5 Mart 2013 Salı

a.


şu resmi görmek benim kalbimi kırdı. aslında niçin bende karışık duygular uyandırdı, net olarak bilmememe rağmen tahmin edebiliyorum. hikayenin arka planı değil, sadece fotoğrafta gördüğüm şeydi beni etkileyen.
...................
yaklaşık on gün önce bir rüya gördüm ve halen aklımda. rüyadan uyanınca ve gerçek hayata gözümü açınca gözümden yaşlar boşalmaya başladı. hüngür hüngür ağlamak gibi değil, sessiz ve yavaş yavaş yaşlar döküldü. rüyamda öyle mutluydum ki gerçek hayata uyanmak, içime tarifi imkansız bir mutsuzluk saldı. halbuki rüyamda dünyanın en mutlu insanıydım. ne kadar ilginç bir şey, gerçekte yaşamamamıza rağmen rüyalardaki hisler ne kadar da gerçek. hissettiğim mutluluk da son derece somuttu. en son ne zaman öyle mutlu olduğumu hatırlayamadığımdan dolayı kendimi çok kötü hissettim. tekrar uykuya dalmaya çalıştım, olmadı. o rüyanın içine girmeye çalıştım, kendi hayatımdan kaçmaya çalıştım. o saf ve yoğun mutluluğun çok çok azını bile hissedememek, şartların bunu olanaksız kılması beni kötü hissettiriyor. ben bütün güzelliklere açık olduğumu düşünmeme rağmen, hepsini bastıracak bir sorun her daim hayatımda ve hep benimle. ruh halimi etkileyen değişken benden bağımsız: annemin sağlığı. yeni güne uyandığımda aklıma düşen ilk bu oluyor ve sonra göğsümün üstünde bir ağırlık hissediyorum. hatta tam göğsümün arasından başlıyor, midemin hemen üstünde bitiyor. bu bölgede bir şerit halinde uzanan bir ağırlık hissediyorum. ben sadece eski hayatımı geri istiyorum. her şeyin biraz daha kolay olduğu, omzumdaki yükün biraz daha hafif olduğu (asla az değil) eski hayatımı özlüyorum. annemi özlüyorum. aslında kendi annemi de değil, anne kavramını özlüyorum. birinin en kıymetlisi olmayı, birinin her şeyden ve herkesten sakındığı yavrusu olmayı özlüyorum. basit bir aile hayatındaki huzurlu bir günde yer almayı, altmış yaşındaki annesiyle kahve içmeye gidenlerden olmayı, reklam filmlerindeki gibi bir aileye sahip olmayı isterdim. bu ailenin çocuğu olmak isterdim. fakat bütün bu fantazileri düşünerek kendimi üzmemem gerektiğinin farkındayım. insan imkansız şeyler uğruna kendini yıpratmamalı, gerçekçi olmalı. bugün, hayatımın bu evresinde başımdan geçen bu sağlık sorununa mantıklı ve soğukkanlı yaklaşabiliyorsam, bunun nedeni tanrıdan çok bilime dayanmamdır. aklımı koruyorsam bunun nedeni pozitif bilime yaslanmamdır. aldığım üniversite eğitiminden en çok bunu öğrendim; matematiğin, fiziğin, kimyanın içine girdikçe mantıklı ve soğukkanlı biri olmayı. hayatımın bundan sonrasında en önemli şeyin kendi geleceğimi kurmak olduğu sonucuna da bunları kullanarak vardım. hiçbir üzüntü, önümdeki hayata zarar vermemeli; çünkü lisansın son döneminde yapabileceğim çok şey var. aklımı koruyup, bütün bunları enine boyuna düşünmeli ve değerlendirmeliyim. ara sıra da kendime bunu hatırlatmalıyım; çünkü mutlu biri olmak istiyorum. 

