2 Temmuz 2017 Pazar

festival günlüğü

on dört günlük aradan sonra tekrar istanbul’dayım. öncesinde iki aya yayılan bir süreçte ankara’da geçen günler, hastane koşuşturmacaları, manevi olarak yıpratıcı bir süreç derken kendimi oldukça yorgun, hayattan bezmiş hissediyordum. neredeyse sekiz-dokuz ay öncesinden alınan bir festival bileti benim kurtarıcım oldu. araba için benzin neyse müzik de benim için aynı görevi görüyor. devam etmem için yakıt yerine geçiyor. bir de bu vesileyle eski dostumla görüşmek var tabii. artık hollanda’da yaşayan p. ile mezuniyetten beri üst üste birkaç gün geçirme fırsatımız olmamıştı. birlikte bir müzik festivaline gitmek, orada çadırda kalmak derken birbirimizin hayatını yakalama fırsatımız olacaktı.

hollanda’nın tilburg şehrine, best kept secret müzik festivaline gitmek üzere yola çıktım. bu festivale daha önce de gitmiştim ve memnun kalmıştım. öncesindeki iki günü den haag şehrini gezmeye ayırdık. dostumla orada buluştuğumda, bu şehir zaten benim için dünya üzerindeki en güzel şehirdi. öncesindeki aylarda hiç üzülmemiş gibi, hayatımın en güzel zaman dilimi o birkaç günmüş gibi özenle ve mutlulukla geçen günler bana tekrardan yaşama sevinci verdi. den haag, bizim lahey olarak bildiğimiz, deniz kenarına kurulu, yabancı nüfusu oldukça yüksek ve derli toplu küçük bir şehir. her yer ressam mondrian'ın izlerini taşıyor. 

çadır ortamı
festival müzik açlığımı giderdi. hayatımda ilk kez arcade fire’ı canlı izledim. gruba olan sevgim katlanarak arttı. birbirini tanımayan, birbirine yabancı insanların müzik çevresinde toplanmasının dini ritüelleri andıran bir yanı var. herhangi bir topluluğa ait olmaya en çok yaklaştığım an da bu anlar oluyor. arcade fire’ın yeni çıkacak albümlerinden yayınlanan ilk iki parça beni inanılmaz heyecanlandırdı. bowievari bir edayla, belli bir tema etrafında şekillenen kostümler, klipler beklentimi arttırdı. arcade fire beni hiç yanıltmadı, her çıkan albümle heyecanlandırmaya ve içine çekmeye devam etti. bu sefer de öyle olacağına inanıyorum. sonra ikinci defa radiohead’i canlı izledim. artık emin oldum ki benim için radiohead bir festival grubu değil. muhtemelen görece daha az kalabalık bir ortamda dinlemek ve izlemek daha keyiflidir. bunun bir sebebi de prensip olarak konserlerinde sahne görüntülerinin ekrana yansıtılmasını istemeyen grup üyeleri. hal böyle olunca takip etmek oldukça zor oluyor. fakat en az radiohead gibi bir grubu canlı dinlemek kadar heyecan verici başka bir şey daha var: daha önce hiç bilmediğim, adını bile duymadığım gruplarla ilk kez sahnede karşılaşmak. hele bir de seversem, hayranlıkla ve ilgiyle onları orada kırk dakika-bir saat dinlemek. benim için bu senenin keşifleri kikagaku moyo ve circa waves'di. biri japon psychedelic müziği, diğeri ise arctic monkeys'in ilk zamanlarını andıran liverpoollu bir grup. 

kikagaku moyo
ismini hep duyduğum ama ilk kez dinleyebildiğim chris cohen’i de defterime not ettim. deerhoof’tan bilinen ancak şimdi solo olarak kariyerine devam eden chris cohen’in tanıdık bir havası var. çok amerikan ve oldukça güzel. bir lise sevdası olarak arab strap’i de dinleme fırsatım oldu. aidan moffat halen cool ve karizmatik. tok sesiyle koca sahneyi dolduracak kapasitede. bir de şirin mi şirin, eğlenceli mi eğlenceli metronomy var. hafif bir 80’ler esintisi ve kaliteli pop ile kalabalıkları coşturma becerisi olan metronomy, canlı performanslarını imkan oldukça izlemek isteyeceğim bir grup. bunun haricinde agnes obel ve üç kadından oluşan ekibine rast geldim. agnes obel’in son albümü oldukça güzel, müzikal açıdan deneysel ve cam teması üzerine kuruluydu. sanırım festival atmosferinden olsa gerek, bu tarz müziği böyle bir ortamda dinlemektense salon iksv gibi bir ortamı yeğlerim. 

chris cohen
kafamda belli bir amerikan müziği var ve real estate bunu çok güzel temsil ediyor. biraz aklı havada ama derslerine de çalışmayı ihmal etmeyen öğrenci müziği gibi olan bu havayı seviyorum ve real estate de bana beklediğimi verdi. esas adam martin courtney daha önceden ducktails ile birlikteydi. şimdi böyle de gayet güzel devam ediyormuş, görmüş olduk. hayalkırıklığına uğradığım floating points, evde dinlerken son derece caz tınılarına sahipken, sahnedeki solo performansı benim için bir dans müziğinden ibaretti. sonuç olarak güzel bir festival deneyimi geçirmiş olmaktan memnunum. benim için en öne çıkan deneyim arcade fire olmakla birlikte; festival ruhunun verdiği gençliği, müziğin verdiği fiziksel yorgunluğu her şeye yeğlerim. daha büyük festivallerdense bu tarz ufak olanları tercih etmeye devam edeceğim. şimdi önümüzdeki sonbahar için bir slowdive konseri biletine sahibim ve bu demek oluyor ki ölmemek için en azından bir sebebim var. 

22 Mayıs 2017 Pazartesi

mark rothko: bir sanat eseri olarak yaşamın kendisi


hayatımda ilk kez bir mark rothko eseri görmem dört yıl önceydi. kendisinin ismini duymam da aynı ana tekabül ediyordu. berlin modern sanat müzesinde, geçici olarak sergilenen rothko seçkisine denk gelmiştim. o günü çok iyi hatırlıyorum. rothko resimleri bana hiçbir şey ifade etmemişti. etmediği gibi müzeyi birlikte gezdiğim p. ile bu resimlere gülmüştük de. kat kat boya atılmış devasa duvarları andıran tuvallere karalanmış bir, iki, üç renk. altındaki renkleri göremeyecek hale gelinceye kadar atılan boyalar. o günden aklımda kalan sarı, kırmızı, turuncu renklerdi. "bunu ben de yaparım" demek değil de ne bileyim, amacı neydi, duvar boyamaktan farkı ne ki gibi şeyler düşünmüştüm. anlamadığım için diyebileceğim başka bir şey yoktu. ama defterime not etmişim. yanına da soru işareti koymuşum. 

aradan geçen yıllarda rothko karşıma çıkmaya devam etti. en büyük rothko seçkilerinden biri olduğunu sonradan öğreneceğim resimler, tate modern'de karşıma çıktı. hatta gördüğüm an bu resimlerin kendisine ait olduğunu bilemedim. tek diyebildiğim, bu resimler berlin'deki o adamın eserlerine ne kadar benziyor demek oldu. duvara yaklaştığımda aynı ismi gördüm. fakat bu resimler sarı-kırmızı-turuncu değildi. bu sefer siyaha çalan lacivert, kopkoyu kırmızılar, simsiyah iç karartıcı boyalar vardı. yaşım daha büyüktü ancak ruh halim bu eserleri anlamaya elverişli değildi. oldukça mutluyken böyle bir karanlığın içine girmek istemedim. ama yine de resimlerden birinin fotoğrafını çekip, bak yine kimi gördüm temalı bir mesajla p.'ye yolladım.

