18 Şubat 2015 Çarşamba

koloniden ayrılan penguen

kendimden uzaklaştım. nasıl biri olduğumu unuttum. çok zaman var, kuş gibi hafif hissetmek nedir bilmiyorum. güne umutla başlamayı unuttum. göğsümde hep bir ağırlık taşıyorum. ne yapsam ciğerlerime hava dolmuyor, aldığım hava yetmiyor. içinde yaşadığım toplumdan, yakınında olduğum insanlardan bağımsız bir mutluluk mümkün mü bilemiyorum, belki olması gerekir; ben beceremiyorum. insanlar beni korkutuyor. bildiğim şeyleri gözden geçiriyorum. insanı sadece insan olduğu için sevmek bir çeşit şovenizm gibi geliyor, bu noktada hümanistliği sorguluyorum. 

benim açımdan haberleri takip etmemeyi seçmek çözüm değil. kötü bir şeylerin orada var olduğunu biliyorum. "bilmezsem etkilenmem" diyemiyorum; çünkü sokağa çıktığımda, günlük yaşamın içine karıştığımda insanları görüyorum. yüzlerindeki ifadeyi, içlerindeki kötülüğü, pisliği görüyorum. ne zaman kendime "artık daha iyi bir ruh halinde olacağım" diye telkinde bulunsam, başımı suyun içine sokmaya çalışan el, bana kendini hatırlatıyor. güzel bir müzik dinliyorum, bir kitap okuyorum, bir film izliyorum ve o an kendimi iyi hissediyorum. akabinde nerde yaşadığımı, kimlere komşu olduğumu, sokakta kimlerle yan yana yürüdüğümü hatırlayıp, başımı iki elimin arasına alıyorum. ben ne yapmalıyım, ben ne yapmalıyım? bunlara takılmamam mümkün değil.

mersin'deki minibüs yolunu da gördüm, kadıköy'de kar topu oynadıkları yeri de. bu ülkede ölmek çok kolay. biz nasıl hayattayız işte buna şaşıyorum. işçiysen, kadınsan, kar topu oynayan bir vatandaşsan ölüm tam sana göre. son zamanlarda aklıma çokça werner herzog'un encounters at the end of the world belgeselinden bir sahne geliyor. antarktika'da, kolonisinden ayrılmayı seçip, sonsuzlukta kaybolan bir pengueni anlatan o sahne. pengueni gözleyen bilim insanları, bunun tek bir şeye işaret ettiğini söylüyor; penguenin depresyona girdiğini ve sürüden ayrılarak ölümü seçtiğini.  herzog, onun bu vedasını kayda alıyor. eğer bilim insanları pengueni yolundan alıkoyup koloniye geri döndürselermiş, eninde sonunda penguen tekrar kaçarmış. "insanlar, pengueni rahatsız etmeyin ve olduğunuz yerde kalın. bırakın gitsin."
**
bir doğa olayı -kar- karşısında insanın hissettiği acizlik hissi bana bazı hayaller kurduruyor. aklımda hep doğaya kaçmak... konserlere, sinemalara, dostlara, kafelere rağmen şehirden hızlıca uzaklaşmak. doğa insanı ezip geçse diyorum. karın ardından sadece düşüneceğimiz şu olsa: "bu sene de ekinler bereketli olacak. meyve sebze güzel olacak, suyumuz gürül gürül akacak. hayvanlarımızın yediği otlar yeşil, kuzuların içtiği sütler sağlıklı olacak." 
**
acaba bunu yazma süresince ülkemde neler olmuştur?

14 Şubat 2015 Cumartesi

meylim mutluluğa

sevdiğim bir dostum bana yaşar kemal'den şu satırları yollayıp, aklıma sen geldin diye bir not eklemiş.
"ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? ben sevinçli adamım. bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden... dostluktan söz açmak, ne güzel. bir dostum var. sıcacık eli var. sevgi dolu gözleri var. ne güzel yalansız, salt sevgi dolu bir insan eli sıkmak. sıcacık, sıcacık... ben deli olurum, insanlar karanlık karanlık, kuşkulu baktıkça bana... bütün insanlar kuşkusuz, korkusuz, çıkar düşünmeden, düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar birbirlerine... insan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtiyarlığında duyar kendisini... bahar güneşinde bir sevinç içinde gerinir. insan bir bahar çiçeği temizliğinde olur."               yaşar kemal / sevmek sevinmek, iyi şeyler üstüne
bu beni düşündürdü. bütün bir hafta boyunca zihnime çakılı kaldı bu satırlar. yaşar kemal'le ilişkim lisede bitiremediğim bir ada hikayesi üçlemesinin ilk kitabı ve edebiyat hocası zoruyla okuyup da sevdiğimi görünce şaşırdığım ince memed'ten ibaretti. bu alıntıdan haberdar olunca "meğersem ben ne kaçırmışım" dedim. bu elbet başka bir yazının konusu ama şunu biliyorum ki benim toprağıma dair duyduğum mutsuzluğu gönlüme en yakın anlatanın yine bana benzer mutsuzluk duyan bu toprağın adamı olması beni şaşırtmamalı. bunun üzerine ben de dostuma şule gürbüz'ün zamanın farkında öykü kitabından bahsettim ve kitaplarım benden uzak olduğu için google'dan kopya çekerek şu alıntıyı yaptım:  
"büyük şairleri hiç tanımasaydım, fazla müzik dinlemeseydim, bir sürü arkadaşım olsaydı ve onlardan sıkılmasaydım, utanmayı zaten pek bilmeseydim, şöyle hani içim sızlamadan bir sabah hayatta olmayı sezerek harbiye'den tünel'e kadar yürüseydim." 
uzun uzun yürümeyi sadece turistik bir aktivite olarak değil, kendi yaşadığım şehirde de yeniden keşfettiğim şu aylarda; aklım hep sebepsiz hissettiğim, anlık beliren coşkularda, bunu neden daimi kılamayışımda. yürümeye başladığım ilk yarım saatte sıkılgan bir ruh halindeyken, zaman aktıkça duyduğum nedeni olmayan kalp atışlarım bana aslında hayata bağlı olduğumu gösteriyor. ama sonra sağlık sorunlarını, hastalıkları, ilaçları, ölümleri ve nihayetinde ülkeyi düşünüp içim kararıyor. bunun ardından kendime hatırlatıyorum: tabiatımın mutlu olmaya meyilli olduğunu unutmamalıyım. defalarca gördüm ki başımdan ne geçerse geçsin, ben kendimi her ne kadar şevksiz biri olarak tanımlasam da özümde kolay gülebiliyor, kolay seviniyorum. meğersem mutlu olmaya ne kadar elverişli bir mizacım varmış, kendimi tanıdıkça şaşırıyorum. başkalarının beni gördüğü gözle kendime bakamıyorum. beni eleştirmelerini istediğim bir iki yakın dostum geçinilmesi kolay biri olduğumu düşünmelerine rağmen ben hep kendimi aksi bir insan gördüm. yeni fark ediyorum ki aslında kendime aksi biri diyemem. kimseye bir zorluk çıkardığım yok. kaba olmamakla birlikte gereksiz kibarlığımın insanlar üzerinde kırılgan ve çocuksu bir izlenim yarattığını söyleyebilirim. halbuki yeri geldi mi çok sert ve fevri olabiliyorum. sertim ama taş kalpli değil. kırdım mı fena kırıyorum ama sık değil. haklı bile olsam özür dileme huyum, ortalığı hemen toparlayım tedirginliği ve "aman yanlış bir şey mi dedim, karşımdakini kırdım mı?" huzursuzluğum yenmeye çalıştığım huylarım. neyse ki bu konuda hatırı sayılır  yol aldım. sabah ters taraftan uyanmayı biraz biraz bıraktım. ne kendime ne de sevdiklerime haksızlık yapmanın anlamı yok. yine de yataktan kalkar kalkmaz sabah şekeri olamıyorum. olanlara sinir olmaya devam ediyorum. kimseye şirin görünme derdim yok ama şirin görünmekten kurtulamadım gitti. son zamanlarda beni en kızdıran sıfat da bu: şirin. acaba ciddiye alınmıyor muyum hissi belirip duruyor. bunun üzerine düşündüm. aksiyim de aksiliğimi gösteremiyor muyum diye kendimi gözlemeye çalıştım ama elde ettiğim sonuç, aslında son derece yumuşak mizaçlı bir insan olduğumdu. öyle yumuşak ki bazen kızdığımı belli edemiyorum. halbuki bunca yıl kendimi katı bilmişim.  beni kıran bir şey oldu mu dile getirmek yerine alınarak uzaklaşmayı seçmişim ki son derece yanlış.