24 Şubat 2013 Pazar

a. ve beth orton

a.
insan, annesinin biricik yavrusu olmayı bıraktığında hayatında bir sayfa kapanıyor sanırım. bırakmak derken büyümekten, başka bir şehre gitmekten ya da kendi hayatını kurmaktan bahsetmiyorum. koşulların elvermemesinden, senin ona değil de onun sana daha çok ihtiyacı olmasından ya da en basitiyle bu dünyadan göçüp gitmesinden bahsediyorum. birden bire kendini çocuk olmaktan çıkıp da yetişkin olarak buluveriyorsun. insanın annesiyle rolleri değişmesi çok travmatik bir durum. sonsuz sevginin kaynağı bir anda kuruyor gibi. kuruyor çünkü seni sevmek istese bile sağlığı elvermiyor, sevemiyor. annenden çok kendine üzülmeye başladığını fark edince utanıyorsun. içinde biraz bencillik olduğunu görünce başın öne düşüyor. "beni şimdi kim sevecek? ömrümün sonuna kadar hangi kollar bana açık olacak?" diye soruyorsun. ben başkasının sevgisini istemiyorum, anneminkini istiyorum diyorsun. annenin kolları seni artık saramaz olduğunda hissettiğin yalnızlığın tarifi yok. son zamanlarda aklıma geliyor, keşke bir kardeşim olsaydı diye. yalnızlığın ağlak ve üzücü bir şey değil de, sert ve soğuk bir şey olduğunu şimdi şimdi düşünmeye başladım. evin duvarı yıkılmış ya da çatısı uçmuş gibi. neyse diyorum, ömrümün en güzel günlerinin önümde olduğunu düşünmekten başka elimden bir şey gelmiyor. ne demişler, show must go on. 

beth

beth orton'un sugaring season albümünü sonbaharda çokça dinlemiştim ancak şu röportaja denk geldiğimden beri tekrardan dinlemeye başladım. bir müziğin/kitabın/filmin ardındaki gerçek hikayeyi öğrenince çoğunlukla o şeyi farklı değerlendiriyorum. öğrendiğim bilgi doğrultusunda o şeyle ilişki kuruyorum. belki iyi bir şeydir, belki kötü bir şey; bunu bilmiyorum. "bir sanat eseri, üreticisinden bağımsız değerlendirilmeli mi?" gibi tartışmaları uzmanlarına bırakıyorum. ben hikayelerden etkilenen bir insanım, tek bildiğim bu. neyse, beth orton'un bu röportajından çok etkilendim ve albümü bir de bütün bunları okuduktan sonra dinlemeye başladım. annesini ve babasını erken yaşta kaybetmesi, çocuğunu yalnız bir anne olarak büyütmesi, müzikten soğuması ve uzun süre eline gitar almaması, sonra bir adamı sevmesi ve onun sayesinde tekrardan müzik yapma şevkini bulması vs. gibi şeyleri öğrendikten sonra insanın hayata tutunma güdüsünün aslında çok güçlü bir şey olduğu üzerine kafa yordum. insan denilen canlı sandığımdan daha güçlü. hayatın da cezbedici bir şey olduğunu kabul etmek gerek. 

beth orton'un kızına dair söylediği şeyleri okurken, bahsettiği sevginin nasıl bir şey olabileceğini düşündüm. yani onu yeniden hayata bağlaması kısmı. aynı zamanda william faulkner'ın döşeğimde ölürken kitabındaki annenin dedikleri aklıma geldi. bire bir olmamakla birlikte, şu anlama gelen şeyler söylüyordu: "çocuğum olduktan sonra hiç yalnız kalamadım. evlendiğimde, yanımda kocam varken bile kaçabildiğim bir yalnızlığım vardı ama bebeğim olduktan sonra benim için kıymetli olan bu yalnızlığı yitirdim." gibisinden bir şeydi ve çok çarpıcıydı. acaba anneler, bir anlık da olsa ömürlerinin herhangi bir noktasında keşke doğurmasaydım diyorlar mıdır? yani akıllarından bir anlık da olsa, mikrosaniye bazında mesela, böyle bir şey hızlıca gelip geçiyor mudur?

beth orton röportajın bir yerinde şöyle bir şey diyor. çok tanıdık. artık kafamda belli bir hisse karşılık gelen bir görüntü oluşuyor. 

"I always remember once when I was a very little girl, with my mum and dad. We were driving through these endless flat fields and I was thinking all the time: what if I was out in that field on my own? The frightening and thrilling feeling of that stayed with me. I sometimes wonder if that was the beginning of the pull to escape that I felt."

madem bu kadar beth orton dedim, npr tiny desk kaydı sade ve güzel. bir dakika, o yalnız ve güzel miydi yoksa?

