19 Temmuz 2016 Salı

"you are on earth. there is no cure for that"*

kafamdan ışık hızıyla düşünceler geçiyor. kalbim yırtılacak gibi ve sol göğsümde bir ağırlık var. cuma gecesinden beri uyuyamıyorum, yorgunum ve her şeye yabancıyım. göğsümü açmak için hareketler yapıyorum. kollarımı iki yana açıp, göğüs kafesimi şişiriyorum ama yine de aldığım hava yetmiyor. cuma akşamı istanbul'dan ankara'ya annemi ziyarete gitmek için yola çıktığımdan beri varacağım yere varamamış gibi hissediyorum. bir şey oldu. bir şey oldu, kötüler bir şey yaptı ve ben fiziken bulunduğum yerde değilim.

cuma akşamı saat 9'da esenboğa'ya indim. kızılay'a giden otobüslerden birine binip önce emniyet genel merkezinin, sonra genelkurmayın, ardından da meclisin önünden geçtim. eve adımımı attığımda saat 10'du ve 10.30'da askerlerin istanbul'da köprüleri kapattığı haberi geldi. ardından genelkurmaya girildiğini, ardından silahlı çatışmalar çıktığını, ardından emniyetin basıldığını gördük. bütün bunlar benim yarım saat önce geçtiğim yerlerde oluyordu. telefonuma bir bir mesajlar gelmeye başladı, whatsapp grupları hareketlendi. “neler oluyor? iyi misiniz? sokakta mısınız?” temalı mesajlaşmalar oldu. havaalanında olacağımı bilenler aradı. neyseki evime varmıştım. varmıştım ama güvende değildim. sonra jet sesleri duymaya başladık. bomba mı jet sesi mi ne olduğunu anlayamadığımız şiddette seslerin ardı arkası kesilmedi. ne bileyim ben ne sesi? f16’yı sadece bayramlarda görmüş insanım. elbette korkarım. dikmen'deki arkadaş evinin balkonundan meclisi çekiyordu ve gökyüzünden yağan ateşleri görüyorduk. sonra mit'in yakınında oturan arkadaş masanın altına sığındığını söyledi. çatışma olduğu haberini bana televizyondan önce o muhitte oturan adam verdi. korkuyorum öleceğim herhalde dedi. whatsapp konuşması esprili bir şekilde başlamıştı ama hakkınızı helal edin noktasına geldi. bizim ev, arabayla meclise 15 dk'lık mesafedeydi. yargıtay lojmanlarına, trt'ye, köşk'e yakındık. neredeyse evin balkonundan olan biteni seyrettik. tai lojmanlarından video yolladılar, bahçeli’den yolladılar, gazi hastanesinde gece nöbetinde olan arkadaş hastanenin kırılan camlarının fotoğrafını yolladı. ilker'de oturan buzdolabının çatlayan raf camlarını çekip yolladı. duyduğum her şiddetli seste -ki bu yaklaşık 10 dk'da bir- öleceğimizi düşündüm. aslında ankara'ya haftaya gelecektim ama o zaman bir arkadaşın istanbul'da nikahına katılacağım için biletimi 15 temmuz akşamına almıştım. saatler ilerledikçe tek düşündüğüm şu oldu; artık tesadüf mü kader mi ne dersen de, demek ki buraya bu akşam gelmemin bir sebebi varmış dedim. annemin yanında olmak ve hatta onunla ölmekmiş dedim. meclise üçüncü bombayı attıklarında camlar zangır zangır titredi. dedim herhalde evin az ötesine attılar, o sırada televizyonda son dakika haberi geçti, meclise üçüncü bomba atıldı diye. bizim eve değilmiş diyerek bir nefes aldım. bak bu çok korkunçtu: bir yerlerde başkalarının üstüne gelen bombanın ardından, benim üstüme gelmediği için derin bir nefes aldım. her şey o kadar yanlış, o kadar insanlıktan uzaktı ki topluca aklımızı yitirdiğimizden emindim. bu seferki bomba mıydı? bombaymış, trt'ye atılmış. bu seferki bomba mıydı? değilmiş, ses bombasıymış. bu seferki kesin bomba evet, gölbaşı'na atılmış soru-cevaplarıyla geçen bir gecede jetler hiç durmadı. sesler hiç kesilmedi. sabah 8'e kadar sürdü bu durum. çıldıracağım sandım. her seferinde camlar titriyor, apartman sallanıyor. daha önce hiç duymadığımız şiddette sesler kulağımızdan kesilmiyor. belli bir saatten sonra saat başı okunan selalar ve fetih suresi olduğunu sonradan öğrendiğimiz ve bana ışıd'ı anımsatan bir garip sureye başlandı. cihada çağıran ve “sayın cumhurbaşkanımızın adina” diye bize seslenen bir hoca. hem de tüm gece ve bütün cumartesi boyunca. dine inanmamama rağmen bu toprakların bir kültürü olarak ölürsem camiden cenazemin kaldırılmasına takılmazdım; yani daha önce bu konuyu hiç düşünmemiştim bile ama artık onu da istemem. hayatımda ilk kez vasiyetim olsun diye içimden geçirdim, ölürsem cenazem bu camilerden, bu hocalarla kalkmasın. kimsenin inancıyla işim olmazdı ama bir süredir onların tanrılarına ve dini pratiklerine bilenmeye başlamıştım. cuma gecesi itibariyle de dinlerine  bildiğim küfürleri sıralar hale geldim. her saat başı dediği "allah, muhammed ve cumhurbaşkanının adına" çağrısı ile aklıma gelen tek şey şuydu: darbe diye başladık ama islami devrim ile noktalıyoruz . sabah 4 olmuştu ve halen jetler vızır vızır uçuyordu. annem bana “ışıkları kapa, ışıkları kapa görmesinler!” diye bağırdı. o sırada kablolu yayın gitti. sizi bilmem ama benim internetim hiç çekmedi. google sayfası bile açamadım. karanlıkta sessizce otururken, elimde telefon, filmin sonuna geldiğimizi görüyordum. 30×50 ebatındaki bayraklarıyla darbeyi önleyen halkımızla gurur duyan bir iktidarımız, selalarla meydanlara dökülen imanlı insanlarımız vardı. annem bir köşede ağlıyor, ben öylece boşluğa bakıyordum. 

sabah 6 olduğunda biraz kestireyim dedim. saat 8'de  şiddetli bir bomba sesiyle yerimden fırladım. ilk dediğim siktir demek oldu. bomba mı, ses bombası mı yoksa alçaktan uçan bir jetin yankısı mı bilemedim; ama beni yerimden zıplatmaya yetti. bütün gece ağlamamıştım ama o an sinirlerim boşaldı ve yere çöküp hüngür hüngür ağladım. telefona baktım, hemen gelen mesajları gördüm: "arkadaşlar ses bombası galiba." gittim televizyonu açtım. kablolu yayın gelmişti. beş para etmez televizyon kanallarında yeni bir bomba haberi mi var dedim, akıncılara bir şey(?) attıkları haberini gördüm. bunun üstüne tekrar sela okundu. sonra tekrar okundu. sonsuza kadar sela okundu. bütün cumartesi ve pazar günü hiç aksatmadan iki saatte bir insanları sokağa davet eden hoca, benim sokağa çıkanlara karşı olan nefretimin üstüne ateş atıp durdu. kornalar kornalar, hiç susmayan kornalar... sela, korna, sela, korna döngüsünde geçen bir hafta sonundan sonra pazar günü istanbul'a dönüş için yola çıktım. havaalanına giden otobüslere binmek için kızılay'a geldim ancak kızılay demokrasi şöleni için tahsis edilmişti. tüm yollar kapalı, tüm yollar eli silahlı polislere emanetti. ben de otobüslerin bir diğer durağı olan stadın karşısına gitmek için bir taksi buldum. taksiyle meşrutiyet, ziya gökalp ve sıhhıye'den geçerken kırk yıllık hitit güneşine bile onun resminin asıldığını gördüm. kendimi bildim bileli hitit güneşine hep bir sevgim vardı ve böylesi bir günde üzerine resim asılarak onun ırzına geçildiğini düşündüm. o sırada taksicinin dikiz aynasına doğru eliyle bir rakamı yaparak; "tek bir üniformalı bırakmıyorlar, tek bir tane" sözlerini işittim. sustum. bundan sonra yapmam gereken işte buydu: susmak. yaşamak istiyorsam, dövülmemek istiyorsam tek yapmam gereken susmaktı. sonra telefonum çaldı ve amcam bana panik yapmamam gerektiğini ama sabiha gökçen'de bir çatışma olduğunu bildirdi. bende nasıl bir şans vardı diye düşündüm. ankara'ya gelirken darbe oluyor, istanbul'a dönerken çatışma çıkıyor dedim. ama biliyordum ki bu bir tek benim talihsizliğim değildi.

