıl ortaya çıktığı ilgimi çekiyor. shields albümü turnesi bittikten sonra grup üyeleri kendi hayatına dönmüş, coğrafi olarak ayrı düşmüş ve bir yıl boyunca haberleşmemişler. sonra aralarından biri bir cloud hesabı açarak "bu dosyaya yaptıklarımızı yükleyelim" demiş. birlikte bir daha müzik yapıp yapmayacaklarından bile emin değilken "her şeyimizi bu albüme yükledik" dedikleri painted ruins ortaya çıkmış. böyle şeyleri okumak hoşuma gidiyor. tam biter gibi olurken başka bir formda devam eden şarkılar, beni dinledikçe dinlemeye ve albümü keşfetmeye çağırıyor. her şeyin modern, postmodern, ya da -neo ön ekiyle ifade edildiği bu zamanlarda; painted ruins gerçekten değişik sesler barındırıyor. synth, eğilip bükülmeler, askeri tarzda ritmler, tren yolculuklarını andıran sesler (neighbors), ismini koyamadığım şeyler...

bu akşam d.'yi yolcu ettikten sonra içimi inanılmaz bir hüzün kaplıyor, gözlerim doluyor. arkadaşlara yazıyorum ve bu beni yeterince tatmin ediyor. ama insan dolu dolu ve paylaşım içinde geçirdiği iki günden sonra tekrar kendi sıradan hayatına döndüğünde bir boşluk oluşuyor. ya da yarık mı demeliyim? yarın yine işe gideceğim, sonra yine eve geleceğim. bunlar beni mutsuz etmiyor, hayatımın gerçeği. biliyorum ki bu hayatı zenginleştiren değerli anlar, buluşmalar, müzikler. 

ikili ilişkilerde bile ego ön plana çıkarken ve çiftler birbirinin egosu altında ezilirken, yaratıcılık içeren bu işlerde dört kişinin egosunu bir kenara koyup her şarkının altına dört isim birden yazması bana ilham oluyor. böyle ilişkiler herkesin bildiği ilişkiler değil. ben bildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. karanlık hisler beni ele geçirmesin diye painted ruins albümünü kulağıma takıp uzun uzun yürüyorum. hava sıcak, kan ter içinde eve dönüp bu yazıyı yazıyorum. albüm ne güzel bitiyor: sky took hold. küçüklüğünden beri içinde büyüyen bir şey. o son kısım, kendimi bulduğum kısım. şarkı bittiğinde gülümsüyorum. güzelliğine hayran oluyorum. hüznüm dağıldı ama biliyorum ki bir yerde yine çıkacak. painted ruins ismiyle bile çok fazla şey çağrıştırırken, bir de ben kendi hikayemi buraya ekliyorum. grizzly bear beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. birlikte bu hayatı yaşamaya devam ediyoruz.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

yine konserler

insan her şehirle farklı bir ilişki kuruyor. bazen o şehre dair okudukları, filmlerden gördükleri, rastladığı fotoğraflar derken daha şehri görmeden oraya dair bir algı oluşturuyor. dolayısıyla o şehirle kurduğu ilişki ne kadar kendi mücadelesinden edindikleri oluyor, emin değilim. insan bulunduğu yere nasıl bakıyor ve yaklaşıyorsa, yaşadıkları da o doğrultuda oluyor sanırım. bakışacısı dedikleri bu olsa gerek. istisnaları olmakla birlikte, şehirde başımıza gelen pek çok şey bizim tercihimiz.

seçimlerimize göre o şehirdeki yaşantımız şekilleniyor. mesela ben istanbul'la ilişki kurmamayı tercih ettim. kendimi burada hep misafir hissettim. gelmeye de bilirdim ama geldim. gidebilirdim ama gitmedim. bütün bunlar benim seçimim. fakat geçen üç yılın ardından şunu diyebilirim ki ben bu şehirle ilişki kuramadım. kurduğum tek ilişki müzik üzerinden geliştirdiğim yakınlıktı. ben de böyle bir şehir sakini oluverdim. istanbul sakini. mesela bu ikileme bile kulağımı tırmalıyor. sanki istanbul'da yaşayan bir sakin, bir şehir sakini, bir apartman sakini olamazmışım gibi. ya da kimse böyle olamazmış gibi. istanbul'da sakin olmak için otuz sene öncesinde yaşamak, birkaç kuşak istanbullu olmak, hadi o da olmadı diyelim, en kötü ihtimal orada doğup büyümek, okula orada gitmek gerekiyormuş gibi. bir tarafıyla inanılmaz yapay bir hayat var burada. başka yerde yok mu? elbette var. ama oralardaki varoluş biçimlerini değerlendirecek deneyimim yok.

ben istanbul'u kabul edemediğim için o da beni kabul edemedi. fakat ben buna hiç üzülmedim ve içerlemedim. çünkü nasıl olsa gelecekte bir zaman buradan gidecektim. halen en büyük motivasyonum bu. bu sebeple de istanbul'da yaşamanın benim için en güzel yanı, bana çok sayıda konser seçeneği sunması. geldiğim ilk günden beri bu şehirde en mutlu olduğum anlar, bir konserden çıktıktan sonraki o ilk bir saat, eve gidip yatağa girdiğim andı. ertesi sabah işime giderken kulağıma taktığım kulaklıkta bir gece önceki müziğin yeniden ve yeniden zihnimde çalmasıydı. iş yeri binasının çatısına çıktığımda önümde uzanan gri gökyüzü, sanayi bölgesi kirliliği ile çayırova güzel bir yer sayılmazdı. istanbul zaten deli işiydi. bütün bunlar hayatımı idame ettirebilmek içindi ama başka bir varoluş da mümkün olabilirdi.