22 Şubat 2013 Cuma

bir romandan öğrendiğim

william faulkner'ın sayısız kere başlayıp her defasında ilk sayfalarında bıraktığım döşeğimde ölürken kitabını yeni bitirdim. ilk kez dört yıl önce okuma teşebbüsünde bulundum ve o zamandan bu yana da her yıl birkaç kere şansımı denedim. hiçbirinde kitabın içine girememiş, olan biteni anlamamış ve yirminci sayfaya ulaşamadan vazgeçmiştim. bunca yıl sanki zaman geçtikçe benim algım değişecek -gelişecek- ve ben daha iyi bir okuyucu olacağım, sabırlı ve kararlı olup, bu kitabı bitirebileceğim diye düşündüm. hep değişmeyi bekledim ve bunu umarak kitabın kapağını açtım. roman, birkaç gün önce yine aklıma düştü ve 2013'teki ilk faulkner girişimimi gerçekleştirmek üzere kitaba başladım. bu sefer kendimi farklı hissediyordum. geçirdiğim son birkaç ayın ardından hiçbir şeyi zorlamamak gibi bir tavır takınmaya başladım. hayata karşı daha yumuşakbaşlı olmayı denediğim bu dönemde, değişenin ne benim algımın ne de faulkner'a karşı tutumumun olduğunu gördüm. değişen benim kişisel tavrımdı. döşeğimde ölürken'in içine girmeye çalışmadım, bir süre anlamadan okudum. bir baktım, o benim içime girmeye başlamış. ben izin verdikten sonra da onu anlamaya ve sevmeye başlamışım. kitabı; zihinimi zorlayarak değil de, okuma eylemini bir tecrübeymişçesine görmeye çalışarak bitirdim ve sevdim. insanın hayatı boyunca aydınlandığını düşündüğü dönemler sayılı oluyor ve döşeğimde ölürken'i okumak da benim için öyleydi. kitabın bana anlattıklarından ötürü değil de tamamen kendimle ilgili şeyler açısından zihnimden silemeyeceğim bir tecrübe edindim. kendimi bir şeyin içine bıraktığımda huzur bulabildiğimi ve o şeyin güzelliğini takdir edebildiğimi gördüm. o yüzden yazdığım bu şeyler ne kitabın -kendi çapımda- bir değerlendirmesi ne de incelemesi. sadece benim kişisel macerama dair tespitlerim.

   sahibi kullanabileceğimizi söylemiş. sağolsun. thank you very much.

kitabı okuma esnasında internetten araştırmalar yaptım, kendime karakterleri tanıtıcı bir şema çıkardım ve bunun benzerlerinin defalarca yapıldığını gördüm. en güzellerinden biri de üstteki resimde olan aile ağacıydı. amerika'da liselerde çok okutulan ve üstüne tartışmalar yapılan bu kitap, şayet lisedeyken karşıma gelseydi ve detaylı bir şekilde okuyup inceleseydik acaba nasıl olurdu diye düşündüm. illa bu kitap olması gerekmiyor. bu şekilde bir eğitim sistemimiz olsaydı ne kadar farklı insanlar olurduk diye düşünmekten kendimi alamadım. bir dakika ya, dead poets society mi olduk şimdi? neyse.

bazı şeyleri neden ve nasıl yaptığını bilmeden yapma halini sorguladığım çok dönem oldu; ancak şu anda bunun gereksizliğini görüyorum. hayatta bazı şeyler sadece deneyimlememiz için var ve anlamamız çok da gerekmiyor. nasıl bazı filmleri anlamadığım halde seviyorsam, bazı şeyleri de anlamadan sevebileceğim sonucuna vardım. hayatın da böyle olduğunu ve belki de tümdengelim yöntemiyle, günlük hayatta karşılaştığım pek çok şeye de böyle bakabileceğimi düşündüm. sonuçta her şeyin içinde insan faktörü var ve insan istikrarlı bir canlı değil. bırak başka bir insanı, kendini anlaman bile mümkün değil. bunu bir arkadaşım çok güzel bir şekilde anlatmıştı: insanı modelleyebileceğimiz bir sistem olarak düşünürsek, bir sistemin kendinden daha gelişmiş bir sistemle ifade edilmesi ya da o sistem tarafından anlaşılması mümkün değildir, demişti. bu da benim aydınlandığım anlardan biriydi. bir sistem hep kendindinden daha basit şeylerle ifade ediliyor ve modelleniyordu, dolayısıyla bir insan olarak kendini ya da bir başkasını anlaman cidden mümkün değil. en fazla o sisteme yaklaşabilirsin, daha basit bir şekilde ifade edebilirsin ve bu da beraberinde bir sürü default hata getirir. kötünün iyisi işte.

