30 Ağustos 2015 Pazar

gogo penguin: hiç ummadığım bir anda gelen

bir grupla ilk kez sahne üzerinde karşılaşmanın etkileyici bir tarafı var. kendi adıma hayattaki en heyecanlı şeylerden biri olduğunu düşündüğüm bu buluşmanın, eğer bir de grubu sevmişsem, ilk görüşte aşka benzer hisleri var. insan bazen abartıyor, kabul ediyorum. belki alkolden, belki de yoğun hislerle dolmasından. bazen içtiğim sadece kahve miydi, soda mıydı yoksa su muydu diye sorgulayacak kadar duygudan içimin patladığı oluyor. ama dışarı göstermiyorum; biliyorum ki erkek egemen camiada bu durumu histeri ile ilişkilendirebilecek insanlar var. bak yine kızdım, bu kelime niçin kadınlara atfedilmiş derken, en büyük suçlulardan birinin de woody allen olduğuna kanaat getirdim. woody allen'ın ismini tam bu noktada geçirmem doğru oldu mu bilemedim. en son üvey kızına tacizden suçlanıyordu ve bu çok karışık bir hikayeydi. eğer öyleyse benim için bir polanski olmaya aday woody'den hemen uzaklaşıyorum ve tekrar güvenli bölgeye dönüyorum. 

kışın olan şeyleri niçin altı aydan fazla bir zaman kaymasıyla yazıyorum, bir fikrim yok. sanırım önce içe döndüm, sonra ise dışarıyla bağ kurduğum dönem geldi. ben kendimi bulunduğum yerle bağ kurmamak üzerinden tanımlarken, neden az eşyayla yetinmem gerektiğini kendime hatırlattığım bir yıl geçirdim. sanki misafir gibi olmalıydım, bavul kapı yanında durmalıydı, zaten mülkiyet yerleşik düzeni getiriyordu gibi şeyler dedim. yazdığımdan daha çok okudum. hem zaten iyi bir okur, iyi bir yazardan daha zor bulunan bir şey değil miydi? ben hala iyi okur olamadım. aslında lisedeki performansımla gitseydim, ümit vaad eden bir oyuncuydum lakin beni de üniversite sınav sistemi vurdu. faceebok'ta hiçbir eski arkadaşımı aramaya kalkışmadım amma velakin yakın zamanda lise edebiyat hocam acep nerededir diye aradım. hiçbir şey bulamadım, sadece bursa'da aynı isimli bir edebiyat öğretmenine rastlamanın haricinde. acaba benim aradığım hoca kendisi midir, bilemedim. lise edebiyat hocama mektup yazasım var.


bir sene önce ekim ayında ilk kez salon iksv'de dinleyip, kendilerini tanıma şansına eriştiğim manchesterlı bir grup var, gogo penguin. jazz, jazz fusion, elektronika gibi janrlarla isimlendirilmişler. piyano, bas ve davuldan oluşan üç kişilik bir ekip. ilk albümleri 2012'de, ikincisi ise 2014'te çıkmış.  ben verdikleri konseri unutamıyorum. üst üste bir sürü konserin olduğu bir şehre gelmenin arsızlığıyla bir sürü şeye bilet aldığım bir dönemde, şansıma çıkan en güzel ekip gogo penguin'di. son bir yılda havaalanı ve uçaklarda çok vakit geçirdim. hiç bilmediğim konularda bir sürü makale okudum ve bazen anlamadığım için aptal mıyım diye kendimi sorguladım. ipod'umu kaybettim, kulaklığımı kaybettim, olmadık yerlerde olmadık şeylerimi unuttum. kendime kızdım, sonra da yapmam gereken şeyin kendime kızmak değil, kendimi böyle kabul etmek olduğu sonucuna vardım. omega3 ve b12 hapı içtim. hafızamı güçlendirmek için ciğer yemeye başladım. manchesterlı arkadaşıma bu grubu önerdim. bana geçen gün haber etti, konserlerine gittim sağol hacı diye. ufaktan egom tatmin oldu, manchesterlıya manchesterlı grup önerdim yaaee dedim. ne basit canlılarız, yıl olmuş 2015, halen ego tatmini diye bir şey var.

yılın sonuna geldiğimiz bu vakitlerde, bir yıldır bıkmadan dinlediğim gogo penguin'e sevgiyle doluyum. kendilerine selam ediyorum. iki tane parçalarını paylaşmak isterim. ikisi de 2014 yılındaki ikinci albümleri v2.'dan. ilki murmuration, diğeri de alttaki performans videosu, hopopono.

29 Ağustos 2015 Cumartesi

rita'nın müthiş gözleri

bir cumartesi günü oturmuş, anouar brahem'den the astouding eyes of rita albümünü dinliyorum. rita'nın gözleri. bu gözler çok güzel. tunus, beyrut, cezayir'den çıkma müzikleri son iki-üç yılda çok dinler oldum. bu coğrafya müzisyenlerinin çoğu bir vakit gelince paris'e göçüyor. fransız kolonisi kuzey afrika ve ortadoğu topraklarından çıkan müzisyenlerin dünya kültürene kattığı çok değerli bir şey var. dil fransızca olduğundan ötürü fransız kültürü diyemeyiz; ama frankafon müziğiyle orta doğu müziğinin buluşması demek çok mu klişe olur, bir fikrim yok. böyle şeyler dinlemek beni üzüyor. ne şans ki ülkeye bu müzisyenler çok sık gelip gidiyor. artık canlı dinlemek istediğim müzikler şekil değiştirirken, bana ilham veren orta doğu cazı, bir vakitler sabah akşam dinlediğim, gitarıyla şarkısını söyleyen ve sözleriyle kalbimi kıran güzel kadınlar ve adamları anımsatıyor. bir de savaş coğrafyasını anımsıyorum ve bugün dinlerken aklıma gelen bir gönül hikayesinin kahramanlarına selam ediyorum.
***
suriye'de savaş çıkmadan önceydi. g. ile birlikte şam'a bilet bakıyorduk, gitmek o kadar istediğimiz bir fikirdi ki g.'nin orada olan babasıyla ayarlamaları yapmıştık. benim için o vakit oraya gitmek yapılabilecek en çılgınca şey olabilirdi ve kendime bir şeyler kanıtlamak için bu fikrin üzerine atladım. o yanımda olduğu sürece korkum yoktu; çünkü o tek başına fas'ı, cezayir'i ve beyrut'u gezmiş biriydi. avrupa'yı es geçip dünyayı keşfetmeye orta doğu'dan başlayan bir insan olması sebebiyle ondan öğreneceklerim vardı ve dostluğumuzun bana çok şey kattığını düşünüyordum.  suriye'ye gitme isteğimizin bir sebebi daha vardı tabii, g.'nin sevdiği çocuk oradaydı. sonra birden savaş patladı. kendisinden haber alamaz olduk. internet kesiliyor, telefon çalışmıyor ve insanlar sokaklara çıkmıyordu. bütün türk firmaları suriye'den bir bir çekilmeye başlamıştı. çoğunluğu işleri tamamlayıp, fabrikanın kapısına kilit vururken, g.'nin babasının buraya ne zaman döneceğini merak eder olmuştuk. hep en kısa zamanda, en kısa zamanda derken, savaşın ardından bir yıla yakın bir süre daha orada kaldı. benim hayatımda en yakından gördüğüm savaş buydu. savaş deyince kafamda canlanan suriye'de yaşananlardı; çünkü birinci ağızdan kişisel hikayeler dinlediğim ilk ve tek olay buydu. babasından yine iyi kötü haber alabiliyorduk ancak çocuktan o kadar az haberimiz oluyordu ki çoğu zaman yaşayıp yaşamadığından bile emin olamıyorduk. tam o sıralarda, g. hayatımda gördüğüm en deli işi hareketi yaptı ve şam'a bilet aldı. annesi çok kızdı, babası sakın gelme dedi, ben diyecek bir şey bulamadım. bu gördüğüm en deli işi, en mantıksız hareketti. bir insanın koşullar bu haldeyken suriye'ye gitmesi için aptal olması lazımdı. şam'da savaş yokmuş, şam normalmiş diyerek bize açıklama yapmaya çalıştı ve hiç kimseyi dinlemeden oraya gitti. gitti ve hem babasını hem de sevdiği çocuğu gördü. görüş o görüş. babası türkiye'ye döndü. çocuktan uzun aralıklarla kısa kısa haber aldık. sonrasında ise haber alamadık. üniversitenin son yılındayken diplomasını alamadan pasaport başvurusu yaptı. çocuğun tüm ailesi bir yerlere kaçtı. savaş çağındaki genç erkek olarak ona pasaport vermediler. diploma vermediler. ben bir savaş hikayesi içinde geçen sevgi ilişkisine tanık oldum ve bu hikayeyi hiç unutmadım. g.'nin ağlayışlarını ve korkusuzluğunu gördüm, çok etkilendim. bir kadın çok güçlü olabiliyordu. yeri geliyordu, uzaktan ilişkinin ne kadar zor bir hal olduğu konuşuluyordu. peki ya savaş halindeyken uzaktan ilişki? insanın kalbinin yırtılır gibi olduğunu gözümün önündeki insanın bulamadığı kelimelerde gördüm. sonra çocuk rusya'ya, oradan da isveç'e kaçtı. aradan üç sene geçti. herkes kendi yoluna dağıldı. böyle aşk hikayeleri de varmış dedim. bu zaman zarfında g.'nin babası vefat etti. hem benim hem de onun başından sağlık sorunları geçti. beni kalpten anlayan nadir insanlardan biri olduğunu düşündüğüm dostumun hikayesi, hayatımda gördüğüm en roman gibi hikaye olabilir diye düşündüm. böyle şeylere uzak olduğumu sanırken, bir savaşın sıradan insanların hayatında ne gibi izler bıraktığına tanık oldum. böyle bir aşk hikayesi çok üzücü değil miydi? bir sürü şair ve yazar var, ikinci dünya savaşı döneminde yazdıkları aşk şiirleri ve mektuplar var. bunları okuduğumda tüylerim ürperiyor, hangi aşk hikayesi savaş sebebiyle ayrı düşen sevgililerden daha dramatik olabilir ki diye kendime sormadan edemiyorum.
***
bir cumartesi günü, anouar brahem'i dinlerken aklımdan bir sürü şey geçiyor. rita'dan sonra le pas du chat noir albümüne geçiyorum. fransa'nın kuzey afrika ve orta doğu ile yarattığı kültürün çok zengin olması ama bunun kolonicilikten ve işgalcilikten doğması beni ikilemde bırakıyor. dünya kültür mirası biraz da böyle oluşmuş. keşfedilecek ne çok kültür, müzik ve coğrafya var. hiç tanımadığım ve gitmediğim yerlerin beni hüzne boğması hakkında düşünüyorum.  le pas du chat noir diyorum; birçok genç gibi geçtiğim fransızca maceram hatırı sayılır bir zaman sürmüştü. yine de şu cümledeki olumsuzluk yapısını ve siyah kelimesinden başka bir şeyi anlayamıyorum. "kedi" aklıma gelmiyor, kendimi ayıplıyorum. biz niye onca zaman dil eğitimi görüyoruz da doğru düzgün öğrenemiyoruz acaba diyorum.  nereden nereye; müzik ve savaştan, dillerin güzelliğine doğru bir düşünce yolculuğu yapıyorum.

