8 Ekim 2016 Cumartesi

transparent


dizi dünyası netflix ve amazon vesilesiyle başka bir boyuta atlayıp altın çağını yaşarken ben bunların gerisinde kaldım. benim için mad men bittikten sonra bir diziyi tutkuyla izleme devri de şimdilik kapandı. bir çırpıda yayınlanıp bitmelerinden ötürü master of none ve stranger things'i seyrettim ve sevdim ancak onlar birer drama dizisi değildi. beni kendine bağlayacak, derin düşüncelere daldıracak ve üstüne yorumlar yapabileceğim bir drama dizisinin eksikliğini hissederken, bu yaz transparent dizisinden haberdar oldum. ben bu diziyi komedi olarak izlemeye başladım çünkü her yerde öyle geçiyordu. sanırım süresinin otuz dakika olmasından ötürü bu kategoriye koyuyorlar ancak bu dizinin komedi ile uzaktan yakından alakası yok. 

dizinin konusu, altmışlı yaşlarının sonlarında ve üç çocuklu emekli bir profesörün aslında hayatı boyunca kendini kadınlarla özdeşleştirdiğini ve hep bir kadın olmak istediğini ailesine ve sosyal çevresine itiraf etmesinin hikayesi. hayatına bundan sonra bir kadın olarak devam edeceğini söylemesiyle başlayan hikaye; profesörün karısı ve üç yetişkin çocuğunun her birinin kendi hikayelerinin devreye girmesiyle derinleşiyor. transparent'ta anlatılan, dizinin yazarı ve yönetmeni jill soloway'in kendi babasının hikayesiymiş. soloway'in babası da altmış yaşını geçtikten, akademiden emekli olduktan ve karısından boşandıktan sonra aslında hep kadın olmak istediğini ve bu yaşına kadar da gizli bir crossdresser olduğunu açıklamış. o süreçte ailece yaşadıkları zorluklar ve babasının toplumdan dışlanması ailece hepsini kötü etkilemiş. bunun haricinde soloway ve kardeşini, babalarının kadın olmasıyla birlikte çocukluklarına dair olan sayfanın kapandığı hissi çok etkilemiş. iki kardeş transgenderların ve crossdresserlerın hikayelerini televizyonda anlatmak istemişler ve bunun amerika için radikal olduğunu bile bile bu işe kalkışmışlar. jill soloway, six feet under'ın senaryosunu yazan ekipten ve transparent'i izlerken üzerine kurulan sorunlu aile temasını ve her bir aile üyesinin hikayesinin bölümler ilerledikçe derinleşmesini six feet under'a ve onun karanlık, depresif atmosferine çok benzettim. bu nedenle de dizinin niçin komedi türü altında sınıflandırıldığına akıl erdiremedim.


sinema da dahil olmak üzere ekranlarda cinsiyet, cinsel yönelim ve gender fluidty kavramlarını bu denli derin ve estetik şekilde ele alan pek az yapım seyrettim. dizinin senaryosundan çekimine kadar her şeyinde bir incelik ve estetik var. hikayenin otobiyografik olmasından gelen bir ağırlık ve hüzün mevcut. ilk iki sezonda benim gözümü dolduran pek çok sahne oldu. birkaç bölümde ise gözümden akan yaşlara engel olamadım. dizi, transgender bir baba figürünün yanı sıra, kendi cinsel kimliklerini orta yaştayken keşfetmeye çalışan evlatların hikayesiyle queer dünyasına giriyor. bu noktada insanın kendini tanıması, hayatı sorgulaması ve varoluşsal kavgalarına dalıyoruz. bir insanı kadın/erkek olarak sevmenin ötesinde, o kişiyi sadece o olduğu için sevmek nasıl bir şey, dizi bunu çok güzel anlatıyor. ben hayatının bir döneminde kendi cinsel yönelimini hiç düşünmemiş, bu konuya kafa yormamış insanların farkındalıklarının gelişmemiş olduğunu düşünüyorum. bizimki gibi toplumlarda ne yazık ki bu konuların konuşulamaması, insanların ergenlikten itibaren cinselliklerini yaşayamaması toplu bir hastalık hali yaratıyor. transparent'ta bizim ülkemize göre çok daha anlayışlı ve kabullenici bir aile profili görüyoruz. buna rağmen yaşanan problemleri izledikçe, kendi ülkemizde heteroseksüel-erkek-harici-bir-birey olarak var olmanın zorluğu yüzümüze çarpılıyor.


dizide transgender olan babayı harika oyunculuğuyla jeffrey tambor oynuyor. bir izleyici olarak dizide en sevilesi karakterin de o olduğunu düşünüyorum. ince düşünceli, başkaları için üzülen, fedakar ve iyi kalpli maura'yı canlandıran jeffrey tambor yetmiş iki yaşında ve o yaştan sonra oyunculuğu adına aldığı riski takdir ediyorum. karakteri karikatürize etmeden, oldukça incelikli oynuyor.  zaten hem emmy'de hem de golden globe'ta en iyi erkek oyuncu ödüllerini almış. maura'nın üç çocuğunu ise sırasıyla amy landecker, gabby hoffman ve jay duplass oynuyor. jay duplass'ı kardeşi mark duplass ile birlikte çektiği filmlerden tanıyor ve tarzlarını seviyordum. burada onu kadınlarla olan ilişkilerinde dikiş tutturmaya çalışırken izlemek keyifli. gabby hoffman'ı ve amy lendecker'i kendi cinselliklerini keşfetme süreveninin peşinde izlerken birçok insanın aslında kendini tanımadığını, hatta tanımaktan korktuğunu düşünüyorum. ataerkil düzende insanlar biyolojik yaşının çok çok gerisinde bir karakter gelişimi izliyor.