uçak rötar yaptı. havaalanında x-raylerden geçtikten sonra kurulmuş olan polis masasına kimliğimi verip, tc numaramı kayıt etmelerini izledim. buna karşı çıkan biri polisle ağız kavgasına girdi. ben kendi kendime polis karşısında vatandaş olarak ne gibi haklarımın olduğunu adamakıllı öğreneyim dedim ama sonra kendime güldüm. bundan sonra öğrenmesem de olurdu. bu bilgiler hiçbir işime yaramayacaktı ki.

sabiha'ya gecenin bir yarısı indim. ellerinde yeşil osmanlı tuğralı bayraklar sallanan adamların tekbir sesleri arasında otobüs bir türlü ilerleyemedi. yollar kapalı, demokrasi şenliğini kutlayan insanlar çaldıkları kornalarıyla birer kahramandı. bense ankara'dan çıktığımdan beridir bir türlü hedefime varamayışım ve önüme sürekli engeller çıkışıyla adeta after hours filmi icindeydim. bu iki ucu boklu değnek olan oyunda ne desen darbeciydin.

eve vardığımda kulağımda tekbir sesleri yankılanıyordu. buzdolabından soğuk su alırken bir sene önce dolabın kapağına astığım, fransa'nın nice şehrine ait 30'larda çekilen siyah-beyaz eski fotoğrafa gözüm takıldı. doğru ya, benim cuma sabahı nice'deki kamyon olayını duyunca tüylerim diken diken olmuştu. olayın oluş şeklinin vahşeti bir yana, promenade des anglais caddesinin resmi bir yıldır buzdolabımda asılı durmaktaydı. geçen sene bir yaz okulu için oraya gittiğimde çok beğenip almıştım. hem de tam bu zamanlar, temmuz ayı ortası. ama sanki bu olayı duymamın üzerinden çok gün geçmiş gibiydi. 15 temmuz 2016 cuma gününün üzerinden çok uzun zaman geçmiş ve o hafta sonu yaşadığım en uzun hafta sonu oluvermişti. karşımda artık benim için ölümle eşleşen bir caddenin fotoğrafı, kulaklarımda tüm gece aralıksız devam eden bomba sesleri ve tüyler ürpertici sureler ile bir hafta sonunu daha bitiriyordum. 

*samuel beckett. bahar malik vesilesiyle.

5 Kasım 2015 Perşembe

fabrika ayarlarına döndük mü?

otobüsle esenboğa'ya gidiyordum. otobüs tam tren garının önünden geçerken zaman yavaşladı. o geçiş bana uzun bir zaman dilimi geldi. dolu dolu, ağır bir zaman dilimi. başımı sola çevirip tren garına baktım. yarım dakikadan az ama ensemden başlayarak tüm vücudumda keskin bir ürperti hissedecek kadar uzun bir süre. işte şehir şimdi griydi. garın karşısındaki lunapark o an olabilecek en manasız görüntüydü. hareket eden dönme dolaba ve roller coaster'a gözüm takıldı. gar meydanı artık acı demekti fakat hemen karşısındaki lunaparkta insanlar eğleniyordu. halbuki o meydana bir daha nasıl adım atılırdı? bir sağdaki lunaparka, bir soldaki gara bakakaldım. hayata anlam veremedim.
***
bir seçim daha geride kaldı. bu sefer sonucu çok çabuk sindirdim ve önüme baktım. seçim sonrası internette dolanan capslere güldüm, günlük işlerimi yapmaya koyuldum. ertuğrul özkök gibi adamlara göz atıp eğlendim, hatta cümleleri seçerek yanımdakilere yüksek sesle okudum. şimdiye kadar her seçimde hissettiğimden farklı bir şey hissetmedim. bir istisnası 7 haziran'dı; o da belleğimde hoş bir anı olarak kalacak nasılsa. bir neslin '77 yılındaki ecevitli seçimleri andığı gibi anacağım galiba; tarihte bir zaman verdiğim oyun akabinde seçim sonuçlarından tatmin olmak ne demek, onu gördüm en azından. güzel bir hismiş. 1 kasım sonrası ise çok ama çok uzun zamandır hissetmediğim bir öfkesizlik hali hissettim. okuduğum bütün köşe yazılarına kızdım ama öfkelenmedim. hepsinde bir şeyler yanlıştı, bir şeyler eksikti. en doğrusunu elbette ben bilmiyordum ama kendimce fikirlerim vardı. açıklayacak takatim yoktu. ben de bildiğim şeyi yapmaya devam ettim, müzik dinledim.  
***
julien baker memphis, tennessee'den henüz yirmi yaşında gencecik bir kız. ilk albümü sprained ankle'ı ekim ayında yayınlamış. kendisinden sharon van etten'ın paylaşımı vesilesiyle haberdar oldum ve son bir haftamı albümü dinleyerek geçirdim. julien baker yumuşak sesiyle sakin sakin şarkılarını söylemesine rağmen bağırmayı da ihmal etmeyen biri. hayata karşı öfkeli değil ama bir hayli kafası karışık. samimiyet ve dürüstlükle kalbini ortaya koyduğu belli. büyük lafları, büyük hikayeleri yok. kalbini açan her müzisyene hissettiğim yakınlığı hissettim. lisans eğitimimi bitirip daha çok konser vermeyi bekliyorum diyor bir röportajında. müziğe zaman ayırdığı için curve altı kalmaz umarım.


eaves ismiyle müzik yapmakta olan joseph lyons henüz ilk albümü what green feels like'ı nisan ayında çıkarmış. doğma büyüme manchesterlı, sonradan leeds'e taşınmış olan müzisyen 23 yaşında. etkilendiği isimler arasında bob dylan, neil young gibi isimleri sayarken, benim aklıma da nick drake ve zaman zaman müzikalitesi açısından jeff buckley'i getiriyor (huyum kurusun, yeni bir müziği var olan başka birine benzeterek tanımlamaktan kaçamıyorum). röportajlarında ilk gençlik döneminde çokça metal ve grunge dinlediğini söylemiş ki bu müziğinden hissediliyor. biraz sert olmak iyidir, ne de olsa nick drake damarı kalbimizi kırmakta. what green feels like albümü baştan sona eli yüzü düzgün bir albüm. hazır kış da gelmişken battaniye altında dinlemeye müsait.



teksas kökenli, halihazırda nashville'de müzik yapan conner youngblood elektronik, elektrofolk, efendime söyleyim zaman zaman yatak odası kayıtları tadında müzikler icra eden yirmi dördünde bir arkadaş. şimdiye kadar iki tane ep çıkarmış. ikincisi, the generation of lift henüz çok yeni. kendime çok yakın bulduğum bir müzik türü icra etmiyor. açıkçası birbirinden farklı türde şarkıları olduğu için sevip sevmediğimi ben de anlayamadım ama emin olduğum bir şey var; o da badlands şarkısına güney dakota'da çektiği şu klibin çok güzel olduğu. bu arada bir de yale'den mezun olmasın mı? (demek bu arkadaş da her şeyi yapanlardan, yetersizlik hissiyle doluyorum). neyse, eline sağlık kardeş, şarkı da klip de on numara.

