20 Nisan 2017 Perşembe

biyopsi

tree of life filminden

akşam eve geldiğimde önümde sıcak bir kap yemek bulduğum günleri özlüyorum. gerçek yalnızlığı; sırtımı sıvazlayan, başımı okşayan, başucuma bir bardak su bırakan ailemi özlediğimde hissediyorum. ölüm beni korkutuyor. daha önce böyle şeyleri bu denli yoğun düşündüğüm olmamıştı. ölüm üzerine bu kadar vakit harcamamıştım. babam öldüğünde bile yapmamıştım. sanırım insan küçükken olağanüstü durumlara uyum sağlama kabiliyeti daha kuvvetli oluyor. ama şimdi ya sevdiklerim ölürse diye korkuyorum. yaşla birlikte gelen sağlık sorunları insan tabiatının bir parçası, bunun farkındayım. bunu kabullenmekten başka elimizden gelen bir şey yok. yine de düşünüyorum; yaşanmış yılları, geçen bir ömrü, insan bedenini, yaşlanan organları, kırışan elleri, ellerin üstünde oluşan kahverengi lekeleri...böyle şeyler, hastalıklar, ölümler insana çok şey öğretiyor. yıllar boyu edinemediğin deneyimi tek bir ciddi hastalıkta ediniyorsun. çok şey düşünüp, çok şey hissediyorsun. sevginin ne kadar kıymetli olduğunu, sevgi dolu insanlarla bir arada olmanın ne kadar büyük bir şans olduğunu görüyorsun.  

aklıma son zamanlarda arcade fire'ın ilk albümü funeral geliyor. o vakitler grup üyelerinin ailelerinden vefat eden kimseler olması sebebiyle bu ismi verdiklerini hatırlıyorum. uzun uzun yürüdüğüm bir gün albümü başka bir gözle görüyorum. çocukluk yılları, çocukluk sokakları, tarhana çorbası pişen evleri, mis kokulu yatak çarşaflarını, hindistan cevizli kurabiyeleri hatırlıyorum. derin bir kayıp hissi yaşıyorum. artık geri gelmeyeceğini bildiğim zaman dilimlerini özlüyorum. insan çocukken bir şeyin kıymetini bilebilir mi? ben bildim mi? şimdiki aklımla o günlerde olsam daha mı çok kıymet bilirdim? kafamdan sürekli sorular geçiyor. bütün bunlarda biraz da bencillik olduğunun farkındayım. ben şimdi ne yapacağım gibi sorular zihnimde dönüyor. aslında ne yapacağımı biliyorum. ama yapacaklarım hep zorunluluktan ve kafa sağlığımı korumak adına olacak. kendimi bir bırakırsam toparlanamamaktan korktuğum gibi, beni toparlayacak dostlarımın uzakta olması beni daha az hissettiriyor. daha az kalabalığım, her şeyin daha azıyım gibi. 

dört sene önce annemle hastalığı süresince geçtiğimiz dönemlerden tekrardan geçmekten korkuyorum. bir biyopsi sonucu bekliyorum ve günler uzadıkça uzuyor. annemle birlikte bir pankreas macerası daha yaşamaktan korkuyorum. bu sefer işin içinden çıkamamaktan, başka ameliyatlardan, bir kez daha hastanede geçecek günlerden, ilaçlardan ve daha birçok şeyden korkuyorum. bilgisayar başında uzun saatler geçirmenin, ağır şeyler taşımanın sonucu olarak tutulan boynumu rahatlatmak için omzuma sıcak su torbası koyup, kanepeye sırtüstü uzanıyorum. bu ağrı, havaların bir sıcak bir soğuk olmasından dolayı bir türlü tutturamadığım kıyafetler yüzünden yakalandığım grip ile birleşince beni bir çocuk kadar hassas yapıyor. müziğin sesini açıyorum. mark kozelek'in hızına ben yetişemiyorum. sadık bir dinleyicisi olarak ben onun albümlerini henüz sindirememişken habire yeni albüm çıkartıp duruyor. yaş aldıkça iyice nemrutlaşıyor. aksi adam. orta yaşlı-nemrut-beyaz-amerikalı-erkek olarak konuştukça konuşuyor. gerçi benim şikayetim yok. küçükken nasıl masal dinlerdiysem şimdi de mark kozelek'i dinliyorum. yaptıklarının güzel olup olmaması, hoşuma gidip gitmemesi umrumda bile değil. mark beyler yeni bir albüm çıkartmışsa dinlemek zorundayım. ah nasıl atlamışım, nasıl. yazın mark kozelek sings favorites diye bir albüm çıkartmış. darbe marbe derken görmemişim. neyse, çok da bir şey kaçırmamışım diye düşünürken son şarkıda kozelek beni yine yakalıyor. bütün bir albüm "eh işte"yken, bir modest mouse şarkısı olan float on göğsümün üzerine oturuyor. halbuki ne kadar umutlu, ne kadar olumlu bir şarkı. ama işte bu adam söyleyince öyle olmuyor. yoruldum mark baba diyorum. çok yoruldum. on kere, yirmi kere şarkıyı çeviriyorum. mır mır bir kedi sesi gibi beynimin içinde dönüp duruyor. biz bu hayatla ne yapacağız mark baba?