iyimserlik ile mutlu ruh halini karıştırdığımı yeni fark ettim. mutlu hissetmediğim ama mutsuz da olmadığım zamanların sayıca çokluğu sebebiyle aslında iyimser bir insan olduğumu görememişim. ufak bir ışık gördüm mü yüzümü güneşe dönmeye, uzak da olsa bir umudun peşinden koşmaya ne kadar hazırmışım. belki mutlu değil ama mutsuz da olmamak adına emek etmek tam benlikmiş. bundan büyük ders çıkardım: özümü unutmamam lazım. başıma gelenler ve ülkem bana bunu unutturuyor.

babaannem ve abdi ipekçi

inadına yaşamak derlerdi de ne demek istediklerini anlamazdım. sağolsun bu ülke bana bunun ne demek olduğunu öğretti. kafama vura vura, biber gazı sıka sıka öğretti. içime saldığı korku sebebiyle inandığım ve yaptığım şeylerden vazgeçmeyi bana dayattı. bunu bir de öyle bir şekle soktu ki sanki başıma silah tutarak değil de sen bilirsin, senin kararın algısı yaratarak yaptı. hani denir ya sansürden daha kötüsü otosansürdür diye, işte sorumluluğu ve kontrolü bana bırakıyormuş gibi yapıp, aba altından sopa gösterdi. gezi zamanında bildirilere imza atan hocalarımıza helal olsun derken, atmayan ama muhalif olduğunu bildiklerimize kızdık. kızdık ama bir yandan da korkularına hak verdik. beni düşündüren buydu; cesaretini ayağa kalkıp haykırana hayrandım ancak korkup sineni de anlayabiliyordum. annemiz bizi böyle yetiştirdi. üniversitedeyken eylemlere katıldığı için gözaltına alınan ana babaların çocuklarıyız, başımıza bir şey gelse annemin hali ne olur diye büyümüşüz. herkes bir ananın evladı ve evet, başıma bir iş gelmesinden korktuğumu saklamayacağım; çünkü bu benim ayıbım değil, devletin ayıbıdır. bundan dolayı utanmıyorum. işte bu yüzden korkmadan, her şeyi göze alarak inançla bildiğini haykıran insanlara saygıyla ve hayranlıkla bakıyorum. ne bir müzisyene ne bir yazara ne de herhangi birine hayranlık kelimesini dile getiremiyorum çünkü bayağı duruyor. ama doğru bildiğini korkusuzca yazan adama, öleceğini bilerek yazmaya devam edene hayranlığımı cömertçe dile getirmekten imtina etmiyorum. bunun akabinde günler önce karaladığım bir şeyi paylaşmak istiyorum.
***
dün 1 şubattı, halamla telefonda konuştum. halam yaşlı bir kadın ve arada bana geçmişten olayları anlatır. bu benim çok hoşuma gider. küçükken sıkılırdım ama artık zevkle dinliyorum. sanırım büyüdüğümü ve ilk gençliğe dair sabırsızlıklarımdan arındığımı görmenin bir yolu da bu, yaşlılarla sohbetten zevk almak. geçmiş vakitlere dair hiç bilmediğim şeyleri onun gözünden görmek, elli sene öncesini ondan dinlemek şu hayatta en keyif aldığım şeylerden biri. halam bana dün telefonda abdi ipekçi'yi anlattı. daha abdi ipekçi kimdir, onu bile bilmediğim ilkokul zamanlarında bana kendisinin çok önemli bir gazeteci olduğunu ilk kez anlatan da halamdı. liseye kadar sömestr tatillerinde onun yanına giderdim. yine bir şubat, sömestrdeyken, halamın abdi ipekçi için dua ettiğini hatırlarım. bu görüntünün aklımda böylesine net kalmasının nedeni, tatilleri hiç unutmamamdır. hele ki halamla ve eniştemle geçirdiğim mutluluk dolu tatilleri unutmam mümkün değil. işte o şubat günü halamın gözlerinin dolduğunu hatırlıyorum. abdi ipekçi'yi çok severmiş. ama bundan da öte, abdi ipekçi'nin öldürüldüğü günlerde, babaannem ankara'da onkoloji ünitesinde yatmaktaymış. aylardır hastanedeymiş ve matematik öğretmeni olan halam da okul çıkışında her gün babaannemin yanına gider gelirmiş. babaannem evvelden beri milliyet okurmuş ve güne hep abdi ipekçi'nin yazılarıyla başlarmış. halam hastaneye her gün gazete götürürmüş. abdi ipekçi'nin öldürüldüğü günün ertesinde çıkan gazeteyi götürememiş. hasta annesi çok sevdiği bu adamın öldürüldüğünü görür de daha fena olur diye korkmuş. gününü bile net söylüyor; bir perşembe akşamıydı, ertesi gün cumaydı diye anlatıyor. acaba doğru mu hatırlıyor diye internetten baktım ve doğru hatırladığını görünce şaşırdım. üstünden 36 yıl geçmiş bir olayın hangi gün olduğunu hala hatırlayabilmesi, bu yaşında hafızasının bu kadar diri olması beni memnun etti.