10 Ağustos 2015 Pazartesi

mektup arkadaşları



albert camus ve rené char'ın on iki yıla yayılan mektuplarının derlendiği "yazışmalar 1946-1959" kitabı yapı kredi yayınlarından haziran 2015'te çıktı. fransız edebiyatının iki önemli isminin dostluğunu anlatan bu mektuplar, hem ikisinin duygu dünyasına hem de o dönemin ateşli fransasına uzanıyor. ikinci dünya savaşı, dönemin komünist hareketleri, cezayir meselesi gibi olayların yaşandığı o yıllarda birbirine yoldaşlık yapan camus ve char, hem birbirlerinin edebiyat eleştirmeni oluyor hem de kardeşi. rené char (1907-1988) gerçeküstücü hareketin temsilcilerinden ve metinleri dali, picasso ve kandinsky'nin desenleriyle birlikte yayımlanan bir isim. ikinci dünya savaşının ardından bu akımdan uzaklaşıp, takma isimle direnişçilere katılmış ve şiirlerinin yayımlanmasını yasaklamış. bütün bu süreçte camus ile yazışarak birbirlerinden güç almışlar. char 1951 tarihli bir mektubunda camus'ye şöyle yazıyor: "bence, bizim kardeşliğimiz -her alanda- düşündüğümüzden, hissettiğimizden de öte." camus de şöyle diyor:"en sonunda birkaç kişi olunca birdenbire kalabalık hissediliyorsa da hayranlıkla ve bilgiyle yoğrulan bu kardeşlik yaratıcının yalnızlığına saygı gösterir. buna karşın, nasıl ki "şiir yazma isteği ancak tam da çok ender bulunan yoldaşların sayesinde düşünülüp hissedildiği ölçüde gerçekleştirilebilir, bir yapıtın tamamlanması sürecindeki kuşku anı da sırtını yalnızca 'bilen ve anlayan, kendisi de aynı yolun yolcusu olan bir dost'una dayayabilir. 

birinin mektuplarını okumak onun mahremine dahil olmak demek. buna hakkımız var mı bilmiyorum ama meraklı bir okur olarak yazarların mektuplarını açlık hissiyle okuyorum. öğrenmeye, onu anlamaya ve belki ortak bir nokta yakalamaya dair duyduğum bir açlık. en kendi gibi olduğu haliyle onu izinsiz yakalamak ve bu dünyada yalnız değilmişim diyebilmek amacıyla okuyorum. bütün bu mektuplar bunun için değil mi? yazışmalar, kendi hayatımızdaki karalamalar, kurmaya çalıştığımız ama devam ettiremediğimiz mektup arkadaşlıkları. camus ile char'ın mektuplaşmaları nasıl kesildi mesela? ya da şimdiye kadar okuduğum mektup derlemeleri? nasıl kesildi yazışmalar? kim sıkıldı, kim üşendi? ya da belki öldü? sevgililerin mektuplaşmalarını anlarım da dostların mektuplaşmaları ilgimi daha çok çeker. sevgili artık sevmez olur ama dost neden yazmaz mesela, neden cayar? bunlar hep beni düşündürür. ilişkinin her türlüsünün miadı var ama dostlukların ki daha cömert. al canım dostum, tüm zamanım senin der gibi. kelimelerimi sana biriktirdim, beni sen anlarsın der gibi. herkese demezsin iki gözüm diye ama mektup arkadaşına demezsin de kime dersin gibi. 

"sevgili rené
(...) bugün gerçek arkadaşlık o kadar az rastlanan bir şey ki, insanlar kimi zaman aşırı çekingen davranıyor bu konuda. üstüne üstlük, herkes ötekinin olduğundan daha güçlü olduğunu düşünüyor, bizim gücümüzse başka, bağlılığımızda. demek istediğim şey şu ki, aynı zamanda arkadaşlarımızdan kaynaklanıyor, arkadaşlarımız olmasa gücümüz de kısmen azalır. işte bir de bu nedenle, sevgili rené, ne kendinden, ne eşi benzeri olmayan yapıtınızdan kuşku duymalısınız: yoksa bizden de, bizi yetiştiren şeylerden de kuşku duyduğunuz anlamına gelebilir bu. bitmek bilmeyen bu mücadele, bu bezdirici dengedir (kimi zaman nasıl da tükenmiş hissediyorum kendimi!) bizi, şu bir avuç insanı bugün buraya getiren. "
***
dostuna bu kadar sevgi sözcükleri sıralayan albert camus'nün tek çocuk olduğu hissine kapılmaktan kendimi alamadım. nerde görsem tanırım.
***
dostlarıma selam yollarken, şu güzel arkadaşlık parçası aklıma geliyor. mice parade-the nights after fiction. edebiyatın yanına güncel müzik ekleyerek postmodern bir yaklaşım içine girmiş oluyor muyum fikrim yok.

