geçenlerde reha erdem'in yeni verdiği bir röportajını okudum. zamanında bu ülkeden fransa'ya giden, orada yaşayan ama sonrasında türkiye'ye tekrar dönen biri olarak, insanın mutlu olması için kendi ülkesine karşı direnç göstermemesi gerektiğini söylüyordu. mutlu olmak için yaşadığı ortamda akmayı bilmeli insan diyordu. bu laf beni düşündürdü, aklıma takılı kaldı. sakinlik, kabullenme ve hatta biraz bilgelik barındıran bu düşünce şimdilik bana uzaktı. ülkeme dair bu zamana kadar kabul edemediğim onca şey varken, ben nasıl kendimi kendi toplumuma bırakacaktım? ama şunu anlayabildim: mutlu olmak için kabullenmek gerekiyordu. kabullenmek demek yenilmek, boyun eğmek değildi. kabullenmek anlama eylemi ile birlikte geliyordu. kendi çapında mücadeleyi, kendini yıpratmadan, yiyip bitirmeden gerçekleştirmek için gerekiyordu. ben de bir süredir kendi ülkemi anlayabilmek için ülkemin yazarlarını okumakla meşgulüm. bugün neden bu noktaya geldiğimizin cevabını, buranın insanını anlatan yazarlarda buluyorum. bu yazarlara duyduğum saygı okuduğum her kitapla artıyor. üzerine ufak tefek laflar etmek istediğim kitapların birkaçını paylaşmak istiyorum.
yaban-yakup kadri karaosmanoğlu
benim için her şeyi başlatan kitap yaban'dı. bu toprağın yazarlarını okuma isteğim, bu kitabı bitirdikten sonra geldi. 1932 yılında basılan yaban, okumuş etmiş bir savaş gazisinin kurtuluş savaşı ardından anadolu'nun ücra bir köyüne yerleşmesini ve oradaki halk tarafından dışlanmasını anlatıyor. beraberinde yaşadığı hayalkırıklığı, kendini toplumdan uzak hissetmesi ve hatta kendini sorgulamasını "ben bu insanlar için mi savaştım, kolumu kaybettim?" noktasına getiriyor. bu kitabı nuri bilge ceylan dünyasının yanına koyabileceğimi düşünüyorum. mesela bir zamanlar anadolu filmindeki doktor karakteri ya da uzak filmindeki ana karakter. bu topraklarda okumuş bir insan olmakla ilgili kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum:
"bir münzevi mi? hayır; bir acayip yaratık demeliyim. öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat olduğunu bildiriyor. "
hakkâri'de bir mevsim-ferit edgü
ferit edgü 1960'lı yıllarda askerliğini yapmak üzere hakkâri'nin bir köyüne öğretmen olarak gitmiş. daha sonra 1977 yılında, orada geçirdiği deneyimlerden yola çıkarak bu kitabı yazmış. kitap düş ile gerçek arasında, karanlık bir arka planda geçmekte. ferit edgü buradaki köy halkının yaşam mücadelesini, devletin ücra yerlere uzanmayan elini, yeryüzünde herkesin unuttuğu bir yerdeki yaşantıyı anlatıyor. idealist olan öğretmen, sayfalar ilerledikçe karamsarlaşıyor ve yaşamı/ölümü sorgulamaya başlıyor. devlet makamlarına dilekçeler yazıyor, hiçbir cevap alamıyor. devlete kızıyor, köylü halkı anlıyor ama bir yandan da kendini onlara uzak hissediyor. bu kitap da yukarıda saydığım yaban-nuri bilge ceylan atmosferine sahip kitaplardan. ancak bir farkı var. yaban ve nuri bilge ceylan'da okumuş adamın, okumamış adama karşı hafif bir yukarıdan bakışı vardı. hakkâri'de bir mevsim'de ise bu yok. hatta o insanların yanında okumuşluğundan utanan bir öğretmen görüyoruz.