halam o gün hastaneye gitmiş, babaannemin odasına girmiş. her zamanki gibi konuşmuşlar konuşmuşlar ama halam cinayetten hiç bahsetmemiş, yokmuş gibi davranmış. sonra babaannem sormuş, kızım bana diyecek başka bir şeyin var mı diye. halam da yok demiş. bunun üzerine babaannem, ben biliyorum, demiyorsun bana diye lafa girmiş. abdi ipekçi'yi öldürmüşler demiş. halam bir şey diyememiş, babaannem ağlamaya başlamış. bana bunları anlatırken telefonda sesi çatallaştı. eminim ağlamaya başladı. “yapma böyle bak beni üzüyorsun” dedim. “yok ağlamıyorum” dedi. sonraki günlerde babaannemin durumu ağırlaşmış.  günden güne kötü olmuş. ilerleyen üç-dört gün boyunca halam her ziyarete gittiğinde abdi ipekçi'ye dair birkaç cümle etmişler. abdi ipekçi'nin öldürülmesinden altı  gün sonra da babaannem ölmüş. halam üzüntünün babannemin ölümünü hızlandırdığını düşünüyor. sonraki birkaç günde çöktü, çok üzüldü diyor. eninde sonunda babaannemin de gitmesini bekliyorlarmış ama belki bir ay daha yaşardı diyor. aradan bunca yıl geçmiş, halam hala babaannemin bu haberi kaldıramadığını, kendi evinden bir cenaze çıkmış gibi bitap düştüğünü söylüyor. bu bana son derece normal geliyor. geçen hafta uğur mumcu'nun ölüm yıldönümü geldiğinde bazı şeyleri benim de hatırladığımı fark ettim. herkes özal'ın öldüğü gün ne yaptığını hatırlar -ortak bilinç ne ilginç bir şeydir- ben de uğur mumcu'nun öldürüldüğü günü hatırlıyorum. kim olduğunu bilmediğim ama önemli biri olduğunu anladığım bir insanın öldürülüşü sonrasında haberi alan apartman sakinlerinin oraya koştuğunu, uğur mumcu'nun evinin bizim mahalleye yakın olduğunu, ertesi günlerde babamın cenazeye gittiğini hatırlıyorum. acaba çocuk aklımla ben mi uyduruyorum diye düşündüm ama değil. teyit etmek için halama sordum, o da babamın cenazeye katıldığını söyledi. evde telefonlar susmamış, eş dost birbirini aramış. ne zamanlarmış... şaşırıyorum ama internet ve twitter üzerinden iletişimin 90'lardaki versiyonu da buymuş demek ki. insanın bizzat tanımadığı birine duyduğu candan sevgiyi düşününce tüylerim diken diken oluyor.

sonra üçüncü kuşak ve ben. hrant dink'in öldürüldüğü haberini aldığım zamanı düşünüyorum. lise son, yine okuldan sonra dersaneye gittiğimiz bir gün. insanların bir şekilde bundan haberdar olduğunu ve benim de onlardan haber alıp üzüldüğümü hatırlıyorum. hrant dink'in ismini ilk duyuşum, öldürüldüğünü öğrendiğim ana denk geliyor. o zamana kadar kim olduğunu bilmiyorum. ilerleyen günlerde yazılan çizilen şeyleri okuyorum ve kafamda bir şeyleri anlamlandırmaya çalışıyorum. akabinde eylemler düzenleniyor. bu cinayet, aklım ermeye başladıktan sonra bilinçli bir şekilde, ne olup bittiğini kavramaya çalışarak takip ettiğim bir meseleye dönüşüyor. olay sonuçlanmıyor. sonuçlanmaması bizi şaşırtmıyor. bu cinayete de faili meçhul deniyor ancak katilin kim olduğunu herkes biliyor.  olaylar -o zamanlar yapılan bir benzetmeyle -aynı marquez'in kırmızı pazartesi romanındaki gibi gelişerek ilerlemişken, cinayetin halen çözülemediğine kim inanır? katiller şimdi birbirine küsmüş ve karşılıklı mağduru oynuyor.

bunların ardından kafamdaki asıl soru şu oluyor: bu insanlar, öleceklerini bile bile yazma cesaretini nereden buluyor? bu öyle bir cesaret ki karşısında sadece hayranlıkla susuyorum. bu ülkeye hep kızıyorum, girdiğim bütün seçimlerden mağlup olarak çıkıyorum, kendimi hep yenilmiş hissediyorum. yalnızlık hissinden ve çoğunluğun karşısındaki bir avuç insan olma halinden kurtulabileceğime dair bir umudum da yok. peki diyorum, bu insanlar kalemlerini hiç korkmadan, dirençle ve bir önceki günden daha büyük bir inançla tutmayı nasıl başarmışlar? bu umudun kaynağını nerden almışlar? işte bir süredir aklımı meşgul eden asıl soru bu.  inadına yaşamak böyle bir şey olsa gerek.  kaçıp gitmek varken, kendini kurtarmak varken -ki çokça düşündüğüm bir şey- kalıp yola devam etmek herkesin yapabileceği bir şey değil.  şundan eminim ki mücadelenin bedelini canlarıyla ödemiş bu insanlara duyulan sevgi, herkesin payına düşecek bir şey değil. 