29 Ekim 2015 Perşembe

beach house - 2015

güzel şey duymaya, güzel haber almaya hasretim. arada güzel yerler görüyorum ama bir de etkisi çabucak geçmese. ah bizim yerden hiç kalkmayan başımız ve dinmeyen acımız. arada kendime hatırlatıyorum, metin ol çocuğum diye ama buralarda dertsiz ve tasasız bir gün geçmiyor. metin olmak zor, umutlu olmak daha da zor. ben kime ve neye inanacağım diye düşünürken, müzik çıkageliyor. en karanlık gecede müzik kelimenin tam anlamıyla çıkıp geliyor. bomba sesi, ağlayan anne sesi, feryat figanın tam ortasında teselliyi onda buluyorum. kalbimde tatlı bir heyecan hissettiren müzik bana devam etme gücü veriyor.
***
beach house bize ne yaptı böyle? aynı ay içinde iki albüm peş peşe geliverdi. göğsümün üstündeki ağırlığı hafifletmesi umuduyla ilk albümün başına oturdum. beni artık ne iyi edebilir derken, eylemsizliği ve depresyonu reddetmem gerektiğini bilip de bu konuda yine de zorluk yaşarken kendimi depression cherry'nin kollarına bırakıverdim. levitation, space song ve ppp en sevdiklerim oldu. bütün bir ay bu albümü dinledim. çok ama çok özlediğim eski bir dostu şimdiki evinde, dünyanın en güzel şehirlerinden birinde ziyaret ettiğimde bu albüm kulağımdaydı. beraber aynı yatakta yatarken, sanki on sene öncesindeymişiz gibi, bu albümü dinleyerek uykuya daldık, depression cherry rüyalarıyla güne uyandık. uzun zamandır kimselerle kuramadığım yakınlığı eski dostları evlerinde ziyaret ederek kuruyordum. kısa zamanlara sıkıştırılmış seyahetlerde eski ilişkileri güncellemeye çalışıyor, kaçırdıklarımızı yakalıyor ve yeni anılar biriktiriyordum. sevdiğim biriyle uykuya dalarken beach house dinlemek benim için öyle duygu yüklüydü ki buna biraz benzeyecek bir his için neler vermezdim diye düşündüm. sonra kendi evime döndüm. evirdim çevirdim, albümü daha kaç kere dinledim. bir süredir uyurken kulaklığı kulağımda tutmuyordum. ne de olsa yetişkin olmak böyle şeyleri kaldıramıyordu. fakat depression cherry beni özüme döndürdü. kulağımda müzikle uykuya dalarken beach house'u tanımlayan "rüya/gençlik düşleri/dream pop" gibi sözcükleri düşündüm. zihnimde çağrışım yapan görüntüler ve içimde uyandırdığı hisler ile neler neler yapabilirdim, bir sürü şey. zamandan ve mekandan bağımsız olarak konuşabileceğim duygu durumları hissediyorum. en çok da özlem hissi belirginleşiyor. ikinci albüm olan thanks your lucky star geldiğinde ben kendimi çoktan nostaljinin içine gömülmüş buluyorum. hani nostaljik olmayacaktım, hani nostaljiyi mutsuzluğa uzanan bir yol ve bugünü yaşamaya bir engel olarak görüyordum, ne oldu böyle? beach house beni bu iki albümle fazla nostaljik yaptı. bu hissi azaltabilmek için sevdiğim birkaç insana bir şeyler yazdım. özlemimi belirttim. beach house üzerine yazıştık, birbirimize şarkılar yolladık. nostaljiyi yenmem için, benim nostaljimin içinde olan insanlara ulaşmaktan başka çarem yoktu. yolumun düştüğü bir iskoç şehrinden üç tane kart attım. 

geçmişle şimdinin farkının ne olduğunu düşünüyorum. artık hislerimle nasıl başa çıkacağımı -sanırım- biliyordum. kendimi yıpratmıyor, özlem hissi duyan kırılgan tarafıma şefkatle yaklaşmaya çalışıyordum. yine de ikinci albümün kapanış şarkısı somewhere tonight'ta takılı kalmaktan kendimi alamadım. albümün tamamını bir tarafa ittim ve sadece somewhere tonight'ı dinledim. kalbim kırıldı. sanki sevdiğinden bu gece ayrılmış gibi hüzünlendim. kendimi buruk hissetmeye başladım. virgin suicides filminin balo sahnesi geldi gözümün önüne. ya da ali: fear eats the soul filminin dans sahnesi. olmayan bir aşka üzülüyor, yaşamadığım bir duygu durumunu tecrübe etmeye çalışıyor gibi anlamsız bir çaba içerisine giriverdim. aklıma gelen en iyi ihtimalle lise dönemleri, üniversite başları; sadece saf bir sevgi hali. kendi başına, kendi halinde platonik hisler. büyüdükçe gerçekliğinden şüphe duyduğum şeyleri özlemeye başlıyorum. çocukluk demiyorum, saflık da değil. o da o zamanın gerçekliğiymiş. bir baloda sevdiği çocukla dans edemeyen kız gibi dinliyorum bu şarkıyı. bunu başka bir şarkıya benzettiğimi düşünüyorum, acaba neye diye günlerce kafamdan geçirirken, the smiths'in well i wonder'ına benzettiğimi buluyorum. sonu bana bu şarkıyı hatırlatıyor. 

bir aydınlanma hali yaşıyorum. ışıklar sönüyor. kendimi, hayatımı ve beni tatmin etmeyen şeyleri düşünürken, sırf düz bir eğride giden ruh halimi sürdürmek için verdiğim çabanın anlamsızlığını fark ediyorum. bilinçli olarak göz ardı ettiğim şeyler batmaya başlıyor; sokaklar, kalabalık, trafik, kaosun hakim olduğu bu şehir midemi bulandırıyor. kendimle kaldığım iki albüm süresi boyunca özlemini kurduğum şeylerin uzakta olması gerçeği beton etkisi yaratıyor. hissettiğim her neyse hep peşimsıra gelecek. iyi ki arada böyle albümler çıkıyor da nefes alabiliyorum. 

hadi bir sonrakine kadar kalabilirsek sağlıcakla kalalım. 