12 Şubat 2013 Salı

#20


başkasına karşı çıkmak kolay da insanın kendine karşı koyması gerçekten zor. doğru ve mantıklı olanı bilmeme rağmen, içimdeki ataleti yenmek öyle zor ki. bir şeyler yapmak için çaba sarf ediyorum. okulun başlamasına seviniyorum çünkü böylece kafam daha iyi olacak. beni meşgul eden şeylerle uğraştım mı beni üzen şeyler biraz geride kalıyor. işim bitince bütün düşünceler, sağlık sorunları, kaygılar, gelecek kaygıları içime çörekleniyor ama şunu biliyorum ki ben az önce birkaç saat süren bir iş yaptım ve bu süreçte kendimi iyi hissettim. yani kendimi iyi hissedebildiğim bir zaman dilimi olabiliyor, bu mümkün. bunu bilmek bana derin bir oh çektiriyor. 

kendimi bırakmamak için çok çaba sarf ediyorum. insanların arasına giriyorum ve bu beni iyi ediyor. bazı insanların pozitif bir hayat enerjisi var ve ben bundan payıma düşeni almak istiyorum. bana da bulaşmalı. şu anda böyle olmam zor ama böyle insanların var olduğunu bilmek, ileride benim de onlar gibi olabilme ihtimalimi kendime gösteriyor. şu sıralar yalnız kalmak istemiyorum. düzgün beslenemiyorum ama yediğime içtiğime dikkat etmeye karar verdim. hayatımda hiç bu kadar unutkan olmamıştım. her şeyi unutuyorum. eşyalarımı bir yerlerde unutuyorum. hani ilkokulda ders kitabını unutunca, hoca "kendini de unutsaydın" derdi ya, şu anda ben de her an kendimi bir yerlerde unutabilirim. mesela en son okul kartımı kütüphanede unutmuşum, saatlerce okulun değişik yerlerini gezerek gün boyu gittiğim yerlerin izini sürdüm. en sonunda buldum. sonra beremi bir yerde unuttum ve nerede unuttuğumu bulamadım. bunun gibi çok şey var ve her şeyi bir yere not etmem gerektiğini fark ettim. ben unutkan biri değilimdir ama kafam o kadar meşgul ve enerjim hep başka bir yerde ki günlük hayatımın akışında resmen kafam tek çekirdekle çalışıyor. bu yüzden sağlıklı beslenmem lazım. daha doğrusu beslenmem lazım.

bir tek yüzmeyi severim. sıkılmadığım ve becerebildiğim tek şey budur. bir yıllık aranın ardından okulun havuzunda tekrardan yüzmeye başladım. bunun nedeni de tamamen içimdeki karanlık enerjiyi atmak. aklıma üç renk'te juliette binoche'un oynadığı karakter geliyor; acı duymasına rağmen yüzüyor falan. demek ki kendimi zorlamalıyım diyorum ve sırf kendimi daha iyi hissetmek için yüzüyorum. zaten fiziksel olarak insanın kendini yorması her zaman onu sakinleştiren bir şey. bazen ne yapıp ne yapmamam gerektiğini bilemiyorum ama kendimi fiziksel olarak yormam gerektiğinden çok eminim. bunu ancak kendime karşı koyabildiğimde yerine getiriyorum.

10 Şubat 2013 Pazar

dalgalar

bugün havluları evin içindeki çamaşırlığa asarken burnuma güneş yağını andıran bir koku geldi. bunun üzerine  zihnimde plaj, kumsal, deniz ve dalgalar çağrıştı. tam o anda bir dalganın altında kalıyormuşum gibi hissettim. göğsümde bir ağırlık vardı ve derin bir nefes aldım. evet, dedim, hissettiğim şeyi bu betimleme hemen hemen karşılıyor: dalganın altında kalacakmış gibi olmak. ne yapsam da göğsümün sıkışmasını tanımlayacak bir benzetme bulsam gibi bir arayış içinde değildim. ucuz ve ağlak edebiyat da olmasın, tamam ama ne yapayım, şu andaki ruh halimi az çok anlatan bu. az sonra bir dalga üstümden geçecekmiş gibi hissediyorum. iki sene önce bugünü düşündüğümde önümde duran gelecek alternatiflerinin üzerini çizmek durumunda kalıyorum ve bu beni çok üzüyor. annemin hastalığına mı daha çok üzülüyorum yoksa bu durumdan dolayı elimin kolumun bağlanmasına mı bilmiyorum. 