26 Ocak 2015 Pazartesi

syriza


"bakalım ekonomiyi nasıl idare edecekmiş?/ kabineyi nasıl kuracakmış?/ bu işi becerir miymiş?" gibi soruları bir kenara bırakıp bir dakika düşünün. adamlar kendilerine umut olabilecek bir partiyi seçti. başarılı olur mu olmaz mı mesele bu değil. tek isteği geleceğe umutla bakmak olan gençler kendilerine bir alternatif yarattı. başka bir ihtimal daha mümkün dedi. 

kendimizi düşünüyorum. başka bir adamın, başka bir hükümetin gelebileceğini düşünmenin hayalini bile kuramıyorum. bak aklımdan geçiremiyorum bile, o derece. kendimi bildim bileli, aklım ermeye başladığından beri bu adamları görüyorum. ben ortaokuldaydım geldiler. yirmi beş yaşına bastım, halen varlar ve gitmediler. işte bu yüzden syriza'yı düşünmek bile içime umut salıyor. ne güzel, başka memleketler kendilerine bir "acaba?" kapısı araladılar diyorum. guardian güzel demiş; "bu seçim insanların umutlu olduğunu göstermiyor, umutlu olmayı ümit ettiklerini gösteriyor." işte bize en uzak olan şey. bu nasıl bir haldi ben unuttum. kara bulutları atamadık gitti.

şimdi komşuya hayal kurabilmeyi hayal etmek var. bizim payımıza düşen de umutlu olabilme ihtimalinin hayaliyle yaşamak.

5 Ocak 2015 Pazartesi

16

düşünüyorum, bazı şeyler karşısında insan çıldırmadan nasıl duruyor, nasıl devam ediyor diye. berkin'in annesi mesela, yavuz bingöl  denen şahsa o bilgelikte bir cevabı verecek takati nasıl buluyor? bazı insanlar ne kadar güçlü ki canilerin karşısında aklıselim durabiliyor. ben duramıyorum. öyle mantıklı cevaplar verecek, açıklama yapacak sabrı ve kontrolü kendimde göremiyorum. artık göremiyorum. içimde her geçen gün ateşi harlanan bir öfke büyüyor. şimdi daha iyi anlıyorum; deniz gezmiş, erdal  eren gibi travmaların bir neslin üzerinden yıllar boyu neden  silinemediğini. biz de berkin'in ve diğer çocukların ölümlerini bir ömür boyu atlatamayacağız. nasıl üstünün kapatılmaya çalışıldığını, bir çocuğun ölüsünün bile meydanlarda hedef gösterildiğini unutmayacağız. bu gözler bunu gördü. mezarda yatan bir çocuğa küfredildiğini, annesinin bir ülkenin başbakanı tarafından yuhalatıldığını gördü.  düşmanına bile başın sağolsun de diyen bir gelenekten gelen toplumun, çocuğunu dün gömmüş bir anneyi yuhaladığını gördü.

eskiden en kötü şeyin ölüm olduğunu düşünürdüm. meğersem yanılıyormuşum. dine inanmıyorum ancak edecek daha iyi bir laf bulamıyorum, allah ölümün de hayırlısını versin. şu hayatta en kötü şey mezarında bile rahat bırakılmamak, eceliyle ölememekmiş. berkin'i öldürdünüz, küçücük çocuğu mezarında bile rahat bırakmıyorsunuz. şimdi aklıma berfo nine geldi, yüz yaşını geçmiş ve halen otuz sene önce kaybolan oğlunu arıyordu.  analık ne garip. çocuğunun devlet tarafından öldürülmesi ne acı. hesap da soramıyorsun devlete, sordurtmuyorlar. bir şey desen ağzına tıkıyorlar, acıyla oradan oraya savruluyorsun. nasıl aklını kaçırmadan duruyor bu analar bilmiyorum. onların yılmadığını görünce benim öfkem harlanıyor.  devlet işlediği cinayeti ört bas etmeyi ne iyi biliyor. ona bu işte suç ortağı olanlar da evet gördük, ekmek almaya gitmedi diyor. hepsi bir olmuş adam öldürüyor. ne zaman robocopları görsem, gözümden ateş fışkırıyor.  güvenpark'ta ethem'in öldüğü yere asılmış olan polisimle gurur duyuyorum yazısını unutamıyorum. bir çocuğun okuduğu şiire benzeyen kaderi tüylerimi diken diken ediyor.

bu caniler, işledikleri cinayetlerden sıyrılmayı nasıl başarıyor? 

22 Aralık 2014 Pazartesi

dünyanın ölçümü

bilim yapan bir insanın motivasyonu nedir, bu soru benim hep ilgimi çekmiştir. tarihteki bilimadamlarına baktığımda hissettiğim şey hayranlıktan ziyade, süreç olarak derin bir yalnızlığı içeren bilim uğraşısında hayata tutunmalarını sağlayan şeyin ne olduğu ve bunu nasıl güçlü tuttuklarına dair meraktı. bu insanların hayatlarına dair kitaplar okumak zamanla birincil uğraşlarımdan biri halini aldı. okudukça gördüm ki einstein, newton, feynman sadece en meşhur olan bilimadamlarındandı. tarih sahnesinden gelip geçmiş birçok bilimadamı en az bu isimler kadar dahi, özel ve elbette ki işlerine kendilerini adamıştı. kendimce vardığım sonuç şuydu ki bu insanları hayatta bilimden daha fazla tatmin eden bir şey yoktu. 

bu konularda kendisiyle yazıştığım liseden arkadaşım, bana daniel kehlmann'ın dünyanın ölçümü romanını okumamı tavsiye etti. kendisi şu anda almanya'da eğitimine devam ediyordu ve alman aydınlanma çağına dair görüşlerini tam da bilimin göbeğindeyken bana aktarıyordu. kitap, alman aydınlanma çağı'nın iki bilimadamı, matematikçi carl friedrich gauss ve doğa bilimci alexander von humboldt'un kendi metodlarıyla dünyanın yüzölçümünü hesaplama tutkularını ve bu tutkunun nasıl bir ömür sürdüğünü anlatıyor. romanda kahramanlarımız gauss ve humbold; uğraştıkları alanlara ve bilimsel çalışmalarının gerçekliğine sadık kalınarak aktarılmış fakat sonuçta bu bir roman ve elimizdeki şey elbette ki kurgu. gauss, yolu pozitif bilimden geçen her insanın hayatında mutlaka karşısına çıkan bir bilimadamı. kendisinden yıllar önce şöyle bahsetmişliğim var. matematiğin prensi olarak anılan gauss'un etkisi neredeyse her alanda: diferansiyel, jeofizik, elektrostatik, istatistik, optik, astronomi. humboldt ise bir kâşif, doğa bilimlerine yeni bir boyut getirerek coğrafya, meteoroloji, jeoloji, deniz bilimleri ve botaniği bir arada çalışan ilk kişi. bu yönüyle biyocoğrafya denen alanın kurucusu sayılıyor. neredeyse aynı tarihlerde doğup ölen bu iki bilimadamının yolu, ancak altmış yaşlarındayken berlin'de düzenlenen bir konferansta kesişmiş. kehlmann'ın romanı da şu soru üstüne kurulu: bilim dünyasını ilelebet etkileyen bu iki büyük adam o konferansta ne konuşmuş olabilir?