10 Nisan 2017 Pazartesi

bu düetler hiç bitmez

her şeye rağmen, bütün bu olup bitenlere, olumsuz giden şeylere rağmen hayatımın en kötü yılı bu son bir yıl değil. ülkenin durumu yokuş aşağı giderken, hepimiz tuhaf ve hastalıklı bir ruh haline bürünürken bile değil. çok daha kötü zamanlar geçirdim. hepsi de sağlıkla ilgiliydi. bütün bunların psikolojimi çökertmesi, her şeyden elimi eteğimi çekmem, sonra tekrardan toparlamam derken öğrendiğim tek şey, en önemli şeyin sağlık olduğuydu. dolayısıyla sağlığımız yerinde olduğu sürece hiçbir şey o kadar kötü değil, bunun farkındayım. midemin hassasiyeti bana bu zor dönemlerden kalan hoş olmayan bir armağan. duygusal durumuma göre verdiği tepkiyi takip edebiliyorum. midem pusuda bekleyen bir düşman gibi bana kendini daima hatırlatıyor. üzülsem üzüntümü midemde hissediyorum. sevindiğimde ise midemi hiç hissetmiyorum, sanki yokmuş gibi kayboluyor. ne yersem yiyeyim, bana mısın demiyor. ama üzülünce, ah üzülünce, işte o zaman ondan ilelebet kurtulamayacağımı bir kere daha hatırlıyorum. 

bugün internette woodkid'in 2016 yazındaki montreux caz festivali konser kaydına rast geldim. orada go isminde bir şarkı vardı, grizzly bear'in ed droste'si ile birlikte söylediği. beyazlar içinde, arkada koca bir orkestra ile o kadar güzel bir performans ki.  gecenin bir yarısı uyku öncesi üst üste dinledim. grizzly bear'i, ed droste'nin sesini ne kadar özlemişim. küçük bir adamın yanında dev gibi duran ed droste. midemin böyle olmadığı, küçük kalp kırıklıklarının dünyanın en büyük kazasıymış gibi geldiği günleri özlemle andım. grizzly bear albümlerini düşündüm. bir albümü aralıksız dinleyip, eve geldiğimde yatağa uzanıp, tavanı izlerken müzik dinlediğim o geniş zamanlar gözümün önünden geldi geçti. bazen aynı tutkuyla gelecekte başka albümlerin de içine girebilecek miyim diye meraklandığım oluyor. umarım girerim.