tüm bu düşünceler zaman zaman gün yüzüne çıkarak zihnimi bulandırırken, bir çözüm yolu bulana kadar beni burada olduğum için mutlu eden tek şey konserler. büyük bir açgözlülükle üst üste birkaç güne konser bileti alıp, fiziksel/zihinsel yorgunluktan gidemediğim konserler oldu. yirmi yaşındaki halim için bu büyük bir suçtu. bilet aldığın bir konsere gitmemek, ne büyük bir şımarıklık! bu şehirde bunu yapabiliyorum. dinlediğim, sevdiğim insanlardan öte adını bile duymadığım insanların konserlerine bilet alıp gidiyorum. beni en heyecanlandıran şeylerden biri, daha önce dinlemediğim bir müzisyeni/grubu sahne üzerinde ilk kez canlı izlemek. sevmeme riskini göze alarak yapıyorum ve bu risk beni daha da meraklandırıyor. kötü çıkan bir filme tahammül edemiyorum. kötü çıkan bir kitabı tamamlamıyorum, vaktimi harcamak istemiyorum ama müzik öyle değil.

her türlü müzik deneyimine açık halimle, bana tüm bu müziksel heyecanları sunan şehri bir tek o zaman seviyorum. bu şehri keşfetmeye, bilmediğim sokaklarını tanımaya, dışarıda saatler geçirmeye niyetim yok. vizyonsuzluk örneği gösterdiğimin farkındayım. halen semtleri bilmemekle kendi kendime övünüyorum. biri bir yerden mi bahsetti, yalnız kalınca internetten bakıyorum. burayı da bilmiyorum diyorum. aferin bana. zaten bilmeme gerek yok nasılsa gideceğim. bu şehre dair hissettiklerim bana üzüntü vermiyor. o derece kayıtsızım çünkü hislerimi kabullendim. 
tebrikler.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

zaman makinası ile ikinci tura çıktım

sanırım eskiden okuduğum kitapları yeniden okuma, izlediğim filmleri yeniden izleme yaşına geldim. geçmişte okuduklarımı/izlediklerimi ikinci bir sefer yorumlama yaşında olduğumu düşünüyorum. insan ömrü oldukça bunu üçüncü, dördüncü, beşinci tura kadar çıkarabilir, öyle olduğunu söylüyorlar. ben daha önce hiç ikinci tur yapmamıştım. örneğin geçenlerde d. bana hatırlattı ve yıllardan sonra children of men filmini bir kez daha seyrettim. on sene önce izlediğimde de oldukça etkilenmiştim, çok sevmiştim ama bu yaşımda çok farklı şeyler düşündüm. şimdi izlediğimde varlığını dahi bilmediğim şeyleri artık deneyimlemiş, değişik duygu durumlarına girip çıkmış, doğumlar ve ölümler görmüş, ağır depresyonlardan geçmiş, mutlu olmuş ve her insanın ortalama olarak yaşadığı şeyleri yaşamış biri olarak izledim. on sene öncesinden farklı bir ülke ortamında, farklı bir şehirde ve çevremde yeni insanlar varken bu film iki şekilde beni çarptı. birincisi, anlatılanların bu on yıllık süreçte gerçeğe dönüştüğünü, mültecilik kavramının tüm dünyanın birinci sorunu haline geldiğini gördüm. aylan bebeği kim unutabilir? ikinci olaraksa daha önce nasıl olmuş da bu filmin içindeki umudu görememişim dedim. bu yaşımda bana bunu biraz da d. gösterdi. dünyanın sonu gelirken müziğini dinlemeye devam eden jasper'da ihtiyacım olan şeyi gördüm. işte 2017 yılında benim ihtiyacım olan şey, dışarıda bombalar patlarken müziğini dinlemeye devam eden, espri yeteneğini kaybetmeyen o karakterdeki dirençti. asıl muhaliflik buydu. bu yaptığı insanları umursamamak değildi. nasıl desem, martin luther'in dediği; "yarın dünyanın yıkılacağını bilsem, bugün bir elma ağacı dikerim" lafı gibi bir duruştu. ya da werner herzog'a sordukları "yarın dünyanın son günü olduğunu bilseniz ne yaparsınız?" sorusuna, "sabah erken kalkıp film çekmeye giderim" yanıtı gibi. benim ihtiyacım olan şey, üzerimize yıkmaya çalıştıkları bu ataletsizliği sürekli ve sürekli, her gün yeniden yenmekti. boğulmamak için çabalamaktı.

ben tam bunları düşünürken, guardian'da arcade fire'ın yeni albümü hakkında çıkan bir yazının başlığını gördüm ve çok beğendim: "kıyamet gününe kadar parti." demek istediğim tam da böyle bir şeydi. inadına yaşamak. güzellikleri görmeye devam etmek. bu saçma dünyada yarını unuturcasına eğlendiğin bir parti değil; bilakis her şeyin farkında olarak, halen güzel müzikleri dinleyebildiğin için mutlu olarak, güzel müzikler yapan insanlarla aynı zaman diliminde yaşadığını bilerek, yüz sene önce yaşamış insanlarla sanat üzerinden bağ kurarak yaşamak. benim kafamdaki parti böyle bir şey. arcade fire'ın yeni albümü apayrı bir konu ama ben eski albümlerinden bir şarkı paylaşmak istiyorum. kişisel olarak şu an hayatımın neon bible dönemindeyim. iyi bildiğim şehirlerin içine edildiğinde (aslında edildi), tüm dostlarım gençliğimin geçtiği şehri terk ettiğinde, lise-bahçeli-beşevler-öğretmen evi avm olduğunda, odtü arazisine bir yol daha yaptıklarında hayatımın the suburbs dönemine gireceğim. ama şimdilik, windowsill ile devam ediyorum. inanamıyorum, win butler bu şarkıyı söylediğinde, bu albümü çıkardıklarında benden küçükmüş. oysa şimdiye kadar hep benden büyüklerdi. kulağım kanayana kadar dinlediğim yıllarda hep benden büyüklerdi. zaman makinası işte böyle bir şey olmalı.

on sene öncesine selam olsun. hem filme hem albüme.