sonra tam bir sene önce d.'yi ziyaret etmek üzere onun yaşadığı şehre gittim. her türlü modern sanat olayında bir mimar olarak benden fazla şey biliyordu. bana yaşadığı şehri, o şehrin inanılmaz geniş caddelerini, adeta bir açık hava galerisi haline gelen sokakları gezdirirken konu nerden ve nasıl geldiyse rothko'ya geldi. ben o adamı bir türlü anlamadığımı ve yaptığı işlerin bana bir anlam ifade etmediğini söylediğimde bana ressamın hikayesini anlatmaya başladı. rothko altmış yedi yaşında intihar eden biriydi. bütün resimlerini kronolojik olarak yan yana koyduğunda bu intiharın gelişini adım adım gözlemleyebiliyordun. bir ölüm bir ömür boyunca ancak bu kadar net olabilirdi. yaşarken ölmek denilen şey, mark rothko'nun yaşadığı hayatın ta kendisiydi.



rothko, rus yahudisi bir aileden gelmekteydi. 1910 yılında, henüz beş yaşındayken ailece amerika'ya göç etmişler. kısa bir süre sonra, çocuk sayılacak yaştayken babasını kaybetmiş. çocukluğunda ailesini geçindirmek için manav olmuş, gazete satmış. hep yoksulluk ve sefalet içinde geçen hayatı, resimlerinin maddi değer bulamamasıyla devam etmiş. yahudi bir göçmen olarak ismini marcus rothkovitch'ten mark rothko'ya çevirmiş. kariyerinin başında figüratif resimler yaparken, yıllar içinde kendi tarzı olan tek renkli kocaman dikdörtgenler çizmeye başlamış. renkler başta sarı-kırmızı-turuncuyken, yıllar içinde koyulaşmış. tüm renkler gittikçe siyaha yakın bir hal almış. neredeyse siyah bir kırmızı, siyah bir mavi ve mor. tüm hayatı boyunca gözü sebebiyle sağlık sorunları yaşamış. bir ressamın tam görememesi çok trajik değil mi?  1964 yılında, hem zengin bir iş adamı/iş kadını hem de büyük bir sanat koleksiyoncusu olan karı koca dominique ve john de menil, mark rothko'ya houston'da sıfırdan yapılacak bir şapel için eserler yapmasını teklif etmişler. onu tamamen özgür bırakmışlar. rothko üç yıl içinde devasa boyutlarda tam on dört adet tablo yapmış. hepsi de karanlık, koyu ve etkilendiği ressamlardan biri olan rembrandt’ın eserleri gibi siyah olmuş. resim yapmayı dini bir ibadete benzettiğini söyleyen rothko tabloları bitirmiş,  şapelin açılmasına bir seneden az bir zaman kala, 1970 yılında, altmış yedi yaşındayken bileklerini keserek intihar etmiş. tıpkı yirmi iki sene önce hocası arshile gorky’nin yaptığı gibi.

bu şapel; tarihte daha önce görülmemiş bir özellikte, duvarları rothko eserleriyle bezeli sekizgen bir yapıda ve tüm dinlerden bağımsız, herkese açık bir yer olarak bugüne kadar gelmiş. rothko'nun son eseri, bir nevi magnum opusu olarak tanımlanan şapelin düsturu açıldığı günden bu yana "insanlığa ve sanata adanan bir yer" olarak belirtilmiş.


rothko chapel
tüm bunları öğrendiğimde rothko'nun hikayesinden etkilendim. zaten kim olursa olsun, bir insanın hikayesini, çektiği acıları öğrenince etkilenmemek mümkün değil. bir nevi kendi hayatını sanat eseri haline çeviren rothko; sağlığının elverişsizliğine, gözünün tam görmemesine rağmen yapmış bunu. tüm eserleri bir araya getirilip, arka arkaya sıralandığında bir insanın yavaş yavaş ölmesini görebiliyorsunuz. aslında tıpkı bizim gibi. yaşarken ölen hücrelerimiz, yaşlanan cildimiz, gözlerimiz, kalbimiz gibi. rothko bunu vücuda getirmiş. bir zaman şöyle bir söz söylemiş: "hayatta en korktuğum şey, bir gün siyahın kırmızıyı yutmasıdır." 

sonunda yutmuş.

rothko resimlerinden seçmeler:


1950 ve 1952 yıllarından
1953, 1955, 1957 yıllarından
1957, 1959, 1960 yıllarından
1962 ve 1963 yıllarından
1968,1969, 1970 yıllarından

yaşama uğraşı

hokusai, inume pass in kai province 

yaşamın kendisine ve yaşamaya odaklanmak büyük azim ve cesaret istiyor. iç dünyamız, bize biraz yakın hayatlar, sonra daha uzak olanlar yaşama ket vuran sayısız duygu, düşünce ve eylemle çevriliyken bu azmi ve cesareti toplamak hiç kolay değil. gerçekten hiç kolay değil. büyük bir mücadele gerekiyor. yaşama eylemini gerçekleştirmek bitmez tükenmez bir mücadele işi. hakkını vererek yaşamak herkesin becerebildiği bir şey değil. hakkını verebilmek derken de keyif almak, almaya çalışmak, her anın kıymetini bilmekten bahsetmiyorum. dediğimin bunlarla alakası yok. imkânlara, paraya, sosyoekonomik ya da sosyokültürel faktörlere bağlı da değil anlatmak istediğim şeyler. hayata teğet geçmek, onun içine girmekten daha kolay. çoğumuz da bunu tercih ediyoruz. duygularını yaşayamamaktan tut, hissedememeye, acının de sevginin de içine girememeye kadar bir sürü şeyin hakkını verememekten bahsediyorum. bu da bir nevi yaşarken ölmek gibi geliyor. bir tür intihar. aklımda bir süredir bunlar dönüp duruyordu ancak chris cornell'in gidişini öğrenince yaşarken ölmek üzerine düşündüm. intihar sadece fiziksel olarak olmuyor, geri kalan birçok kişi için yaşarken ölmenin bir yolu gibime geliyor. 


insanın kendi başına baş etmesi gereken bir boşluk hissi var.  ölüm de bu boşluğun betondan heykeli gibi karşımda duruyor. devasa bir heykel. yarına dair, geleceğe dair net olan tek şey bu: ölüm. hücrelerimiz ölüyor, organlarımız yaşlanıyor, elde kahverengi lekeler bitiyor. cilt on sekiz yaşından sonra eskimeye başlıyor. beynin işlevi yirmi yaşından sonra, akciğerinki ise otuzdan sonra azalmaya başlıyor. kemikler otuz beşte, kalp kırkta, böbrekler elli yaşında yaşlanmaya başlıyor. gerçeklik bu şekilde önümde dururken ölümsüzlük, ölümden sonra yaşam gibi şeyler ilgimi dahi çekmiyor. üzerine kafa yormaya değer görmüyorum. aslında bir makine olduğumuzu biliyorum. fiziğin, matematiğin ve kimyanın yardımıyla varlığımı, bedenimi algılamaya çalışıyorum. mühendisliğin bana öğrettiği en felsefik kavram olan entropinin, evrene dair yaptığı müthiş estetik açıklamaları aklımın hep bir köşesinde tutuyorum. her şey düzensizliğe evriliyor, her şey eskiyor, her varlık yaşlanıyor. hem de geri dönülemez biçimde. termodinamiğin diliyle irreversibly olarak.