26 Mart 2017 Pazar

mount eerie ve ölümlülük üzerine

şu meşhur yirmi yedi yaş krizini bir sene farkla, yirmi sekizimde mi yaşıyorum acaba diye düşünüyorum. yaşımın farkına ilk kez varıyorum. fiziksel olarak yorgun günler geçiriyorum. yememe içmeme dikkat ettiğimi düşünmeme rağmen neden böyle olduğunu bilemiyorum. b12 vitamini mi eksik, kansız mıyım, yoksa yaşım mı ilerledi? çok geç yatamıyorum. geç yatsam ertesi sabah performansım düşüyor, zihnim yavaş çalışıyor. halbuki böyle olmazdı. yakın zamanda halam ve eniştemi görmeye kaz dağlarına gittiğimde gözüme çok yaşlanmış göründüler. altı ay farkla onları iyice yaşlanmış gördüm. bebekleri de altı ay arayla gördüğünde çok büyümüş gelmezler mi? işte o hesap. ailemde herkes altmış yaşını geçmiş, yetmişlere merdiven dayamışken ben ölümü düşünmeye başladım. kendi ölümümü değil, sevdiklerimin ölümünü. ölümlülüğün farkına varıyorum ve içime bir korku çörekleniyor. hasta olsalar yetişebilecek miyim? tek çocuk olarak hepsine bakabilecek miyim? benden başka kimseleri yokken ben onlardan nasıl bu kadar da uzaktayım? bütün bunlar aklımı meşgul ediyor. bütün bunları düşünürken okuduğum, izlediğim ve dinlediğim bazı şeyler beni ölüm üzerine düşünmeye daha da çok itiyor. 

a crow looked at me-mount eerie
phil elverum'un mount eerie ismi altında yaptığı müzik tuhaf bir şekilde beni içine çekmeye devam ediyor. bu adamın yaptığı müziği seviyorum diyemem ancak her defasında kulak vermekten kendimi alamıyorum. elverum bu albümünde pankreas kanseri sebebiyle kaybettiği karısını anlatıyor. henüz bir buçuk yaşında bir kızlarının olması ve eşinin sadece otuz beş yaşında olması bu kaybı daha da travmatik yapıyor. bu adamın müziğini dinlemek bir şekilde benim için sıkıntılarımdan arınma anlamına geliyor. hani şunun gibi bir şey, seni üzen şeyi artık seni üzmeyecek raddeye gelinceye kadar kaşımak kaşımak ve sonra tüketmek gibi. çünkü daha önceki iki albümünü dinlerken böyle yapmıştım. clear moon ve sauna albümleri için yazdıklarım burada. bu iki albümünde de ben kendi dünyamda bir şeylerle uğraşıyordum. sağlıkla ilgili şeyler. şimdi bu albümünde de hastalık, ölüm ve kanser olunca artık daha fazla yapma phil elverum dedim. 

pek çok kültürde ölüm ve uğursuzluk anlamı taşıyan karga albüme ismini vermiş. ölüm karşısında yas tutan ve acısını anlatan bir adamın albümüne dair ne denilebilir ki? kişisel bir şeye ortak olduğumu düşünmekten başka söyleyecek sözüm yok. clear moon albümünü dinlerken ben de bir çeşit kanserimsi (?) şeyle uğraşmaktaydım. o nedenle bu albümün hikayesi beni geçmişe döndürdü. sadece geçmişe döndürse yine iyi, sevdiklerimin ölümlülüğünü idrak ettiğim bu döneme denk gelmesi iyi olmadı. sağlığın en kıymetli şey olduğunu düşünüp kendimi anlamsız yere üzmemem gerektiğini kendime telkin ediyorum. bu yazıyı yazarken albümü dinliyorum. ne hikmetse aklıma the hours filmi geliyor. açıp youtube'dan birkaç sahne izliyorum. the hours-virginia woolf-max richter sıralamasında zihnim bu halkayı arrival filmiyle tamamlıyor. bu albümde hiç ağlamadım ama o filmde ağladım. yine sulugözlülüğüm tuttu. öleceğimizi biliyoruz, vaktimiz oldukça kısıtlı, bir sürü boktan şey olmakta ama sevdiklerimizle geçen süre hepsini bir kenara atmıyor mu? atıyor. 
    