içimi soğutmak için

eve yakın, sürekli gittiğim bir starbucks var. kahve makinası alsam daha ekonomik olacak ama asıl amacım dışarı çıkmak, uzaktan da olsa insan içine karışmak. baristaları tanıyorum, şirin bir kız ve ankara'dan bir arkadaşıma benzettiğim bir çocuk. çocuk diyorum, muhtemelen benden küçük. at yelesi sarılığında kıvırcık saçları var. sanki öğrenci. ben onu görünce arkadaşımı görmüş gibi oluyorum. laptop başında yapacağım şeyleri yapıyor, arkadaşlara mailler yazıyor, bir şeyler okuyorum. bu sırada kulağımda hep müzik var. müzik ile gerçeklikten kaçamıyorum. sadece şu oluyor; kötülükler daha kötü, güzellikler daha görkemli görünüyor. içimi soğutmak için müzik dinliyorum. bir arkadaşın kendini dış dünyadan soyutlayan ve her türlü iletişimi reddeden dedesine doktor demiş ki bundan sonra haberleri takip etmek yok. gazete okumak yok. televizyonda sadece eğlence programı seyredeceksin. düşünüyorum, belki bana da bu gerek. böyle yapmak istemiyorum ama her gün gördüklerim ve duyduklarımla yaşamak da ağır geliyor. bir yanda acı dolu olaylara tanık olurken, bunları arkamızda bırakıp da nasıl devam edelim diyorum. kendi içime dönmek bile beni utandırır oldu. kendime dair bir şey anlatmak, güzel bulduğum bir şeyi paylaşmak bile ayıp gelir oldu. tarihin başlangıcı olarak uludere'yi değil, gezi'yi değil, soma'yı aldığımızda bile ne çok acı var. ilk anda aklıma bile gelmiyor. hemen sayamıyorum. bir şeyler olduğunu biliyorum ama sindirmeye vaktim olmamış, nefes alacak süre geçmeden bir dalga daha gelmiş üstümüze. vapurla karşıya geçtiğim bir gün etrafıma davutoğlu misali üç yüz altmış derece açıyla bakıyorum. bir ağaç yok, tek bir tanecik yeşil göremiyorum. bu ne çirkin şehir. sadece burası da değil, her yer böyle. sırtımı dayayacağım, göğsümü yaslayacağım bir ağaç gövdesi bulamazken kendimi insanlıktan ve medeniyet dediğimiz tek dişi kalmış canavardan tiksinirken buluyorum.  
***
evde vakit geçirmek ya da görece sessiz saatlerde bacaklarım beni bırakacak noktaya gelinceye kadar yürümek en sevdiğim iki aktivite. bunları yaparken kulaklıkla son ses müzik dinliyorum. bu aralar takıldığım iki grup var. ilki norwich, ingiltere'den piyano-davul-saksafon üçlüsü olan mammal hands. gogo penguin'in de bağlı olduğu gondwana records etiketiyle 2014 yılında çıkan animalia isimli bir albümleri var. p.'nin yorumuyla "kaliteli, düzgün tempolu, notalı şarkılar. çok güzeller ama biraz konservatuar insanı havası var. çok iyi eğitim almış, bilinçli seviyede yapılmış." okul ile ilgili soru işaretlerimin olduğu bir sırada eğitimin her türlüsünün biraz da kibir getirdiğini düşünmekten kendimi alamıyorum. iyi ya da kötü değil, sadece bir tespit olarak sunuyorum bunu. konumuzla alakalı değil, bu çocukları böyle şeylerle itham etmiyorum. bilakis, sağolsunlar, sayelerinde güzel şeyler dinliyorum. gogo penguin'le turlamaları haricinde 2015 yazında montreal caz fetivalinde sahne aldılar ki yakın zamanda başka mecralarda görmeye başlayacağımızı umuyorum. animalia'ya kefilim.



ikinci grup ise seattlelı dörtlü olan industrial revelation. piyano, bass, davul ve trompetten oluşan grup, 2005 yılında davulcu d'vonne lewis tarafından kurulmuş. lewis dededen başlayarak jazz müzisyenlerinden oluşan bir aileden geliyormuş ve çocukluğundan itibaren jazz efsanelerini dinleyerek büyümüş. grubun diğer üç müzisyenini değişik mecralarda dinleyerek kafasında kurduğu müziği paylaşabileceğini düşündüğü isimleri bir araya getirmiş. bu arkadaşlar da okullu, akademik jazzcı. şimdiye kadar iki albümleri, iki single'ları ve canlı performans kayıtlarından oluşan albümleri mevcut. içimde çocukça bir taraf var, gördüğüm her siyahi/melez adamı jazz ya da blues ile özdeşleştiriyorum. industrial revelation sağolsun, bu sefer yanılmadım. 
 

31 Ağustos 2015 Pazartesi

biraz tutku, biraz torres

bu hafta içime tatlı bir heyecan salarak dinlenmeyi bekleyen iki albüm var.  biri yo la tengo'nun stuff like that there'i, diğeri ise beach house'un depression cherry'si. şöyle bir düşününce uzun süredir sevdiğim bir grubun/müzisyenin albümünü beklemekten uzak bir dönem geçirmişim.  bu tatlı heyecanı yeniden hissetmek güzel. bir zamanlar harıl harıl albümleri indirecek mediafire, rapidshare ya da torrent linkleri ararken, artık spotify'a yüklenmesini bekliyorum. özene bezene kıymetli zamanlar yaratıp, ilk dinleme anını mükemmel kılmaya çalışıyorum. müziğe erişme olanaklarım değişse de eski heyecanımı koruduğumu görmek beni memnun ediyor. yetişkin dünyasında kaybolup gitmekten korkuyorum. müziklerimi kaybetmekten, yollarda dinlediğim şarkılar yerine başka şeylerle ilgilenmekten, müziğin çimento olduğu dostluklara yabancılaşmaktan korkuyorum. bunlardan ayrı düşmek kendi özümden uzaklaşmak gibi. bu yeni yetişkin hayatında bazen bocalıyorum. ama halen merak ettiğim bir albüm günümü ve hatta haftamı aydınlatabiliyor. bunlar küçük şeyler farkındayım. ama biz de küçük insanlar değil miyiz? daha büyük amaçlarım olsun isterim fakat müzik de orada dursun. beach house unuttuğum bir an kapımı çalsın. elinde yeni albümüyle çayımı içsin. bir önceki albümleriyle pek buluşamadığım -lütfen şu an kafama taş atsınlar- yo la tengo'yu ise kendi gençlik hayallerimi yad etmek için dinlemek istiyorum. onlardan vazgeçmiş değilim lakin yetişkin hayatına uyum sağlamak ne zor. biri bana ne yapacağımı söylesin. zorlanıyorum ama asla depresif bir şekilde değil, allah'a bin şükür o evreleri geçtim, ama böyle nasıl desem; insanları alkışlayıp, bravo deyip, ıslık çalıp ortamdan uzaklaşmak istediğim oluyor. büyük yazarlarla ufak bir bağ yakaladığımda seviniyorum; bak, o da böyleymiş diyorum. mesela şekspir. evet ya şekspir. "kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak, en çabuk unuttuğumuz şeydir ne yapsak. tutku bitti mi, istem de biter gider, ateşli sevinçler de kederler de yeminleri yakarlar kendileriyle birlikte. sevincin en coştuğu yerde dert en çok yerinir, bir dokunmada dert sevince döner, sevinç dertlenir." şekspir tutkuya çok şey bahşetmiş. ben de en iyi yapılan şeyin tutkuyla yapılan şey olduğunu düşünmüşüm. işin de bilimin de sevmenin de. acaba yanılmış mıyım?  bilim demişken bunun da saf bilim olmadığını bilmek beni üzüyor. üzmek demeyim de nasıl derler, önemini azaltıyor gibi hissediyorum. halbuki öyle olmamalı. sektörde yaptığın her işin akademide yaptığının bir tık altı olduğu fikrine hangi burjuva bilimadamı sayesinde kapılmışım acaba? neyse, ne diyordum, her şeyi tutkuyla yapmak gerekliliği fikrine kapılmışım. şimdi uyum sağlayamadığım bu işte. hayatı bir yandan  kucaklamak isterken, bir yandan da haritada en uzak noktaya bakıp, iç geçirme seanslarımda müzik bana yoldaş.