beynim yaşlanıyor olsa bile ve on beş yaşındaki kadar hızlı şekilde matematik problemi çözemesem bile zihnimin hiç unutamayacağı şeyler var. güzel anılar. bana kalacak olan hep bunlar, bundan çok eminim. bazı güzel hislerin nasıl bir şey olduğunu hatırlamıyor olabilirim ama o an, orada mutlu olduğumu bileceğim. çocukluğumun uzun yaz öğleden sonralarını, kanepede uzanırken seyrettiğim tül perdeleri, annemin başımı okşayışını, amcamla dinlediğimiz müzikleri, dost buluşmalarını, teneffüs aralarındaki tatlı heyecanları, heyecanla beklediğim konserleri, başkent öğretmenevinin en tepesindeki manzarayı, dinlediğim müzikleri, sırtımdaki eli, boynumdaki sıcaklığı, sevgiyi ve daha çok sevgiyi hep hatırlayacağım. yaşama anlam kazandırmak mı dersiniz, ne dersiniz bilmiyorum ama insanın zavallılığı böyle şeylerle biraz azalıyor. aksi takdirde bu boşluk hissi dipsiz bir kuyu.

insanın bu ölümlülüğünü bilerek, kendi varlığından daha büyük bir şey için çabalaması beni kifayetsiz bırakıyor. mesela nuriye gülmen ve semih özakça’nın açlık grevi. bu ölümlü bedeni bir amaç için kullanarak bir şeyler için çabalamak bana inanılmaz geliyor. düşününce gözlerim doluyor. insanın kendi tabiatına başkaldırması, bu iradeyi göstermesi ne büyük bir eylem diyorum. günlük hayatta çok basit olan bazı şeyler bana zor geldiğinde ilham almak için bazı kişileri düşünüyorum –şu sıralar nuriye ve semih-. biraz kendimi ayıplamak için. herkesin hayatta büyük bir ideali, ulvi bir görevi olmak zorunda değil. fakat bir şekilde kendi varlıklarından daha büyük işlere kalkışan o kadar çok insan var ki. pek çok konuda, pek çok farklı sebeple. socrates bu yolda öldü, bruno öleceğini bile bile sözünden caymadı, galilei zindanlarda çürüdü, martin luther king elbette öldürüleceğini tahmin ediyordu, tıpkı başka coğrafyalarda öldürülen gazeteciler ve aktivistler gibi.

kendi çocukluğumu düşündüğüm gibi bütün bunları düşünüyorum. kendime ettiğim telkinlere rağmen insan beyni bir noktada yoruluyor. bedenim yoruluyor. beyin kimyamızın dengesi bozulduğunda allak bullak olan canlılar olduğumuz gerçeği ne yaparsak yapalım değişmiyor. çalışan ve zamanla yıpranan bir makine gibiyiz. tabiatımız her makine gibi stabil halde işlemeye, uzun yol motoru gibi bir kere çalışınca dur kalk yapmadan dönmeye uygun. ama beynim, ah bedenime ağır gelen beynim beni yarı yolda bırakıyor. 

yaşam gerçekten de yazarın o meşhur günlüklerindeki gibi bir uğraşmış. bitmek bilmeyen bir uğraş.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

çok fazla his

şu hayat ne garip. kafama vura vura bana yaşamayı öğretiyor. kendimi böyle bilmezdim, yaşım ilerledikçe daha umutlu bir insana dönüşüyorum. yaşadığımız onca şeye rağmen, bu ülkeye rağmen, kendi eğilimlerime rağmen,  umut etmeden var olamayacağımı anlamış bulunuyorum. tüm hayatım boyunca en korktuğum şey, psikolojik açıdan genetik mirasımın altında ezilmek, derin depresyonlarda kaybolmak ve hayattan elini eteğini çeken bir insana dönüşmek oldu. tam karşımda bunun bir örneği dururken, benim hayattaki motivasyonum bir şekilde karamsarlıkta ve eylemsizlikte boğulmamaktı. kendimi tanıyorum. böyle şeylere oldukça meyilli bir insan olduğumu biliyorum. geçmişte böyle tecrübelerim oldu. üstelik ne kısa süreli ne de sadece birkaç seferlik şeylerdi. belki o yüzden çok müzik dinledim, bilmiyorum. ama defalarca dalgaların altında kaldığımı hissettim. uzun yıllar bunları paylaşmaktan çekindim; çünkü bahsedersem olmak istemediğim kişi olduğumu kabullenecektim. o zamanlar utanıyordum. şimdiyse umut edebilen, mücadele eden biri olmak istiyorum. on yıl önce böyle bir isteğim yoktu. beş yıl önce de yoktu. fakat son iki-üç senedir var. bilim kendimi bildim bileli hayatımın orta yerinde durmasına rağmen, bana bunları öğreten bilimin ürünü olan ilaçlar değildi. en azından ben öyle olduğunu düşünmüyorum. hayat öğretti, sevmek öğretti, dinlediğim müziklerde hissettiğim heyecan öğretti, sonra bir de dostluk tabi. üç gün önce gece vakti, açlık grevindeki nuriye gülmen'in röportajını okudum. başladığım güne göre daha umutluyum diyordu. nasıl böyle bir şey olabilir demedim. onun beslediği umudu anladım. ifade edemedim ama anladım. umut etmekten başka çarenin olmadığı bir anda; gökyüzünün, ağacın, hayvanın halen güzel olduğunu bilmek gibi bir şeydi. sen nasıl olursan ol, güzelin güzelliğinden bir şey eksilmiyor işte.

bütün bir hafta uykusuz, yorgun ve endişe içinde geçti. rüya gibi diyeceğim ama güzelliğinden ötürü değil, uykulu halden. ama ne yalan söyleyeyim bir yandan da güzel bir sebebi de vardı: slowdive'ın son albümü. belki birkaç yıldan beri ilk kez müzik açık uyudum. kulağıma kulaklığımı geçirip uykuya daldım. geçmişte hep yapardım. kulaklıkla uyumaya başladığımda ortaokuldaydım. sağlıksız olduğunu biliyordum, annem uyarıyordu ama ben hep yorgan altında gizli gizli dinliyordum. ne zamanki iş hayatına girdim, o zamandan beri tıpkı yetişkin bir insana yakışanı yaparak, kulaklıkla uyumayı bıraktım. şimdi bazen yeterince iyi duyamadığımı düşündüğüm zamanlar oluyor. acaba sebebi yıllar boyu kulaklıkla uyumam mı diye içimden geçiriyorum.

gündüzlerin, hele hele sıcak bahar ve yaz günlerinin koskoca bir hiçliğe dönüştüğü oluyor. bu sıcak havalar evvelden beri bana sıkıntı veriyor, beni depresif yapıyor. bir yandan endişe içinde bekliyorum ama bir yandan da hayattan kopmak istemiyorum. hafta sonu tekrardan ankara'ya gittim. hem annemi görmek için hem de lise arkadaşımın düğününe katılmak için. aslında kendimde bir düğüne katılacak enerjiyi göremiyordum ancak evlenecek kişi benim için çok kıymetli biriydi. üstelik bu tuhaf, buhranlı günlerde bir de benden düğün playlisti hazırlamamı istemişti. hayatımda ilk kez böyle bir şey yaptım. büyük bir heyecanla birkaç günde bir şeyler bir araya getirdim. sağ olsun o da beğenmiş, bu müzikleri kullandı. o kadar duygulandım ki. ben bu aralar hiç üzüntüden ağlamadım ancak mutluluktan gözlerim çokça doldu. saçma sapan yerlerde, ofiste, bir arkadaşımın telefonunda, birinin yazdığı bir mesajda. sevildiğimi hissettiğim her an gözlerim doldu. bu nedenle nasıl desem, üzülmeye fırsatım olamadı. çok değişik duygu durumları içerisindeyim. aslında üzgünüm ama günlük hayat içindeki güzellikleri yakalamaya çalışıyorum. kulağıma kulaklığımı takıp tüm gün masamda oturayım, hiç sorun değil; ama çok konuşmayım istiyorum. ben böyle derken, düğün gecesi sevdiğim insanların yanındayken uzun zamandır alkol ile gelmediğim bir seviyeye geldim. nasıl mutlu olduysam tarifi mümkün değil. yani çok tuhaf. bir yandan aklım annemde ama bir yandan da şu hayatta en sevdiğim insanlardan birinin mutlu bir gününde yanında olduğum için mutluyum. hayatta kaçırmak istemediğim anlar var ve bu da onlardan biri. bu dalgalanmaları açıklayamıyorum. sadece tek diyebildiğim, çok fazla şey hissediyorum. çok fazla. insanlar arasındaki güçlü bağlar beni duygulandırıyor. insanlığı kavram olarak seviyorum. özele indiğimdeyse yaşım ilerledikçe insanlara olan tahammülüm azalıyor. ama yine de sevdiğim çok insan var. yanlarındayken kendimi yetişkin olarak görmediğim insanlar. böyle derken, nasıl diyeyim, sorumluluk almamak ya gerçeklikten kaçmak gibi değil; daha çok yanlarındayken içimde dağlarda tepelerde koşturma potansiyeli bulunan heidi'nin çıktığı insanlar diyeyim.