nihaî amaçları dünyanın yüzölçümünü belirlemek olsa da gauss ve humboldt'un bilimsel yöntemleri çok farklı. kabaca söylemek gerekirse gauss masa başında, humboldt dere tepe gezerek bir sonuca varıyor. bu iki bilimadamının kişisel tarihleri de birbirine benzemiyor. gauss fakir ve eğitimsiz bir aileye doğuyor. o noktadan gelip de dönemin siyasi adamları tarafından bilmini yapması için maddi olarak desteklenen, hatta prens ünvanına uzanan hayatı, humbold'un aristokrat ve ülkede saygı gören bir aileye doğmasından oldukça farklı. buna rağmen humboldt, diplomat ve dilbilimci abisi gibi ayakları yere basan bir uğraşın peşinden gitmediği için ailesinden tepki görüyor. dere tepe seyahat etmesi, orta ve güney amerika'ya gitmesi hep hayalperestlik olarak görülmüş. romanın bir yerinde humboldt kendi kendine düşünüyor; "ben niye abim gibi devlet memuru olamadım ki? benim mizacım niye böyle, niye hep evimden uzak olmak istiyorum?"

doğa bilimlerine, biyolojiye, evrime ilgisi olanların humboldt'un adına rastlamaması mümkün değil. herkesin tarih sahnesinden sevdiği ve kendine yakın bulduğu bir bilimadamı olur. ben de tanıdığım günden beri humboldt'u ayrı seviyorum. -artiz feynman'ı sevecek değilim- gauss kendisine verilen ünvana yaraşır bir şekilde prenstir, mühendisliğin temelini atanlardandır; ancak humboldt'un bundan iki yüz sene önce sırtında çantası ve kendi imkanlarıyla yaptığı ölçü aletleriyle bütün dünyayı dere tepe gezmesi bana hep daha çekici gelmiştir. bu romanı okuyunca gördüm ki yazar daniel kehlmann'a da öyle gelmiş olacak ki kafamdaki humboldt'a ve kafamdaki gauss'a çok yakın iki karakter buldum. 

21 Aralık 2014 Pazar

thomas bernhard'ın şehri

yakın zamanda yolum viyana'ya düştü. kafayı yiyeceğimi düşündüğüm bir zaman tek başıma adeta kaçarak oraya gittim ve son zamanlarda yaşadığımı ilk kez orada hissettim. yalnız seyahat etmenin, turist gibi değil de kendi çapında gezgin gibi dolaşmanın güzelliğini keşfettiğimden beri hatırı sayılır yerde dolandım ancak bu sefer çok farklıydı. uzun zamandan sonra nefes almak nasıl bir şey onu gördüm. bu yüzden de şehre geri dönüşüm yüksek bir binadan yere çakılmak gibi oldu.

viyana'ya giderken aklımda avusturyalı yazar thomas bernhard'ın izini sürmek yoktu. birçokları gibi müzik, resim ve before sunrise vardı evet; ama thomas bernhard'ı bir süredir düşünmüyordum bile.  ardı ardına birkaç kitabını okuduğum ve üzerine vakit harcadığım yoğun bir dönemden sonra ara sıra gölge gibi yolumda belirmesinin haricinde kendisini anmıyordum. gece karanlık bir yolda yürürken, ankara soğuğunda ve istanbul boğuculuğunda ara sıra aklıma geliyordu ama çok değil. acaba neden diye kendime soruyorum da verebileceğim dürüst bir cevabım var: düşünmüyordum çünkü devlet ve yaşam hakkında yazdığı her şeye hak veriyor olmak beni geleceğe dair umutsuz biri kılıyor. halbuki devam edebilmem için umuda ihtiyacım var. thomas bernhard benden bunu alıyor. "bütün devletler katildir, hepsi aşağılıktır" diyor. missouri'de,  mike brown'u öldüren polisle ilgili çıkan beraat kararını duyunca bütün devletlerin aynı aşağılıkta olduğunu bir kere daha gördüm. devletler dünyanın her yerinde işlediği cinayetleri örtbas etmeyi çok iyi biliyordu. birinin bacısı, birinin adamı, birinin kardeşi, bir topluluğun üyesi olmayan insanlar hayatlarının bir döneminde her coğrafyada  kurban ediliyordıu. 

viyana'da oldukça soğuk bir günde rastgele bir kafeye girdim ve kalabalıkta gördüğüm tek boş masaya oturdum. sırtımı bir duvara yasladım ve yasladığım duvara bakakaldım. thomas bernhard'ın şu resmi asılıydı, gözlerime inanamadım.


bu bana hayatın güzel bir sürpriziydi. meğersem kendisinin hep geldiği bir kafeymiş. hatta türkçe'de eski ustalar adıyla basılan kitabın kapağına da bu kafede çekilen bir resim konmuş. belki sadece bunun için bile buraya gelmiş olabilirim diye düşündüm. ertesi gün bir sokakta duvarlara baka baka yürürken bu sefer de kendisinin bir zamanlar yaşadığı bir eve rastgeldim. bunların hiçbirini bilinçli ve sistemli şekilde arayıp bulmadım, kendileri karşıma çıktı.

 


bunun ardından thomas bernhard tekrar aklıma düştü. tekrar gölge gibi hayatımda belirdi. içinde yaşadığım düzene öfkelendiğim her an, duyduğum iğrenme hissi onun yıllar önce duyduğu histen farklı olamazdı. bundan yüz sene sonra da dünyanın bir yerinde bir vatandaş kendi devletinden iğrendiğinde aynı hissi duyacak diye düşündüm.