kim gordon anlatıyor: grupta kız olmak


müzik tarihinin en cool gruplarından biri olan sonic youth'un kurucularından kim gordon'un kendi kişisel hikayesini anlattığı anı kitabı girl in a band 2015 şubat'ında yayınlandı. kim gordon yıllar boyunca popüler müzik tarihinin en cool kadın müzisyenlerinden biri olarak tanınmış, rock dünyasının güçlü kadın figürü olarak görülmenin ötesinde yıllar içerisinde moda ikonu olarak da anılmaya başlanmış.

girl in a band içtenlikle yazılmış bir anı kitabı. öyleki kafamdaki kim gordon imajının yerle bir olduğunu söyleyebilirim. şimdiye kadar kendisinin her daim özgüveni yüksek, kimseyi takmayan, kendinden emin cool bir kadın olduğunu düşünmüştüm; ancak bütün bu görüntünün altında son derece kadınsal kaygılara sahip biri olduğunu gördüm. hem müzik kariyerinde hem de özel yaşamında duyduğu eksiklikleri, soru işaretlerini, bocalamalarını, hayalkırıklarını içtenlikle anlatırken, kim gordon bile olsanız erkeklerin arasında eleştirilmemek için herkesten fazla gitar provası  yapmanız gerektiğini,  fotoğraf çekimlerinde sizden daha seksi görünmenizi isteyen insanların olduğunu, ne yaparsanız yapın güncel müzik sahnesinde eşinizin gölgesinde kalmaya mahkum olduğunuzu görüyorsunuz. bunları kim gordon'ın satırlarında okumak bana "demek ki bunlar kim'in bile başına geliyormuş!" dedirtti. kariyerinin başlangıcında böyle şeylerin olması erkek hakimiyetindeki müzik endüstrisinde beklenen şeylerken (hangi iş kolu değil ki?), elli yaşını geçmiş ve müzikte otuz seneyi devirmiş bir kadının hala sektörde "kadın olmak" ile boğuştuğunu, bir şekilde mücadeleye devam ettiğini görmek beni şaşırttı. kendisi, onca yıldan sonra artık kadın basçı olarak işinin daha kolay olduğunu dile getiriyor ama bu yolda geçirdiği deneyimlerle özgüveninin hırpalandığını, kendini sorguladığını ve hep thurston moore'ın eşi olarak görüldüğünü anlatıyor.


girl in a band, sonic youth'un çözüldüğü ve artık yolun sonuna gelindiği zamanla açılıyor; kariyerlerinin son konseri olan sao paulo konseriyle. bir nevi thurston moore'a olan kırgınlık ve ilişkiye dair bıkkınla başlıyor, aynı şekilde ayrılık ve thurston moore ile noktalanıyor. açılışın böyle olduğunu görünce kitabın ağırlıklı olarak thurston moore ile ilişkisine dair olacağını izlenimine kapılmıştım ve içimdeki magazin canavarının bundan şikayeti yoktu. ne de olsa onlar rock müzik dünyasında bir çift olarak otuz senedir ortak müzik üretmenin çekiciliğini insanlara hissettiren cool ikiliydi. kitabın ilk cümlesi şöyle;" when came out onstage for our last show, the night was all about the boys. outwardly, everyone looked more or less the same as they had for the last thirty years. inside was a different story." popüler müzikte kadın bas gitarist deyince akla gelen ilk isimlerden olan, yıllarca bunun ne kadar çekici, seksi ve havalı bir durum olduğu üzerine övgülere mazhar olan bir kadının onca yıldan sonra hala erkekler arasında kendini dışlanmış hissettiğini söylemesi beni düşündürüyor. biz de mi böyle olacağız diyorum. çalışma hayatındaki erkek egemenliğinin altında ezilmemeye çalışırken bir nokta gelecek ve her şeyi kabullenecek miyiz diye sormaktan kendimi alamıyorum. ardından orta yaş krizine kapılan her çiftten hiçbir farklarının olmadığını anlatan kısım geliyor; ilişkilerini "middle-aged relationship failure" olarak tanımlıyor. 


kitabın ilk kısmı kim gordon'ın ailesi ve çocukluğuyla başlıyor. akademik bir babanın kızı olarak los angeles'daki evlerinde hep kitaplarla ve entelektüel konularla iç içe bir çocukluk geçirdiğini, psikolojik sorunları olan erkek kardeşiyle olan ilişkisini, annesinin evi nasıl çekip çevirdiğini ve hayatındaki güçlü kadın imajını onda gözlemlediğini okuyoruz. babası vesilesiyle coltrane, charlie parker, stan getz gibi jazz efsanelerini dinleyerek büyüdüğünü ama bunun haricinde müziğe özel bir ilgisinin olmadığını anlatıyor. kim gordon için sanatçı olmak, bir şeyler üretmek, resim yapmak,  bir şekilde kendini ifade etmek müzik yapmaktan daha önemli bir şey olmuş.  görsel sanatlar okumak için santa monica'ya  yazıldığında masraflarını ödemek için garsonluk ve başka işler yaptığını anlatıyor. bu sırada hayatındaki cool erkeklerden, arkadaş çevresinden ve onlar vasıtasıyla içine girdiği underground sanat camiasından söz ediyor.  bütün bunları anlatırken dikkatimi çeken, müzikten  ve gitardan hiç bahsetmemesi.  bu noktada "yedi-yaşından-beri-enstrüman-çalan-müzisyen" hikayesinden farklı bir hikaye dinliyoruz. kendisinin bir gitarist olarak hiçbir zaman iddiasının olmadığını, sesinin genel beğeniye göre güzel sayılamayacağını ve kısıtlı bir vokal aralığı olduğunu  anlatıyor. gitarı ve vokali bir şekilde kendini ifade etme aracı olarak gördüğünü, bu yüzden de  en iyi gitarist olmak gibi bir derdinin olmadığını söylüyor.  daha sonra new york yılları ve sonic youth'tan önceki kız grubundan bahsediyor.  ardından thurston moore ile tanışma hikayesi geliyor. kim gordon bu noktada bir sürü kadınsal kaygısından bahsediyor. kendinden beş yaş  küçük bir erkekle birlikte olabilir mi diye düşünürken, bir yandan da thurston moore'u kendisinden daha üst noktaya koyma eğilimini görüyoruz.  bugün geriye dönüp ilişkilerine baktığında aslında eşini gerçekten tanıyıp tanımadığından emin değil. "insanlar, birlikte yaratıcı işler yapan çiftlerin ilişkilerinin daha dinamik olduğunu düşünür ama aslında öyle değildir. her evlilikte heyecanını yitirme ve ilk günkü gibi olmama sorunları vardır. biz de diğer çiftlerden farklı değiliz. neden olalım ki?" diyor. sayfalar ilerledikçe mantıklı ve içten bir şekilde hayatını ve ilişkisini anlatan kadın kızgın ve kırgın birine dönüşüyor. aldatılma hikayesi, thurstoon moore'un hayatına giren diğer kadın, çiftin arasındaki gerilimler ve bunun sonic youth'un sonunu hazırlaması derken kitap son çeyrekte biraz iç dökme seansına dönüyor. bu kısımlarda kafamdaki kim gordon imajından uzak bir kadın buluyorum. daha çok, "kim gordon da bizim gibiymiş" hissine kapılıyorum.  bir yandan okumasam daha mı iyi olurdu, sonic youth'un müziğini dinlerken kendi yargılarımı oluşturmaya devam edebilirdim diye düşünürken, bir yandan da  başkasının ilişkisine dair ayrıntıları okumaktan rahatsızlık duyduğum kısımlar oluyor. hem merak/magazin hem de birini gözetliyormuşum hissi bir noktadan sonra karışıyor.


kolay ve akıcı bir dille yazılmış, popüler müzik sahnesinden bir kadının müzik kariyerine ve özel hayatına dair deneyimlerini anlatan kitap; grubun dinleyicileri tarafından internet ortamında çoğunlukla olumsuz görüşler almış. ben sevdim. hayat hikayesi okumak başlı başına zevkli bir işken, müziğini sevdiğim bir insanın kadın olmak özelinde anlattığı şeyleri dinlemekten pişman değilim. erkeklerin hakim olduğu bir işe bulaştığında duyduğun yalnızlık ve kenarda kalmışlık hissine dair yazdığı satırlarda kendime dair şeyler buldum.