hayat benim için ilginç ilerliyor. olumsuzluklar, talihsizlikler oldukça iyi şeylerin ve iyi insanların kıymetini bilmeye daha çok gayret ediyorum. kötü şeyler oldu diye yorgan altına girmiyorum. çünkü artık bundan yoruldum. bu kadarını öğrenebildim. bu benim için büyük bir gelişme. zihnimi rahatlatacak, endişe ve kaygılarımı azaltacak şeyler yapmaya çalışıyorum. bir süredir kafam hep bulanık. uykularım bozuk ama müzik bunlara iyi geliyor. slowdive dinliyorum. oradan shoegaze albümlerine dalıyorum. youtube'da yeni albüm için yapılan tek cümlelik yorumları okuyup, +1'imi basıyorum. slowdive kalbimi aşkla, hormonla, rüyalarla ama illa ki hep gece vakti kırıyor. bunu da çok güzel yapıyor.

7 Mayıs 2017 Pazar

annem de çok tanıdık, slowdive da

gece saat on ikiyi geçmekte, ankara'daki evimdeyim. önümde bir kase yoğurt, içine yulaf ezmesi döktüm, yiyorum. günlerdir yeme düzenim çok bozuldu ve tekrardan yoğurda döndüğüm için memnunum. son haftalar nasıl geçti anlamadım. istanbul-ankara arası git geller beni fiziken yordu. annem hastanede ve duygusal olarak oldukça yıprandım. yaşadığım şeyleri tekrar yaşıyor gibiyim. elimden bir şey gelmemesi, artık ankara'da bile olmamam, anneme yardım edememem beni çok üzüyor. kendimi kafkaesk bir dipsiz kuyuda, devlet hiyerarşisi ve uygulamaları arasında kaybolmuş hissediyorum. annem iki haftadır hastanede ve henüz bir işlem yapılmadı. sadece bekliyoruz. sorduğumda aldığım tek cevap, bekliyoruz. bu süreçte yeni bir ilaç ya herhangi bir tedavi de yapılmıyor. cevap gelmesi gereken bölümden cevap bekliyoruz. bir cevap neden iki haftada gelmez, bunu anlayamıyorum. bu durum annemin hassas psikolojisini etkiliyor. bundan çekindiğimi söylediğimde "merak etmeyin, burada bir psikiyatri kliniği var" dediler. bir de üniversite hastanelerinin böyle yavaş olduğu ve memnun değilsem hastamı alıp başka bir yere götürebileceğim söylendi. o kadar üzüldüm ki, o kadar üzgünüm ki. olabilecek en kibar ve düzgün şekilde derdimi anlattığım doktor bana bu cevabı verdi. hiçbir şey diyemedim. geldim eve ağladım. bütün gece ona neden orada güzel bir cevap veremedim diye kendimi yedim. ne diyebilirdim diye aklımdan en uygun cümleyi kurmaya çalıştım. seviyemi koruyarak ama bir şekilde bu cevap tarzının çok yanlış olduğunu da kendisine belirterek ne diyebilirdim diye düşündüm. halen bile beynimin içinde bu laf dönüp duruyor. bir titreme geliyor. sonra iş yerinde geçen aylarda müdürümle yaptığım tartışma aklıma geliyor. orada tam bir kahraman gibi iki katım yaşındaki adama oldukça sert sözler söylemiştim. doğru muydu, bilmiyorum; ama şimdi büyük ihtimalle benden küçük bir doktora üzüntü içinde tek kelime bile edemedim. çünkü konu annem olunca gözlerim doluveriyor.

dün ankara'ya gelirken slowdive'ın yeni albümünü dinledim. yirmi iki yıl aradan sonra çıkardıkları yeni albümlerini. uçaktan indim, hastaneye gittim, gece geç saatte eve döndüm. yollarda geçen zamanda bu albümü dinlemeye devam ettim. şimdi saat gece 01.33 ve ben yine aynı albümü dinliyorum. laptopumun başına geçtim, okulla ilgili şeyleri tamamlamaya çalışırken bu rüya gibi albümün içine gömüldüm. ara sıra ağlayasım geliyor ama bu müziğin güzelliği beni sakinleştiriyor. hatta ne kadar güzel bir albüm olduğunu düşünürken, kendimi google görsellerde slowdive fotoğraflarına bakarken buluyorum. yıllar boyu süren dostluklar, tekrar bir araya gelip albüm yapmalar... ben şu anda lisede ve üniversitede ders çalıştığım masamdayım. sağımda üniversite yıllarından kalma okul kitapları, hayvan gibi termo, karşımda romanlarım, çekme cd'ler, birkaç saat önce pelin beni aradı, dört sene önce bu masada birlikte bitirme projesi yapıyorduk. annem yine hastaydı. hastaneden yeni çıkmıştı. bilmiyordum ki birkaç ay sonra tekrar girecek... geceler boyu müzik dinleyerek ders çalıştık. slowdive bana, ankara'daki odamda, öğrencilik masamda bütün bunları hatırlatıyor. nasıl da denk geldi, iyi mi yoksa kötü mü bilmiyorum. ama inanılmaz nostaljik geçen bir hafta sonuna geçmişten çıkagelen sadece benim yaşadıklarım değil; bir de slowdive var. adeta deja vu'nun içindeyim. olacakları biliyor gibiyim. slowdive'ı da çok iyi biliyorum. her şeyiyle, her bir gitar melodisiyle çok tanıdık. tanıdıklık hissinin verdiği güven duygusu. slomo, sugar for the pill, no longer making time -o ne güzel bir gitar kathy-, ah o bitiş: falling ashes. 

bu kadar yıpranmışlığın içinde kendimi slowdive'ın 2017 tur tarihlerine bakarken buluyorum. belki annem hastaneden çıkar, üstelik de çok sağlıklı çıkar. sonrasında da kötü hiçbir şey olmaz. ben şu anda ödevini yapmaya çalıştığım dersi geçerim. sonra yaz gelir. yıllık iznimden birkaç gün alır, belki slowdive'ı bir yerlerde yakalarım. mevcut koşullarda bu hayali bile kuruyorum. hem çok üzgünüm hem de bu müziği dinlediğim için mutluyum. 