başka bernhard yazıları: 1 ve 2

kabul etmek

kendimi oyalamak en iyi bildiğim şey. tek çocuk olmanın bir getirisi olarak her an çevremde birilerine ihtiyaç duymadan saatleri ve günleri, hatta haftaları geçirebiliyorum. ufak şeyleri büyük birer amaç haline getirip, aradığım büyüklükte bir kereviz bulabilmek için yarım saat uzaklıktaki markete yürüyebiliyor, bana her gittiğimde lokum ikram ediyor diye kuru incir almak için illa kaç sokak ötedeki lokman hekime gidebiliyor, çıkması zor olsa da inmesi keyifli olduğu için illa yokuş aşağı inen bir sokaktan yürüyebiliyorum. bugün yine kendimi oyalayacak sayısız iş buldum. çamaşırları yıkadım, iki gün önce yıkadıklarımı ütüledim, evi süpürdüm, yemek yaptım ve hiçbiri içimdeki sıkıntı yok edemeyince kendimi sokağa attım. yağmur yağıyordu, ben de şemsiyem elimde yürüdükçe yürüdüm. görmeden su dolu bir çukura giriverdim ve botumun içi su doldu. bunu umursamadım ve yürümeye devam ettim. evde durmak istemiyordum. yürüdükçe hava sıcak geldi ve kendimi bu nasıl bir kış günü diye düşünürken buldum. bir saat yürüdüm. yürürken kulağımda balmorhea'ın ilk albümü vardı. bir ay önce konserlerine gittiğimden beri bu albüme takılıp kaldım. o zamandan bu yana neredeyse iki günde bir çevirdiğim bu albümü her dinlediğimde, konserde içine girdiğim ruh haline büründüm. aslında biraz da o hali muhafaza etmek için hep bu albümü dinliyordum. bu konseri yazmayı çok istedim ama yazamadım. üşengeçlikten dolayı değildi ama başka bir his beni bundan alıkoydu. yürürken bu hissin ne olduğunu bulmaya çalıştım.

müzik hakkında yazmak, benim için o tecrübeyi olabildiğince uzun bir zaman dilimine yayma amacını taşıyor. gittiğim konserlerin hiçbiri bana "tamam, işte bu en güzeliydi" dedirtmiyor. bunu olumsuz bir şey olarak söylemiyorum. bilakis böyle diyebildiğim için arayışım halen sürüyor. tecrübe ettiğim her yeni sesten bana daha yoğun şeyler hissettirmesini bekliyorum. arınmak, ferahlamak ve daha iyi bir insan olabilmek için müziğin peşinde oradan oraya koşuyorum. müzik hakkında uzun uzadıya yazmanın, şarkılara anlamlar yükleyip hayal alemine dalmanın, müzik vasıtasıyla bu hayattan uzaklaşmanın, kendi gerçekliğimin dışına çıkmanın çok güzel bir şey olduğunu düşündüğüm bir zaman dilimi vardı. ardından bunun için "acaba bir nevi zayıflık mı?" diye düşündüğüm bir dönem geldi. dünyayı kurtarabilecekken, büyük işler başarabilecekken -hadi bunları geçtim- insanın kendi bizzat bir şey üretebilecekken gelip de bir müzik parçası hakkında uzun uzun düşünmek ve sonra da bir o kadar uzun kelimeler dökmek... bunun boş bir iş olduğunu, yapacak daha iyi bir şeyim olsa belki daha anlamlı bir hayat geçireceğimi düşündüğüm kısa bir zaman dilimi geçirdim. sonra da pek bu konuya kafa yormadığım, dinlediğim şeyler hakkında içimden geldiği gibi yazdığım döneme geri döndüm. muhtemelen o müzisyen benim aklımdan geçenleri düşünerek yazmamıştı parçasını. hem ben nerden bilebilirdim ki onun ne düşündüğünü? belki çok da derin anlamlara sahip olmayan sözlere derin anlamlar yüklemek gerçekten zayıflıktı. ya da enstrümantel bir parçada kafamdan geçen düşünceler, kendi çapımda çektiğim klipler komikti. zihnimde çektiğim bu klipler artık o kadar azaldı ki... bundan tam tamına on sene kadar önce, benden on-on beş yaş büyük biri bana bunun böyle olacağını, yaşla birlikte şarkılara çekilen kliplerin azalacağını söylemişti. bunları unutmamam için yazmam gerektiğini, bu refleksin çok kıymetli bir şey olduğunu söylemişti. hatta bu durumu, uyurken üstünü battaniye ile örtmeye benzetmişti. doğrusunu söylemek gerekirse o zaman ne dediğine dair bir fikrim yoktu. yaşla birlikte bunun kaybolması ihtimaline inanasım gelmemişti. ben var oldukça yapmaktan zevk aldığım şeyleri yapmaya devam edecektim diye düşündüğümü hatırlıyorum. bundan öylesine emindim ki anlatamam. şimdi ise o kişinin dediği şeyi bire bir yaşadığımın farkına varıyorum. artık istesem de kafamdan film çekemiyorum. halen müzikle birlikte zihnimde bazı kelimeler yanıp sönüyor, bazı hisleri çok gerçekçi biçimde hissediyorum. sanal değil, film değil; elle tutulacak denli somut hisler. bazen gülümserken buluyorum kendimi, bazen gözlerim doluyor. bazen bunu hemen çok sevdiğim birkaç kişiyle paylaşmalıyım diyorum ve elim telefona gidiyor. neyseki teknoloji var, başka kıtalardaki sevdiklerime bu şekilde uzanabiliyorum ama işte film çekemiyorum.