mount eerie beni yaptığı müzikle hiç ağlatmadı. mesela sufjan stevens ağlattı ama o ağlatmadı. benim için mount eerie'yi dinleme daha çok yanan bir ateşin sönüşünü izlemek gibi. üstüne soğuk su içmek gibi. soğuk bir zihinle olanları anlatmak gibi. bu sefer de öyle oldu. soğukkanlılıkla dinledim. ama birkaç kere daha dinleyebileceğimi düşünmüyorum. çünkü geride kalan insandan ziyade, geride kalan ufak kızı ve o kızın büyüdüğünü hiç göremeyecek olan anneyi düşünmek kalbimi kırıyor. bana babamı hatırlatıyor. bu da büyüdüğümü gösteriyor. küçükken neye üzülürdüm, şimdi neye üzülüyorum. babamın henüz kırk yaşındayken ölmesi bence onun için daha kötü, benim için değil. bir insanın çocuğunun büyüyüşünü, okula başlayışını, mezun oluşunu görememesi çok daha üzücü değil mi? sözün özü, benim büyümem değil, ailemin yaşlanması beni korkutuyor. antrenin lambası yanarken, ben yatağa henüz girmişken, bana su getiren bir kadın gölgesi görmeyi istiyorum. sonsuza kadar.

geneviéve'nin toprağı bol olsun.

bu toprağın sesi: hayır, bir trt programı değil

geçenlerde reha erdem'in yeni verdiği bir röportajını okudum. zamanında bu ülkeden fransa'ya giden, orada yaşayan ama sonrasında türkiye'ye tekrar dönen biri olarak, insanın mutlu olması için kendi ülkesine karşı direnç göstermemesi gerektiğini söylüyordu. mutlu olmak için yaşadığı ortamda akmayı bilmeli insan diyordu. bu laf beni düşündürdü, aklıma takılı kaldı. sakinlik, kabullenme ve hatta biraz bilgelik barındıran bu düşünce şimdilik bana uzaktı. ülkeme dair bu zamana kadar kabul edemediğim onca şey varken, ben nasıl kendimi kendi toplumuma bırakacaktım? ama şunu anlayabildim: mutlu olmak için kabullenmek gerekiyordu. kabullenmek demek yenilmek, boyun eğmek değildi. kabullenmek anlama eylemi ile birlikte geliyordu. kendi çapında mücadeleyi, kendini yıpratmadan, yiyip bitirmeden gerçekleştirmek için gerekiyordu. ben de bir süredir kendi ülkemi anlayabilmek için ülkemin yazarlarını okumakla meşgulüm. bugün neden bu noktaya geldiğimizin cevabını, buranın insanını anlatan yazarlarda buluyorum. bu yazarlara duyduğum saygı okuduğum her kitapla artıyor. üzerine ufak tefek laflar etmek istediğim kitapların birkaçını paylaşmak istiyorum. 

yaban-yakup kadri karaosmanoğlu
benim için her şeyi başlatan kitap yaban'dı. bu toprağın yazarlarını okuma isteğim, bu kitabı bitirdikten sonra geldi. 1932 yılında basılan yaban, okumuş etmiş bir savaş gazisinin kurtuluş savaşı ardından anadolu'nun ücra bir köyüne yerleşmesini ve oradaki halk tarafından dışlanmasını anlatıyor. beraberinde yaşadığı hayalkırıklığı, kendini toplumdan uzak hissetmesi ve hatta kendini sorgulamasını "ben bu insanlar için mi savaştım, kolumu kaybettim?" noktasına getiriyor. bu kitabı nuri bilge ceylan dünyasının yanına koyabileceğimi düşünüyorum. mesela bir zamanlar anadolu filmindeki doktor karakteri ya da uzak filmindeki ana karakter. bu topraklarda okumuş bir insan olmakla ilgili kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum:
"bir münzevi mi? hayır; bir acayip yaratık demeliyim. öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat olduğunu bildiriyor. "
hakkâri'de bir mevsim-ferit edgü
ferit edgü 1960'lı yıllarda askerliğini yapmak üzere hakkâri'nin bir köyüne öğretmen olarak gitmiş. daha sonra 1977 yılında, orada geçirdiği deneyimlerden yola çıkarak bu kitabı yazmış. kitap düş ile gerçek arasında, karanlık bir arka planda geçmekte. ferit edgü buradaki köy halkının yaşam mücadelesini, devletin ücra yerlere uzanmayan elini, yeryüzünde herkesin unuttuğu bir yerdeki yaşantıyı anlatıyor. idealist olan öğretmen, sayfalar ilerledikçe karamsarlaşıyor ve yaşamı/ölümü sorgulamaya başlıyor. devlet makamlarına dilekçeler yazıyor, hiçbir cevap alamıyor. devlete kızıyor, köylü halkı anlıyor ama bir yandan da kendini onlara uzak hissediyor. bu kitap da yukarıda saydığım yaban-nuri bilge ceylan atmosferine sahip kitaplardan. ancak bir farkı var. yaban ve nuri bilge ceylan'da okumuş adamın, okumamış adama karşı hafif bir yukarıdan bakışı vardı. hakkâri'de bir mevsim'de ise bu yok. hatta o insanların yanında okumuşluğundan utanan bir öğretmen görüyoruz.