20 Nisan 2017 Perşembe

biyopsi

tree of life filminden

akşam eve geldiğimde önümde sıcak bir kap yemek bulduğum günleri özlüyorum. gerçek yalnızlığı; sırtımı sıvazlayan, başımı okşayan, başucuma bir bardak su bırakan ailemi özlediğimde hissediyorum. ölüm beni korkutuyor. daha önce böyle şeyleri bu denli yoğun düşündüğüm olmamıştı. ölüm üzerine bu kadar vakit harcamamıştım. babam öldüğünde bile yapmamıştım. sanırım insan küçükken olağanüstü durumlara uyum sağlama kabiliyeti daha kuvvetli oluyor. ama şimdi ya sevdiklerim ölürse diye korkuyorum. yaşla birlikte gelen sağlık sorunları insan tabiatının bir parçası, bunun farkındayım. bunu kabullenmekten başka elimizden gelen bir şey yok. yine de düşünüyorum; yaşanmış yılları, geçen bir ömrü, insan bedenini, yaşlanan organları, kırışan elleri, ellerin üstünde oluşan kahverengi lekeleri...böyle şeyler, hastalıklar, ölümler insana çok şey öğretiyor. yıllar boyu edinemediğin deneyimi tek bir ciddi hastalıkta ediniyorsun. çok şey düşünüp, çok şey hissediyorsun. sevginin ne kadar kıymetli olduğunu, sevgi dolu insanlarla bir arada olmanın ne kadar büyük bir şans olduğunu görüyorsun.  

aklıma son zamanlarda arcade fire'ın ilk albümü funeral geliyor. o vakitler grup üyelerinin ailelerinden vefat eden kimseler olması sebebiyle bu ismi verdiklerini hatırlıyorum. uzun uzun yürüdüğüm bir gün albümü başka bir gözle görüyorum. çocukluk yılları, çocukluk sokakları, tarhana çorbası pişen evleri, mis kokulu yatak çarşaflarını, hindistan cevizli kurabiyeleri hatırlıyorum. derin bir kayıp hissi yaşıyorum. artık geri gelmeyeceğini bildiğim zaman dilimlerini özlüyorum. insan çocukken bir şeyin kıymetini bilebilir mi? ben bildim mi? şimdiki aklımla o günlerde olsam daha mı çok kıymet bilirdim? kafamdan sürekli sorular geçiyor. bütün bunlarda biraz da bencillik olduğunun farkındayım. ben şimdi ne yapacağım gibi sorular zihnimde dönüyor. aslında ne yapacağımı biliyorum. ama yapacaklarım hep zorunluluktan ve kafa sağlığımı korumak adına olacak. kendimi bir bırakırsam toparlanamamaktan korktuğum gibi, beni toparlayacak dostlarımın uzakta olması beni daha az hissettiriyor. daha az kalabalığım, her şeyin daha azıyım gibi. 

dört sene önce annemle hastalığı süresince geçtiğimiz dönemlerden tekrardan geçmekten korkuyorum. bir biyopsi sonucu bekliyorum ve günler uzadıkça uzuyor. annemle birlikte bir pankreas macerası daha yaşamaktan korkuyorum. bu sefer işin içinden çıkamamaktan, başka ameliyatlardan, bir kez daha hastanede geçecek günlerden, ilaçlardan ve daha birçok şeyden korkuyorum. bilgisayar başında uzun saatler geçirmenin, ağır şeyler taşımanın sonucu olarak tutulan boynumu rahatlatmak için omzuma sıcak su torbası koyup, kanepeye sırtüstü uzanıyorum. bu ağrı, havaların bir sıcak bir soğuk olmasından dolayı bir türlü tutturamadığım kıyafetler yüzünden yakalandığım grip ile birleşince beni bir çocuk kadar hassas yapıyor. müziğin sesini açıyorum. mark kozelek'in hızına ben yetişemiyorum. sadık bir dinleyicisi olarak ben onun albümlerini henüz sindirememişken habire yeni albüm çıkartıp duruyor. yaş aldıkça iyice nemrutlaşıyor. aksi adam. orta yaşlı-nemrut-beyaz-amerikalı-erkek olarak konuştukça konuşuyor. gerçi benim şikayetim yok. küçükken nasıl masal dinlerdiysem şimdi de mark kozelek'i dinliyorum. yaptıklarının güzel olup olmaması, hoşuma gidip gitmemesi umrumda bile değil. mark beyler yeni bir albüm çıkartmışsa dinlemek zorundayım. ah nasıl atlamışım, nasıl. yazın mark kozelek sings favorites diye bir albüm çıkartmış. darbe marbe derken görmemişim. neyse, çok da bir şey kaçırmamışım diye düşünürken son şarkıda kozelek beni yine yakalıyor. bütün bir albüm "eh işte"yken, bir modest mouse şarkısı olan float on göğsümün üzerine oturuyor. halbuki ne kadar umutlu, ne kadar olumlu bir şarkı. ama işte bu adam söyleyince öyle olmuyor. yoruldum mark baba diyorum. çok yoruldum. on kere, yirmi kere şarkıyı çeviriyorum. mır mır bir kedi sesi gibi beynimin içinde dönüp duruyor. biz bu hayatla ne yapacağız mark baba?

10 Nisan 2017 Pazartesi

bu düetler hiç bitmez

her şeye rağmen, bütün bu olup bitenlere, olumsuz giden şeylere rağmen hayatımın en kötü yılı bu son bir yıl değil. ülkenin durumu yokuş aşağı giderken, hepimiz tuhaf ve hastalıklı bir ruh haline bürünürken bile değil. çok daha kötü zamanlar geçirdim. hepsi de sağlıkla ilgiliydi. bütün bunların psikolojimi çökertmesi, her şeyden elimi eteğimi çekmem, sonra tekrardan toparlamam derken öğrendiğim tek şey, en önemli şeyin sağlık olduğuydu. dolayısıyla sağlığımız yerinde olduğu sürece hiçbir şey o kadar kötü değil, bunun farkındayım. midemin hassasiyeti bana bu zor dönemlerden kalan hoş olmayan bir armağan. duygusal durumuma göre verdiği tepkiyi takip edebiliyorum. midem pusuda bekleyen bir düşman gibi bana kendini daima hatırlatıyor. üzülsem üzüntümü midemde hissediyorum. sevindiğimde ise midemi hiç hissetmiyorum, sanki yokmuş gibi kayboluyor. ne yersem yiyeyim, bana mısın demiyor. ama üzülünce, ah üzülünce, işte o zaman ondan ilelebet kurtulamayacağımı bir kere daha hatırlıyorum. 

bugün internette woodkid'in 2016 yazındaki montreux caz festivali konser kaydına rast geldim. orada go isminde bir şarkı vardı, grizzly bear'in ed droste'si ile birlikte söylediği. beyazlar içinde, arkada koca bir orkestra ile o kadar güzel bir performans ki.  gecenin bir yarısı uyku öncesi üst üste dinledim. grizzly bear'i, ed droste'nin sesini ne kadar özlemişim. küçük bir adamın yanında dev gibi duran ed droste. midemin böyle olmadığı, küçük kalp kırıklıklarının dünyanın en büyük kazasıymış gibi geldiği günleri özlemle andım. grizzly bear albümlerini düşündüm. bir albümü aralıksız dinleyip, eve geldiğimde yatağa uzanıp, tavanı izlerken müzik dinlediğim o geniş zamanlar gözümün önünden geldi geçti. bazen aynı tutkuyla gelecekte başka albümlerin de içine girebilecek miyim diye meraklandığım oluyor. umarım girerim.