kafamda hep gitmek istediğim bir yer illa var ve her birine değişik insanların dahil olduğu değişik hayallerim var. kafamdaki fotoğrafı seyrediyorum ve bu bazen bana huzur veriyor, bazen de kalbimin korkuyla atmasına sebep oluyor. kalbim hızlı atıyor, geriliyorum, bir şey düşünemiyorum, kötü düşünceler beynime hücum ediyor. kek yapıyorum, kurabiye yapıyorum, yemek yapıyorum, biraz geçiyor ama sonra yine geliyor. temizlik yaptım, kopan düğmeleri diktim, ders notlarını konularına göre zımbalayıp şeffaf dosyalara koydum ama sıkıntım geçmedi. uzmantv'de hamur nasıl açılır videosu seyrettim ama sonra gözüm yemedi. hem zaten bir şey yapsam yiyecek insan yok ki. nevresimleri değiştirdim, bulgur ve pirincin olduğu çekmecede etrafa saçılan bulgur ve pirinç tanelerini temizledim, aynı anda okumaya çalıştığım kitapların hepsinden iki sayfa okuyup bıraktım. çantama tıktığım buruşturulmuş fişleri, faturaları çöpe attım. bütün bunları yaptım ama sıkıntım yine geçmedi. 

beynimiz bize ne oyunlar oynuyor. var olmayan bir güneş yağı kokusu beni nerelere getirdi? sonra dalgaları düşününce aklıma şu albüm resmi geldi. sanki ben de her şeye bir camın ardından bakıyor gibiydim. bir yerde güzel, ilham verici bir hayat var ama ben gerçekliğinden emin değilim, sorguluyorum ve koşullar elvermediğinden yanına gidemiyorum.

8 Şubat 2013 Cuma

kayıtsızlığın nedenini sor bir hele

avusturya edebiyatına ilgimin sebebi thomas bernhard'tır. onunla tanıştıktan sonra aynı kültürden başkalarını da okumak istedim. okuduğum diğer iki yazarla da karşılaştırınca, hepsinin ortak bir teması olduğunu anlayabildim. ikinci dünya savaşı sonrasında yaşayan insanların ne kadar umutsuz olduğunu, bir şeyleri değiştirmenin imkansız olduğunu anlamalarından dolayı hissettikleri yenilmişlik hissini ve karamsarlığı gördüm. benim şu anda kendi ülkem için hissettiğim de buna çok benziyor. tam olarak ne hissettiğimi ifade edemediğimden bu yolla bir benzetme kurmaya çalışıyorum. bu umutsuzluğumu anlatırken yanlış anlaşılma  kaygısı duyduğum için hislerimi çok da kelimelere dökemiyorum. ne sadece belli bir siyasi partiden veya politikadan ne de belli bir gruptan/topluluktan ötürü böyle hissediyorum. genç bir insan olarak bir şeyleri değiştirebilme gücü hissetmem gerekirken -en azından daha istekli olmam beklenebilirdi- benim kendi yaşadığım toprakta olanlara karşı hissettiğim kayıtsızlık sadece benim suçum olamaz. hatta gönül rahatlığıyla hiç suçum olmadığını söyleyebilirim. geçmiş yıllarda siyasetin gücüne daha çok inanırdım ama artık inanmıyorum. çevremde benim yaşlarımda daha heyecanlı insanlar görürdüm, artık görmüyorum. herkesin inancı ve ilgisi bir anda kesildi. herkes birden sadece kendi içine döndü. bunu bencillikle ya da vurdumduymazlıkla açıklamak kolaya kaçmak olur. kendimden yola çıkarak gördüğüm, kimsenin bir şeylere vicdan borcu duymadığı. öyleki bir olayda tepki göstermediğim için rahatsız olma eşiğini bile geçtim. özellikle son bir-iki senede bu duruma geldim. ispanya'da millet sokağa döküldüğünde ya da yunanistan'da gençler ayaklandığında vay be dedim ama hepsi geçti gitti. şimdilik vazgeçtim. bence bu ülke elindeki iyileştirici güç olabilecek gençleri kullanma potansiyelini çoktan kaybetti. bundan sonra kim ne yaparsa kendine gibi geliyor. çevremdeki arkadaşları görüyorum, herkes bir şeylere kırgın. kızgın bile değil, kırgın. bir şey olsa da gitsek diyorlar ve bunu derken her türlü aidiyet hissinden yoksunlar. aidiyet derken bahsettiğim milliyetçilik değil. içine doğduğun, kültürünü tanıdığın, yemeğini sevdiğin topraklara duyduğun yakınlık hissinden baskın güçte bir kırgınlık hissediyorlar.  nasıl diyeyim, en ünlü günümüz düşünürünün rasim ozan kütahyalı olduğu bir ülke düşün. öyle agresif, öyle gergin bir ortam işte. böyle bir yerde yaşamak cidden çok yorucu. günlük hayat başlı başına enerjinin büyük bir kısmını emiyor, kime ne anlatacaksın?