transparent golden globe'ta en iyi dizi ödülünü aldığında, yönetmen bu ödülü lgbt dünyasına adamış. heteroseksüel ilişki hikayesinin az olduğu dizide acayip bir kadın enerjisi var. bu beni çok memnun ediyor. televizyonda maskülen şeyler izlemekten sıkıldım. kadın olma halini sadece erkekler üzerinden, "yuvayı yapan diş kuş" olmak üzerinden anlatan şeyler de izlemek istemiyorum. bu dizi kadın olma halini cinsellik üzerinden anlatıyor. bunu da bayağı ve teşhirci bir dil kullanmadan yapıyor. ben asıl devrimin kadın cinselliği üzerinden geleceğini düşünüyorum. yakın zamanda hande kader cinayetiyle bir kere daha trans cinayetleri gündeme gelmişti. kadınların ve lgbt komünitesinin varlıklarını ataerkil toplumun onlara izin verdiği ölçüde ifade etmesi ne zaman son bulacak bilmiyorum. bu beni öfkelendiriyor. artık erkek hikayesi değil, kadın ve lgbt hikayesi duymak istiyorum.

4 Ekim 2016 Salı

richard hawley


sheffield seyahatinin ardından hep richard hawley dinliyorum. dinlerken gözümün önüne sheffield'i getiriyorum. nasıl ve ne zaman olduğunu hatırlamıyorum (ama hangi şarkı ile olduğunu hatırlıyorum: tonight the streets are ours) ama yıllar önce richard hawley ile tanıştığımdan beri kendisini seviyorum. onu, gitarıyla kendi hikayelerini anlatan erkeklere duyduğum ilginin kaynaklarından biri olarak görüyorum. takım elbisesiyle romantik şarkılarını söylediğini gördüğümden beri zihnimde tam bir centilmen olduğu algısı oluşmuştu. halen de öyle. şimdi onun şehrini ziyaret ettiğimde aklıma tekrardan düştü. orada sadece dört güncük geçirdim ancak içimde yer etti. belki bağlanacak bir şeye ihtiyaç duyduğumdandır, bilemiyorum. bir hayale tutunmak gibi bir şey. richard hawley'i hep severdim ama şimdi onun şarkılarına, albüm kapaklarına koyduğu şehrini gördükten sonra şarkılarıyla başka türlü bir bağ kurabileceğimi düşünüyorum.

coles corner albümünün kapağına yerleştirdiği coles corner, gerçek bir yermiş. gidip gördüm ancak şimdi hsbc bankası olmuş. bilmediğim şeyleri ise yeni öğrendim. örneğin lady's bridge albümü gerçekten olan bir yermiş. sadece burası da değil; sky's edge albümü de yine bir tepenin ismiymiş. ya da çok sevdiğim naked in pitsmoor şarkısındaki pitsmoor, orası da meğersem gerçekmiş.

havadan mı yoksa ruh halimden mi bilmiyorum ama kendimi pek romantık hissediyorum. böyle biri değildim ya da bu yönümü bu yaşıma kadar hiç fark etmemiştim. jane austen romanlarındaki eski zaman inceliklerine, zamanın yavaşlığına ve eski modalılığa kendimi şu an yakın hissediyorum. tam şu an, şu saat. yağmurlu bir havada, bir ingiliz tepesini elinde şemsiyesiyle aşan, saatlerce yürüyen ve belki de sonunda sevdiği adama ulaşan kabarık etekli bir jane austen kahramanı olabilir miyim?

bütün şarkılarını sevdiği kadına yazmış, aşk ve sevgi dolu sözleri ardı ardına sıralamış richard hawley şarkılarını dinliyorum. ilk albümünden son albümüne kadar, aralıksız. romantik gitar melodileri içinde kayboluyor, hayallere dalıyor ve bu tatlı melankoliden çıkmak istemiyorum. acılı, hüzünlü ve depresif değil; romantik, nostaljik ve sevgi dolu sözlerde kendimi kaybediyorum. centilmen olduğunu hayal ettiğim bir adamın müziği kalbimi yumuşatıyor, beni en son yıllar önce okuduğum romanların içine sürüklüyor. böylesine romantizm beni gerçek hayattan uzaklaştırıyor. 

aşağıda paylaştığım video lou reed'in i'm waiting for the man parçası için yaptığı bir cover. o kadar kendisinin şarkılarından bahsettim ancak gitaristliğine övgü düzemedim. bu sebeple bu parçayı paylaşıyorum. singer/songwriter ailesinden gelenlerde gitaristlik hep bir nebze geri planda kalıyor. ancak richard hawley bunun istisnalarından. keşke müzik hakkında teknik bilgim olsaydı da ardı ardına havalı cümleler sıralayabilseydim.