26 Mart 2017 Pazar

mount eerie ve ölümlülük üzerine

şu meşhur yirmi yedi yaş krizini bir sene farkla, yirmi sekizimde mi yaşıyorum acaba diye düşünüyorum. yaşımın farkına ilk kez varıyorum. fiziksel olarak yorgun günler geçiriyorum. yememe içmeme dikkat ettiğimi düşünmeme rağmen neden böyle olduğunu bilemiyorum. b12 vitamini mi eksik, kansız mıyım, yoksa yaşım mı ilerledi? çok geç yatamıyorum. geç yatsam ertesi sabah performansım düşüyor, zihnim yavaş çalışıyor. halbuki böyle olmazdı. yakın zamanda halam ve eniştemi görmeye kaz dağlarına gittiğimde gözüme çok yaşlanmış göründüler. altı ay farkla onları iyice yaşlanmış gördüm. bebekleri de altı ay arayla gördüğünde çok büyümüş gelmezler mi? işte o hesap. ailemde herkes altmış yaşını geçmiş, yetmişlere merdiven dayamışken ben ölümü düşünmeye başladım. kendi ölümümü değil, sevdiklerimin ölümünü. ölümlülüğün farkına varıyorum ve içime bir korku çörekleniyor. hasta olsalar yetişebilecek miyim? tek çocuk olarak hepsine bakabilecek miyim? benden başka kimseleri yokken ben onlardan nasıl bu kadar da uzaktayım? bütün bunlar aklımı meşgul ediyor. bütün bunları düşünürken okuduğum, izlediğim ve dinlediğim bazı şeyler beni ölüm üzerine düşünmeye daha da çok itiyor. 

a crow looked at me-mount eerie
phil elverum'un mount eerie ismi altında yaptığı müzik tuhaf bir şekilde beni içine çekmeye devam ediyor. bu adamın yaptığı müziği seviyorum diyemem ancak her defasında kulak vermekten kendimi alamıyorum. elverum bu albümünde pankreas kanseri sebebiyle kaybettiği karısını anlatıyor. henüz bir buçuk yaşında bir kızlarının olması ve eşinin sadece otuz beş yaşında olması bu kaybı daha da travmatik yapıyor. bu adamın müziğini dinlemek bir şekilde benim için sıkıntılarımdan arınma anlamına geliyor. hani şunun gibi bir şey, seni üzen şeyi artık seni üzmeyecek raddeye gelinceye kadar kaşımak kaşımak ve sonra tüketmek gibi. çünkü daha önceki iki albümünü dinlerken böyle yapmıştım. clear moon ve sauna albümleri için yazdıklarım burada. bu iki albümünde de ben kendi dünyamda bir şeylerle uğraşıyordum. sağlıkla ilgili şeyler. şimdi bu albümünde de hastalık, ölüm ve kanser olunca artık daha fazla yapma phil elverum dedim. 

pek çok kültürde ölüm ve uğursuzluk anlamı taşıyan karga albüme ismini vermiş. ölüm karşısında yas tutan ve acısını anlatan bir adamın albümüne dair ne denilebilir ki? kişisel bir şeye ortak olduğumu düşünmekten başka söyleyecek sözüm yok. clear moon albümünü dinlerken ben de bir çeşit kanserimsi (?) şeyle uğraşmaktaydım. o nedenle bu albümün hikayesi beni geçmişe döndürdü. sadece geçmişe döndürse yine iyi, sevdiklerimin ölümlülüğünü idrak ettiğim bu döneme denk gelmesi iyi olmadı. sağlığın en kıymetli şey olduğunu düşünüp kendimi anlamsız yere üzmemem gerektiğini kendime telkin ediyorum. bu yazıyı yazarken albümü dinliyorum. ne hikmetse aklıma the hours filmi geliyor. açıp youtube'dan birkaç sahne izliyorum. the hours-virginia woolf-max richter sıralamasında zihnim bu halkayı arrival filmiyle tamamlıyor. bu albümde hiç ağlamadım ama o filmde ağladım. yine sulugözlülüğüm tuttu. öleceğimizi biliyoruz, vaktimiz oldukça kısıtlı, bir sürü boktan şey olmakta ama sevdiklerimizle geçen süre hepsini bir kenara atmıyor mu? atıyor. 
    
mount eerie beni yaptığı müzikle hiç ağlatmadı. mesela sufjan stevens ağlattı ama o ağlatmadı. benim için mount eerie'yi dinleme daha çok yanan bir ateşin sönüşünü izlemek gibi. üstüne soğuk su içmek gibi. soğuk bir zihinle olanları anlatmak gibi. bu sefer de öyle oldu. soğukkanlılıkla dinledim. ama birkaç kere daha dinleyebileceğimi düşünmüyorum. çünkü geride kalan insandan ziyade, geride kalan ufak kızı ve o kızın büyüdüğünü hiç göremeyecek olan anneyi düşünmek kalbimi kırıyor. bana babamı hatırlatıyor. bu da büyüdüğümü gösteriyor. küçükken neye üzülürdüm, şimdi neye üzülüyorum. babamın henüz kırk yaşındayken ölmesi bence onun için daha kötü, benim için değil. bir insanın çocuğunun büyüyüşünü, okula başlayışını, mezun oluşunu görememesi çok daha üzücü değil mi? sözün özü, benim büyümem değil, ailemin yaşlanması beni korkutuyor. antrenin lambası yanarken, ben yatağa henüz girmişken, bana su getiren bir kadın gölgesi görmeyi istiyorum. sonsuza kadar.

geneviéve'nin toprağı bol olsun.

bu toprağın sesi: hayır, bir trt programı değil

geçenlerde reha erdem'in yeni verdiği bir röportajını okudum. zamanında bu ülkeden fransa'ya giden, orada yaşayan ama sonrasında türkiye'ye tekrar dönen biri olarak, insanın mutlu olması için kendi ülkesine karşı direnç göstermemesi gerektiğini söylüyordu. mutlu olmak için yaşadığı ortamda akmayı bilmeli insan diyordu. bu laf beni düşündürdü, aklıma takılı kaldı. sakinlik, kabullenme ve hatta biraz bilgelik barındıran bu düşünce şimdilik bana uzaktı. ülkeme dair bu zamana kadar kabul edemediğim onca şey varken, ben nasıl kendimi kendi toplumuma bırakacaktım? ama şunu anlayabildim: mutlu olmak için kabullenmek gerekiyordu. kabullenmek demek yenilmek, boyun eğmek değildi. kabullenmek anlama eylemi ile birlikte geliyordu. kendi çapında mücadeleyi, kendini yıpratmadan, yiyip bitirmeden gerçekleştirmek için gerekiyordu. ben de bir süredir kendi ülkemi anlayabilmek için ülkemin yazarlarını okumakla meşgulüm. bugün neden bu noktaya geldiğimizin cevabını, buranın insanını anlatan yazarlarda buluyorum. bu yazarlara duyduğum saygı okuduğum her kitapla artıyor. üzerine ufak tefek laflar etmek istediğim kitapların birkaçını paylaşmak istiyorum. 

yaban-yakup kadri karaosmanoğlu
benim için her şeyi başlatan kitap yaban'dı. bu toprağın yazarlarını okuma isteğim, bu kitabı bitirdikten sonra geldi. 1932 yılında basılan yaban, okumuş etmiş bir savaş gazisinin kurtuluş savaşı ardından anadolu'nun ücra bir köyüne yerleşmesini ve oradaki halk tarafından dışlanmasını anlatıyor. beraberinde yaşadığı hayalkırıklığı, kendini toplumdan uzak hissetmesi ve hatta kendini sorgulamasını "ben bu insanlar için mi savaştım, kolumu kaybettim?" noktasına getiriyor. bu kitabı nuri bilge ceylan dünyasının yanına koyabileceğimi düşünüyorum. mesela bir zamanlar anadolu filmindeki doktor karakteri ya da uzak filmindeki ana karakter. bu topraklarda okumuş bir insan olmakla ilgili kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum:
"bir münzevi mi? hayır; bir acayip yaratık demeliyim. öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat olduğunu bildiriyor. "
hakkâri'de bir mevsim-ferit edgü
ferit edgü 1960'lı yıllarda askerliğini yapmak üzere hakkâri'nin bir köyüne öğretmen olarak gitmiş. daha sonra 1977 yılında, orada geçirdiği deneyimlerden yola çıkarak bu kitabı yazmış. kitap düş ile gerçek arasında, karanlık bir arka planda geçmekte. ferit edgü buradaki köy halkının yaşam mücadelesini, devletin ücra yerlere uzanmayan elini, yeryüzünde herkesin unuttuğu bir yerdeki yaşantıyı anlatıyor. idealist olan öğretmen, sayfalar ilerledikçe karamsarlaşıyor ve yaşamı/ölümü sorgulamaya başlıyor. devlet makamlarına dilekçeler yazıyor, hiçbir cevap alamıyor. devlete kızıyor, köylü halkı anlıyor ama bir yandan da kendini onlara uzak hissediyor. bu kitap da yukarıda saydığım yaban-nuri bilge ceylan atmosferine sahip kitaplardan. ancak bir farkı var. yaban ve nuri bilge ceylan'da okumuş adamın, okumamış adama karşı hafif bir yukarıdan bakışı vardı. hakkâri'de bir mevsim'de ise bu yok. hatta o insanların yanında okumuşluğundan utanan bir öğretmen görüyoruz.