#19

1. cv'me yazacağım en büyük başarı, mutlu olmak için çaba sarf eden bir insan olduğum gerçeğidir. beynimin kimyasını bozmamak için çok çalışıyorum ama bir yerden sonra yorulduğumu hissediyorum. fiziken gelen yorgunluk bazen kolumu kaldırmamı bile güçleştiriyor ama inadına bir şeyler yapmaya çabalıyorum. bence hayat bir öğretmen olsa, sözlüme yüz verirdi; kanaat notu kullanır, beni geçirirdi. 


2. bu tatilde buddenbrookslar'ı okumak yerine parenthood izlemeyi tercih ettim. resmen bir derse çalışır gibi dikkatlice izliyorum. aile kavramına günümüzde geçen bir hikaye üzerinden bakmak istediğim için bunu yapıyorum. bir şeyler öğrenmek için izliyorum. hiç yukarıdaki resimdeki gibi bir aile sofrasına oturmadığım için benim açımdan epey öğretici bir dizi oluyor. 

3. annemin sağlığının iyiye gitmediğini doğumgünümü hatırlamamasından iyice anladım. üzüldüğüm ne onu bile bilmiyorum. bunun içinde biraz da bencillik var. otuz yaşıma geldiğimde ve diyelim hasta olduğumda, bana çorba yapacak bir annem olmayacak. yardım istediğimde gittiğim insanlar -şu anda olduğu gibi- arkadaşlarım olacak ve biliyorum ki herkesin bir gün kendi hayatı olacak. en sevdiğim insanların dünyanın değişik yerlerine dağılıyor olduğunu görünce üzüldüğüm şeyin biraz da bencillik olduğunu kabul ediyorum ama bu kadarına hakkım olduğunu düşünüyorum. ne kadar yorulduğumu anlatacak bir ifade bulamıyorum. her şeyi bırakıp gidip kafa dinlemek istiyorum ama bunun mümkün olmadığını biliyorum. sanki hiç istememe rağmen zorla bir çocuk sahibi olmuşum gibi hissediyorum. her şeyi tek başıma yapmak zorunda olduğum hayatımdan yoruldum. kafamdaki hayat ne zaman başlayacak bilmiyorum. 

4. yeşil çayı ne zamandan beri balla içtiğimi bilmiyordum ve bunu fark etmem anlık bir olaydı. ben hep bitki çayı içerdim ama yeşil çayın içine bal koyma işi ne zaman başlamıştı? sonra bir gün fark ettim, p. yeşil çayını balla içiyordu. meğersem bu alışkanlığı ondan kapmıştım. dostluklar böyleydi, bilmeden çok sevdiğim dostumun yaptığını yapmaya başlamışım.

5. günümüzde üretilen müziği dinleme isteğim her zaman baskınken, günümüzde üretilen edebiyata alakasız durmam bir çelişki mi bilemiyorum. bugün basılan bir kitabı okuma isteğim hiçbir zaman olmadı ve bu yüzden cidden iyi edebiyat ürünlerini kaçırdığım çok oluyor. hatta şöyle diyeyim, yaşamakta olan bir yazarın eserini okumama gibi garip bir refleksim var. bu bir tek bende var sanıyordum ama başkalarında da olduğunu görünce bir nebze rahatladım. bu huyumun kötü bir şey olduğunu düşünüyorum ama değiştirmek içimden gelmiyor. bugün halihazırda edebiyat yapan türk yazarlarından okuduklarımın hepsi, lise edebiyat hocam sayesindedir. zaten liseden bu yana da okuduğum güncel edebiyat ürünü bir elin parmakları kadardır. 