bu kitabın bir film uyarlaması da var. yönetmenliğini erden kıral'ın yaptığı, senaryosunu ise onat kutlar'ın yazdığı film 1983'te çekilmiş ve aynı yıl berlin film festivali'nden gümüş ayı ödülünü almış. film çekildikten sonra beş sene boyunca türkiye'de yasaklı kalmış. başrolünü genco erkal'ın oynadığı filmde erkan yücel, şerif sezer, macit koper ve rana cabbar var. henüz izleyemedim. bu noktada bir parantez açıp, yeri gelmişken ankara sanat tiyatrosu'ndan da bahsetmek isterim. benim aydınım ankara sanat tiyatrosu oyuncularıdır. genco erkaldır. büyüklerimden çok dinledim. belki onların oynadığı oyunları izleyebilseydim ben de tiyatrosever biri olabilirdim. o zamanlarda bile birçok oyunu yasaklamışlar. bu saatten sonra hiç oynanmaz.

kitaptan bir alıntı:
           "kafka, karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandıramadı 
           (yada girmedin onun düşlerine)
           bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde 
           en korkunç kitabın konusu sen olurdun
           (...) 
           dostoyevski sürülseydi sana 
           yer üstünden notları yazardı 
           ya da suç ve suç'u..."

bu kitap bana şimdiki türkiye'nin durumunu anlatıyor. devlet eliyle öldürülen insanları, insanın gördüğü ve tanık olduğu acılar karşısında yaşamdan kopma halini hissettiriyor. bazı acılardan sonra insan nasıl yaşama gücünü buluyor?
"alaaddin geliyor. gece
hoca benim kardeş hasta, diyor.
nesi var? diyorum.
ateşi var çok, diyor. ölecek.
ilaç vereyim mi? diyorum.
hayır portakal ver, diyor.
portakal yememiştir hiç." 
 filmden bir kare

gözlerimi kaparım vazifemi yaparım-haldun taner 
tiyatrodan zevk almayan bir insan olarak, tiyatro metinleri okumaya bayılmam bir çelişki mi? bunu bilmiyorum ancak tiyatro metinlerini adeta bir çizgi roman gibi okumayı çok seviyorum. daha önce hiç haldun taner okumamıştım. bir haldun taner eserini sahne üzerinde izlememiştim de. 1964 yılında iki perdelik oyun olarak yazılan gözlerimi kaparım vazifemi yaparım, haldun taner'in niçin türk tiyatrosunun kurucularından biri olarak sayıldığını anlamama yetti. inanılmaz akıcı bir dil, 2017 yılına hitap eden bir mizah anlayışı ve büyük bir deha içeren bu eser, ii.meşrutiyet'ten 1960'lı yıllara kadar gelen bir zaman dilimini anlatıyor. osmanlı'nın son dönemlerinde doğan karakterimiz vicdani gariban bir aileden gelmektedir. saf, temiz, hayatını şerefli bir şekilde sürdürmeye çalışmaktadır. komşularının oğlu efruz ise devletin üst kademelerinde çalışan birinin oğludur. efruz gözü açık, üç kağıtçı ve yalancıdır. bu iki karakterin çocukluklarından yaşlılıklarına kadar olan hayatlarını osmanlı'nın yıkılması, cumhuriyet'in kurulması, ikinci dünya savaşı, menderes dönemi çizgisinde okuyoruz. oyunun ilk sergilenişinde baş karakter vicdani'yi oynayan ulvi uraz, türk tiyatrosunun en önemli oyucularından biriymiş. hatta metin kitap olarak basılırken haldun taner kitabı kendisine adamış. "hayal edemeyeceğim, düşünemeyeceğim derecede iyi bir vicdani olan ulvi uraz'a adıyorum." diye yazmış.