"guys playing music. i loved music. i wanted to push up close to whatever it was men felt when they were together onstage-to try to ink in that invisible thing. it wasn't sexual, but it wasn't unsexual either. distance mattered in male friendships. one on one, men often had little to say to one another. they found some closeness by focusing on a third thing that wasn't them: music, video games, golf, women. male friendships were triangular in shape, and that allowed two men some version of intimacy. in retrospect, that's why i joined a band, so i could be inside that male dynamic, not staring through a closed window but looking out."

24 Temmuz 2015 Cuma

suruç

çok içim sıkıldı ve biraz yürüyeyim dedim. amacım sahile gitmekti ancak yolun yarısından geri döndüm. sokaklar bana güvenli gelmedi ve tedirginlik içinde eve koşmak istedim. eve dönüş yolunda gözüme bir trafik tabelası ilişti. "okul var, 20 ile gidiniz" tabelaları var ya hani, işte ondan. okul dedim. okuldan okullu çocuklara, oradan öğrencilere geçtim. oradan da suruç'taki güzel çocuklara gitti aklım. belki en büyüğü benim yaşımda, çoğu benden küçük, öğrenci ve tek amacı insanlara yardım etmek olan bir sürü çocuk. daha çok gençler ve bugün hepsi toprağın altındalar. bu gençler, birilerine orada işleri neymiş? dedirtecek kadar çoğu kişinin bulunamayacağı bir özveri ve insanlık çabası içindeler. benden küçük bu çocukları gördükçe ben insanlığımdan utanıyorum. bu insan sevgisini, dişinden tırnağından arttırdığını hiç tanımadığı insanlara ulaştırma gayretini gördükçe kendi hayatımın değerini sorguluyorum. sırt çantalarıyla gitmişler suruç'a. onlardan geriye kalan çantalarının toplu fotoğrafı vardı bugün gazetede. altındaki yazıyı okuyamadım, anında sayfayı kapattım. neşeli, güler yüzlü, pırıl pırıl çocuklar... artık yoklar ve öldürenin devlet olduğundan şüphe duymuyorum. dünün ışid'i bugün olmuş deaş, id ya da daiş. devletle kol kola. dalga mı geçiyorsunuz siz bizle diye bağırmak istiyorum. bilmediğimiz savaşların, anlamsız kavgaların içine sürükleniyoruz. birinin başına bir iş gelse ilk şüphe duyduğum devlet. korkuyorum ama korktuğumdan daha fazla tiksiniyorum. her gün biraz daha kan kokan bu ülkede bu kadar acıyla nasıl başa çıkılır hiçbir fikrim yok. şakalar, komiklikler yapmak gelmiyor içimden. iki sayfa bir şey okumak, bir şey dinlemek dahi istemiyorum. o çocuklar benim arkadaşlarıma çok benziyor. bana, okuldayken birlikte yemek yediğim, çay içip sohbet ettiğim insanlara benziyorlar. otobüste çektikleri fotoğraf gözümün önünden gitmiyor. hayat nasıl devam ediyor bilmiyorum. bu çocukların aileleri bundan sonra yaşayabilir mi? 

o günde takılı kalan çok insan var. yarın bir şey olmamış gibi işe gitmeyelim. bir şey olmamış gibi otobüse binip, durakta inip, sokaklarda yürümeyelim. bir kere de hayat akmasın. böyle şeylere alışmayalım. asıl devrim o zaman olur. kalbimizin ortasında adeta bir holocaust anıtı var.   

14 Haziran 2015 Pazar

barça

barselona ilk kez yıllar önce aklıma düştüğünde farklı hayallerle oraya gitme fikrine kapılmıştım. bu bir süre böyle devam etti. sonra gerçekleşmeyen her hayal gibi zamanla olmayacağını kabullenip zihnimden silmeye çalıştım. şehre biraz da gönül koyduğumdan olsa gerek, önceliğimi şimdiye kadar hiç oraya vermedim. aradan yıllar geçip de d. mimarlık doktorası yapmak üzere oraya taşınınca barselona aklıma tekrar düştü. bu sefer hem dostumu görmek üzere oraya gidecek hem de şehri barselona'yı çok iyi bilen d. ile gezecektim. daha ilk gece havaalanından eve gider gitmez d. laptop'ta google maps'i açtı ve bana şehri anlatmaya başladı. aynı ders gibi. ama hiç şikayetim yoktu, o ne anlatsa dinlerdim. ziyaretimi özellikle primavera'ya denk düşecek şekilde ayarladık. line-up'taki diğer isimler bir yana, bizi heyecanlandıran patti smith ve horses konseptli turnesiydi. benim için gençlik hayalinde patti smith, sigur ros, pj harvey ve nick cave vardı. tam da hayalin hakkını verecek şekilde hayal bile edemeyeceğim bir yerde dinleme imkanı bulduğum sigur ros'un ardından, patti'yi d. ile dinleyecek olmak benim için çok anlamlıydı. lise döneminde müziği paylaştığımız, her gün öğle arasında birbirimize elde yeni bir çekme cd ile koştuğumuz günlerin ardından patti benim için dostlukla birlikte büyüyen bir sevgiydi. uçakta hayat ne garip diye düşünüp durdum. kalbim heyecanla pıt pıt atarken, hem yeni bir şehri keşfedecek olmanın heyecanını hem de bu şehirde beni bekleyen eski dost ve patti'yi düşünüyordum.

ankara'daki odamın duvarında patti smith'in 2007 yılındaki bayblon konserinin imzalı posteri halen durmakta. hayatımda duvarıma astığım ilk ve tek poster budur. çerçeveletip, en değerli mücevher gibi baktığım bu posterde love, peace, patti yazıyor.  yanında da lenny kaye imzası. d. bunu imzalatıp bana hediye etmişti. aldığım en kıymetli hediye. aradan sekiz sene geçti. çok  zaman demek. bir sürü şey değişti. lise geride kaldı. müzik namına geçirdiğim büyük ivmeli öğrenme sürecim o döneme ait. yeni "keşfettiğim" bir grubu büyük bir heyecanla birine anlattığım zamanlar geride kaldı. albümü cd'ye çekip de sarı post-it kağıtlara şarkı listesini yazıp, zarfın içine koyup d.ye veriyordum. şimdi artık beğendiğim bir şarkıyı link'iyle birlikte whatsapp'tan ya da spotify'dan birine yollamak çok kolay, gerçi yaş ve yıllarla alakalı bir durum da var. artık yeni dinlediğim bir albümde ilk refleks olarak "bunu hemen x'e dinletmeliyim" hissi yok. hiç yok demeyeyim, pek yok. ne zaman bir konsere gitsem fark ediyorum, müziğe tutkuyla bağlı olmalı hali beni yaşama bağlayan güçlü şeylerden. bu derece güçlü tutkuları toplumsal yaşamda bir şeylere karşı hissetmek zor. birine karşı hissediyorsan bile kabul. 