4 Şubat 2013 Pazartesi

michael kiwanuka

robert johnson ile yeni arkadaşım michael

michael kiwanuka'yı ilk kez bir dizide fon müziği olarak duyduğumda eski bir müzisyenden eski bir şarkı dinliyorum sandım. pekala 50'ler olabilirdi; 60'lar, 70'ler olabilirdi ama kesinlikle 2000'lerden değildi. araştırınca gördüm ki kendisi 24 yaşındaymış. en son bu kadar şaşırdığım an, king krule'nin benden hatırı sayılır derece küçük olduğunu öğrendiğim vakitti. bazı şeylerin yaşla bir ilgisi olmadığını böylece bir kere daha görmüş oldum. michael'ı görünce aklıma robert johnson geldi. yıllar yıllar önce ntv'deki bir belgesel serisinde bir bölümde kendisinin hayat hikayesine rastgelmiştim. kim olduğunu orada öğrenmiştim. hikayesi o kadar etkileyici gelmişti ki müziğine dair hiçbir şey bilmememe rağmen bir şekilde şarkılarını dinlemek istemiştim. cd'sini ankara'da bulamayınca, istanbul'a giden amcamdan rica etmiştim. robert johnson'ın müziğini o yaşta algılayabilecek kapasitede değildim ancak hayat hikayesi bir kere beni çarpmıştı işte. şimdi michael kiwanuka'yı görünce, kendisini robert johnson'a benzettim. sadece bir enstrümanıyla kendi şarkılarını söyleyen insanlara zaafım hiç bitmeyecek. ne dinlersem dinleyim, bir başına müziğini yapan bir adam/kadın gördüm mü kulak kabartmadan edemiyorum. michael gibileri gördüm mü de hayat ne güzel diyorum. böyle güzel müzikleri duymamış olsam üzülürdüm. son zamanlarda çok üzülmeme rağmen yine de hayat güzel, böyle insanlarla daha da güzel. bir laptop ekranından izlediğim canlı performansları bile içime memnuniyet salmaya yetiyor. 


"işte böyle bir insanım"

internet dünyasında ve sosyal medya denen yerde, tanıdığımı düşündüğüm insanların samimiyetine bile inanmakta zorlanıyorum. arkadaşım dediğim kişiler için bile böyle hissettiğim çok oluyor. facebook üzerinden herkes bir şeyler; şarkılar, filmler, gazete yazıları, haberler vs. paylaşıyor ve ben bu paylaşımların samimiyetinden emin olamıyorum. bütün bunları başkaları da görsün diye mi, yoksa "bakın, ben bunu da biliyorum. şu şarkıyı dinliyorum ve şu köşe yazarını takip ediyorum" demek için mi yaptıklarını bilmiyorum. facebook denen yerde bir şeyler paylaşmak bana o kadar saçma geliyor ki anlatamam. arkadaş listemin en fazla yüzde yirmisi arkadaşım olan insanlardır, gerisi bir şekilde iletişim halinde bulunduğum kimseler ve eğer iletişim halinde olmazsam da hiçbir şey kaybetmeyeceğim kişiler. şimdi ben sevdiğim bir şeyi neden bu yabancı insanlarla paylaşayım diyorum. neden benim içimde bir yere dokunmuş, gönlümde bir yer edinmiş şeyleri samimiyetim olmayan insanlarla paylaşayım? işte bu yüzden başkaları yapınca samimiyetlerine inanmakta zorlanıyorum. onlar belki benim gibi düşünmüyor, cidden hoşlarına giden bir şeyden başkaları da haberdar olsun istiyorlar ama ben bunun ayrımını yapamıyorum. birileriyle bir şey paylaşmak istediğimde mail atmak bana daha mantıklı geliyor. bir şarkıya rastgeldiğimde ve onu bir arkadaşımın da seveceğini düşündüğümde ona özel mail atıyorum. içine ona özel yazılmış iki cümle koyuyorum ve evet, çoğunlukla bir karşılık bekliyorum. bana hemen cevap yazması da gerekmiyor, üç ay sonra yazsa bile olur. beğendim ya da beğenmedim desin, fazlasını istemiyorum. toplu yapılan paylaşımlardan hoşlanmıyorum. benimle hiçbir yakınlığı bulunmayan yüz insana, "işte benim gönlümde nadide bir yer edinmiş şarkı" minvalinden bir bilgi vermeyi fazla açıklık olarak görüyorum. başkaları yaptığında da reflekslerinin, "politik görüşürüm bu/dinlediğim müzik türü bu/sinema anlayışım şu" gibisinden kendini tanıtmak olduğunu düşünüyorum. bence beni sadece yakın arkadaşlarımın tanıması yeter. 