1 Ağustos 2017 Salı

üçüncü dalga göç

hafta sonu ankara'daydım. bir arkadaşımızı daha yurt dışına uğurladık. geçen yazı düşünüyorum; sürekli bir düğün, bir nikah etkinliğindeyken, bu yaz birkaç haftaya bir kendimi bir veda yemeğinde buluyorum. birlikte büyüdüğüm, lise ve üniversite yıllarını geçirdiğim arkadaşlarım bir bir ülkeden gidiyorlar. bunu romantize etmiyorum ya da bu gidişlere duygusal anlamlar yüklemiyorum fakat içim nedense buruluyor. her vedayla birlikte kendimi daha yalnız ve bu ülkeye dair umutları azalmış olarak buluyorum. genel anlamda içimde bir umut taşımaya çalışıyorum çünkü başka türlü yaşanmıyor. fakat bu umut, kendi ülkeme dair beslediğim bir umut değil. bir yerde, bir vakit her şeyin benim ve sevdiklerim için, iyiliğinden zerre şüphe duymadığım insanlar için, bu ülkede ya da başka bir yerde, kendince var olmaya çalışan her insan için güzel günlerin önümüzde uzandığını düşünmek istiyorum. iyimser bir insan sayılmam ama kötümser de olmak istemiyorum. herkes kendini iyi hissedeceği, sabah evden çıktığında gökyüzünü görüp derin bir nefes alıp, memnuniyet duyacağı sıradan günlerin peşinde. ben de böyle sıradan günlerin, penceremden yeşil görebileceğim sıradan bir hayatın arzusu içindeyim, daha fazlası değil.

mezuniyetten sonra doktora sebebiyle yurt dışına giden çok arkadaşımız olmuştu. ama bir de böyle akademik kaygıları hiç olmayan oldukça kalabalık bir kesim vardı. fakat şimdi mezuniyetin üzerinden dört-beş sene geçtikten sonra, yaşlar otuza yakınken bir çıkış kapısı olarak doktora ihtimalini kovalayan o kadar çok arkadaşım var ki. birbirinden farklı dillere ve bürokratik gerekliliklere sahip ülkelerde şansını denemek amacıyla son bir senede yakın çevremden oldukça fazla kişi yola çıktı. geçen yıl bu zamanlarda ankara’ya nostaljik hisler besleyerek istanbul’dan kaçış planı yaparken, bu sene ankara’da neredeyse hiçbir arkadaşımın kalmadığını gördüm. takvimimde veda yemekleri işaretli. bu vedalar bana çocukluğum ve gençliğim ile ilgili şeyler düşündürttüğü kadar, ülkeyle ilgili şeyler de düşündürüyor. bu gidenlerin hepsi gezi zamanı sokaklardaydı. 2014 seçimlerinde ankara’nın çalınan oylarının peşindeydi. hepsinden öte, 2010 referandumunda hayır verenlerdendi, tıpkı 2017’de olduğu gibi. bu insanların hiçbiri bir sonraki seçimde burada olmayacak. bundan sonra gittikleri ülkelerde belki oy kullanmaya dahi gerek görmeyecekler. öyle küçük şehirlerde, öyle uzakta olacaklar. hepsini çok iyi anlıyorum. bu ülkenin gerçekliği artık bizim gerçekliğimiz değil, benim gerçekliğim değil. adalet yürüyüşü mesela. eskiden olsa bu çeşit büyük eylemlerde hiç susmayan whatsapp gruplarımızda tek kelime dahi edilmedi. çünkü artık whatsapp grubundaki arkadaşlarımın hiçbiri burada yaşamıyor. artık bu olaylar onların gündeminde değil. bunun yerine kendilerine insanca yaşayabilecekleri düzgün hayatlar kurmanın derdindeler. adalet yürüyüşü örneğinden gidersem, bu olay benim de gündemimde olmadı. gönül bağım öyle zayıflamış, kendimi öyle gündem dışına atmışım ki artık bu ülkeye dair hiçbir heyecan hissetmiyorum. ben enerjimi yetmez ama evetçi’lere karşı çıkarken harcadım. enerjimi gezi’de, 2014 seçimlerinde sandığımızı korurken harcadım. şimdi tüm bunlar o kadar uzak geliyor ki adeta yıllar yıllar öncesinden kalma bir anı gibi. sanki çok uzak bir geçmiş gibi. halbuki o kadar uzak olmaması lazım. bu geçen zamanın matematiksel karşılığı ile anlamsal ağırlığı arasındaki fark beni şaşırtıyor.

değişik hisler içindeyim. giden herkesle birlikte kendi geçmişimden bir şeylerin de gittiğini söylesem durumu çok mu romantize ederim? (halbuki böyle olsun istemiyordum). bu ülkede güzel şeyler yapacak insanlar vardı, güzel şeyler yapan insanlar vardı. hiçbiri de bencil, toplumu önemsemeyen kimseler değildi. ancak çoğunu içeri tıktılar. bir kısmını -çoğunu- öldürdüler, bombaladılar. kalanlar da bir seçim yapmak zorunda kaldı. 

yakın zamanda rastladım, nerde olduğunu hatırlamadığım için kaynak veremiyorum; bu son birkaç yılda türkiye’den batıya giden eğitimli nüfus için "üçüncü dalga göç" kavramını kullanmaya başlamışlar. beş on seneye sosyolojik tezlerini okuruz zaten. ilki almanya’ya giden işçilerin göçü, ikincisi bu ilk göç dalgasından sonra yıllara yayılan göçler, üçüncüsü ise eğitimli ve yabancı dil bilen nitelikli insanların günümüzdeki göçüymüş. bu göçün bir tercih olmaktan çıkıp zorunluluk haline evrilmesi beni üzüyor. oysaki ülkede güzel şeyler olabilirdi, öyle güzel insanlar vardı. 
***
dün internette şu fotoğrafı gördüm. biraz kendi arkadaş çevremi biraz da eski türkiye'yi andım. hem kendi gençliğime hem de ülke geçmişine dair tatlı bir hüzne kapılmaktan kendimi alamadım. 