son günlerde dinlediğim bir albüm var. torres ismi altında müzik yapmakta olan mackenzie scott'un sprinter albümü. georgialı torres, yirmi dört yaşında ve ikinci albümünü çıkarmış. gitarıyla kendi şarkılarını söyleyen, kimi zaman öfke dolu bağıran kimi zamansa yumuşak sesiyle her singer-songwriter müzisyen gibi etkileyici bir yanı bulunan bir kadın. kendi hikayesini anlatan, sözleri net ve dolambaçsız olan torres, bir şekilde beni yakaladı.  özümde böyle müzikleri dinlemek var ve bu yıl çevresinde dolanacağım kadını buldum gibi hissediyorum. torres'in  sprinter albümü, pj harvey'in ilk albümü dry'dan beri birlikte çalıştığı, kimi albümlerinin prodüktörlüğünü de üstlenen davulcu rob ellis prodüktörlüğünde ingiltere'de kaydedilmiş. bu nedenle de birçok mecrada albümün sound'u rid of me ve to bring you my love'a benzetilmiş. dinleyince gördüm ki haklılık payı olan bir benzetmeymiş. nasıl desem, o albümlerde de bu var, sprinter'da da; biraz karanlık kuyu gibi. melankoliden ağlayacak gibi değil ama karşıdakini dövecek gibi diyebiliriz. kirli gitarlar, yankı yapan sesler, vokalin şekil değiştirerek başka bir perdeden söylemesi. bunun haricinde sharon van etten ile turlaması ve kendisinin are we there albümünde yer alması da not düşülecek noktalardan. 

tutku diyordum. şekspir'in hamlet'e söylettiği tutku dolu tirad. içinde aşk vardı, ayrılık vardı, ölüm vardı. benim ilgimi çeken de torres'in tutkusunu görebilmem oldu. tek derdi müzik, belli. bana bu hissi geçirebildiği için artık kendisini takipteyim. canlı performanslarını seyrediyorum ve sadeliği hoşuma gidiyor. kafamdaki güzel kadın biraz da böyle. sıradan tişörtleri, özensiz saçları, abartısız haliyle olduğu gibi işte. tutkuyla şarkılarını söylüyor. aşağıdaki new skin şarkısında "yorgun bir kadınım/ ocak ayında sadece yirmi üç yaşına gireceğim" diyor. benden küçük bir kızcağız ama aynı zamanda kocaman bir kadın.  dünyaya baş kaldırır gibi korkmadan kalbini açıyor. böyle müzikler dinlediğimde hep aklıma şu soru geliyor, kalbini savunmasız şekilde bu derece açmak korkutucu değil mi? 



kexp performansının tamamı burada.

30 Ağustos 2015 Pazar

kendi çatımızda bir gece: victoria


bir filmden etkilenmek için yaz mevsimi uygun bir zaman değil. daha tembel, daha günü kurtardığımız günler yaz günleri. hiçbir fikrim yok ama newton yerçekimini bir yaz günü bulmuş olamaz diye düşünüyorum. einstein göreliliğe noktayı bir yaz günü koymamıştır. picasso guernica'ya son fırça darbesini bir yaz günü vurmamıştır herhalde diyorum. bu nedenle yaz aylarında ağır kitaplardan ve filmlerden kaçınıyorum. ancak kendimi idare ediyorum, derin düşüncelere dalarsam çıkamamaktan korkuyorum. benim için güneşli ve yapış yapış bir yaz günü, karlı bir kış gününden daha depresif olmaya aday. bilmem, belki bu tam anlamıyla bir kış çocuğu olmamdan ileri geliyordur. 

ben bunları düşünürken, bir süre önce sinemada izlediğim, yönetmenliğini sebastian schipper'ın yaptığı victoria filmi zihnimde derin bir yer etmiş. bir an nedenini, bu tembel yaz aylarında çok film izlememekten ya da hep suya sabuna dokunmayan filmlere denk gelmekten ötürü sandım ancak filme haksızlık etmek istemem. ben victoria'yı gerçekten sevdim. berlin'de tek bir gecede geçen hikayesini, bütün filmin tek bir planda çekilmesini oldukça etkileyici buldum. sinemadan çıktığımda etkilendiğimi biliyordum ancak filmin benimle bu kadar uzun süre kalacağını tahmin etmiyordum. tıpkı etkilendiğimi izledikten aylar sonra anladığım children of men ya da la vie d'adéle gibi. sadece filmin kendisi değil, nils frahm'ın yaptığı müzikler de bunda etkili. berlin her daim ilham verici güzellikte bir şehir ve nils frahm'ın müzikleriyle birleşince sevmemek mümkün değil. filmin baş karakteri victoria'nın hayata duyduğu açlığı, yalnızlığı ve kurabileceğini düşündüğü derin bir bağa balıklama atlamasını kalpten anlayabiliyorum. bunlar bizi hem zayıf ve zavallı hem de korkusuz kılan şeyler. kimi zaman insan bazı duygu hallerinin, bazı insanların peşinden gitmeye ne kadar meyilli oluyor. bu iyi mi kötü mü, fikrim yok. yaşadığını hissettiğin için duymak zorunda olduğun hareket, ataletini yenmene vesile oluyor. insanın azıcık sevgi uğruna yapmayacağı şey yok, victoria bana bunu hatırlatıyor. gürül gürül akan bir hayat var. o hayatın derinlerde bir yerde sıcacık bir kaynağı. her şeyi deneyimlemek isterken hayattan yorulmak ve kenara çekilmek var. victoria bana bunun tam tersini söylüyor. gürül gürül akan o kaynağa yaklaştıkça çok muhalif bir şey yapıyormuşum hissine kapılıyorum. küsüp bir kenara çekilmektense heyecanla yaşamak başlı başına bir tavır. bunu fark etmem çok eski değil. üstelik bunu kitaplardan ya da okullardan da öğrenmedim. yaşananlardan öğrendiğim gibi başkalarının hikayelerinden de ders çıkarmaya çalışıyorum. hayatta görülecek şeyler, keşfedilecek yerler ve hissedilecek duygular olduğunu düşününce bir şeyler kaçırıyormuşum hissine kapıldığım oluyor. şu kalbimiz ne sabırsız. hep aceleci, hep meraklı. hayatın cayır cayır yanan o magma tabakasına inmenin binlerce yolu var. biri de birine kapılıp gitmek değil mi? hissedebilmek için hareket halinde olmak gerekiyor.

bu arada berlin bu sene iyi film yaptı. diğeri için.

gogo penguin: hiç ummadığım bir anda gelen

bir grupla ilk kez sahne üzerinde karşılaşmanın etkileyici bir tarafı var. kendi adıma hayattaki en heyecanlı şeylerden biri olduğunu düşündüğüm bu buluşmanın, eğer bir de grubu sevmişsem, ilk görüşte aşka benzer hisleri var. insan bazen abartıyor, kabul ediyorum. belki alkolden, belki de yoğun hislerle dolmasından. bazen içtiğim sadece kahve miydi, soda mıydı yoksa su muydu diye sorgulayacak kadar duygudan içimin patladığı oluyor. ama dışarı göstermiyorum; biliyorum ki erkek egemen camiada bu durumu histeri ile ilişkilendirebilecek insanlar var. bak yine kızdım, bu kelime niçin kadınlara atfedilmiş derken, en büyük suçlulardan birinin de woody allen olduğuna kanaat getirdim. woody allen'ın ismini tam bu noktada geçirmem doğru oldu mu bilemedim. en son üvey kızına tacizden suçlanıyordu ve bu çok karışık bir hikayeydi. eğer öyleyse benim için bir polanski olmaya aday woody'den hemen uzaklaşıyorum ve tekrar güvenli bölgeye dönüyorum. 