sanırım ergenken ölçü-kontrol yok. müziğe duyulan sevgi de, akabinde gelen ter, beliren hormonlar ve feromonlarla ilintili dürtüler de sınırsız ve yoğun. düşünüyorum da bunların hiçbir kötülüğünü görmüyorum. patti bana bütün bunları ifade ediyor. horses'ın kapağındaki inanılmaz cool ve kendinden emin pozuyla dünyayı sallamayan o tavrı, bana olmak istediğim kadın hakkında ilham vermişti. patti korkusuz, öfkeli ve muhalifti. onu 2015 yılında 69 yaşında halen aynı şekilde görmek bana bu sefer de elli sene sonra olmak istediğim kadın için ilham verdi. rock'n roll nigger'da doğaçlama yaptı, hükümetlere sövdü ve hepimiz özgür bireyleriz diye bağırdı. sizler dünyanın geleceğisiniz dedi. horses albümünü baştan sona şarkı sırasını bile bozmadan çaldı. hatta free money bittiğinde "evet, şimdi albümün ilk yüzünü bitirdik" dedi. elegie ile konseri noktalarken bu şarkıyı yıllar içinde kaybedilen birçok insan için söylediğini anlattı. tek tek isimleri saydı. fred sonic smith'te alkış koptu. "ve şimdi bir de lou reed" dedi. yine bir alkış dalgası oldu. sonra ağlamaya başladı. o sıra çevremdeki bir sürü insanın gözünden yaş döküldüğünü gördüm. kim bilir herkes ne düşünüyordu. tüylerim diken diken olmuştu. benim için manevi anlamı olan bir konserdi ve duygusal olarak biraz ağır geldiğini fark ettim. insanın aklına hem kendiyle ilgili şeyler geliyor(ilk dinlemeye başladığım günler, o zamandan bu yana olanlar) hem de patti'nin artık yaşının hayli ileri olması ve "acaba bir daha görür müyüm bilmem" hissinin verdiği bir burukluk oluyor. geceyi böyle hüzünlü kapatmamak adına "geçmiş geçmiştir ve geleceğe bakmak lazım" dedi ve albüm dışı tek şarkı olarak rock'n roll nigger'ı çaldı.

lisede bir line up yapsam herhalde böyle olurdu diyeceğim, patti'nin ardından kendimizi belle and sebastian'da bulduk. tatlı tatlı ve şirin şirin. sabahları serviste get me away from here i'm dying dinlerken hep istanbul gibi bir şehir gözümün önünde canlanırdı. denizi olan ve yüksek bir tepeden şehrin manzarasını seyredebildiğin bir yer. isabete bak ki şimdi istanbul'dayım ancak belle and sebastian tatlı bir anı ve manzara eğer iyi bir yer bulamazsan betondan ibaret. bu nedenle her ne kadar kendilerini sevgiyle dinlesem de asıl ilgimi çeken "under the milky way"-the church oldu. steve bey'in bu kadar cool bir insan olduğunu bilmiyordum. sahne karizması böyle bir şey olsa gerek . yatak odası sesini dinlediğimiz steve beyin ardından 80'lerin new wave'ine iç geçirdim. rock, gitarlar, saykodelik 70'ler bir yana ama new wave diye bir şey var. çok seksi. adeta bir high on music. aynı şemsiye altında toplamak doğru olur mu bilmiyorum ama gitarların kirliliği ve muğlaklığı, vokalin kayboluşu gibi şeyler kafamda new wave ve shoegaze'i yan yana koyuyor. bu ikisinin gönlümde yeri ayrı. the church'ten reptile ile geceyi noktaladığımızda ben çok mutlu bir insandım. 

bir de primavera kapsamında şehrin çeşitli yerlerinde kurulan sahneler ve verilen konserler dahilinde güzel bir gruba rastladım. elimde ajandam ve günlük planımla modern sanat müzesi olan macba'ya vardığımda avluda kurulmuş olan primaverapro sahnesine rastgeldim. sonrasını hatırlamıyorum. saatlerce oraya takılı kaldım. meğersem o gün brezilyalı grupların günüymüş ve ülke dışında henüz etkinliği olmayan gruplar kendilerine ayrılan yarım saatte performanslarını sunuyorlarmış. ben de bir tanesini çok beğendim. sağa sola sordum adları ne diye kimse bilmiyordu. gittim ses ekipmanlarının olduğu kısımdaki görevlilere sordum, câmera olduğunu söylediler. hatta web siteleri de şöyle. grup sahneden indikten saatler sonra bir ara hemen ötemde kendilerine rastlayınca adeta bir groupie edasıyla yanlarına gidip, "ben sizi çok sevdim kardeş" dedim. çok mutlu oldular. brezilya dışındaki ilk konserleri olduğu için çok heyecanlı olduklarını anlattılar. ayaküstü muhabbet ettik ve sonunda gitarist bir dakika bekler misin dedi. bir yere gitti ve geldiğinde elinde 3 adet kendi cd'leri vardı. ikisi ep, bir tanesi albüm. hediyeymiş. ben de imzalar mısınız dedim. ilk kez bu kadar groupie oldum.


gezdiğim yerler, gördüğüm şeyler ve dinlediklerim bana son zamanlarda geçirdiğim en güzel günler olarak döndü. kendimi günlerce süren bir pijama partisinde hissettim. görülecek ne çok yer var. deneyimlenecek bir sürü şehir. şimdiye kadar tek bir yer harici hep bir başıma gezmeye alıştığımdan olsa gerek, bir dostla bir şehri keşfetmenin güzelliğine yeni varıyorum. barça'dan aldığım ders de bu olsun.

13 Haziran 2015 Cumartesi

but if you are feeling sinister go off and see a minister he'll try in vain to take away the pain of being a hopeless unbeliever*

hayatımda gezi'den sonra ikinci kez bu ülkede güzel şeyler olabilir diye umutlanıyorum. ilk kez bir seçimden sonra ben de sevindim. yaşımıza göre çok seçim gördük. genel, yerel ve referandum. bu yaşımda kaç kere oy kullandığımı sayamayacak kadar hatırı sayılır defa sandık başına gittim. şu anda hissettiğim şeyi daha önce hissetmediğim için adını koyamıyorum. geçen seneki yerel seçimlerde çalınan oylarla alınan ankara sonuçları; bende, arkadaşlarımda, bildiğim birçok kişide evden cenaze çıkmış gibi bir his bırakmıştı.  yenilmeyi geçtim, verdiğimiz oyun gözümüzün önünde çalınması, mideme ömrüm boyunca unutamayacağım bir yumruk indirmişti. bu yüzden ne yazık ki umutsuzlukla oy ve ötesi gibi oluşumların önünün kesileceğine inanıyor, artık ne yaparsak yapalım bir şey olmayacağını düşünüyordum. asla boşvermişlik değil, öyle bir umutsuzluk ki hayal bile kuramayacak denli kuruyup kalmak. ar damarı çatlayan insanlar arasında olmaktan iğrenmek. kime ve ne için oy vereceğimi en baştan bilmeme rağmen hiç kimseyle birlik ve beraberlik hissi duyamıyorum. gezi'ye kadar toplu girişilen hareketin bu kadar güçlü ve kıymetli olduğunun farkında değildim. neyseki bunu genç yaşımda fark ettim. fakat ardından geçtiğimiz süreçte bir şeyler oldu. ben bir kırılma yaşadım, adını tam koyamamakla birlikte futbol taraftarlığından tut da siyasal parti sempatizanlığına kadar olan her türlü müşterek girişime mesafeli bakmaya başladım. ne tembel bir insanım ne de yürekten inandığım bir şeye desteğimi göstermekten imtina edecek kadar umursamaz. benim buradaki bütün insanlarla aramı ısıtmak için zamana ihtiyacım var. "bu ülkedeki insanlarla barışmak" diyeceğim ama teknik olarak küs değilim. kırılma ve gücenme gibi duygusal sözler de edemem; çünkü iş duygusal olmaktan çıktı. sadece son iki yıl, sadece son on üç yıl değil, genel anlamıyla bir kızgınlık duyuyorum. bizler iyi insanlarız ama hak etmediğimiz kötülükleri görüyoruz. tam içim yumuşuyor gibi oluyor sonra bir ziyaretimde okulda baraka'daki panoda iğneli duran onur yaser can'ın resmini görüyorum ve gözlerim doluyor. sonra geçen kış anadolu'nun tam ortasındaki bir kasabanın çay bahçesinde annesinin telefondan aldığım intihar haberini hatırlıyorum. kanım çekiliyor. bu sadece on üç yıllık iktidarın suçu değil. çok köklü ve kolay kolay gitmeyecek bir pisliğin bugüne yansıması. annem benden daha umutlu. annem çevremdeki birçok arkadaşımdan aylar önce oyunu hdp'ye vereceğini açıklamıştı (dededen beri altı ok'a mürekkep basan bir ailedeki kamuoyu açıklaması!). benim de umutlu olmam gerektiğini söylüyor. seçim sonucunu alınca sevindim sevinmesine ama başımın üstündeki o kaba eli öyle benimsemişim ki halen gerçek gibi gelmiyor. ben ki 70'lerin solcu ihtiyarlarıyla syriza zaferi kutladım, bundan aldığım heyecanla podemos'u takip ediyorum; ülkemdeki bu seçim bana elalemin ülkesindeki seçim sonucu kadar içinde-tedirginlik-barındırmayan-bir-his veremiyor. ben utanmıyorum, böyle hissetmeme sebep bir ortamda yetişmemde emeği geçenler utansın. 