uzun zamandır müzik hakkında yazmıyordum. bir dolu konsere gittim -istanbul'un şimdilik benim için tek güzel tarafı- ama hiçbirini yazamadım. zaten konuya da burdan gelmiştim değil mi? yürürken bunu düşünmüştüm, neden diye. üşengeçlik ve erteleme değildi. buna bir şey üretmek, ortaya koymak istemeyecek denli anlamsızlık haline bürünmek diyebilirdim. şehir, ülke ve birçok şeyin anlamsızlığa bürünmesi, beni en fazla yemek üretecek bir ruh haline soktu. her şeyden kolay vazgeçebilecek bir noktaya geldim. hayata asılmayı bırakıp sadece var olmayı sürdürmem, en ufak bir rüzgarda uçup gidecek bir yaprak gibi hissetmeme sebep oldu. böyle olunca ne dinlediğim ne de okuduğum/izlediğim şeyler hakkında yazmayı anlamlı buldum. ama bu ruh halinden de sıkıldım. bunun değişmesini istiyorum. şu hayatta bana en zor gelen şeylerden biri bazı şeyleri/durumları olduğu gibi kabul etmek. örneğin içinde yaşadığım, doğup büyüdüğüm bu ülkeyi kabul etmek şimdilerde çok zor. hükümeti, güç mercilerini, iktidar kavramını, insanların öldürülmesini kabul etmem mümkün değil. cahilliğin övüldüğü  şu günleri kabul edemiyorum. son bir buçuk senede benim başıma gelenleri kabul etmem mümkün değil. roboski'yi, soma'yı, ermenek'i, gezi'de çocukların öldürülmesini, hükümetin her şeyi cemaate yıkıp aradan sıyrılmaya çalışmasını düşününce çıldırıyorum. okulda sivil polis tarafından arkadaşlarımızın fişlenmesini, gizlice fotoğraflarının çekilmesini ve benim de bunları gördükten sonra etliye sütlüye karışmadan geçen günlerimi, başıma bir şey gelirse diye duyduğum korkuyu kabul etmem mümkün değil. hayat bu şekilde akıp gidiyor. başımıza hak etmediğimiz şeyler geliyor.  bizler iyi insanlarız. en azından iyi olmaya çalıştığımızı biliyorum. bunları hak etmiyoruz. doğru ve dik durmaya çalışan az sayıdaki insanı görünce başım yerden kalkıyor ve duygulanıyorum. böyle insanlar olduğu için bu ülke bir nebze çekilir kılınıyor. sonra bir şey oluyor -mesela ankara'da öğretmenleri dövüyorlar- ve tüm şevkim kırılıyor. bir şey oluyor ve içe gömüldükçe gömülüyorum. kişisel olarak bir şeyler yaşıyor, sağlık sorunlarıyla boğuşuyor ve yakın çevremdeki bir-iki arkadaşımla birlikte bir araya gelsek bizim de "funeral" isimli bir tribute albüm çıkarabileceğimiz bir yıl geçirdikten sonra kendimi toplamaya çalışıyorum. bunu elbette ki yine müzik dinleyerek yapıyorum. işte bu yüzden tekrar başladığım noktaya dönüyorum. hayatta müzik üzerine düşünmek, müzik üzerine yazmak belki de en anlamlı şey. en azından benim için öyle. onca üzüntüden, yaşamın kıyısına gelip de geri döndükten sonra yapabileceğim anlamlı çok az şey var. bunlardan biri de müzik. günler boyu yatakta yatarken yapabildiğim tek şey müzik dinlemekti. bu yüzden yine başladığım yerdeyim. bir süredir sözlü müzik de dinleyemiyorum. enstrümantel müzikle başka bir hayata kaçıyor ve orada kalmak istiyorum. kafamı temiz ve berrak tutmanın en iyi ve pratik yolu yazmak. başlangıç için de müzik iyi bir nokta. balmorhea'ın dream of thaw parçası bana eşlik ederken kendi çapımda bir şeyler deniyorum.

1 Aralık 2014 Pazartesi

şehir

uzun zamandır kendi ülkeme dair duyduğum his, ikinci dünya savaşı sonrası insanların hissettiği mutsuzluk, depresyon, umutsuzluk hislerine çok benziyor. benim ülkeye bakışım adeta savaş sonrası amaçsızlığı ve anlamsızlığı içeriyor.  gördüğüm ve duyduğum her şey öfkemi katlamaktan başka bir şey yapmıyor. her şey bu kadar kuralsız, başıboş ve canım öyle istedi oldu/ ben yaptım oldu mantığıyla ilerliyor ki bunların günlük hayatıma etkisinden kaçmam mümkün değil. durum bu şekildeyken kendi hayatımdan zevk alamaz, kafamı başka şeylerle meşgul edemez oldum. hepsi bir oyalanma gibi geliyor. saf bir eğlenme benim için söz konusu değil; çünkü o an gelip geçtikten sonra yine gerçek hayat ve yine sıkıldığım, kızdığım, beni mutsuz eden bu ülkeye dönüş var. başka bir yerde yaşamak varken mecburiyetler neticesinde istanbul'a geliş ve beraberinde gelen şehir mutsuzluğu da cabası. "köprüyü geçerken başımı kaldırıp bu ne güzel şehir aman allahım diyorum" ya da "o ne boğaz manzarası diye hayranlıkla bakıyorum" diyen bir sürü insanın arasında, "siz ciddi misiniz kuzum? aynı şehirden mi bahsediyoruz?" diye kendi kendime sorduğum çok oluyor. köprüyü geçerken aklımdan geçen tek şey "şehrin içine nasıl etmişler, yazık."  oluyor. şu ülkede yaşanabilecek son şehirlerden biri haline gelen istanbul, ucuzluğun, düzensizliğin ve betonlaşmanın örneği olmuş. işte, ülke nasılsa burası da böyle.  betondan başka bir şey göremediğim boğucu bir şehir. her yer bina, her yer  beton.  burada ve ülkenin her yerinde kalan ağaçları da kesen bir devletin, yeşile tahammül edemeyen insanların arasında geçen boğucu bir hayat.     

düşünüyorum ve nasıl yeşile karşı alerjisi olan insanlar olmuşuz anlamıyorum.  nasıl insanlar yetişmiş? bu nasıl bir kibir ve kendini üstün görmektir ki ağacı kesme hakkını kendinde buluyor? karadeniz'in güzelim su kaynakları üzerine hes'ler kurup, o kaynakları kurutuyor.  resmen ekosistemle, doğanın dengesiyle sistemli şekilde oynayan bir devletimiz var. doğayı bile kendi isteklerine göre şekillendirme çabalarına, bu yıkıcılık ve her şeyi yeniden kurayımcılıklarına anlam veremiyorum. doğanın bir gün isyan edip, herkesi ve her şeyi içine çekerek yok edeceğine ve böylece üzerindeki pisliklerden arınacağına inanıyorum. geçenlerde bir yaban domuzu istanbul'un merkezine inmiş. bu sadece bir başlangıç diye düşünüyorum. hesapsızca ormanlık alanları yok etmeler, ekosistemi ve içinde yaşayan canlıların doğal yaşamını bozmalar bakalım daha nelere sebebiyet verecek? rüzgarın ve güneş ışığının açısını değiştiren yüksek binalar, kirli havanın yaşadığımız şehrin üzerinde yığılıp kalmasına sebebiyet veren çukur bölgelerde yükselen şehircilik, iki tane ağaç gördük mü sevinecek hale geldiğimiz sokak araları ve daha nice zavallılık. neden buna mecburuz diye kendime soruyorum. buna mecbur değilim diyorum ve planlı şehirlere, merkezinde ucu bucağı olmayan parklara sahip yemyeşil şehirlere, sokağa çıktığımda güzelliğinden gözümü alamadığım şehirlere özlem duyuyorum. buralarda yaşayan insanlara özenip nefes alabildiğin bir alanda, ulaşımını bisikletle sağlayabildiğin bir şehirde yaşamanın kim bilir günlük hayatta insanı ne kadar mutlu hissettiren bir şey olacağını düşünüyorum. trafikle uğraşmadan, toplu taşımanın raylı sistemle son derece düzgün sağlandığı bir şehirde, tramvayla yan yana giden bisikletlilere özendiğim kadar pek az şeye özeniyorum. 