kışın olan şeyleri niçin altı aydan fazla bir zaman kaymasıyla yazıyorum, bir fikrim yok. sanırım önce içe döndüm, sonra ise dışarıyla bağ kurduğum dönem geldi. ben kendimi bulunduğum yerle bağ kurmamak üzerinden tanımlarken, neden az eşyayla yetinmem gerektiğini kendime hatırlattığım bir yıl geçirdim. sanki misafir gibi olmalıydım, bavul kapı yanında durmalıydı, zaten mülkiyet yerleşik düzeni getiriyordu gibi şeyler dedim. yazdığımdan daha çok okudum. hem zaten iyi bir okur, iyi bir yazardan daha zor bulunan bir şey değil miydi? ben hala iyi okur olamadım. aslında lisedeki performansımla gitseydim, ümit vaad eden bir oyuncuydum lakin beni de üniversite sınav sistemi vurdu. faceebok'ta hiçbir eski arkadaşımı aramaya kalkışmadım amma velakin yakın zamanda lise edebiyat hocam acep nerededir diye aradım. hiçbir şey bulamadım, sadece bursa'da aynı isimli bir edebiyat öğretmenine rastlamanın haricinde. acaba benim aradığım hoca kendisi midir, bilemedim. lise edebiyat hocama mektup yazasım var.


bir sene önce ekim ayında ilk kez salon iksv'de dinleyip, kendilerini tanıma şansına eriştiğim manchesterlı bir grup var, gogo penguin. jazz, jazz fusion, elektronika gibi janrlarla isimlendirilmişler. piyano, bas ve davuldan oluşan üç kişilik bir ekip. ilk albümleri 2012'de, ikincisi ise 2014'te çıkmış.  ben verdikleri konseri unutamıyorum. üst üste bir sürü konserin olduğu bir şehre gelmenin arsızlığıyla bir sürü şeye bilet aldığım bir dönemde, şansıma çıkan en güzel ekip gogo penguin'di. son bir yılda havaalanı ve uçaklarda çok vakit geçirdim. hiç bilmediğim konularda bir sürü makale okudum ve bazen anlamadığım için aptal mıyım diye kendimi sorguladım. ipod'umu kaybettim, kulaklığımı kaybettim, olmadık yerlerde olmadık şeylerimi unuttum. kendime kızdım, sonra da yapmam gereken şeyin kendime kızmak değil, kendimi böyle kabul etmek olduğu sonucuna vardım. omega3 ve b12 hapı içtim. hafızamı güçlendirmek için ciğer yemeye başladım. manchesterlı arkadaşıma bu grubu önerdim. bana geçen gün haber etti, konserlerine gittim sağol hacı diye. ufaktan egom tatmin oldu, manchesterlıya manchesterlı grup önerdim yaaee dedim. ne basit canlılarız, yıl olmuş 2015, halen ego tatmini diye bir şey var.

yılın sonuna geldiğimiz bu vakitlerde, bir yıldır bıkmadan dinlediğim gogo penguin'e sevgiyle doluyum. kendilerine selam ediyorum. iki tane parçalarını paylaşmak isterim. ikisi de 2014 yılındaki ikinci albümleri v2.'dan. ilki murmuration, diğeri de alttaki performans videosu, hopopono.

29 Ağustos 2015 Cumartesi

rita'nın müthiş gözleri

bir cumartesi günü oturmuş, anouar brahem'den the astouding eyes of rita albümünü dinliyorum. rita'nın gözleri. bu gözler çok güzel. tunus, beyrut, cezayir'den çıkma müzikleri son iki-üç yılda çok dinler oldum. bu coğrafya müzisyenlerinin çoğu bir vakit gelince paris'e göçüyor. fransız kolonisi kuzey afrika ve ortadoğu topraklarından çıkan müzisyenlerin dünya kültürene kattığı çok değerli bir şey var. dil fransızca olduğundan ötürü fransız kültürü diyemeyiz; ama frankafon müziğiyle orta doğu müziğinin buluşması demek çok mu klişe olur, bir fikrim yok. böyle şeyler dinlemek beni üzüyor. ne şans ki ülkeye bu müzisyenler çok sık gelip gidiyor. artık canlı dinlemek istediğim müzikler şekil değiştirirken, bana ilham veren orta doğu cazı, bir vakitler sabah akşam dinlediğim, gitarıyla şarkısını söyleyen ve sözleriyle kalbimi kıran güzel kadınlar ve adamları anımsatıyor. bir de savaş coğrafyasını anımsıyorum ve bugün dinlerken aklıma gelen bir gönül hikayesinin kahramanlarına selam ediyorum.
***
suriye'de savaş çıkmadan önceydi. g. ile birlikte şam'a bilet bakıyorduk, gitmek o kadar istediğimiz bir fikirdi ki g.'nin orada olan babasıyla ayarlamaları yapmıştık. benim için o vakit oraya gitmek yapılabilecek en çılgınca şey olabilirdi ve kendime bir şeyler kanıtlamak için bu fikrin üzerine atladım. o yanımda olduğu sürece korkum yoktu; çünkü o tek başına fas'ı, cezayir'i ve beyrut'u gezmiş biriydi. avrupa'yı es geçip dünyayı keşfetmeye orta doğu'dan başlayan bir insan olması sebebiyle ondan öğreneceklerim vardı ve dostluğumuzun bana çok şey kattığını düşünüyordum.  suriye'ye gitme isteğimizin bir sebebi daha vardı tabii, g.'nin sevdiği çocuk oradaydı. sonra birden savaş patladı. kendisinden haber alamaz olduk. internet kesiliyor, telefon çalışmıyor ve insanlar sokaklara çıkmıyordu. bütün türk firmaları suriye'den bir bir çekilmeye başlamıştı. çoğunluğu işleri tamamlayıp, fabrikanın kapısına kilit vururken, g.'nin babasının buraya ne zaman döneceğini merak eder olmuştuk. hep en kısa zamanda, en kısa zamanda derken, savaşın ardından bir yıla yakın bir süre daha orada kaldı. benim hayatımda en yakından gördüğüm savaş buydu. savaş deyince kafamda canlanan suriye'de yaşananlardı; çünkü birinci ağızdan kişisel hikayeler dinlediğim ilk ve tek olay buydu. babasından yine iyi kötü haber alabiliyorduk ancak çocuktan o kadar az haberimiz oluyordu ki çoğu zaman yaşayıp yaşamadığından bile emin olamıyorduk. tam o sıralarda, g. hayatımda gördüğüm en deli işi hareketi yaptı ve şam'a bilet aldı. annesi çok kızdı, babası sakın gelme dedi, ben diyecek bir şey bulamadım. bu gördüğüm en deli işi, en mantıksız hareketti. bir insanın koşullar bu haldeyken suriye'ye gitmesi için aptal olması lazımdı. şam'da savaş yokmuş, şam normalmiş diyerek bize açıklama yapmaya çalıştı ve hiç kimseyi dinlemeden oraya gitti. gitti ve hem babasını hem de sevdiği çocuğu gördü. görüş o görüş. babası türkiye'ye döndü. çocuktan uzun aralıklarla kısa kısa haber aldık. sonrasında ise haber alamadık. üniversitenin son yılındayken diplomasını alamadan pasaport başvurusu yaptı. çocuğun tüm ailesi bir yerlere kaçtı. savaş çağındaki genç erkek olarak ona pasaport vermediler. diploma vermediler. ben bir savaş hikayesi içinde geçen sevgi ilişkisine tanık oldum ve bu hikayeyi hiç unutmadım. g.'nin ağlayışlarını ve korkusuzluğunu gördüm, çok etkilendim. bir kadın çok güçlü olabiliyordu. yeri geliyordu, uzaktan ilişkinin ne kadar zor bir hal olduğu konuşuluyordu. peki ya savaş halindeyken uzaktan ilişki? insanın kalbinin yırtılır gibi olduğunu gözümün önündeki insanın bulamadığı kelimelerde gördüm. sonra çocuk rusya'ya, oradan da isveç'e kaçtı. aradan üç sene geçti. herkes kendi yoluna dağıldı. böyle aşk hikayeleri de varmış dedim. bu zaman zarfında g.'nin babası vefat etti. hem benim hem de onun başından sağlık sorunları geçti. beni kalpten anlayan nadir insanlardan biri olduğunu düşündüğüm dostumun hikayesi, hayatımda gördüğüm en roman gibi hikaye olabilir diye düşündüm. böyle şeylere uzak olduğumu sanırken, bir savaşın sıradan insanların hayatında ne gibi izler bıraktığına tanık oldum. böyle bir aşk hikayesi çok üzücü değil miydi? bir sürü şair ve yazar var, ikinci dünya savaşı döneminde yazdıkları aşk şiirleri ve mektuplar var. bunları okuduğumda tüylerim ürperiyor, hangi aşk hikayesi savaş sebebiyle ayrı düşen sevgililerden daha dramatik olabilir ki diye kendime sormadan edemiyorum.
***
bir cumartesi günü, anouar brahem'i dinlerken aklımdan bir sürü şey geçiyor. rita'dan sonra le pas du chat noir albümüne geçiyorum. fransa'nın kuzey afrika ve orta doğu ile yarattığı kültürün çok zengin olması ama bunun kolonicilikten ve işgalcilikten doğması beni ikilemde bırakıyor. dünya kültür mirası biraz da böyle oluşmuş. keşfedilecek ne çok kültür, müzik ve coğrafya var. hiç tanımadığım ve gitmediğim yerlerin beni hüzne boğması hakkında düşünüyorum.  le pas du chat noir diyorum; birçok genç gibi geçtiğim fransızca maceram hatırı sayılır bir zaman sürmüştü. yine de şu cümledeki olumsuzluk yapısını ve siyah kelimesinden başka bir şeyi anlayamıyorum. "kedi" aklıma gelmiyor, kendimi ayıplıyorum. biz niye onca zaman dil eğitimi görüyoruz da doğru düzgün öğrenemiyoruz acaba diyorum.  nereden nereye; müzik ve savaştan, dillerin güzelliğine doğru bir düşünce yolculuğu yapıyorum.