2 Temmuz 2017 Pazar

festival günlüğü

on dört günlük aradan sonra tekrar istanbul’dayım. öncesinde iki aya yayılan bir süreçte ankara’da geçen günler, hastane koşuşturmacaları, manevi olarak yıpratıcı bir süreç derken kendimi oldukça yorgun, hayattan bezmiş hissediyordum. neredeyse sekiz-dokuz ay öncesinden alınan bir festival bileti benim kurtarıcım oldu. araba için benzin neyse müzik de benim için aynı görevi görüyor. devam etmem için yakıt yerine geçiyor. bir de bu vesileyle eski dostumla görüşmek var tabii. artık hollanda’da yaşayan p. ile mezuniyetten beri üst üste birkaç gün geçirme fırsatımız olmamıştı. birlikte bir müzik festivaline gitmek, orada çadırda kalmak derken birbirimizin hayatını yakalama fırsatımız olacaktı.

hollanda’nın tilburg şehrine, best kept secret müzik festivaline gitmek üzere yola çıktım. bu festivale daha önce de gitmiştim ve memnun kalmıştım. öncesindeki iki günü den haag şehrini gezmeye ayırdık. dostumla orada buluştuğumda, bu şehir zaten benim için dünya üzerindeki en güzel şehirdi. öncesindeki aylarda hiç üzülmemiş gibi, hayatımın en güzel zaman dilimi o birkaç günmüş gibi özenle ve mutlulukla geçen günler bana tekrardan yaşama sevinci verdi. den haag, bizim lahey olarak bildiğimiz, deniz kenarına kurulu, yabancı nüfusu oldukça yüksek ve derli toplu küçük bir şehir. her yer ressam mondrian'ın izlerini taşıyor. 

çadır ortamı
festival müzik açlığımı giderdi. hayatımda ilk kez arcade fire’ı canlı izledim. gruba olan sevgim katlanarak arttı. birbirini tanımayan, birbirine yabancı insanların müzik çevresinde toplanmasının dini ritüelleri andıran bir yanı var. herhangi bir topluluğa ait olmaya en çok yaklaştığım an da bu anlar oluyor. arcade fire’ın yeni çıkacak albümlerinden yayınlanan ilk iki parça beni inanılmaz heyecanlandırdı. bowievari bir edayla, belli bir tema etrafında şekillenen kostümler, klipler beklentimi arttırdı. arcade fire beni hiç yanıltmadı, her çıkan albümle heyecanlandırmaya ve içine çekmeye devam etti. bu sefer de öyle olacağına inanıyorum. sonra ikinci defa radiohead’i canlı izledim. artık emin oldum ki benim için radiohead bir festival grubu değil. muhtemelen görece daha az kalabalık bir ortamda dinlemek ve izlemek daha keyiflidir. bunun bir sebebi de prensip olarak konserlerinde sahne görüntülerinin ekrana yansıtılmasını istemeyen grup üyeleri. hal böyle olunca takip etmek oldukça zor oluyor. fakat en az radiohead gibi bir grubu canlı dinlemek kadar heyecan verici başka bir şey daha var: daha önce hiç bilmediğim, adını bile duymadığım gruplarla ilk kez sahnede karşılaşmak. hele bir de seversem, hayranlıkla ve ilgiyle onları orada kırk dakika-bir saat dinlemek. benim için bu senenin keşifleri kikagaku moyo ve circa waves'di. biri japon psychedelic müziği, diğeri ise arctic monkeys'in ilk zamanlarını andıran liverpoollu bir grup. 

kikagaku moyo
ismini hep duyduğum ama ilk kez dinleyebildiğim chris cohen’i de defterime not ettim. deerhoof’tan bilinen ancak şimdi solo olarak kariyerine devam eden chris cohen’in tanıdık bir havası var. çok amerikan ve oldukça güzel. bir lise sevdası olarak arab strap’i de dinleme fırsatım oldu. aidan moffat halen cool ve karizmatik. tok sesiyle koca sahneyi dolduracak kapasitede. bir de şirin mi şirin, eğlenceli mi eğlenceli metronomy var. hafif bir 80’ler esintisi ve kaliteli pop ile kalabalıkları coşturma becerisi olan metronomy, canlı performanslarını imkan oldukça izlemek isteyeceğim bir grup. bunun haricinde agnes obel ve üç kadından oluşan ekibine rast geldim. agnes obel’in son albümü oldukça güzel, müzikal açıdan deneysel ve cam teması üzerine kuruluydu. sanırım festival atmosferinden olsa gerek, bu tarz müziği böyle bir ortamda dinlemektense salon iksv gibi bir ortamı yeğlerim. 

chris cohen
kafamda belli bir amerikan müziği var ve real estate bunu çok güzel temsil ediyor. biraz aklı havada ama derslerine de çalışmayı ihmal etmeyen öğrenci müziği gibi olan bu havayı seviyorum ve real estate de bana beklediğimi verdi. esas adam martin courtney daha önceden ducktails ile birlikteydi. şimdi böyle de gayet güzel devam ediyormuş, görmüş olduk. hayalkırıklığına uğradığım floating points, evde dinlerken son derece caz tınılarına sahipken, sahnedeki solo performansı benim için bir dans müziğinden ibaretti. sonuç olarak güzel bir festival deneyimi geçirmiş olmaktan memnunum. benim için en öne çıkan deneyim arcade fire olmakla birlikte; festival ruhunun verdiği gençliği, müziğin verdiği fiziksel yorgunluğu her şeye yeğlerim. daha büyük festivallerdense bu tarz ufak olanları tercih etmeye devam edeceğim. şimdi önümüzdeki sonbahar için bir slowdive konseri biletine sahibim ve bu demek oluyor ki ölmemek için en azından bir sebebim var. 