*: if you're feeling sinister - belle and sebastian

10 Mayıs 2015 Pazar

sufjan annesini anlatmış: carrie & lowell. bu vesileyle anneler gününüz kutlu olsun.


bunu yazmazdım ama bir cumartesi gecesi yaklaşık bir şişe şarabı tek başıma içtikten sonra çenem düştü. fazla rahat hissetmenin verdiği cesaretle biraz iç dökmek amacıyla başladığım bu yazıyı paylaşmak benim için fazla cesaret gerektiren bir şey oldu. sanırım alkol bana bu cesareti verdi. 
***
sufjan stevens'ın yeni albümü carrie & lowell'ın çıktığını görmüş ancak dinlemeyi düşünmemiştim. bunun bir nedeni de son zamanlarda singer-songwriter müzisyenlerden ziyade ne dediğine dikkat kesilmeden sadece müziğin kendisini dinlediğim şeylere takılmamdan ileri geliyordu. hayatımda hiç olmadığı kadar gürültülü ve sert şeyler dinliyor; normalde bilinçli şekilde uzak durduğum kakafoniye meyilli seslere meylediyordum. bunun nedeni içimde biriken enerji için bir çıkış yolu bulmak, zihnimde çözemediğim şeyleri kabullenmek ve kızgınlıklarımdan kurtulmaktı. bu yaşıma kadar singer-songwriterlar ile kendime telkinde bulunurken, artık yatakta başıma yorgan çekmekten vazgeçip, beni sıkan ne varsa çaresini sokaklarda aramayı seçiyordum. böyle bir ruh halindeyken sufjan stevens'un pitchfork'ta yayınlanan şu röportajına denk geldim. sufjan, yeni albümünden bahsediyor, carrie & lowell'ın üç sene önce kaybettiği annesi carrie ile olan ilişkisini anlattığı otobiyografik bir albüm olduğunu söylüyor. röportaj çok içten. sufjan'ın çocukluğundan başlayarak bugüne gelmişler. annesinin bipolar ve şizofreni tedavisi gördüğünü, uzun yıllar alkol ve madde bağımlısı olduğunu söylemiş. annesinin, kardeşi ve sujfan'ı çok küçük yaşta terk edip, uzun yıllar kendisinden haber alamadıklarını anlatmış. sufjan bir yaşındayken annesi onları terk etmiş. sonra lowell ile evlenmiş ve beş yıllık evlilikleri boyunca sufjan'ın annesiyle en sık görüştüğü dönem bu dönemmiş. beş yaşından sekiz yaşına kadar annesi ve üvey babası lowell ile oregon'da geçirdiği yaz tatillerini annesine dair tek anı olarak hatırlıyor. onun dışında hep sevgi-öfke arası hisler beslediği annesini pek de tanımadığını anlatıyor. bunu albümün ikinci şarkısı olan should have known better'da çok net bir şekilde duyuyorum. annesine diyor ki; keşke mektup yazsaydım. sadece bunu da demiyor, bu şarkı son zamanlarda dinlediğim en içten şarkılardan biri olarak zihnime kazınıyor. "keşke seni daha yakından tanısaydım/ hislerimi hep içimde sakladım/ keşke bir mektup yazsaydım/ hislerime hiç güvenmedim ve hep bir çare aradım/ beni üç ya da dört yaşımdayken bir video dükkanında bırakıp gittin" diyor. bütün bunların ardından annesine kızgın olmasını beklerken, onu anlamaya çalışan bir evlat görüyorum. kendimle bağ kuruyorum. şu yazı benim için çokça cesaret gerektiriyor; çünkü sufjan ile benim annemin çokça ortak yönü var. yirmi altı yaşındayım ve az sonra dile getireceklerimi ancak şu anda net bir şekilde ifade edebiliyorum: kendimi bildim bileli annem hasta. annem hastanelerde ve tedavi görmekte. küçükken değişeceğini düşünürdüm ve bunu umardım ama artık böyle bir şey olmayacağını görüyorum. ben annemden vazgeçtim. sufjan'ın annesine dair yazdığı bu albüm beni tam kalbimden yakaladı. sıcak bir yaz günü, caddebostan sahilinde yürürken dinlediğim bu albüm, daha ilk şarkısından beni sarstı. herkesin tişörtle gezdiği bir günde, ben daha ilk şarkıyı dinlerken tüylerim diken diken oldu.

ilk şarkının ismi death with dignity. albümü dinlemeye başlamadan önce konunun sufjan'ın annesi olduğunu, bipolar ve şizofreni tedavisi gören bir anneye sahip olduğunu biliyordum. tıpkı benim annem gibi. ben yıllar yılı bunu gizledim. bundan utandım. en yakın arkadaşlarıma bile anlatamadım. bunu bir defo, bir kusur olarak algıladım. eğer bir arkadaşım bundan haberdar olursa beni sevmez diye düşündüm. hayatıma giren erkeğe bunu anlatırsam  benden korkar kaçar diye düşündüm. yirmi altı yaşına geldim ve yeni yaşıma girdiğimde ilk yaptığım şeylerden biri annemle olan ilişkimi en sevdiğim dostlarıma anlatmak oldu. ilk kez bu kadar dürüst oldum. anneme dair gerçek hislerimi, aslında beni ne kadar üzdüğünü, ona ne kadar kızgın olduğumu ve öfke duyduğumu anlattım. hayattaki en büyük korkumun anneme benzemek olduğunu sesli olarak ilk kez dillendirdim. sufjan'ın bu albümünde annesini anlatması benim için bir iç dökme seansına tanık olmak demekti. ilk şarkı olan death with dignity'de diyordu ki; "anne, seni affettim." ben henüz bu seviyeye ulaşamadım. aile ve çocuk ilişkisine kafa yoran bir arkadaşım var. bana dedi ki; annenle ilgili yaşadıklarına çözüm bulabilmen, onu kabullenmekten geçiyor; affetmek değil, kabullenmek. affetmek içinde kibir barındırıyordu ve çare değildi. çare kabullenmekti. belki senin annenin yetiştiği ortam, onun annesi ve babası onun böyle olmasına sebep olmuştu dedi. belki genler, belki biyoloji... hiç bu şekilde düşünmemiştim. hep annemi suçlamıştım. annemi anlamaya çalışmamıştım; çünkü beni bu yaşıma kadar hep üzmüştü. ankara'dan ayrılıp istanbul'a gelmemin nedeni annemdi. hayırsız evlat olmaktan korkuyordum ama ömrüm boyunca hastane ve ilaçlara bağımlı bir anneyle uğraşamayacğaımı bana amcam söylemişti. yaşadığım son iki yıl beni hasta etmişti. yataklardan çıkamadığım, google'da çok fena ilaç karışımlarına bakıp ölmeyi düşündüğüm dönemlerden geçmiştim. sonra yataklara düştüm. hasta oldum. öyle hasta oldum ki geçici menapoza girdim. yirmi beş yaşımda. gezmediğim doktor kalmadı. sonra hastalarına kurabiyem diye hitap eden yaşlı bir kadın doğum uzmanı doktora denk geldim. bana sorduğu ilk soru, büyük bir acı mı yaşadın oldu. kendimi tutamadan ağlamaya başladım. diğer tüm doktorlar fizyolojik sorularla işe başlarken, bu kadın bana acı mı yaşadın dedi. yaşadım ya, yaşadım dedim. tedavinin kafada bittiğini anlattı. uzun bir dönem ilaç kullandım ki normal bir kadın gibi adet göreyim. bunun ardından amcam dedi ki akademiyi bırak, istanbul'a git. beni istanbul'a yollayan amcamdır. ankara'da, annemle birlikte olmamam gerektiğini söyledi. istanbul'a giderken uçakta uzun uzun ağladım. beni havaalanına geçirmeye amcam geldi. o da ağladı, ben de. bir uçakla istanbul'a indiğimde lise arkadaşımın yanına gittim. beni evine buyur etti. burda hiç kimsem yoktu ama dostum bana ev oldu, dayanak oldu. sonra kendi evimi buldum ama şunu gördüm; kendi kurduğum arkadaşlıklar bana kan bağından daha yakındı, hem de pek çok daha yakın.