26 Eylül 2016 Pazartesi

reha erdem'den koca dünya


eski dostum pelin, tanıdığım en sıkı reha erdem izleyicisi. hatta bence reha erdem sinemasının en büyük hayranı olabilir. bana sadece reha erdem'i değil, sinemaya dair birçok şeyi öğreten pelin ile dostluğumuz da lise yıllarında sinema üzerinden olmuştu. halen de hangi filmi izlemem gerektiğini ona sorarım, beni yönlendirmesini isterim. bana öğrettiği onca şeyin arasında reha erdem'in bende ayrı bir yeri var. hem bana dostluğumuzu çağrıştırdığı için hem de dünyaya isyan eden içimdeki çocuğa benzer bir çocuğu kendisinde gördüğüm için reha erdem'i severim. bu sevgi, onun eserlerini objektif değerlendirmemi engelleyebilir; çünkü başta beş vakit olmak üzere, büyüme çağı buhranlarıyla baş eden çocukları anlatan reha erdem filmlerini bağrıma basıyorum. 

farklı ülkelerde yaşasak da buluştuğumuz ilk gün pelin ile birlikte koca dünya'yı izledik. 73.venedik film festivalinde jüri özel ödülünü kazanan film, belli bir süre için festivalin sitesinden dört euro karşılığında izlenebiliyordu. bu fırsatı kaçırmak istemedik. koca dünya'nın fragmanını gördüğüm andan itibaren filme dair büyük bir beklenti içine girdim. harika görüntülerden oluşan fragman bize yine bir büyüme hikayesi sunuyordu. bu görüntüler reha erdem'in beş vakit, hayat var, kosmos ve jin'de de birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni florent herry'nin eseriydi. fazla diyaloğa ihtiyaç duymadan çok şey anlatabilen reha erdem sinemasını florent herry'siz düşünmek olası değil. film, insanların içinde ve şehirde yaşamayı reddeden iki kardeş ali ve zuhal'ın hikayesini anlatıyor. şehirden kaçarak ormanın içinde kendilerine sıfırdan bir hayat kuruyorlar. ergenlik çağındaki çocukların gerçek hayata -gerçek hayat ne demek?- uyum sağlayamamaları ve kendilerine ancak doğa içinde, insanlardan uzakta bir yer bulmalarının hikayesi olan bu film, son derece naif ve kırılgan. reha erdem bence özellikle kız çocuklarının dilinden iyi anlayan bir adam. daha doğrusu şöyle diyeyim; bizim gibi ataerkil bir kültürde, baskı altında büyüyen kız çocuklarının dilini anlıyor. bunu bir sinemacı kurnazlığıyla da yapmıyor ya da en azından bende bıraktığı his bu değil. kız çocuk olmaya, genç kızlıktan kadınlığa geçişteki o sancılı ruh durumuna hassas ve kırılgan yaklaşıyor. cinsiyetçi olmak istemiyorum ama maalesef şuna inanıyorum; erkek algısında kısır bir nokta var ve bir duvara toslanıyor. ondan ötesine geçilemiyor. ne yazık ki olmuyor. bunun tersini düşündüğüm çok az durum/insan var. reha erdem de benim için onlardan biri. bu toplumda büyümüş her kadının travmatik bir dönüşüm süreci var. reha erdem bir erkek olarak bunu çok iyi anlamış. bu nedenle de çok iyi anlatabiliyor. üstelik fazla söz söylemeden, diyaloğa girmeden anlatıyor bunu. onun sinemasında en hoşuma giden şeylerden biri kelimeleri oldukça ekonomik kullanması. bir saç telinin havalanışında, ışığın ağaç dalları arasından yansımasında, bir tülün uçuşunda kulağıma onlarca söz geliyor. 

koca dünya diğer reha erdem filmlerinin devamı gibi. fazla şey söylemeden, hiçbir iddia içermeden hikayesini anlatıyor. baş karakterleri canlandıran ecem uzun ve berke karaer'in oyunculukları incelikli ve harika. ben izlediğim şeye dair hislerimi kelimelere dökemiyorum; çünkü hissettiklerime bir isim bulamıyorum. göğsümün üstüne oturan o ağırlık üzüntü mü, hayata karşı duyduğum öfke mi, bu ülkenin bende yarattığı umutsuzluk mu bilmiyorum. tek bildiğim reha erdem'in bu filmi yine içime işliyor. bu filmini de çok seviyor ve beş vakit ile hayat var'ın yanına ekliyorum. film boyunca arkadan ince ince içimize işleyen bir müzik var ki bahsetmeden geçmek olmaz. nils frahm'ın tristana şarkısı bütün film boyunca defalarca çalıyor. şarkı 2009 yılındaki wintermusik albümünden. altta bu şarkıyı paylaşıyorum ve filmin içimde bir süre daha kalacağını bilerek müziği dinliyorum.

25 Eylül 2016 Pazar

sheffield

size sheffield'dan bahsetmek isterim. ingiltere'nin güney yorkshire bölgesinde bir endüstri şehri olan sheffield'dan. şu hayat ne garip. adını ilk kez yıllar önce bir hocamdan duyduğum bu şehre bir gün yolumun düşeceğini hiç tahmin etmezdim. hocamdan, şehrin üniversitesi university of sheffield vesilesiyle haberdar olmuştum ve ziyaretim de tam olarak bu üniversiteye gerçekleşti. üniversite yıllarımda çeşitli sebeplerle çok parlak bir öğrenci olamadım, bölüm derslerimde hep ortalama bir yol izledim. dolayısıyla hocalarımdan akademik referanslar alabilecek seviyede bir öğrenci değildim. hocam bu üniversitedendi ve bana asla referans vermedi. yıllar sonra bir konferans vesilesiyle bu üniversiteye adım attığımda aklıma gelen şey, keşke daha başarılı bir öğrenci olabilseydim oldu. o zaman buraya gelebilirdim belki dedim kendi kendime.