22 Mayıs 2017 Pazartesi

mark rothko: bir sanat eseri olarak yaşamın kendisi


hayatımda ilk kez bir mark rothko eseri görmem dört yıl önceydi. kendisinin ismini duymam da aynı ana tekabül ediyordu. berlin modern sanat müzesinde, geçici olarak sergilenen rothko seçkisine denk gelmiştim. o günü çok iyi hatırlıyorum. rothko resimleri bana hiçbir şey ifade etmemişti. etmediği gibi müzeyi birlikte gezdiğim p. ile bu resimlere gülmüştük de. kat kat boya atılmış devasa duvarları andıran tuvallere karalanmış bir, iki, üç renk. altındaki renkleri göremeyecek hale gelinceye kadar atılan boyalar. o günden aklımda kalan sarı, kırmızı, turuncu renklerdi. "bunu ben de yaparım" demek değil de ne bileyim, amacı neydi, duvar boyamaktan farkı ne ki gibi şeyler düşünmüştüm. anlamadığım için diyebileceğim başka bir şey yoktu. ama defterime not etmişim. yanına da soru işareti koymuşum. 

aradan geçen yıllarda rothko karşıma çıkmaya devam etti. en büyük rothko seçkilerinden biri olduğunu sonradan öğreneceğim resimler, tate modern'de karşıma çıktı. hatta gördüğüm an bu resimlerin kendisine ait olduğunu bilemedim. tek diyebildiğim, bu resimler berlin'deki o adamın eserlerine ne kadar benziyor demek oldu. duvara yaklaştığımda aynı ismi gördüm. fakat bu resimler sarı-kırmızı-turuncu değildi. bu sefer siyaha çalan lacivert, kopkoyu kırmızılar, simsiyah iç karartıcı boyalar vardı. yaşım daha büyüktü ancak ruh halim bu eserleri anlamaya elverişli değildi. oldukça mutluyken böyle bir karanlığın içine girmek istemedim. ama yine de resimlerden birinin fotoğrafını çekip, bak yine kimi gördüm temalı bir mesajla p.'ye yolladım.

sonra tam bir sene önce d.'yi ziyaret etmek üzere onun yaşadığı şehre gittim. her türlü modern sanat olayında bir mimar olarak benden fazla şey biliyordu. bana yaşadığı şehri, o şehrin inanılmaz geniş caddelerini, adeta bir açık hava galerisi haline gelen sokakları gezdirirken konu nerden ve nasıl geldiyse rothko'ya geldi. ben o adamı bir türlü anlamadığımı ve yaptığı işlerin bana bir anlam ifade etmediğini söylediğimde bana ressamın hikayesini anlatmaya başladı. rothko altmış yedi yaşında intihar eden biriydi. bütün resimlerini kronolojik olarak yan yana koyduğunda bu intiharın gelişini adım adım gözlemleyebiliyordun. bir ölüm bir ömür boyunca ancak bu kadar net olabilirdi. yaşarken ölmek denilen şey, mark rothko'nun yaşadığı hayatın ta kendisiydi.



rothko, rus yahudisi bir aileden gelmekteydi. 1910 yılında, henüz beş yaşındayken ailece amerika'ya göç etmişler. kısa bir süre sonra, çocuk sayılacak yaştayken babasını kaybetmiş. çocukluğunda ailesini geçindirmek için manav olmuş, gazete satmış. hep yoksulluk ve sefalet içinde geçen hayatı, resimlerinin maddi değer bulamamasıyla devam etmiş. yahudi bir göçmen olarak ismini marcus rothkovitch'ten mark rothko'ya çevirmiş. kariyerinin başında figüratif resimler yaparken, yıllar içinde kendi tarzı olan tek renkli kocaman dikdörtgenler çizmeye başlamış. renkler başta sarı-kırmızı-turuncuyken, yıllar içinde koyulaşmış. tüm renkler gittikçe siyaha yakın bir hal almış. neredeyse siyah bir kırmızı, siyah bir mavi ve mor. tüm hayatı boyunca gözü sebebiyle sağlık sorunları yaşamış. bir ressamın tam görememesi çok trajik değil mi?  1964 yılında, hem zengin bir iş adamı/iş kadını hem de büyük bir sanat koleksiyoncusu olan karı koca dominique ve john de menil, mark rothko'ya houston'da sıfırdan yapılacak bir şapel için eserler yapmasını teklif etmişler. onu tamamen özgür bırakmışlar. rothko üç yıl içinde devasa boyutlarda tam on dört adet tablo yapmış. hepsi de karanlık, koyu ve etkilendiği ressamlardan biri olan rembrandt’ın eserleri gibi siyah olmuş. resim yapmayı dini bir ibadete benzettiğini söyleyen rothko tabloları bitirmiş,  şapelin açılmasına bir seneden az bir zaman kala, 1970 yılında, altmış yedi yaşındayken bileklerini keserek intihar etmiş. tıpkı yirmi iki sene önce hocası arshile gorky’nin yaptığı gibi.

bu şapel; tarihte daha önce görülmemiş bir özellikte, duvarları rothko eserleriyle bezeli sekizgen bir yapıda ve tüm dinlerden bağımsız, herkese açık bir yer olarak bugüne kadar gelmiş. rothko'nun son eseri, bir nevi magnum opusu olarak tanımlanan şapelin düsturu açıldığı günden bu yana "insanlığa ve sanata adanan bir yer" olarak belirtilmiş.


rothko chapel
tüm bunları öğrendiğimde rothko'nun hikayesinden etkilendim. zaten kim olursa olsun, bir insanın hikayesini, çektiği acıları öğrenince etkilenmemek mümkün değil. bir nevi kendi hayatını sanat eseri haline çeviren rothko; sağlığının elverişsizliğine, gözünün tam görmemesine rağmen yapmış bunu. tüm eserleri bir araya getirilip, arka arkaya sıralandığında bir insanın yavaş yavaş ölmesini görebiliyorsunuz. aslında tıpkı bizim gibi. yaşarken ölen hücrelerimiz, yaşlanan cildimiz, gözlerimiz, kalbimiz gibi. rothko bunu vücuda getirmiş. bir zaman şöyle bir söz söylemiş: "hayatta en korktuğum şey, bir gün siyahın kırmızıyı yutmasıdır." 

sonunda yutmuş.

rothko resimlerinden seçmeler:


1950 ve 1952 yıllarından
1953, 1955, 1957 yıllarından
1957, 1959, 1960 yıllarından
1962 ve 1963 yıllarından
1968,1969, 1970 yıllarından

yaşama uğraşı

hokusai, inume pass in kai province 

yaşamın kendisine ve yaşamaya odaklanmak büyük azim ve cesaret istiyor. iç dünyamız, bize biraz yakın hayatlar, sonra daha uzak olanlar yaşama ket vuran sayısız duygu, düşünce ve eylemle çevriliyken bu azmi ve cesareti toplamak hiç kolay değil. gerçekten hiç kolay değil. büyük bir mücadele gerekiyor. yaşama eylemini gerçekleştirmek bitmez tükenmez bir mücadele işi. hakkını vererek yaşamak herkesin becerebildiği bir şey değil. hakkını verebilmek derken de keyif almak, almaya çalışmak, her anın kıymetini bilmekten bahsetmiyorum. dediğimin bunlarla alakası yok. imkânlara, paraya, sosyoekonomik ya da sosyokültürel faktörlere bağlı da değil anlatmak istediğim şeyler. hayata teğet geçmek, onun içine girmekten daha kolay. çoğumuz da bunu tercih ediyoruz. duygularını yaşayamamaktan tut, hissedememeye, acının de sevginin de içine girememeye kadar bir sürü şeyin hakkını verememekten bahsediyorum. bu da bir nevi yaşarken ölmek gibi geliyor. bir tür intihar. aklımda bir süredir bunlar dönüp duruyordu ancak chris cornell'in gidişini öğrenince yaşarken ölmek üzerine düşündüm. intihar sadece fiziksel olarak olmuyor, geri kalan birçok kişi için yaşarken ölmenin bir yolu gibime geliyor. 


insanın kendi başına baş etmesi gereken bir boşluk hissi var.  ölüm de bu boşluğun betondan heykeli gibi karşımda duruyor. devasa bir heykel. yarına dair, geleceğe dair net olan tek şey bu: ölüm. hücrelerimiz ölüyor, organlarımız yaşlanıyor, elde kahverengi lekeler bitiyor. cilt on sekiz yaşından sonra eskimeye başlıyor. beynin işlevi yirmi yaşından sonra, akciğerinki ise otuzdan sonra azalmaya başlıyor. kemikler otuz beşte, kalp kırkta, böbrekler elli yaşında yaşlanmaya başlıyor. gerçeklik bu şekilde önümde dururken ölümsüzlük, ölümden sonra yaşam gibi şeyler ilgimi dahi çekmiyor. üzerine kafa yormaya değer görmüyorum. aslında bir makine olduğumuzu biliyorum. fiziğin, matematiğin ve kimyanın yardımıyla varlığımı, bedenimi algılamaya çalışıyorum. mühendisliğin bana öğrettiği en felsefik kavram olan entropinin, evrene dair yaptığı müthiş estetik açıklamaları aklımın hep bir köşesinde tutuyorum. her şey düzensizliğe evriliyor, her şey eskiyor, her varlık yaşlanıyor. hem de geri dönülemez biçimde. termodinamiğin diliyle irreversibly olarak.

beynim yaşlanıyor olsa bile ve on beş yaşındaki kadar hızlı şekilde matematik problemi çözemesem bile zihnimin hiç unutamayacağı şeyler var. güzel anılar. bana kalacak olan hep bunlar, bundan çok eminim. bazı güzel hislerin nasıl bir şey olduğunu hatırlamıyor olabilirim ama o an, orada mutlu olduğumu bileceğim. çocukluğumun uzun yaz öğleden sonralarını, kanepede uzanırken seyrettiğim tül perdeleri, annemin başımı okşayışını, amcamla dinlediğimiz müzikleri, dost buluşmalarını, teneffüs aralarındaki tatlı heyecanları, heyecanla beklediğim konserleri, başkent öğretmenevinin en tepesindeki manzarayı, dinlediğim müzikleri, sırtımdaki eli, boynumdaki sıcaklığı, sevgiyi ve daha çok sevgiyi hep hatırlayacağım. yaşama anlam kazandırmak mı dersiniz, ne dersiniz bilmiyorum ama insanın zavallılığı böyle şeylerle biraz azalıyor. aksi takdirde bu boşluk hissi dipsiz bir kuyu.

insanın bu ölümlülüğünü bilerek, kendi varlığından daha büyük bir şey için çabalaması beni kifayetsiz bırakıyor. mesela nuriye gülmen ve semih özakça’nın açlık grevi. bu ölümlü bedeni bir amaç için kullanarak bir şeyler için çabalamak bana inanılmaz geliyor. düşününce gözlerim doluyor. insanın kendi tabiatına başkaldırması, bu iradeyi göstermesi ne büyük bir eylem diyorum. günlük hayatta çok basit olan bazı şeyler bana zor geldiğinde ilham almak için bazı kişileri düşünüyorum –şu sıralar nuriye ve semih-. biraz kendimi ayıplamak için. herkesin hayatta büyük bir ideali, ulvi bir görevi olmak zorunda değil. fakat bir şekilde kendi varlıklarından daha büyük işlere kalkışan o kadar çok insan var ki. pek çok konuda, pek çok farklı sebeple. socrates bu yolda öldü, bruno öleceğini bile bile sözünden caymadı, galilei zindanlarda çürüdü, martin luther king elbette öldürüleceğini tahmin ediyordu, tıpkı başka coğrafyalarda öldürülen gazeteciler ve aktivistler gibi.

kendi çocukluğumu düşündüğüm gibi bütün bunları düşünüyorum. kendime ettiğim telkinlere rağmen insan beyni bir noktada yoruluyor. bedenim yoruluyor. beyin kimyamızın dengesi bozulduğunda allak bullak olan canlılar olduğumuz gerçeği ne yaparsak yapalım değişmiyor. çalışan ve zamanla yıpranan bir makine gibiyiz. tabiatımız her makine gibi stabil halde işlemeye, uzun yol motoru gibi bir kere çalışınca dur kalk yapmadan dönmeye uygun. ama beynim, ah bedenime ağır gelen beynim beni yarı yolda bırakıyor. 

yaşam gerçekten de yazarın o meşhur günlüklerindeki gibi bir uğraşmış. bitmek bilmeyen bir uğraş.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