ne diyordum, sufjan'ın death with dignity şarkısı. bu şarkı. albüm anneyle başlıyor, anneyle devam ediyor, anneyle bitiyor. benim hayatıma ne kadar paralel. her yolun bir sonu var diyor şarkıda, ölümden bahsediyor. benimki fiziki bir ölüm değil ama bir nevi ölüm. hem de en hakikisinden. ah sufjan ne yaptın sen bana? en son bir albümün ilk şarkısında tüylerim diken diken olduğunda bu albüm, kate bush'un 50 words for snow'u idi. bu şarkının ardından gelen should have known better bana bir nevi ferahlama hissi verdi. bu şarkı beni çok etkiledi. keşke hiç haberim olmasaydı diyeceğim denli etkiledi. ama üzülmedim. son bir yılda her şeye ağlayan ben, bu albümde hiç ama hiç ağlamadım. gözlerim bile dolmadı. biraz terapi gibi geldi. biraz rahatlama, arınma. annem ben küçükken çok defalar hastaneye yattı. ben ortaokul ve lisedeyken de yattı. sonra üniversitenin başında ben kayda belgelerimle gittiğimde annem hacettepe'de yatmaktaydı. aradan yıllar geçti. ben 2013 yılında üniversiteden mezun olduğumda annem yine hastanede yatmaktaydı. herkesin annesi devrim stadındayken benimki hastanedeydi. o kadar çok ağladım ki. diplomamı aldıktan sonra çatı'da halam ve amcamla yemek yerken bir ara tuvalete gittim. sonra tuvalette aynaya bakarken ağlamaya başladım. o sırada tuvalette olan bir kadın üzerimdeki cübbeyi gösterek; "mezun oldun, niye ağlıyorsun?" dedi. ben bir şey diyemedim. ailen burda mı dedi. burda dedim. "e, o zaman niye ağlıyorsun?" dedi. onun da oğlu mezun olmuş. makinadan. sizi tanıştırayım dedi. çöpçatanlık. hiç havamda değildim olmaz dedim, istemiyorum. bana sarıldı. annem burda değil dedim. onun da gözleri doldu. baban yok mu dedi. öldü dedim. kadın beni kolumdan tuttu, illa gel bizle yemek ye dedi. yok istemem dedim. istemem. kadının yanından hemen ayrıldım, çatı'nın bahçesindeki masalarda oturmakta olan halam ve amcamın yanına gittim. ilkokula başladığım günden bu yana yanımda olan halam ve amcamın. bir nevi anne ve babamın. bana sonsuz sevgiyi veren, çocuğu olmadığı halde bir anne nasıl olur, bana olan sevgisinden cevabını çıkardığım halam ve şu hayatta açık ara en çok sevdiğim kişi olan amcam. amcam benim her şeyim. bana edebiyat, müzik, resim öğreten insan. her şeyimi konuştuğum insan. "amca acaba ben eşcinsel miyim?" diye sorduğum adam. sonradan olmadığımdan son derece emin oldum ama bunu paylaştığım insan amcamdı. mesela ona canli dinledigim swans'ın şarkılarını yolluyorum. güzelmiş diyor. arcade fire'a bayılıyorum diyorum, oooo süper diyor. bessie smith'in aşk şarkılarını ve robert johnson'ın crossroad'unu yolluyorum, üstüne dakikalarca konuşuyoruz. bana robert johnson cd'si alıyor. arap kadın vokallerine hayranlığım ondan ileri geliyor. fairuz... ah fairuz... beni pek az kadın böyle etkiliyor. 

ne diyordum? sufjan. ah evet sufjan... albümün sekizinci şarkısı carrie&lowell, annesi ve üvey babası lowell'a yazılmış.  bu kadar ağır konuları depresifliğe kaçmadan nasıl anlatmış gerçekten şaşıyorum (insan gerçekten hayret ediyor). adam her şeyi kabullenmiş, bu o kadar belli ki... bunu 39 yaşında yapmış. galiba benim daha zamanım var. gerçi şunun da farkındayım, ben bunu ne kadar erken yaparsam o kadar iyi. şu hayatta mutlu olmamın önündeki en büyük engel, kendi gerçekliğimi kabullenememek. eskiden otuzlu yaşlar ne büyük gelirdi. halbuki ne küçük ve genç yaşlarmış. hatta bazen öyle insanlar görüyorum -ki çoğunluğu da erkek!- benden on yaş büyük olmalarına rağmen birer çocuklar. öyle toy ve itici. lise çağındaki bir ergenden hallice iç dünyalarıyla bizi yargılamaya kalkan saçma sapan adamlar. ben mesela, hangi birine kendi hikayemi anlatayım? annemi hangi biriyle paylaşayım? paylaşmıyorum tabii ki. annemi duyunca benden uzaklaşacak bir adamın varlığı, beni içimi açmaktan alıkoyuyor. sonra aman diyorum, anlatmaya üşeniyorum. anlamayacağını o kadar iyi biliyorum ki... adım gibi biliyorum.  tüm bunları anlatınca adamın kaçma ihtimali var. korkunç. ben de olsam korkarım, kızamıyorum da kimseye.

bu albüm bitişler ve başlangıçlarla dolu. anılar, ağaçlar, yaz tatilleri, kardeşler ve yeğenlerle dolu. ben ankara'yı bitirdim. kendi annemle bir devri bitirdim. henüz sufjan gibi arınma ve kabullenme evresine gelemedim ama carrie & lowell bana bu yolda ışık tutan bir albüm oldu. ben amcamın ve halamın yeğeniydim, onların kızıydım. bu yüzden de aslında çok şanslıydım. onlardan çok sevgi gördüm. şimdi içimden taşan sevginin müsebbibi onlar. sufjan'ın abisinin kızı için, should have kown better şarkısında dediği gibi, "my brother and his daughter, illumunation...." onların bana hissettikleri böyle galiba. benim hep babamın emaneti olduğumu söylerler. sağolsunlar. şu hayatta en çok ikisini seviyorum. sufjan'la bu kadar ortak yönüm olduğunu bilmezdim. bana ağlamadan dinleyebildiğim bir yüzleşme albümü yapmış. 2015'te başka albüm dinlemesem de olur. inanmıyorum ama allah razı olsun. sufjan beni ağlatmadı, kabullenme yolunda arkamdan itici bir güç oldu. ben de kendime şaşırdım. allahallah dedim, ben nasıl oldu da bu konu hakkkında yazabildim? bu nasıl oldu?
***
allah taksiratını affetsin.