sheffield geçmişte başta pulp olmak üzere richard hawley ve arctic monkeys ile birlikte daha görmeden bende sempati oluşturmuştu bile. öncelikli olarak demir-çelik endüstrisinin gelişmiş olduğu şehirde, ekonomi; metalurji, madencilik ve öğrenci nüfusuna dayanıyor. şehrin iki tane üniversitesi var ve okul binaları bütün şehre yayılmış durumda. ben hep kampüs üniversitesinin en güzel alternatif olduğunu düşünürdüm. sanırım bu ülkemiz için böyle. ancak avrupa şehirlerinde dağınık binaları gördükçe fikrim değişmeye başladı. herhangi bir köşebaşını döndüğünüzde gördüğünüz eğitim binaları şehre canlılık ve gençlik enerjisi katıyor. sheffield da böyle bir şehir; enerjisini öğrencilerden alan, gecenin bir yarısına kadar tek açık kalan mekanın publar olduğu, geç saatlere kadar toplu taşımanın bulunduğu bir şehir. saat akşam üzeri beş oldu mu dükkanların kapandığı ve insanların okul/iş çıkışı parklarda, publarda bira içmek üzere toplandığı şirin bir yer. turistik olduğunu söyleyemeyeceğim, zaten kimse de bunu iddia etmiyor. ancak ben müzik üzerinden sempati duyduğum için oldukça sevdim. sadece dört gün geçirdim ancak müzik marketleri, pubların camlarına yapıştırılmış konser ilanları, amatör grupların duyuruları vesilesiyle  şehrin müzik ile kurduğu bağı fark ettim. keşke daha çok vaktim olsaydı, müziğin peşinde bu küçük şehri defalarca arşınlasaydım dedim. bir ara sokakta yürürken bir çiçekçi dükkanının önünden geçtim ve "jarvis cocker sustained broken leg due to the clambering out of a window this site (1985)" yazan bir yapıştırma gördüm. yazıya yaklaştığımda altta bir web sitesi adresi duruyordu. projenin ismi de uncommon people-the dna of sheffield music map'ti (pulp'ın güzeller güzeli şarkısı common people'a referans) üniversitenin yıllar süren bir çalışmayla gerçekleştirdiği bu proje son derece akademik ve kapsamlıydı. sheffieldlı ünlü grupların kişisel tarihlerinde yer etmiş binaları, mekanları haritada işaretleyerek size alternatif bir gezi yaptırıyordu. böylesi bir şeye tesadüfen rastlamış olmak bile başlı başına bu şehirde geçirdiğim zamanı benim için anlamlı kıldı. 

geçen sene ifistanbul kapsamında pulp: a film about life, death and supermarkets belgeselini izlemiştim. o zaman aklımda sheffield'i anlatan bir genç yer etmişti. "burada kimse paramı çalamaz. çünkü çalarsa gider ertesi gün ondan geri alırım" diyordu. bu yorum beni gülümsetmişti. böyle bir şehir kötü olamazdı. gece geç saatte sokaklarında sarhoşlar vardı ama kimseye zararları yoktu. gece saat on ikiden sonra şehrin merkezinden kaldığım yere yürüyerek, bilmediğim sokaklardan, birkaç sarhoşun yanından geçerek geldim. üzerimde türkiye'de o saatte sokakta rahat hissetmeyeceğim bir kıyafetle hissettiğim güveni, hiç bilmediğim bu şehirde hissettim. burası londra ya da istanbul gibi metropol bir şehir değil, ancak benim aradığım da artık büyük şehirler değil. müziğin olduğu, konserlerin yapıldığı, müzisyenlerin uğradığı bir şehir olması benim için yeterli. sevgili sheffield, seni de müzisyenlerin kadar çok sevdim. 

angel olsen'den yeni albüm: my woman


angel olsen'ın bu ay içerisinde çıkan üçüncü albümü my woman, şimdiden bu yılın en sevdiğim albümleri arasına girdi bile. bu benim için oldukça şaşırtıcı oldu; çünkü daha önceden angel olsen'a karşı en ufak bir ilgim yoktu. ilk iki albümünü dinlemiştim ancak müziğine karşı bir ilgim gelişmemişti. iyi ya da kötü bir şeyler hissetmemiştim ve albümleri sadece birkaç kez dinleyip rafa kaldırmıştım. dolayısıyla bu ay my woman internet mecralarında göründükçe bende özel bir merak uyanmadı. iyi yorumlar yapıldığını görünce bir kere dinleyeyim madem dedim. sanırım hiçbir beklentim olmadığından ötürü albüm beni daha ilk şarkıdan içine çekti. my woman enerjisi yüksek ve eski zamanların nostaljisine göz kırpan bir albüm. synthesizer ile bezeli intern şarkısını daha ilk saniyelerinden sevdim ve albüme kulak kabarttım. sonrasında gelen şarkılar ve özellikle shut up kiss me gibi akılda kalıcı bir şarkıdan sonra ise daha tamamını dinlemeden albüme ısınmıştım.