çok fazla his

şu hayat ne garip. kafama vura vura bana yaşamayı öğretiyor. kendimi böyle bilmezdim, yaşım ilerledikçe daha umutlu bir insana dönüşüyorum. yaşadığımız onca şeye rağmen, bu ülkeye rağmen, kendi eğilimlerime rağmen,  umut etmeden var olamayacağımı anlamış bulunuyorum. tüm hayatım boyunca en korktuğum şey, psikolojik açıdan genetik mirasımın altında ezilmek, derin depresyonlarda kaybolmak ve hayattan elini eteğini çeken bir insana dönüşmek oldu. tam karşımda bunun bir örneği dururken, benim hayattaki motivasyonum bir şekilde karamsarlıkta ve eylemsizlikte boğulmamaktı. kendimi tanıyorum. böyle şeylere oldukça meyilli bir insan olduğumu biliyorum. geçmişte böyle tecrübelerim oldu. üstelik ne kısa süreli ne de sadece birkaç seferlik şeylerdi. belki o yüzden çok müzik dinledim, bilmiyorum. ama defalarca dalgaların altında kaldığımı hissettim. uzun yıllar bunları paylaşmaktan çekindim; çünkü bahsedersem olmak istemediğim kişi olduğumu kabullenecektim. o zamanlar utanıyordum. şimdiyse umut edebilen, mücadele eden biri olmak istiyorum. on yıl önce böyle bir isteğim yoktu. beş yıl önce de yoktu. fakat son iki-üç senedir var. bilim kendimi bildim bileli hayatımın orta yerinde durmasına rağmen, bana bunları öğreten bilimin ürünü olan ilaçlar değildi. en azından ben öyle olduğunu düşünmüyorum. hayat öğretti, sevmek öğretti, dinlediğim müziklerde hissettiğim heyecan öğretti, sonra bir de dostluk tabi. üç gün önce gece vakti, açlık grevindeki nuriye gülmen'in röportajını okudum. başladığım güne göre daha umutluyum diyordu. nasıl böyle bir şey olabilir demedim. onun beslediği umudu anladım. ifade edemedim ama anladım. umut etmekten başka çarenin olmadığı bir anda; gökyüzünün, ağacın, hayvanın halen güzel olduğunu bilmek gibi bir şeydi. sen nasıl olursan ol, güzelin güzelliğinden bir şey eksilmiyor işte.

bütün bir hafta uykusuz, yorgun ve endişe içinde geçti. rüya gibi diyeceğim ama güzelliğinden ötürü değil, uykulu halden. ama ne yalan söyleyeyim bir yandan da güzel bir sebebi de vardı: slowdive'ın son albümü. belki birkaç yıldan beri ilk kez müzik açık uyudum. kulağıma kulaklığımı geçirip uykuya daldım. geçmişte hep yapardım. kulaklıkla uyumaya başladığımda ortaokuldaydım. sağlıksız olduğunu biliyordum, annem uyarıyordu ama ben hep yorgan altında gizli gizli dinliyordum. ne zamanki iş hayatına girdim, o zamandan beri tıpkı yetişkin bir insana yakışanı yaparak, kulaklıkla uyumayı bıraktım. şimdi bazen yeterince iyi duyamadığımı düşündüğüm zamanlar oluyor. acaba sebebi yıllar boyu kulaklıkla uyumam mı diye içimden geçiriyorum.

gündüzlerin, hele hele sıcak bahar ve yaz günlerinin koskoca bir hiçliğe dönüştüğü oluyor. bu sıcak havalar evvelden beri bana sıkıntı veriyor, beni depresif yapıyor. bir yandan endişe içinde bekliyorum ama bir yandan da hayattan kopmak istemiyorum. hafta sonu tekrardan ankara'ya gittim. hem annemi görmek için hem de lise arkadaşımın düğününe katılmak için. aslında kendimde bir düğüne katılacak enerjiyi göremiyordum ancak evlenecek kişi benim için çok kıymetli biriydi. üstelik bu tuhaf, buhranlı günlerde bir de benden düğün playlisti hazırlamamı istemişti. hayatımda ilk kez böyle bir şey yaptım. büyük bir heyecanla birkaç günde bir şeyler bir araya getirdim. sağ olsun o da beğenmiş, bu müzikleri kullandı. o kadar duygulandım ki. ben bu aralar hiç üzüntüden ağlamadım ancak mutluluktan gözlerim çokça doldu. saçma sapan yerlerde, ofiste, bir arkadaşımın telefonunda, birinin yazdığı bir mesajda. sevildiğimi hissettiğim her an gözlerim doldu. bu nedenle nasıl desem, üzülmeye fırsatım olamadı. çok değişik duygu durumları içerisindeyim. aslında üzgünüm ama günlük hayat içindeki güzellikleri yakalamaya çalışıyorum. kulağıma kulaklığımı takıp tüm gün masamda oturayım, hiç sorun değil; ama çok konuşmayım istiyorum. ben böyle derken, düğün gecesi sevdiğim insanların yanındayken uzun zamandır alkol ile gelmediğim bir seviyeye geldim. nasıl mutlu olduysam tarifi mümkün değil. yani çok tuhaf. bir yandan aklım annemde ama bir yandan da şu hayatta en sevdiğim insanlardan birinin mutlu bir gününde yanında olduğum için mutluyum. hayatta kaçırmak istemediğim anlar var ve bu da onlardan biri. bu dalgalanmaları açıklayamıyorum. sadece tek diyebildiğim, çok fazla şey hissediyorum. çok fazla. insanlar arasındaki güçlü bağlar beni duygulandırıyor. insanlığı kavram olarak seviyorum. özele indiğimdeyse yaşım ilerledikçe insanlara olan tahammülüm azalıyor. ama yine de sevdiğim çok insan var. yanlarındayken kendimi yetişkin olarak görmediğim insanlar. böyle derken, nasıl diyeyim, sorumluluk almamak ya gerçeklikten kaçmak gibi değil; daha çok yanlarındayken içimde dağlarda tepelerde koşturma potansiyeli bulunan heidi'nin çıktığı insanlar diyeyim.

hayat benim için ilginç ilerliyor. olumsuzluklar, talihsizlikler oldukça iyi şeylerin ve iyi insanların kıymetini bilmeye daha çok gayret ediyorum. kötü şeyler oldu diye yorgan altına girmiyorum. çünkü artık bundan yoruldum. bu kadarını öğrenebildim. bu benim için büyük bir gelişme. zihnimi rahatlatacak, endişe ve kaygılarımı azaltacak şeyler yapmaya çalışıyorum. bir süredir kafam hep bulanık. uykularım bozuk ama müzik bunlara iyi geliyor. slowdive dinliyorum. oradan shoegaze albümlerine dalıyorum. youtube'da yeni albüm için yapılan tek cümlelik yorumları okuyup, +1'imi basıyorum. slowdive kalbimi aşkla, hormonla, rüyalarla ama illa ki hep gece vakti kırıyor. bunu da çok güzel yapıyor.