10 Ağustos 2015 Pazartesi

mektup arkadaşları



albert camus ve rené char'ın on iki yıla yayılan mektuplarının derlendiği "yazışmalar 1946-1959" kitabı yapı kredi yayınlarından haziran 2015'te çıktı. fransız edebiyatının iki önemli isminin dostluğunu anlatan bu mektuplar, hem ikisinin duygu dünyasına hem de o dönemin ateşli fransasına uzanıyor. ikinci dünya savaşı, dönemin komünist hareketleri, cezayir meselesi gibi olayların yaşandığı o yıllarda birbirine yoldaşlık yapan camus ve char, hem birbirlerinin edebiyat eleştirmeni oluyor hem de kardeşi. rené char (1907-1988) gerçeküstücü hareketin temsilcilerinden ve metinleri dali, picasso ve kandinsky'nin desenleriyle birlikte yayımlanan bir isim. ikinci dünya savaşının ardından bu akımdan uzaklaşıp, takma isimle direnişçilere katılmış ve şiirlerinin yayımlanmasını yasaklamış. bütün bu süreçte camus ile yazışarak birbirlerinden güç almışlar. char 1951 tarihli bir mektubunda camus'ye şöyle yazıyor: "bence, bizim kardeşliğimiz -her alanda- düşündüğümüzden, hissettiğimizden de öte." camus de şöyle diyor:"en sonunda birkaç kişi olunca birdenbire kalabalık hissediliyorsa da hayranlıkla ve bilgiyle yoğrulan bu kardeşlik yaratıcının yalnızlığına saygı gösterir. buna karşın, nasıl ki "şiir yazma isteği ancak tam da çok ender bulunan yoldaşların sayesinde düşünülüp hissedildiği ölçüde gerçekleştirilebilir, bir yapıtın tamamlanması sürecindeki kuşku anı da sırtını yalnızca 'bilen ve anlayan, kendisi de aynı yolun yolcusu olan bir dost'una dayayabilir. 

birinin mektuplarını okumak onun mahremine dahil olmak demek. buna hakkımız var mı bilmiyorum ama meraklı bir okur olarak yazarların mektuplarını açlık hissiyle okuyorum. öğrenmeye, onu anlamaya ve belki ortak bir nokta yakalamaya dair duyduğum bir açlık. en kendi gibi olduğu haliyle onu izinsiz yakalamak ve bu dünyada yalnız değilmişim diyebilmek amacıyla okuyorum. bütün bu mektuplar bunun için değil mi? yazışmalar, kendi hayatımızdaki karalamalar, kurmaya çalıştığımız ama devam ettiremediğimiz mektup arkadaşlıkları. camus ile char'ın mektuplaşmaları nasıl kesildi mesela? ya da şimdiye kadar okuduğum mektup derlemeleri? nasıl kesildi yazışmalar? kim sıkıldı, kim üşendi? ya da belki öldü? sevgililerin mektuplaşmalarını anlarım da dostların mektuplaşmaları ilgimi daha çok çeker. sevgili artık sevmez olur ama dost neden yazmaz mesela, neden cayar? bunlar hep beni düşündürür. ilişkinin her türlüsünün miadı var ama dostlukların ki daha cömert. al canım dostum, tüm zamanım senin der gibi. kelimelerimi sana biriktirdim, beni sen anlarsın der gibi. herkese demezsin iki gözüm diye ama mektup arkadaşına demezsin de kime dersin gibi. 

"sevgili rené
(...) bugün gerçek arkadaşlık o kadar az rastlanan bir şey ki, insanlar kimi zaman aşırı çekingen davranıyor bu konuda. üstüne üstlük, herkes ötekinin olduğundan daha güçlü olduğunu düşünüyor, bizim gücümüzse başka, bağlılığımızda. demek istediğim şey şu ki, aynı zamanda arkadaşlarımızdan kaynaklanıyor, arkadaşlarımız olmasa gücümüz de kısmen azalır. işte bir de bu nedenle, sevgili rené, ne kendinden, ne eşi benzeri olmayan yapıtınızdan kuşku duymalısınız: yoksa bizden de, bizi yetiştiren şeylerden de kuşku duyduğunuz anlamına gelebilir bu. bitmek bilmeyen bu mücadele, bu bezdirici dengedir (kimi zaman nasıl da tükenmiş hissediyorum kendimi!) bizi, şu bir avuç insanı bugün buraya getiren. "
***
dostuna bu kadar sevgi sözcükleri sıralayan albert camus'nün tek çocuk olduğu hissine kapılmaktan kendimi alamadım. nerde görsem tanırım.
***
dostlarıma selam yollarken, şu güzel arkadaşlık parçası aklıma geliyor. mice parade-the nights after fiction. edebiyatın yanına güncel müzik ekleyerek postmodern bir yaklaşım içine girmiş oluyor muyum fikrim yok.

kim gordon anlatıyor: grupta kız olmak


müzik tarihinin en cool gruplarından biri olan sonic youth'un kurucularından kim gordon'un kendi kişisel hikayesini anlattığı anı kitabı girl in a band 2015 şubat'ında yayınlandı. kim gordon yıllar boyunca popüler müzik tarihinin en cool kadın müzisyenlerinden biri olarak tanınmış, rock dünyasının güçlü kadın figürü olarak görülmenin ötesinde yıllar içerisinde moda ikonu olarak da anılmaya başlanmış.