angel olsen, bu albümde deneysel çalışmış. hep mi böyleydi, bilmiyorum. daha önceki albümleriyle karşılaştıracak düzeyde bilgim yok ancak kendi röportajlarında söylediği üzere bu albümde farklı türler denediğini söylüyor. şarkıların her birinin turne sırasında, farklı şehirlerde yazıldığından bahsediyor. grup arkadaşlarıyla aile gibi olduklarını, konser için gittikleri bazı şehirlerde fazladan birkaç gün geçirdiklerini ve bu sürenin onları daha da yakınlaştırdığını anlatıyor. ilişkilerine iyi geldiğini düşündüğü şehirlerin ismini sayarken istanbul'u da bunların arasına dahil ediyor. son derece rahat bir ruh halinde geçirdiği bir dönem sonunda elinde biriken şarkıları görünce bunlardan bir albüm yapabileceğini görmüş. şarkılarındaki kadının bizzat kendisi olmadığını, sahne için yarattığı bir karakter olduğunu söylüyor. benim bu albümü bu denli sevmemin nedeni de işte o karakter. aşık, aşık olduğunu göğsünü gere gere haykıran, kendinden emin ve cüretkâr bu kadına bayıldım. şarkılardaki kadın son derece tutkulu ve ben uzun süredir böyle tutkuyla aşık kadın şarkıları dinlememiştim. sevdiğim kadınlardan (kate bush, pj harvey, björk) böyle albümler dinlemişliğim var ama hepsi şimdi kendilerinden öyle albümler beklemeyeceğimiz şekilde artık bu konuların dışındalar. aşık kadın personası yaratıp, duygularını cesurca ifade eden ve bunu yapması üzerinde sakil durmayan kadınları seviyorum. hayatta tutunabilecek pek az şey var ve birine duyulan güçlü hisler de bunun başında geliyor. angel olsen my woman albümünde aşkını oldukça çıplak ve net bir şekilde bağırıyor. kelimenin tam anlamıyla bağırıyor. aşık olmak istiyorum diyor. sus ve beni öp diyor. bir kadın ne isterse o da onu istiyor. 

günü kurtarmaya odaklandığım bir ülkede beni mutlu eden şeyler sınırlı. aslında sınırlı demeyeyim, en ufak şeyden mutluluk çıkarmaya meyilli bir mizacım var ancak bunu yapamayacak noktaya geldim gibi hissediyorum. müziğe eskisinden daha da çok bel bağladım. on sene önceki benden daha çok mesela. müzik olmasa, kitaplar ve filmler olmasa nasıl yaşarım bilmiyorum. böyle bir dönemde duyduğum her güzel sesin, beni mutlu eden her albümün başımın üstünde yeri var. böyle güzellemeler yaparken abartıyor muyum acaba dediğim oluyor ancak hepsi hissettiğim şeyler. müzik dinlerken hissettiğim güçlü hisler bazen içimde patlayacak gibi oluyor. angel olsen'ın bu albümü bana pj harvey'in bring you my love albümünü hatırlattı. müzikal benzerliğinden ötürü değil, çizdiği kadın personası olarak. nasıl gördüğüm her gri şehri ankara'ya benzetiyorsam, gördüğüm her aşkını bağıran tek tabanca kadını da pj harvey'e benzetiyorum. ah şu benzetmeler üstüne kurulu zihnimiz sağolsun, bize bu oyunları oynuyor. lafı çok dolandırdım ama diyeceğim şu ki sevgisinin yoğunluğunda boğulan ve çıldıran her kadın bize tanıdıktır. sana selamlar olsun angel olsen.

albümde şimdilik en sevdiğim şarkı olan shut up kiss me'nin canlı performans videosunu aşağıda paylaşıyorum.

1 Eylül 2016 Perşembe

resim defterimde hiç insan yok

bundan iki ay önce bir cumartesi günü içim içime sığmaz bir şekilde kendimi sokağa attığımda ayaklarım beni resim malzemeleri satan bir dükkana götürdü. kendime boyalar aldım. içeride belki bir saat geçirdim. o çeşitten bu çeşide boyalar, kalemler, fırçalar arasında dolandım. dolandıkça resimle olan ilişkimi hatırladım. insan aradan yıllar geçmiş olsa bile tekrardan bisiklete binmeyi nasıl hatırlarsa ben de karalamayı öyle hatırladım. kendim için, hiçbir iddiam olmadan yaptığım karalamalarda ne kadar mutlu olduğum aklıma geldi. özlediğim o tatmin hissiydi. bir şeyi yapıp bitirdikten sonra gelen ferahlama hissini duymak istiyordum ve bunu konuşarak yapmamın imkanı yoktu. ne zaman bir şeyler yazsam lafı hiç kısa kesemiyordum. bir şeyi iki cümleyle anlatmayı hiçbir zaman bilemedim. konuşurken de böyleydi. heyecanla ve şevkle bir şeyleri anlatırken hiç kısa kesmesini beceremedim. ama son zamanlarda kelimeler haricinde bir dil kullanma, bunun mahremiyetinde kendimi saklama arzusu içimde büyüdükçe büyüyor. ben de boyalara sarılıyorum. çocukluk arkadaşımla yeniden aynı şehre taşınmışız da arada kaybettiğimiz o zamanı telafi etmeye çalışıyormuşuz gibi resme doğru koşuyorum. güzel çizgi nasıl çizilir, buna uğraşıyorum. bir yuvarlağın etrafına yapraklar çiziyorum. değişik boyaların peşine düşüyorum. kendimi internetten uzaklaştırıyorum. kimsenin dediğiyle ilgilenmiyorum, facebook gibi insanların ne yaptığını/ne dediğini görebileceğim yerlerden kendimi itina ile uzak tutuyorum. bütün bunlar sebebiyle zihnim kirleniyormuş gibi geliyor.

bazı sabahlar zihnim yorgun bir şekilde uyanıyorum. o zaman günlük hayatta insanlarla muhatap olmak çok zor geliyor. öyle günlerde onları dinlermiş gibi görünüp dinlemiyorum. fiziken buradayım ama aklım başka alemde. dedikleri bir kulağımdan giriyor, ötekinden çıkıyor. son haftalarda sokaktaki insanı merak etmez oldum. görmemek için bakmıyorum. öğrenmemek için okumuyorum. bu ne zamana kadar böyle sürecek bilmiyorum ama güncel olan her şeyden uzak durmak istiyorum. günlük hayatımı devam ettirecek gücü bulabilmem için enerjimi dağıtmamam gerek. bunun için bir süre içinde yaşadığımız kaotik ülkeye bulaşmamak amacındayım. iç dünyamda minimum enerji, maksimum düzensizlikte seyredip termodinamiğin ikinci kuralını hayatıma uygulama eğilimindeyim.