ulvi uraz vicdani olarak sahnede. arkadaki ak sakallı freud'a dikkat. psikiyatrist odasında.

komik bir ayrıntı olarak, yaşanan her önemli olayda oyunda sokakların ismi değişmekte. 15 temmuz şehitler köprüsü gibi.

esir şehrin insanları-kemal tahir
bu bahsettiğim kitaplar içinde beni en çok etkileyen kitap esir şehrin insanları  ve kemal tahir oldu. daha önce hiç kemal tahir okumamıştım. lisede niyetlenmiştim ancak o zaman biraz okuyup bırakmıştım. hatta bu kitabı da lise zamanında almıştım. alma sebebim de o zaman trt'nin çektiği esir şehrin insanları uyarlamasını izlememdi. emre kınay'ın başrolünü oynadığı uyarlama çok ama çok güzel bir uyarlamaydı. o zaman diziden etkilenmiştim, şimdi ise kemal tahir'den. kemal tahir ne sağcıların ne de solcuların sevdiği bir yazar olmuş. sağcılar onu komünist bulmuş, solcular ise milliyetçi. siyasi görüşlerinden ötürü tam on iki yıl boyunca çeşitli illerde hapis yatmış. hatta çankırı cezaevinde nazım hikmet ile birlikte yatmışlar. dostlukları ömür boyu sürmüş. hapse girmeden önce kemalist düşünceye bağlıyken, hapiste geçirdiği dönemde hikmet kıvılcımlı ile başlayan dostluğu vesilesiyle marksizm ile tanışmış.

edebiyatımızda üç kemaller olarak geçen yaşar kemal, kemal tahir ve orhan kemal lisede bize sevdirilmeye çalışılan yazarlardı. daha önce de kendi kendime düşünmüştüm; bize de okuttular  yaşar kemal, kemal tahir ve orhan kemal ama bir türlü bu toprakları sevdiremediler diye. şimdi şimdi anlıyorum, o zaman yanlış düşünmüşüm. suç kimsede değilmiş. yıllar önce neden böyle düşündüğümü ise hiç anlamıyorum. tek bildiğim şu, ben kendi doğup büyüdüğüm toprağı, içine doğduğum bu kültürü kemal tahirleri, nazım hikmetleri okuyunca sevmeye başlıyorum. neden bilmem ama öyle. kızdığım çok şey var. bu şeyler beni kendi toprağımı sevmekten alıkoyuyor. halbuki kemal tahir gibi adamları okuyunca bu kültürün içinde yetişmiş müthiş beyinleri görüyor, onları anlayabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

esir şehrin insanları, 1918 yılında istanbul'un işgal edilmesiyle başlıyor. iyi eğitimli, birkaç yabancı dil bilen ve ispanya'da diplomat olarak çalışan kamil bey, ülkesinin işgal edildiğini duyunca içindeki vatan sevgisine engel olamaz ve istanbul'a dönmeye karar verir. karısı ve küçük kızıyla birlikte bir gemiye binerler ve istanbul'a dönerler. istanbul'da işler kötüdür. kamil bey'in milli mücadeleye gönül vermiş arkadaşları ya sürgün edilmişlerdir ya da istanbul'dan anadolu'ya kaçmışlardır. tam o sıralarda kulaktan kulağa birinin ismi dolanmaktadır: mustafa kemal. kamil bey'in karısı başta olmak üzere, istanbul'daki tüm çevresi bu mücadeleyi boş görmekte ve avrupa'nın istanbul'u işgaline sempatiyle bakmaktadır. kamil bey yumuşak mizaçlı, hatta sinik bir karaktere sahip olmasına rağmen yabancı askerlerden, kendisiyle çıkar ilişkisine girmek isteyen yabancı diplomatlardan kaçar ve gizlice milli mücadeleye destek veren bir gazetede yazılar yazmaya başlar. hikaye böyle başlamaktadır. hikayenin ikinci kitabı yorgun savaşçı'dır. 1980 yılında trt için halit refiğ tarafından dizi haline getirilen yorgun savaşçı, darbe dönemi türkiyesinde yakılmış ve hiçbir zaman gösterim imkanı bulamamıştır. halit refiğ'in hayatı boyunca en çok üzüldüğü şeylerden biri bu filminin yakılmasıymış.