bu kitabın bir film uyarlaması da var. yönetmenliğini erden kıral'ın yaptığı, senaryosunu ise onat kutlar'ın yazdığı film 1983'te çekilmiş ve aynı yıl berlin film festivali'nden gümüş ayı ödülünü almış. film çekildikten sonra beş sene boyunca türkiye'de yasaklı kalmış. başrolünü genco erkal'ın oynadığı filmde erkan yücel, şerif sezer, macit koper ve rana cabbar var. henüz izleyemedim. bu noktada bir parantez açıp, yeri gelmişken ankara sanat tiyatrosu'ndan da bahsetmek isterim. benim aydınım ankara sanat tiyatrosu oyuncularıdır. genco erkaldır. büyüklerimden çok dinledim. belki onların oynadığı oyunları izleyebilseydim ben de tiyatrosever biri olabilirdim. o zamanlarda bile birçok oyunu yasaklamışlar. bu saatten sonra hiç oynanmaz.
kitaptan bir alıntı:
"kafka, karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandıramadı
(yada girmedin onun düşlerine)
bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde
en korkunç kitabın konusu sen olurdun
(...)
dostoyevski sürülseydi sana
yer üstünden notları yazardı
ya da suç ve suç'u..."
bu kitap bana şimdiki türkiye'nin durumunu anlatıyor. devlet eliyle öldürülen insanları, insanın gördüğü ve tanık olduğu acılar karşısında yaşamdan kopma halini hissettiriyor. bazı acılardan sonra insan nasıl yaşama gücünü buluyor?
"alaaddin geliyor. gece
hoca benim kardeş hasta, diyor.
nesi var? diyorum.
ateşi var çok, diyor. ölecek.
ilaç vereyim mi? diyorum.
hayır portakal ver, diyor.
portakal yememiştir hiç."
filmden bir kare
gözlerimi kaparım vazifemi yaparım-haldun taner
tiyatrodan zevk almayan bir insan olarak, tiyatro metinleri okumaya bayılmam bir çelişki mi? bunu bilmiyorum ancak tiyatro metinlerini adeta bir çizgi roman gibi okumayı çok seviyorum. daha önce hiç haldun taner okumamıştım. bir haldun taner eserini sahne üzerinde izlememiştim de. 1964 yılında iki perdelik oyun olarak yazılan gözlerimi kaparım vazifemi yaparım, haldun taner'in niçin türk tiyatrosunun kurucularından biri olarak sayıldığını anlamama yetti. inanılmaz akıcı bir dil, 2017 yılına hitap eden bir mizah anlayışı ve büyük bir deha içeren bu eser, ii.meşrutiyet'ten 1960'lı yıllara kadar gelen bir zaman dilimini anlatıyor. osmanlı'nın son dönemlerinde doğan karakterimiz vicdani gariban bir aileden gelmektedir. saf, temiz, hayatını şerefli bir şekilde sürdürmeye çalışmaktadır. komşularının oğlu efruz ise devletin üst kademelerinde çalışan birinin oğludur. efruz gözü açık, üç kağıtçı ve yalancıdır. bu iki karakterin çocukluklarından yaşlılıklarına kadar olan hayatlarını osmanlı'nın yıkılması, cumhuriyet'in kurulması, ikinci dünya savaşı, menderes dönemi çizgisinde okuyoruz. oyunun ilk sergilenişinde baş karakter vicdani'yi oynayan ulvi uraz, türk tiyatrosunun en önemli oyucularından biriymiş. hatta metin kitap olarak basılırken haldun taner kitabı kendisine adamış. "hayal edemeyeceğim, düşünemeyeceğim derecede iyi bir vicdani olan ulvi uraz'a adıyorum." diye yazmış.
ulvi uraz vicdani olarak sahnede. arkadaki ak sakallı freud'a dikkat. psikiyatrist odasında.
komik bir ayrıntı olarak, yaşanan her önemli olayda oyunda sokakların ismi değişmekte. 15 temmuz şehitler köprüsü gibi.