girl in a band içtenlikle yazılmış bir anı kitabı. öyleki kafamdaki kim gordon imajının yerle bir olduğunu söyleyebilirim. şimdiye kadar kendisinin her daim özgüveni yüksek, kimseyi takmayan, kendinden emin cool bir kadın olduğunu düşünmüştüm; ancak bütün bu görüntünün altında son derece kadınsal kaygılara sahip biri olduğunu gördüm. hem müzik kariyerinde hem de özel yaşamında duyduğu eksiklikleri, soru işaretlerini, bocalamalarını, hayalkırıklarını içtenlikle anlatırken, kim gordon bile olsanız erkeklerin arasında eleştirilmemek için herkesten fazla gitar provası  yapmanız gerektiğini,  fotoğraf çekimlerinde sizden daha seksi görünmenizi isteyen insanların olduğunu, ne yaparsanız yapın güncel müzik sahnesinde eşinizin gölgesinde kalmaya mahkum olduğunuzu görüyorsunuz. bunları kim gordon'ın satırlarında okumak bana "demek ki bunlar kim'in bile başına geliyormuş!" dedirtti. kariyerinin başlangıcında böyle şeylerin olması erkek hakimiyetindeki müzik endüstrisinde beklenen şeylerken (hangi iş kolu değil ki?), elli yaşını geçmiş ve müzikte otuz seneyi devirmiş bir kadının hala sektörde "kadın olmak" ile boğuştuğunu, bir şekilde mücadeleye devam ettiğini görmek beni şaşırttı. kendisi, onca yıldan sonra artık kadın basçı olarak işinin daha kolay olduğunu dile getiriyor ama bu yolda geçirdiği deneyimlerle özgüveninin hırpalandığını, kendini sorguladığını ve hep thurston moore'ın eşi olarak görüldüğünü anlatıyor.


girl in a band, sonic youth'un çözüldüğü ve artık yolun sonuna gelindiği zamanla açılıyor; kariyerlerinin son konseri olan sao paulo konseriyle. bir nevi thurston moore'a olan kırgınlık ve ilişkiye dair bıkkınla başlıyor, aynı şekilde ayrılık ve thurston moore ile noktalanıyor. açılışın böyle olduğunu görünce kitabın ağırlıklı olarak thurston moore ile ilişkisine dair olacağını izlenimine kapılmıştım ve içimdeki magazin canavarının bundan şikayeti yoktu. ne de olsa onlar rock müzik dünyasında bir çift olarak otuz senedir ortak müzik üretmenin çekiciliğini insanlara hissettiren cool ikiliydi. kitabın ilk cümlesi şöyle;" when came out onstage for our last show, the night was all about the boys. outwardly, everyone looked more or less the same as they had for the last thirty years. inside was a different story." popüler müzikte kadın bas gitarist deyince akla gelen ilk isimlerden olan, yıllarca bunun ne kadar çekici, seksi ve havalı bir durum olduğu üzerine övgülere mazhar olan bir kadının onca yıldan sonra hala erkekler arasında kendini dışlanmış hissettiğini söylemesi beni düşündürüyor. biz de mi böyle olacağız diyorum. çalışma hayatındaki erkek egemenliğinin altında ezilmemeye çalışırken bir nokta gelecek ve her şeyi kabullenecek miyiz diye sormaktan kendimi alamıyorum. ardından orta yaş krizine kapılan her çiftten hiçbir farklarının olmadığını anlatan kısım geliyor; ilişkilerini "middle-aged relationship failure" olarak tanımlıyor. 


kitabın ilk kısmı kim gordon'ın ailesi ve çocukluğuyla başlıyor. akademik bir babanın kızı olarak los angeles'daki evlerinde hep kitaplarla ve entelektüel konularla iç içe bir çocukluk geçirdiğini, psikolojik sorunları olan erkek kardeşiyle olan ilişkisini, annesinin evi nasıl çekip çevirdiğini ve hayatındaki güçlü kadın imajını onda gözlemlediğini okuyoruz. babası vesilesiyle coltrane, charlie parker, stan getz gibi jazz efsanelerini dinleyerek büyüdüğünü ama bunun haricinde müziğe özel bir ilgisinin olmadığını anlatıyor. kim gordon için sanatçı olmak, bir şeyler üretmek, resim yapmak,  bir şekilde kendini ifade etmek müzik yapmaktan daha önemli bir şey olmuş.  görsel sanatlar okumak için santa monica'ya  yazıldığında masraflarını ödemek için garsonluk ve başka işler yaptığını anlatıyor. bu sırada hayatındaki cool erkeklerden, arkadaş çevresinden ve onlar vasıtasıyla içine girdiği underground sanat camiasından söz ediyor.  bütün bunları anlatırken dikkatimi çeken, müzikten  ve gitardan hiç bahsetmemesi.  bu noktada "yedi-yaşından-beri-enstrüman-çalan-müzisyen" hikayesinden farklı bir hikaye dinliyoruz. kendisinin bir gitarist olarak hiçbir zaman iddiasının olmadığını, sesinin genel beğeniye göre güzel sayılamayacağını ve kısıtlı bir vokal aralığı olduğunu  anlatıyor. gitarı ve vokali bir şekilde kendini ifade etme aracı olarak gördüğünü, bu yüzden de  en iyi gitarist olmak gibi bir derdinin olmadığını söylüyor.  daha sonra new york yılları ve sonic youth'tan önceki kız grubundan bahsediyor.  ardından thurston moore ile tanışma hikayesi geliyor. kim gordon bu noktada bir sürü kadınsal kaygısından bahsediyor. kendinden beş yaş  küçük bir erkekle birlikte olabilir mi diye düşünürken, bir yandan da thurston moore'u kendisinden daha üst noktaya koyma eğilimini görüyoruz.  bugün geriye dönüp ilişkilerine baktığında aslında eşini gerçekten tanıyıp tanımadığından emin değil. "insanlar, birlikte yaratıcı işler yapan çiftlerin ilişkilerinin daha dinamik olduğunu düşünür ama aslında öyle değildir. her evlilikte heyecanını yitirme ve ilk günkü gibi olmama sorunları vardır. biz de diğer çiftlerden farklı değiliz. neden olalım ki?" diyor. sayfalar ilerledikçe mantıklı ve içten bir şekilde hayatını ve ilişkisini anlatan kadın kızgın ve kırgın birine dönüşüyor. aldatılma hikayesi, thurstoon moore'un hayatına giren diğer kadın, çiftin arasındaki gerilimler ve bunun sonic youth'un sonunu hazırlaması derken kitap son çeyrekte biraz iç dökme seansına dönüyor. bu kısımlarda kafamdaki kim gordon imajından uzak bir kadın buluyorum. daha çok, "kim gordon da bizim gibiymiş" hissine kapılıyorum.  bir yandan okumasam daha mı iyi olurdu, sonic youth'un müziğini dinlerken kendi yargılarımı oluşturmaya devam edebilirdim diye düşünürken, bir yandan da  başkasının ilişkisine dair ayrıntıları okumaktan rahatsızlık duyduğum kısımlar oluyor. hem merak/magazin hem de birini gözetliyormuşum hissi bir noktadan sonra karışıyor.


kolay ve akıcı bir dille yazılmış, popüler müzik sahnesinden bir kadının müzik kariyerine ve özel hayatına dair deneyimlerini anlatan kitap; grubun dinleyicileri tarafından internet ortamında çoğunlukla olumsuz görüşler almış. ben sevdim. hayat hikayesi okumak başlı başına zevkli bir işken, müziğini sevdiğim bir insanın kadın olmak özelinde anlattığı şeyleri dinlemekten pişman değilim. erkeklerin hakim olduğu bir işe bulaştığında duyduğun yalnızlık ve kenarda kalmışlık hissine dair yazdığı satırlarda kendime dair şeyler buldum.

"guys playing music. i loved music. i wanted to push up close to whatever it was men felt when they were together onstage-to try to ink in that invisible thing. it wasn't sexual, but it wasn't unsexual either. distance mattered in male friendships. one on one, men often had little to say to one another. they found some closeness by focusing on a third thing that wasn't them: music, video games, golf, women. male friendships were triangular in shape, and that allowed two men some version of intimacy. in retrospect, that's why i joined a band, so i could be inside that male dynamic, not staring through a closed window but looking out."