25 Ağustos 2016 Perşembe

replikas'a güzelleme


birkaç gün önce tuhaf bir şey oldu, bir sabah uyandım ve aklımda replikas vardı. son aylarda geçmişte severek dinlediğim albümleri tekrardan gözden geçiriyordum; ancak replikas aklımın ucundan bile geçmemişti. yakın zamanlarda bir yerlerde kendilerine rast gelmemiştim. hatta uzun süredir dinlememiştim bile, kaç sene olduğunu hatırlamıyorum. ama işte o sabah içime düşüvermişti. uykumdan uyandığımda aklımda replikas vardı. onları 2005 yılında çıkardıkları avaz albümleriyle tanımıştım. o vakit lise iki olmalıyım. deli gibi müzik dinlediğim, müziğe dair ne varsa okuduğum bir dönemdeyim. replikas'ı az çok duymuşum ama hiç dinlememişim. avaz'dan çıkan ilk şarkı gece kadar rahatsız etmiyor bir yerlerden kulağıma çalınmış. o zamanı hatırlıyorum. aradan geçen yıllarda kendimi replikas dinleyicisi olarak isimlendirebildiğimde görüyorum ki gece kadar rahatsız etmiyor replikas müziğinin içine girebilmek için en uygun şarkıymış. insanı hemen yakalayan, popüleriteye bir nebze daha yakın ve batılı. batılı diyorum; çünkü o zamanlar sadece öyle şeyler dinliyorum. replikas o vakitler dinlediğim yabancı gruplara benzerliğiyle beni içine çekiyor. dinledikçe görüyorum ki bu şarkılarına yaptığım batılı tanımı onları tanımlamada oldukça eksik. türk müziği nedir, kimler bunun kaynağıdır, kimleri dinlemek gerekir gibi sorular beni doğu-batı karşılaştırmasına kadar götürüyor. benim kafamda böyle soruları doğuran, bu soruların peşinden değişik mecralara dalmama vesile olanların başında replikas geliyor. belki yıllar önce bir genç bunu tanpınar'ın romanlarıyla yapardı. batıyı örnek almak ve cumhuriyet sonrası modern orta sınıf yaşamını tecrübe ederken yaşadığı ikilemi onun romanlarında okurdu. bense bunu tanpınar romanları kadar replikas'ın müziğinden de okudum ve dinledim. bir yandan batı kültürüne öykünen ama tam da onlardan olamayan ama zaten bu topraklarda var olan köklü bir sözlü geleneğin torunu olan insanlar olarak bu adamların müziğinde çok şey buldum.

benim gibi büyük şehirde doğmuş, büyümüş ve büyük şehrin kaosundan beslenen insanların müziğini dinlemek, on altı yaşımdayken ufuk açıcı bir deneyimdi. avaz albümüne hayranlığım hiçbir zaman geçmedi. biraz olsun azalmadı. rock tarihinin büyük gruplarıyla tanışıp, onları dinlerken hissettiğim coşkuyu replikas için de hissettim. bir yanda sonic youth'un goo albümü masamdaydı (elbetteki çekme), bir yanda avaz. ben bu müzikleri benzer zamanlarda tanıdım. bir tanesi büyük, devasa bir gruptu ama replikas daha mı az önemliydi? benim için değildi. avaz'ın prodüktörünün sonic youth ile de çalışmış bir isim olması mı beni etkilemişti diye düşündüğüm olmuştur. ama aradan geçen on bir yılda geriye dönüp baktığımda öyle olmadığını görüyorum. isimlere, etiketlere takılmadan çok sevmiştim ben bu albümü. replikas maceramı başlatmış, aradan geçen her bir albümle de sevgim derinleşerek artmıştı. zerre albümlerini de pek severim, köledoyuran'ı da. hatta kutluğ ataman'ın iki genç kız filmi için yaptıkları müzikleri de. her bir albümlerinde özer yalçınkaya'nın hazırladığı sade, gösterişsiz ama güzel kapaklarını da. onlarla ilgili kafamda "bir aradalık/birliktelik/arkadaşlık" algısı oluşmuştu. öyle olduğunu da aşağıda trt tarafından çekilen sessiz olmaz belgeselinde gördüm. on beş yaşından beri bir arada müzik yaptıklarını ve müziklerinin bakırköy-yeniköy hattında şekillendiğini anlattıklarında bu dostluk hissinin müziklerine yansıdığını düşündüm.

batılı olmak ne demektir? bizim bu topraklardan içimize işlemiş doğululuk nasıl bir şeydir? modern zamanlarda bunu bir tek gözlerini süzerek edebiyat parçalayanlar mı bilir? ben bunun farklı bir şekilde peşine düşen bu adamların peşine takıldım. erkin koray'ı bilmezken erkin koray'la tanış olmuşum, haberim olmamış. aşıkları bilmezken aşıkların müziğini dinlemişim. bu adamlar müzik namına benim ufkumu genişletenlerden oldu. on altı yaşımdan beri kendilerini sevmeye devam ediyorum. çok özledim.