esir şehrin insanları-kemal tahir
bu bahsettiğim kitaplar içinde beni en çok etkileyen kitap
esir şehrin insanları ve kemal tahir oldu. daha önce hiç kemal tahir okumamıştım. lisede niyetlenmiştim ancak o zaman biraz okuyup bırakmıştım. hatta bu kitabı da lise zamanında almıştım. alma sebebim de o zaman trt'nin çektiği esir şehrin insanları uyarlamasını izlememdi. emre kınay'ın başrolünü oynadığı uyarlama çok ama çok güzel bir uyarlamaydı. o zaman diziden etkilenmiştim, şimdi ise kemal tahir'den. kemal tahir ne sağcıların ne de solcuların sevdiği bir yazar olmuş. sağcılar onu komünist bulmuş, solcular ise milliyetçi. siyasi görüşlerinden ötürü tam on iki yıl boyunca çeşitli illerde hapis yatmış. hatta çankırı cezaevinde nazım hikmet ile birlikte yatmışlar. dostlukları ömür boyu sürmüş. hapse girmeden önce kemalist düşünceye bağlıyken, hapiste geçirdiği dönemde hikmet kıvılcımlı ile başlayan dostluğu vesilesiyle marksizm ile tanışmış.
edebiyatımızda üç kemaller olarak geçen yaşar kemal, kemal tahir ve orhan kemal lisede bize sevdirilmeye çalışılan yazarlardı. daha önce de kendi kendime düşünmüştüm; bize de okuttular yaşar kemal, kemal tahir ve orhan kemal ama bir türlü bu toprakları sevdiremediler diye. şimdi şimdi anlıyorum, o zaman yanlış düşünmüşüm. suç kimsede değilmiş. yıllar önce neden böyle düşündüğümü ise hiç anlamıyorum. tek bildiğim şu, ben kendi doğup büyüdüğüm toprağı, içine doğduğum bu kültürü kemal tahirleri, nazım hikmetleri okuyunca sevmeye başlıyorum. neden bilmem ama öyle. kızdığım çok şey var. bu şeyler beni kendi toprağımı sevmekten alıkoyuyor. halbuki kemal tahir gibi adamları okuyunca bu kültürün içinde yetişmiş müthiş beyinleri görüyor, onları anlayabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum.
esir şehrin insanları, 1918 yılında istanbul'un işgal edilmesiyle başlıyor. iyi eğitimli, birkaç yabancı dil bilen ve ispanya'da diplomat olarak çalışan kamil bey, ülkesinin işgal edildiğini duyunca içindeki vatan sevgisine engel olamaz ve istanbul'a dönmeye karar verir. karısı ve küçük kızıyla birlikte bir gemiye binerler ve istanbul'a dönerler. istanbul'da işler kötüdür. kamil bey'in milli mücadeleye gönül vermiş arkadaşları ya sürgün edilmişlerdir ya da istanbul'dan anadolu'ya kaçmışlardır. tam o sıralarda kulaktan kulağa birinin ismi dolanmaktadır: mustafa kemal. kamil bey'in karısı başta olmak üzere, istanbul'daki tüm çevresi bu mücadeleyi boş görmekte ve avrupa'nın istanbul'u işgaline sempatiyle bakmaktadır. kamil bey yumuşak mizaçlı, hatta sinik bir karaktere sahip olmasına rağmen yabancı askerlerden, kendisiyle çıkar ilişkisine girmek isteyen yabancı diplomatlardan kaçar ve gizlice milli mücadeleye destek veren bir gazetede yazılar yazmaya başlar. hikaye böyle başlamaktadır. hikayenin ikinci kitabı
yorgun savaşçı'dır. 1980 yılında trt için
halit refiğ tarafından dizi haline getirilen yorgun savaşçı, darbe dönemi türkiyesinde yakılmış ve hiçbir zaman gösterim imkanı bulamamıştır. halit refiğ'in hayatı boyunca en çok üzüldüğü şeylerden biri bu filminin yakılmasıymış.
kemal tahir ve halit refiğ
kemal tahir'i bu yaşımdan önce okusam anlamazdım. belki hem yaş hem de içinde bulunduğumuz yeni türkiye itibariyle tam zamanında okuduğumu düşünüyorum. sadece yerli romanlar içinde değil, hayatım boyunca okuduğum en iyi kitaplardan biri olarak
esir şehrin insanları aklımda kalacak. kemal tahir'in görkemli edebiyatıyla tanıştığım için mutluyum.