bu kitabın bir film uyarlaması da var. yönetmenliğini erden kıral'ın yaptığı, senaryosunu ise onat kutlar'ın yazdığı film 1983'te çekilmiş ve aynı yıl berlin film festivali'nden gümüş ayı ödülünü almış. film çekildikten sonra beş sene boyunca türkiye'de yasaklı kalmış. başrolünü genco erkal'ın oynadığı filmde erkan yücel, şerif sezer, macit koper ve rana cabbar var. henüz izleyemedim. bu noktada bir parantez açıp, yeri gelmişken ankara sanat tiyatrosu'ndan da bahsetmek isterim. benim aydınım ankara sanat tiyatrosu oyuncularıdır. genco erkaldır. büyüklerimden çok dinledim. belki onların oynadığı oyunları izleyebilseydim ben de tiyatrosever biri olabilirdim. o zamanlarda bile birçok oyunu yasaklamışlar. bu saatten sonra hiç oynanmaz.

kitaptan bir alıntı:
           "kafka, karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandıramadı 
           (yada girmedin onun düşlerine)
           bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde 
           en korkunç kitabın konusu sen olurdun
           (...) 
           dostoyevski sürülseydi sana 
           yer üstünden notları yazardı 
           ya da suç ve suç'u..."

bu kitap bana şimdiki türkiye'nin durumunu anlatıyor. devlet eliyle öldürülen insanları, insanın gördüğü ve tanık olduğu acılar karşısında yaşamdan kopma halini hissettiriyor. bazı acılardan sonra insan nasıl yaşama gücünü buluyor?
"alaaddin geliyor. gece
hoca benim kardeş hasta, diyor.
nesi var? diyorum.
ateşi var çok, diyor. ölecek.
ilaç vereyim mi? diyorum.
hayır portakal ver, diyor.
portakal yememiştir hiç." 
 filmden bir kare

gözlerimi kaparım vazifemi yaparım-haldun taner 
tiyatrodan zevk almayan bir insan olarak, tiyatro metinleri okumaya bayılmam bir çelişki mi? bunu bilmiyorum ancak tiyatro metinlerini adeta bir çizgi roman gibi okumayı çok seviyorum. daha önce hiç haldun taner okumamıştım. bir haldun taner eserini sahne üzerinde izlememiştim de. 1964 yılında iki perdelik oyun olarak yazılan gözlerimi kaparım vazifemi yaparım, haldun taner'in niçin türk tiyatrosunun kurucularından biri olarak sayıldığını anlamama yetti. inanılmaz akıcı bir dil, 2017 yılına hitap eden bir mizah anlayışı ve büyük bir deha içeren bu eser, ii.meşrutiyet'ten 1960'lı yıllara kadar gelen bir zaman dilimini anlatıyor. osmanlı'nın son dönemlerinde doğan karakterimiz vicdani gariban bir aileden gelmektedir. saf, temiz, hayatını şerefli bir şekilde sürdürmeye çalışmaktadır. komşularının oğlu efruz ise devletin üst kademelerinde çalışan birinin oğludur. efruz gözü açık, üç kağıtçı ve yalancıdır. bu iki karakterin çocukluklarından yaşlılıklarına kadar olan hayatlarını osmanlı'nın yıkılması, cumhuriyet'in kurulması, ikinci dünya savaşı, menderes dönemi çizgisinde okuyoruz. oyunun ilk sergilenişinde baş karakter vicdani'yi oynayan ulvi uraz, türk tiyatrosunun en önemli oyucularından biriymiş. hatta metin kitap olarak basılırken haldun taner kitabı kendisine adamış. "hayal edemeyeceğim, düşünemeyeceğim derecede iyi bir vicdani olan ulvi uraz'a adıyorum." diye yazmış.

ulvi uraz vicdani olarak sahnede. arkadaki ak sakallı freud'a dikkat. psikiyatrist odasında.

komik bir ayrıntı olarak, yaşanan her önemli olayda oyunda sokakların ismi değişmekte. 15 temmuz şehitler köprüsü gibi.

esir şehrin insanları-kemal tahir
bu bahsettiğim kitaplar içinde beni en çok etkileyen kitap esir şehrin insanları  ve kemal tahir oldu. daha önce hiç kemal tahir okumamıştım. lisede niyetlenmiştim ancak o zaman biraz okuyup bırakmıştım. hatta bu kitabı da lise zamanında almıştım. alma sebebim de o zaman trt'nin çektiği esir şehrin insanları uyarlamasını izlememdi. emre kınay'ın başrolünü oynadığı uyarlama çok ama çok güzel bir uyarlamaydı. o zaman diziden etkilenmiştim, şimdi ise kemal tahir'den. kemal tahir ne sağcıların ne de solcuların sevdiği bir yazar olmuş. sağcılar onu komünist bulmuş, solcular ise milliyetçi. siyasi görüşlerinden ötürü tam on iki yıl boyunca çeşitli illerde hapis yatmış. hatta çankırı cezaevinde nazım hikmet ile birlikte yatmışlar. dostlukları ömür boyu sürmüş. hapse girmeden önce kemalist düşünceye bağlıyken, hapiste geçirdiği dönemde hikmet kıvılcımlı ile başlayan dostluğu vesilesiyle marksizm ile tanışmış.

edebiyatımızda üç kemaller olarak geçen yaşar kemal, kemal tahir ve orhan kemal lisede bize sevdirilmeye çalışılan yazarlardı. daha önce de kendi kendime düşünmüştüm; bize de okuttular  yaşar kemal, kemal tahir ve orhan kemal ama bir türlü bu toprakları sevdiremediler diye. şimdi şimdi anlıyorum, o zaman yanlış düşünmüşüm. suç kimsede değilmiş. yıllar önce neden böyle düşündüğümü ise hiç anlamıyorum. tek bildiğim şu, ben kendi doğup büyüdüğüm toprağı, içine doğduğum bu kültürü kemal tahirleri, nazım hikmetleri okuyunca sevmeye başlıyorum. neden bilmem ama öyle. kızdığım çok şey var. bu şeyler beni kendi toprağımı sevmekten alıkoyuyor. halbuki kemal tahir gibi adamları okuyunca bu kültürün içinde yetişmiş müthiş beyinleri görüyor, onları anlayabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

esir şehrin insanları, 1918 yılında istanbul'un işgal edilmesiyle başlıyor. iyi eğitimli, birkaç yabancı dil bilen ve ispanya'da diplomat olarak çalışan kamil bey, ülkesinin işgal edildiğini duyunca içindeki vatan sevgisine engel olamaz ve istanbul'a dönmeye karar verir. karısı ve küçük kızıyla birlikte bir gemiye binerler ve istanbul'a dönerler. istanbul'da işler kötüdür. kamil bey'in milli mücadeleye gönül vermiş arkadaşları ya sürgün edilmişlerdir ya da istanbul'dan anadolu'ya kaçmışlardır. tam o sıralarda kulaktan kulağa birinin ismi dolanmaktadır: mustafa kemal. kamil bey'in karısı başta olmak üzere, istanbul'daki tüm çevresi bu mücadeleyi boş görmekte ve avrupa'nın istanbul'u işgaline sempatiyle bakmaktadır. kamil bey yumuşak mizaçlı, hatta sinik bir karaktere sahip olmasına rağmen yabancı askerlerden, kendisiyle çıkar ilişkisine girmek isteyen yabancı diplomatlardan kaçar ve gizlice milli mücadeleye destek veren bir gazetede yazılar yazmaya başlar. hikaye böyle başlamaktadır. hikayenin ikinci kitabı yorgun savaşçı'dır. 1980 yılında trt için halit refiğ tarafından dizi haline getirilen yorgun savaşçı, darbe dönemi türkiyesinde yakılmış ve hiçbir zaman gösterim imkanı bulamamıştır. halit refiğ'in hayatı boyunca en çok üzüldüğü şeylerden biri bu filminin yakılmasıymış.