27 Ocak 2013 Pazar

çoktandır görüşemiyorduk


uzun zamandır ilk defa gece dışarı çıktım. annemi yalnız bırakamıyordum, bu gece bıraktım. arkadaşlarla içmek o kadar güzel bir histi ki dünyanın en mutlu insanı oldum. kafam güzel olsun diye uğraştım, bir türlü olmadı. nasıl bir alkol eşiğim var bilmiyorum, bir türlü kafa olarak istediğim noktaya gelemiyorum. o seviyeyi yakaladığım an hayatımda sayılıdır. rahatlamak istedim, kafam iyi olsun istedim ama o noktaya gelemedim. işte o zaman da sadece midendeki sıvı kütlesini hissediyorsun. içimde bir deniz yüzüyor sanki, resmen sıvı sesini duyuyorum ama zihnim inanılmaz açık. eve geldim, yatağa yattım, ipod'u kulağıma taktım. gürültülü bir şeyler aradım ama bulamadım. sonra harici disc'i çıkardım, bütün smashing pumpkins albümlerini ipod'a attım ve başladım kulaklıkla dinlemeye. sesi son seviye açtım ve beynimin içinde sırayla siamase dream, adore, mellon collie çaldı. galiba iki saatten fazla olmuştur, sırayla dinledim. mellon collie'yi yarıda kestim, içimden geçenleri yazmak istedim. şu anda kafam istediğim noktaya geldi. en son ne zaman son ses müzik dinledim hatırlamıyorum. en son ne zaman smashing pumpkins albümlerini sırayla dinledim, onu da bilmiyorum. şu son iki saatte en iyi bildiğim şeyi yapmak gibi, en iyi bildiğim yere dönmek gibi bir deneyim yaşadım. orta son ya da hazırlık sınıfındayken tunalı pasajlarındaki çekme cd yapan müzik dükkanlarında geçirdiğim vakitler gözümün önüne geldi. pasajın iki kat altına inip de vardığın küçük dükkanlardaki müzik abilerini hatırladım. annemin yollamayacağı yerler. senden  75645657 yaş büyük adamlarla pasaj altlarında vakit mi geçirilir? halbuki hayatımın müziğe dair en çok şey öğrendiğim yılları. roll okuyoruz, internetten bir şeyler yakalıyoruz, sonra abilere gidiyoruz. acaba şimdi ne yapıyorlardır? smashing pumpkins'i de onlardan almıştım. kimseyle özdeşleştirmediğim, hiçbir ergenlik gönül macerasına bulamadığım billy ve arkadaşlarını, kırk yıldır konuşmadığım ama bir zamanlar çok iyi arkadaşım olan birine döner gibi dinliyorum şu anda. bir döneme ait hisler kalbime hücum ediyor. lisenin bahçesinde öğretmen evine karşı yapılan sohbetler, taşın üstüne oturarak geçirdiğimiz teneffüsler, tunalı'dan seğmenlere çıkan yokuş. "despite all my rage, i am still just a rat in a cage", bu bir bakış açısı ve ancak on beş yaşındayken güzel. bütün bu şarkılar belli bir döneme tekabül eden hisler. hiçbirini özlemiyor ve çağırmıyorum ama güzümden yaş gelmesini de engelleyemiyorum. kulağımda son ses smashing pumpkins ve bu ne güzel bir his. gençlik heyecanları ne güzel, gençlik hayalleri harika. buradan gideceğimi düşündüğüm zamanlar hissettiğim heyecanı bana hissettiren başka bir şey yok. halen zihnimin en derininde sakladığım hayal bu. ama hasta annemi nasıl bırakırım? bırakamam. peki bu gençlik hayalleri ne olacak?  bilmiyorum. 

bahçeli metrosu durağında kızılay'a gitmek için beklerken, yorulup da yere oturan arkadaşlarım gözümün önüne geliyor. dershaneye gitmeden önce hangi ucuz ve pis yerde yemek yiyelim tartışması yapıyoruz. gençlik hayalleri cidden de en güçlü imgeler. diyen doğru demiş, teenage dreams so hard to beat. bu lafı kafama kazıdığım için memnunum. bütün bunlardan sonra kafam olması gerektiği gibi güzel.