23 Ağustos 2016 Salı

mammal hands

bu yaz niçin bu kadar anlamsız geçti diye düşünürken, benim açımdan şehirde gidecek bir konserin olmamasının da bunda büyük etkisi olduğunu düşünmüştüm. aslında yaz başında güzel konserler gördüm, gençlik hayalim olan isimleri canlı dinledim. ancak haziran ayı şimdi milyon ışık yılı uzakta kaldı sanki. üstüne o kadar çok şey oldu, o kadar çok sıkıntı yaşandı ki o vakitler müzik adına yaşadığım heyecanlar çok çabuk kişisel tarihimin tozlu raflarına saklandı. bu nedenle benim için bu haftanın güzel haberi, salon iksv'nin yeni sezonda ingiliz caz üçlüsü mammal hands'i getireceğini açıklaması oldu. böyle haberlere bel bağlamış durumdayım. mammal hands'i ise 2015'ten beri takip eder haldeyim. gogo penguin ile aynı plak şirketi olan gondwana records'a bağlı grup, 2016 yılında yeni albümleri floa'yı çıkardı. bence çok güzel bir albüm. kendilerinden bir imzalı albüm almak isterim. benim için albümlerin en güzeli olması gerekmiyor. birilerinin ta başından büyüyüp serpildiğini görmek, bunu konser konser izlemek başlı başına bir mutluluk kaynağı. iksv'ye bu grup için peçeteye istek yapmıştım. sanırım mammal hands onlarla aynı anda radarımıza girmiş olmalı. yoksa benim bildiğimi onlar zaten biliyordur. eğer aksiyse de bu bana yetişkinlik hayatım boyunca yeten bir başarı olur (böyle küçük hedeflerim var). neyse, ben bu habere pek sevindim. aşağıya yeni albümlerinden quiet fire'ın bir performansını ekleyerek iyi geceler diliyorum.

içimdeki aksi adam

insanın yaşı ilerledikçe hayatla ve kendi varlığıyla kavgasının bitmiş olacağını düşünürdüm. daha doğrusu öyle olacağını umardım. eskiden düşündüğümde yıllar  sonra daha huzurlu, ruh halinden memnun ve iç dengesini yakalamış bir insan olmayı dilerdim. halen de istediğim bu. tek fark, artık bu tip şeylerin çok da yaşla ilgisi olmadığını anlamam.  insanın yirmi yaşındayken nasıl buhranlar içinde debelendiyse, elli yaşındayken de benzer sorulara cevaplar aradığını -eğer halen arıyorsa- düşünmeye başladım. belki artık bir cevap bulma motivasyonu olmadan kendine sorular soruyordur, bilmiyorum ama halen soruların bitmediğine ikna oluyorum. iç huzurun uçucu ve anlık olduğuna dair düşüncelerimin desteklenmesinden dolayı bir karamsarlığa sürükleniyorum. inanılmaz enerjik, neşeli ve pozitif olduğum dönemler oluyor ama beni meşgul eden sorular hiç kaybolmuyor. seyahat ederken dikkatim başka yerlere yönleniyor. o zaman anın kıymetini bilmeye çalışıyorum. uzun süredir görmediğim bir dostumla bir kahve içme süresince ettiğim muhabbet, benim için en kıymetli zaman dilimi olabiliyor. ama bütün bunlar bitip de yatağıma döndüğümde bir anlamsızlık hissi hasıl oluyor. işte sorun, bu hissi nasıl yeneceğimi henüz tam çözememiş olmam. ruh sağlığı ile fiziksel sağlığın bir bütün olduğunu biliyorum ve kendimi sağlıklı tutmaya çalışıyorum. birilerine, bir şeylere (ilaçlara?) muhtaç olma olasılığı beni ürkütüyor. kendime yetecek zindelikte olmam gerektiğini biliyorum ve kendimi fiziksel aktiviteye, sağlıklı beslenmeye, bir şeyler üretmeye -mesela yazmaya- zorluyorum. müzik sevgimin peşinden koşmak benim için her daim hayati bir dürtüyken, hemencecik bir şeyler üretebilmek adına yeni yemekler denemek benim için emek isteyen bir şey. işte belki de yaşla birlikte gelen budur diye düşüyorum; "doğru" olan ne ise onu yapmak için kendini zorlamak. sen düşünmedikten sonra kimse seni düşünmeyecek. belki annen. bir tek annen iyi olup olmadığınla ilgilenecek ama onun dışında herkes yolunda ilerlemeye devam edecek. işte artık doğruluğundan emin olduğum şeylerden biri bu. hayatta emin olduğum pek fazla şey yok. belki en fazla on şey vardır, o kadar. ama bundan eminim: kendi iyiliğimi benim düşünmem gerek. ben hasta olduğumda bana çorba getiren çok kıymetli dostlarım vardı ancak hepsi haritanın bin bir noktasına dağılmış durumda. bu konuda şanslı olduğumu düşünürüm. ancak ben de bu bağların kurulması için emek ettim. ama ne yazık ki şimdi herkes uzakta. bu yazı bir darbeyle (kalkışma?), bir de yurt dışından gelen dostlarımla istanbul'un çeşitli semtlerinde çokça alkol tüketmekle geçirdim. her gelen beni çok sevindirdiği gibi gidişiyle de hüzünlendirdi. kendimi bazen anne, bazen kardeş hissettim. ama hayatımda ilk kez fark ettiğim bir şey vardı: içimde elli yaşlarında, realizmin doruklarında aksi bir erkek vardı. ben içimdeki erkeğin ilk kez bu yaşımda farkına vardım. meğersem the youth filmindeki ihtiyarlara yakın hissetmemin, bilmem kaçıncı kez lost in translation'ı izlerken kendimi ilk kez bill murray'nin karakteriyle özdeşleştirmemin sebebi buymuş dedim. halbuki şimdiye kadar hep scarlett'tim. sun kil moon dinledim bolca. aynı ben. hatta bu cümlenin sonuna bir ünlem yakışırdı, o derece bir aydınlanma yaşadım: aynı ben! yıllardır mark kozelek dinlerim ama aslında kendimi ona benzetirmişim de fark etmezmişim, bu yaz bunu anladım. 