kemal tahir ve halit refiğ

kemal tahir'i bu yaşımdan önce okusam anlamazdım. belki hem yaş hem de içinde bulunduğumuz yeni türkiye itibariyle tam zamanında okuduğumu düşünüyorum. sadece yerli romanlar içinde değil, hayatım boyunca okuduğum en iyi kitaplardan biri olarak esir şehrin insanları aklımda kalacak. kemal tahir'in görkemli edebiyatıyla tanıştığım için mutluyum. 

25 Mart 2017 Cumartesi

we have to go back kate


bu hafta radiohead'in ok computer'ının 20.yılı şerefine pitchfork'ta çok güzel bir yazı dizisi yayınlandı. ben de bu vesileyle kendimi önce ok computer'ın, sonra radiohead'in içinde tekrardan buluverdim. ok computer'ı bu yoğunlukta dinlemeyeli yıllar olmuş. çıkan her yeni albümleriyle geçmiş albümlerinin kapısını çaldım; ama en son bu derece manyakça radiohead dinlediğimde üniversite öğrencisiydim. 

ok computer'ın hayatımın bu döneminde tekrardan gündemime düşmesi depresif ruh halimi besledi. daha çok şöyle bir şey yaptı; halihazırda eskiye özlem duymaktayken, bende yarattığı nostalji hissinin altında ezildikçe ezildim. özlem beni yoran, beni dibe çeken bir his. ne zaman bir şeyleri/birilerini özler gibi oluyorum, genelde bunu bastırmaya veya bir yolla geçiştirmeye çalışıyorum. ama bu sefer yapamadım. bu sefer birkaç sene öncesine duyduğum özlem, ruh halimi etkisi altına aldı. bir süredir kendimi dış dünyaya yabancılaşmış hissediyorum. suratımı asıp bir kenarda oturmuyorum; ancak günlük konuşmaları idame ettirmek bile öyle zor geliyor ki. öğrenci olsam bugün okula gitmeyim diyerek evden dışarı çıkmayacağım ama artık büyüdüğüm için mecburen işe gitmek zorunda olduğum günler geçiriyorum. ne çabuk sabah oluyor. her gün işten eve gelmemle, ertesi sabah alarmın çalması arasındaki süre ışık hızıyla geçiyor. ilk kez kendimi yaşlı hissediyorum. bir şeyler için artık geç olduğunu düşünüyorum. fiziksel yorgunluğumu bile buna bağlıyorum.

hayatımda ilk kez ölümlülüğümün yüzüme çarpıldığını fark ediyorum. bütün bu çırpınmalar, didinmeler ne için diye düşünüyorum. insanların hiç ölmeyecekmiş gibi birbirleriyle yarışmaları, iş hayatında gözlerini bürüyen hırstan kötü kalpli mahluklara dönüşmeleri, hep daha fazlasını istemeleri... kendime yakıştıramadığım bir yarışın içindeymişim gibi hissediyorum. hiçbir zaman ilgimi çekmeyen bir dünya düzeninde modası geçmiş işçi partili dede gibi hissettiğim çok oluyor. bütünleştirici bir üslupla, bir şeyi birlikte yapınca en iyi işin ortaya çıkacağına olan inancım gerçek hayatta işlemiyor. okul arkadaşlarımı çok arıyorum. içimdeki iyiyi çıkarmamı sağlayan dostlarımı özlüyorum. sokaktaki hayat beni katılaştırıyor. insanlara içten içe kızıyorum ve onlardan soğuyorum. sonra düşünüyorum ki potansiyelleri o kadar. kimseden olamayacağı bir şeyi bekleyemem. böyle düşününce onlara acıyorum. kendi kendime sevgisiz yetişmiş, bu yaşa gelmiş ne kadar çok insan var diyorum. insanlar ne kadar da eksik. sevgiden nasıl da bihaberler. kendilerinden ne kadar çabuk sıkılıyorlar. 

beyaz yakalı kurumsal hayatım ok computer'ın çerçevesine cuk oturuyor. bu albümü ilk kez dinlediğim zamanlar lisenin hemen başıydı. o zamanlar da bu albümden kendimce bir şeyler anlamaya çalışmış, ingilizce sözlüklerden bilmediğim kelimelerin anlamlarını karıştırmış, albüm üzerine çıkan yazıları okumuş, videoların ne anlama gelebileceğine dair yapılan yorumları dikkatlice incelemiştim. ama samimiyetle söyleyeyim, bir gün o hayatın içinde olacağımı düşünmemiştim. daha doğrusu şöyle diyeyim, insan on beş yaşındayken otuzlarında nasıl hissedeceğini kestiremiyormuş. o zaman girdiğim depresif dönemlerde, ileride de aynı şeyleri hissetme ihtimalimden hep  korkmuştum. bu varoluşsal buhranların yaşım ilerledikçe geçeceğini düşünmüştüm. öyle olmadığını yıllar içinde gördüm. hatta kimi zaman yaşla birlikte artan sorumluluklar neticesinde, bu buhranlar günlük hayatta kaçılması daha da zor olan şeyler halini aldı. kuyu gibi, kafes gibi, ne bileyim, boğazımı tıkayan bir lokma gibi oldu. korktuğum şey başıma geliyormuş gibi hissediyorum. etrafta sağlıklı ruh halinde olmayan bir sürü insan varken kara koyun ben oluyorum. karamsar değilim, sadece bir anlamsızlık halinin içindeyim. her zaman gülecek bir şey buluyorum ama aynı zamanda ağlıyorum da. gözlerim çabuk doluyor ve diplomatik olamıyorum. bu benim mücadelem değil, bu benim yarışım değil.

lost'taki jake gibi hissediyorum. ok computer'ı dinlerken geçmişe dönme isteğim dayanılmaz boyuta ulaştı. şimdi herkes bir yerlere dağılmışken, birlikte büyüdüğüm insanlarla aynı kıtada bile değilken hepsini tek tek arayıp ada'ya geri dönmeliyiz diye haykırmak istiyorum. dün p.'ye telefonda bunu dedim. ankara'ya dönmek istiyorum, tekrar sizlerle olduğum zamana gitmek istiyorum dedim. sanki o insanlar da aynı şeyleri söylese, o günlerin güzelliğinden bahsetse yaşananların gerçek olduğundan emin olacakmışım gibi. tekrar annemin bitanesi olduğum günlere dönmek istiyorum. saçımı şefkatle okşayan annem hiç yaşlanmasın. yetmiş yaşını geçen eniştemle acaba daha kaç bayramımız kaldı diye düşünüp hüzünlenmeyeyim. herkesi yerli yerinde, olduğu gibi bulacağımı bilsem... 

ben ada'ya dönmek istiyorum.