7 Mayıs 2017 Pazar

annem de çok tanıdık, slowdive da

gece saat on ikiyi geçmekte, ankara'daki evimdeyim. önümde bir kase yoğurt, içine yulaf ezmesi döktüm, yiyorum. günlerdir yeme düzenim çok bozuldu ve tekrardan yoğurda döndüğüm için memnunum. son haftalar nasıl geçti anlamadım. istanbul-ankara arası git geller beni fiziken yordu. annem hastanede ve duygusal olarak oldukça yıprandım. yaşadığım şeyleri tekrar yaşıyor gibiyim. elimden bir şey gelmemesi, artık ankara'da bile olmamam, anneme yardım edememem beni çok üzüyor. kendimi kafkaesk bir dipsiz kuyuda, devlet hiyerarşisi ve uygulamaları arasında kaybolmuş hissediyorum. annem iki haftadır hastanede ve henüz bir işlem yapılmadı. sadece bekliyoruz. sorduğumda aldığım tek cevap, bekliyoruz. bu süreçte yeni bir ilaç ya herhangi bir tedavi de yapılmıyor. cevap gelmesi gereken bölümden cevap bekliyoruz. bir cevap neden iki haftada gelmez, bunu anlayamıyorum. bu durum annemin hassas psikolojisini etkiliyor. bundan çekindiğimi söylediğimde "merak etmeyin, burada bir psikiyatri kliniği var" dediler. bir de üniversite hastanelerinin böyle yavaş olduğu ve memnun değilsem hastamı alıp başka bir yere götürebileceğim söylendi. o kadar üzüldüm ki, o kadar üzgünüm ki. olabilecek en kibar ve düzgün şekilde derdimi anlattığım doktor bana bu cevabı verdi. hiçbir şey diyemedim. geldim eve ağladım. bütün gece ona neden orada güzel bir cevap veremedim diye kendimi yedim. ne diyebilirdim diye aklımdan en uygun cümleyi kurmaya çalıştım. seviyemi koruyarak ama bir şekilde bu cevap tarzının çok yanlış olduğunu da kendisine belirterek ne diyebilirdim diye düşündüm. halen bile beynimin içinde bu laf dönüp duruyor. bir titreme geliyor. sonra iş yerinde geçen aylarda müdürümle yaptığım tartışma aklıma geliyor. orada tam bir kahraman gibi iki katım yaşındaki adama oldukça sert sözler söylemiştim. doğru muydu, bilmiyorum; ama şimdi büyük ihtimalle benden küçük bir doktora üzüntü içinde tek kelime bile edemedim. çünkü konu annem olunca gözlerim doluveriyor.

dün ankara'ya gelirken slowdive'ın yeni albümünü dinledim. yirmi iki yıl aradan sonra çıkardıkları yeni albümlerini. uçaktan indim, hastaneye gittim, gece geç saatte eve döndüm. yollarda geçen zamanda bu albümü dinlemeye devam ettim. şimdi saat gece 01.33 ve ben yine aynı albümü dinliyorum. laptopumun başına geçtim, okulla ilgili şeyleri tamamlamaya çalışırken bu rüya gibi albümün içine gömüldüm. ara sıra ağlayasım geliyor ama bu müziğin güzelliği beni sakinleştiriyor. hatta ne kadar güzel bir albüm olduğunu düşünürken, kendimi google görsellerde slowdive fotoğraflarına bakarken buluyorum. yıllar boyu süren dostluklar, tekrar bir araya gelip albüm yapmalar... ben şu anda lisede ve üniversitede ders çalıştığım masamdayım. sağımda üniversite yıllarından kalma okul kitapları, hayvan gibi termo, karşımda romanlarım, çekme cd'ler, birkaç saat önce pelin beni aradı, dört sene önce bu masada birlikte bitirme projesi yapıyorduk. annem yine hastaydı. hastaneden yeni çıkmıştı. bilmiyordum ki birkaç ay sonra tekrar girecek... geceler boyu müzik dinleyerek ders çalıştık. slowdive bana, ankara'daki odamda, öğrencilik masamda bütün bunları hatırlatıyor. nasıl da denk geldi, iyi mi yoksa kötü mü bilmiyorum. ama inanılmaz nostaljik geçen bir hafta sonuna geçmişten çıkagelen sadece benim yaşadıklarım değil; bir de slowdive var. adeta deja vu'nun içindeyim. olacakları biliyor gibiyim. slowdive'ı da çok iyi biliyorum. her şeyiyle, her bir gitar melodisiyle çok tanıdık. tanıdıklık hissinin verdiği güven duygusu. slomo, sugar for the pill, no longer making time -o ne güzel bir gitar kathy-, ah o bitiş: falling ashes. 

bu kadar yıpranmışlığın içinde kendimi slowdive'ın 2017 tur tarihlerine bakarken buluyorum. belki annem hastaneden çıkar, üstelik de çok sağlıklı çıkar. sonrasında da kötü hiçbir şey olmaz. ben şu anda ödevini yapmaya çalıştığım dersi geçerim. sonra yaz gelir. yıllık iznimden birkaç gün alır, belki slowdive'ı bir yerlerde yakalarım. mevcut koşullarda bu hayali bile kuruyorum. hem çok üzgünüm hem de bu müziği dinlediğim için mutluyum.