bir yandan inanılmaz bir enerji hissediyorum. kendimi defterlere dökme isteği duyuyorum, sabahlara kadar sürecek uzun zaman dilimlerinde, yorgun düşme raddesine gelinceye kadar bir şeyler yapmak istiyorum. bir yandan da içimdeki miskin erkek sokağa adımını atmak istemiyor, insanlarla muhatap olmaktan kaçıyor.  ne kadar çok insan var diyor; ne çok kafa, ne çok kol ve bacak. 

14 Ağustos 2016 Pazar

blonde on blonde

bu sabah üşüyerek uyandım. yaz başından beri yatarken penceremi üstten aralık kalacak şekilde bırakıyordum. kalktım ve dışarı baktım. rüzgar esiyor ve yağmurun gelmesi yakın görünüyordu. pencereyi tamamen açtım. üşümeyi özlemişim. erkenden evden çıktım. yürüdüm yürüdüm. tişört ince geldi ama hiç dert etmedim. uzun zamandır ilk kez bugün yataktan olmak istediğim ruh halinde çıktım. olmak istediğim derken, olumlu bir şekilde uyanmaktan bahsediyordum. zira beklentim düşüktü. bu sabah ilk kez "ben ne yapıyorum, ne için çalışıyorum, asıl istediğim ne?" gibi sorular zihnimin içinde dönmedi. bir nevi ikinci ergenlik olduğunu düşündüğüm, varoluşsal sıkıntılarla debelendiğim bir dönemden geçiyordum ve şimdi kafamda soru işaretleri yoktu. sokakta erken saatte yürürken ben, sadece var oluyordum. ne zihnim ne de kalbim devredeydi. bu hafifliğin göğsümü rahatlattığını fark ettim. bir pastanenin önünden geçerken yeni çıkmış poğaça kokusuna takıldım. sağlıklı yaşam ayağına hamur işini uzun zaman önce hayatımdan çıkarmıştım. ama bu sabah ne margarin umurumdaydı ne de alacağım kaloriler. kendime bir poğaça aldım. yetmedi bir tane daha aldım. duygusal açlık ile fiziksel açlığı gayet iyi ayırt edebiliyordum ve bu sabahki tamamen fiziksel bir açlıktı. poğaçamı yedim, kahvemi içtim. sonra yağmur başladı. her şey gözüme birazcık ama sadece birazcık daha temiz göründü. spotify'da kendime hazırladığım şarkı listelerinden birini açtım. nada surf, blonde on blonde karşıma çıktı. şarkı bitti, ben bir daha dinledim. bitti, bir daha dinledim. derken bir saate yakın dinlediğimi yürüme süremden anladım. ben nada surf'ü bu şarkının da içinde olduğu let go albümünden sonra bıraktım. daha doğrusu şöyle diyeyim, yıllar önce tanıdığımda zaten let go çoktan çıkmıştı. sonrasında beş albüm daha çıkarmışlar ama ben hiçbirini dinlemedim. ancak sağda solda, takip ettiğim mecralarda rastladıysam dinlemişimdir, o kadar. let go sonrasını bilmem; ancak öncesiyle karşılaştırdığımda bu albüm kafamdaki nada surf imajının dışında kalır. mavi albüm kapağıyla birlikte fazla yumuşak ve iddiasız bir havası vardır. ama ben sevmiştim bu albümü. benim için tam bir arka plan albümüydü. kimse nada surf'ü popular varken, blonde on blonde şarkısıyla tanımlamazdı (yani herhalde) ama benim aklıma ilk gelen hep bu şarkıları olmuştur. mesela dylan'ın blonde on blonde albümünü bu şarkıdan sonra dinlemiştim. ben ilk kez bir dylan albümü dinlediğimde lise birdeydim ve o albüm desire albümüydü. çünkü o zamanlar sevdiğim çocuk o albümü önermişti. şimdi düşünüyorum, bence desire benim dylan albümleri listemde ilk üçte bile olamaz. yani olsa olsa bendeki hatırından ötürü olur ama ondan daha çok sevdiğim üç dylan albümü sayabilirim. mesela blonde on blonde onlardan biridir. hem dylan'ın bu albümünü dinlememe vesile olduğu için hem de başlı başına güzel bir şarkı olduğu için nada surf'ün bu şarkısını severim. teen angst kavramını birine anlatmak istesem popular şarkılarını gösteririm ama kendi kişisel tarihimde  blonde on blonde'u kulağıma takar, yürüyüşüme devam ederim. 

not 1: zaten bunlarda çok kolejli havası var, ben devlet okulunu bilirim. benim teen angst'im daha çok the headmaster ritual tadında. bu da başka bir yazının konusu olsun. 

not 2: lisede ilk duyduğumuzda sınıfça garipsediğimiz "raining cats and dogs" deyiminin, modern zamanlarda ciddi ciddi kullanıldığını gördüğüm tek yer olarak da bu şarkı zihnimde yer etmişti.