yeşil sadece camide olsun

yan yana olan şinasi ve akün sahneleri sonunda otel ve avm yapılmak üzere 23 milyon tl'ye karadenizli bir şirkete gizlice satılmış. talimatı çalışma bakanı faruk çelik vermiş. onca yıl direnildi ama buraya kadarmış. 

yılların tiyatro sahnesi şinasi ve yine 70'lerden 2000'lere kadar sinema, sonra ise tiyatro sahnesi olarak varlığını sürdüren akün, ankara tarihinin birer parçası. şimdi emek sinemasının başına ne geliyorsa aynısı onların da başına gelecek. annelerimizin, babalarımızın kuşağına kadar uzanırsak şehirde şinasi ve akün'e bir kere bile adımını atmamış insan bulmak zor. ankara ve tiyatro denildiğinde herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir konu vardır ki o da ankara'da tiyatronun algılanışı ve tiyatroya verilen önem, diğer şehirlerden farklıdır. ankara'nın cumhuriyet döneminde sıfırdan inşa edilmiş bir şehir olması; opera, bale ve tiyatronun şehrin kültürüne emek edilerek işlenmesi, her memur ailesinin ve ankara'ya okumaya gelen öğrencinin yolunun belli aralıklarla tiyatrodan, baleden, cso'dan geçmesi bu aktiviteleri ankaralı için özel kılar. burada her gece "acaba hangisine gideyim?" diye düşüneceğiniz bir konser yoktur; ama herhangi bir anadolu şehrinden farklı olarak haftada birkaç akşam son derece ucuz bir bilet fiyatına tiyatro, bale, opera ve cso'ya gidebilirsiniz. bütün bunları düşündüğünüzde şinasi ve akün sadece hafızamızı diri tutan birer mekan, ortak bellek ya da anılardan ibaret değildir, bir şehrin kültür ve sanatla olan bağıdır da. şinasi ve akün, 1930'larda ulus'tan başlayıp kızılay'a doğru yayılan şehrin merkezinde, ankara'nın ana bulvarı olan atatürk bulvarının üzerindedir. bunları otel ve avm'ye çevirmek demek şehrin karakteristik yapısına zarar vermektir. cumhuriyeti sevin ya da sevmeyin, ankara bir cumhuriyet şehridir. ahmet hamdi tanpınar beş şehir kitabında ankara için şöyle der: "ankara, istiklal şavaşından bütün mazisini yakarak çıkmıştır." bir istanbul, bursa ya da edirne gibi osmanlı yoktur burada. ankara'da hititler, selçuklular ve cumhuriyet vardır.


15 Kasım 2014'teki protestodan
***
önce binalara üzüldüm ama sonra düşününce kesilen zeytin ağaçlarının yanında iki bina neydi ki dedim. bir bina gider, diğeri gelir ama ya kesilen zeytinlikler? cinayetin işlenişi düşünüldüğünde, olayın taammüden adam öldürmekten hiçbir farkı yok. katillere bak, danıştay kararını haber almışlar, açıklanmasını beklemeden ne kadar kessek kardır demişler. resmen midem bulandı. diyecek lafım yok. bir de yalova'da kesilenleri gördük birkaç gün önce. bu gözler daha kaç ağaç cinayeti görecek?

internette rastgeldim, biri yazmış; egeliler için zeytin ağacı namustur diye. egeli değilim ama bunu anlayacak kadar vaktimi çocukluğumda kuzey ege'de geçirdim. ege'nin bir köyüne gidip de biraz zaman geçiren her kişi, zeytinin ne kadar kutsal bir ürün olduğunu bilir. zeytin ağacının ne kadar hassas, narin, kıymetli olduğunu görür. zeytinle uğraşan insan, ağacı kendi gözünden bile sakınır. bir zeytin fidesinin dikildikten sonra ürün vermeye başlaması için geçen zaman yıllarla ifade edilir. kendini mükemmel varlık olarak gören bu katiller, ağacın da hayvanın da kendi yaşamlarını devam ettirebilmek için var olduğunu sanır. oysaki evrende bir böceğin önemi neyse insanın da önemi o kadardır. ne daha az ne daha fazla. o yüzden onların anladığı dilden ifade edeyim. hani zeytin ağacı da insan için var ya, işte bu ağaçları kesenler, bir litre zeytinyağı elde etmek için kaç adet zeytine ihtiyaç vardır hiç düşünmemişlerdir bile. eminim hiç akıllarına bile gelmemiştir. kısa bir google araştırması sonucu ortalama ağırlıkta bir adet zeytini baz aldığımızda bir litre zeytinyağı için yaklaşık 1400 adet zeytine ihtiyaç olduğu çıkıyor. ya da ağırlık cinsinden bu 5 kg'a tekabül ediyor. yırca köyü muhtarı bir laf etti; "bundan sonra o zeytinler boğazlarından nasıl geçecek?" diye. adam olana en ağır laf, yutulmayacak demir bilye. 

internette dolaşan eserlerden biri. kim yaptıysa eline sağlık.

bütün bunlardan sonra hayat nasıl devam ediyor bilmiyorum. hiçbir şey olmamış gibi günlük yaşama devam etmek bana çok zor geliyor. bir yandan hayat akıyor ve sağlıklı olanın yaşayıp gitmek olduğunu biliyorum ama bir yandan da hiçbir şey içimden gelmiyor.

bir gece yarısı odtü'ye dozerlerle girdiler ve odtü ormanındaki ağaçları kesip oradan yol geçirdiler. adını da utanmadan koca koca harflerle yazdılar: "1071 MALAZGİRT BULVARI" diye.
ankara'nın iki büyük ormanlık arazisi vardı; biri odtü diğeri de atatürk orman çiftliği. ikincisine de saray diktiler, ormanı haritadan sildikten sonra üzerine sifon çeker gibi yapıp, adını da beştepe diye değiştirdiler.
3. havaalanı ayağına kuzey ormanlarını katlettiler.
karadeniz'de olabilecek en saçma şekilde küçük küçük hes'ler kurmak için suları kuruttular. 
validebağ korusunu harcıyorlar.
belediyesine, siyasetçisine bakılmadan ağaç kesildiğini bugün yalova'da da bir kez daha gördük. hepsi birbirinden mal adamlar, seç beğen al.
böyle sistemli bir yeşil yok etme operasyonu görülmemiştir. aferin çok güzel yapıyorsunuz. dostum p.'nin dediği gibi, hiçbir yerde yeşil kalmasın, yeşil sadece camide olsun.

bunların hepsi gerçekten çok ağır geliyor. içimde biriken öfke öyle derin ve güçlü ki daha iyi bildiğim bir his yok.