5 Mayıs 2015 Salı

virginia ve kim

kafamda bazı düşünceler var. bu düşüncelerin düzgün şekilde ifade edilmişine virginia woolf'un dalgalar kitabında rastgeldim. erkeğin duygusal dünyasını kısır olarak ifade ediyordu ve bu duruma biraz da acıyordu. romanı okudum bitirdim ve sindirebilmek icin metin eleştirisi okumam gerektiğini fark ettim. hani kitabı bitirdiğim gibi başa dönüp birinci sayfadan başlasam yeridir. daha önce de böyle olmuştu. bazı yazarları daha çok bir tecrübeymişçesine okumam gerektiğini anlıyorum. bana açtıkları düşünce kapıları elbette var; ama bende bıraktıkları hissin peşinde gidersem zihnimde daha çok yer ediyor. virginia hanım da böyle. tıpkı faulkner gibi. bir kitabı ilk deneyişimde okuyamamam beni daha çok şevklendiriyor. elbet vakti gelecek diyorum. dalgalar da böyle oldu, tam zamanıymış. erkeklerin kısır duygu dünyası fikri üzerinden derin düşüncelere daldım. kelime olarak kısır, durumu çok iyi tanımlıyor. başka ne diyebilirdik ki? mesela yetersiz? bak bu da olur. yetersiz ve sınırlı bir duygusal algı. kaç yaşına gelirse gelsin hep algılarda bir tıkanıklık. en azından bir kadına göre bir çok nota eksik, renkler sadece mavi ve lacivert. halbuki bunun bebek mavisi var, çivit mavisi var, saks mavisi ve cam göbeği var. bir de ecnebilerin azure dedikleri. ah ne güzel renktir. bu noktadan tümevarım yapıyorum. bir iddiam yok, benimki sadece bir tespit. kadının duygu dünyasının ezici bir ağırlığı var. düşünüyorum, bir kadının duygusal açlığını başka bir kadının tatmin etmesi bana çok mantıklı ve olası geliyor. ne yapsan da erkekte aşamadığın bir eşik var. üstünden atlayamadığın bir çit. o yüzden gerisine geçmek imkansız, olanla yetineceksin. erkeğin verdiği o kadar işte, daha fazlası olduğunu bilmiyor bile. bunu kabul ettim etmesine ama bu vasat durum beni tatmin etmiyor. bir sürü sanat, müzik, edebiyat adamı var. hepsinin de çok kıymetli insanlar olduğuna dair şüphem yok. zaten hâşâ, tartmak haddime mi düşmüş? bu koşullar altında genelleme yapamam ama ortalamaya vurduğumda erkeğin duygu dünyası bir kadından ziyade bir çocuğa yakınsıyor. 
***
thurston moore konseri sonrası sonic youth'u çokça dinliyorum. daha önce dinlemediğim albümleri sıraya koydum, gözden geçiriyorum. dinledikçe enerjim bedenimden taşıyor. fiziksel olarak kendimi yormak istiyorum. mesela bull in the heather şarkısından kendimi alamıyorum. dünya üzerindeki zevklere yakınsayan ritmi, gittikçe artan gerilimli temposu, sonundaki ferahlık. ne kadar güzel bir şarkı. bir de sözleri var tabii. kim gordon açık açık, böyle dan diye söylüyor. (biri üstüne tez* yazmış). ne istediğini bilen kadına hayranım. lafı dolanırmadan, en net ve kısa şekilde cümleyi kuruyor. böyle kadınları sevmekten kendimi alamıyorum. mesela patti, mesela pj harvey.



 *gender trouble girl: the disruptive work of kim gordon by thomas s. caw

4 Mayıs 2015 Pazartesi

g.

üç aydır ankara'ya gitmiyordum. bu gittiğimde en az bir yıldır görüşmediğim arkadaşlarımla görüştüm. öğrenciliği devam edenden akademik hayatta ilerleyenine, kurumsal hayattan tut da tutkusunun peşinden gidenine kadar değişik yollara sapmış arkadaşlarımla görüşmeyi üç güne sığdırdım. benim için oldukça yorucuydu ama bu yoruculuk fiziki yorgunluktan ziyade maneviydi. duygusal anlamda yüklü, ağır ve bir sürü iniş çıkışları yaşadığım bir ziyaret oldu. ben kısa zamanlara çok insan sığdırmayı, kaçırdığım haberleri yakalamayı ve gevşeyen ilişkileri birkaç saatte sıkılaştırmayı yeni öğreniyorum. hayatım boyunca bu tarz çabaları bilmedim; herkes hep yanımdaydı. şimdi yurtdışına giden veya şehir değiştiren arkadaşlar vesilesiyle uzaktan ilişki yürütme pratikleri yapıyorum. geçen gün bir arkadaşımla yazışırken kelimeler kifayetsiz kaldı ve birbirimizi yanlış anladık. bunun üzerine karşılıklı azıcık sitemde bulunduk. biraz da suç benimdi. kendisinden özür diledim; ben dostlukları uzaktan yürütmeyi yeni öğreniyorum dedim. sağolsun, dünyanın en geniş gönüllü insanı olduğundan ben sana kırılmam ki dedi. herkesin böyle dostu olsa.

uzaktayken bir şeyleri kaçırıyormuşum hissi hasıl oluyor. hepimiz bir yerlere dağıldık ama sanki orada kalan insanlar bana tanıdık olan hayatı yaşıyor ve ben bilinmezlik içinde bir yerlere gidiyorum. hep kendimi koruma kollama hissi. biraz rahat hissettiğimde kendimi çakırkeyif buluyorum. acaba alkolik mi oldum diye düşündüğüm bir iki ay geçirdim ama sonra olmadığıma karar verdim. insanın kendi kendine içtiği şeyden zevk alması bence pek hayırlı bir eşik değil. müziğimi dinlerken ve kitabımı okurken hissettiğim kafa güzelliği beni korkutuyor. uzun zamandır dinlemediğim kadar sert gitarlar ve davullar dinliyorum. kafamı duvarlara vurasım geliyor. içimde gürül gürül akan bir enerji var ve ben bunu somut bir şeye dönüştürmeye çalışıyorum. üzerinde çalıştığım konuya dair bir sürü şey öğreneyim istiyorum. bir sürü şey deneyim. bilginin sınırı yok, ben bilgiden mindfuck olana kadar öğreneyim. 

dün akşamüzeri ankara'da acayip bir yağmur yağdı. belki bir senedir böyle yağmur görmemiş, böyle bir yağmurda sırılsıklam ıslanmamıştım. elimde bavulla esenboğa'ya gitmeden hemen önce kızılay'a uğrayıp, iki seneye yakındır görmediğim görkem'le buluşacaktım. dost'un önünde sözleştik. benden önce gitmiş, kapıda kulağında kulaklık beni bekliyordu. ben de elimle bavulumla ona doğru geliyordum. birbirimizi görüp de el salladığımız an gözlerimden yaşlar boşandı. bana sarıldığında hüngür hüngür ağlamaya başladım. onu en son gördüğümden bu yana ne çok şey değişmişti. ikimiz de zor günlerden geçmiştik. onları en son izmir'deki evlerinde ziyaret ettiğimde babası yaşıyordu. bu süre zarfında babası rahatsızlandı ve sonra da vefat etti. ardından da kedisi... görkem'le eş zamanlarda büyük sağlık sorunları atlattık. bütün bunlar onu sekteye uğrattı. benim ankara'yı terk etmemin bir nedeni de bunlardı. o ise kendini en iyi hissettiği yer olarak okulu görüyordu ve kampüsten dışarı çıkmadı. herkesin saklandığı bir yer var işte. bütün bunlar birkaç saniyede gözümün önünden geçti. görkem'i görmeyeli çok olmuştu ama kalbim hep onunlaydı. böyle hissettiğim çok az insan var. bana huzur veren, sırtımı sıvazladığında hayatımın yavaşlayıp da sakin akmasına vesile olan bir elin parmakları kadar az insan. biz onunla hep yüzerdik. manyak gibi yüzer, kendi sınırlarımızı zorlardık. arkadaşlığımızın temelini havuzda attık. şimdi en çok özlediğim şeylerin başında yüzme geliyor. yedi yüz ellinci metreden sonra her şeyin su gibi aktığı, nefesin ritmini bulduğu ve kalbimin sesini duyduğum yoğun yüzme antremanları. görkem beni esenboğa otobüsüne bindirdiğinde biz çoktan sırılsıklam olmuştuk. "seninle iki seneden sonra buluştuk ve böyle ıslak bir günde, illa sular içinde" dedim. hep sulu ortamlarda görüşüyoruz, ne güzel diyerek yanından ayrıldım. bir eksiğimiz bone ve gözlüktü. ankara'dan aklımda kalan en çok bu görüşmeydi. istanbul'a taşındığımdan beri ilk kez dönüş yolunda burdaki evimi artık benimsediğimi fark ettim. başkent bu sefer bana manevi olarak ağır gelmişti.