kemal tahir ve halit refiğ

kemal tahir'i bu yaşımdan önce okusam anlamazdım. belki hem yaş hem de içinde bulunduğumuz yeni türkiye itibariyle tam zamanında okuduğumu düşünüyorum. sadece yerli romanlar içinde değil, hayatım boyunca okuduğum en iyi kitaplardan biri olarak esir şehrin insanları aklımda kalacak. kemal tahir'in görkemli edebiyatıyla tanıştığım için mutluyum. 

25 Mart 2017 Cumartesi

we have to go back kate


bu hafta radiohead'in ok computer'ının 20.yılı şerefine pitchfork'ta çok güzel bir yazı dizisi yayınlandı. ben de bu vesileyle kendimi önce ok computer'ın, sonra radiohead'in içinde tekrardan buluverdim. ok computer'ı bu yoğunlukta dinlemeyeli yıllar olmuş. çıkan her yeni albümleriyle geçmiş albümlerinin kapısını çaldım; ama en son bu derece manyakça radiohead dinlediğimde üniversite öğrencisiydim. 

ok computer'ın hayatımın bu döneminde tekrardan gündemime düşmesi depresif ruh halimi besledi. daha çok şöyle bir şey yaptı; halihazırda eskiye özlem duymaktayken, bende yarattığı nostalji hissinin altında ezildikçe ezildim. özlem beni yoran, beni dibe çeken bir his. ne zaman bir şeyleri/birilerini özler gibi oluyorum, genelde bunu bastırmaya veya bir yolla geçiştirmeye çalışıyorum. ama bu sefer yapamadım. bu sefer birkaç sene öncesine duyduğum özlem, ruh halimi etkisi altına aldı. bir süredir kendimi dış dünyaya yabancılaşmış hissediyorum. suratımı asıp bir kenarda oturmuyorum; ancak günlük konuşmaları idame ettirmek bile öyle zor geliyor ki. öğrenci olsam bugün okula gitmeyim diyerek evden dışarı çıkmayacağım ama artık büyüdüğüm için mecburen işe gitmek zorunda olduğum günler geçiriyorum. ne çabuk sabah oluyor. her gün işten eve gelmemle, ertesi sabah alarmın çalması arasındaki süre ışık hızıyla geçiyor. ilk kez kendimi yaşlı hissediyorum. bir şeyler için artık geç olduğunu düşünüyorum. fiziksel yorgunluğumu bile buna bağlıyorum.

hayatımda ilk kez ölümlülüğümün yüzüme çarpıldığını fark ediyorum. bütün bu çırpınmalar, didinmeler ne için diye düşünüyorum. insanların hiç ölmeyecekmiş gibi birbirleriyle yarışmaları, iş hayatında gözlerini bürüyen hırstan kötü kalpli mahluklara dönüşmeleri, hep daha fazlasını istemeleri... kendime yakıştıramadığım bir yarışın içindeymişim gibi hissediyorum. hiçbir zaman ilgimi çekmeyen bir dünya düzeninde modası geçmiş işçi partili dede gibi hissettiğim çok oluyor. bütünleştirici bir üslupla, bir şeyi birlikte yapınca en iyi işin ortaya çıkacağına olan inancım gerçek hayatta işlemiyor. okul arkadaşlarımı çok arıyorum. içimdeki iyiyi çıkarmamı sağlayan dostlarımı özlüyorum. sokaktaki hayat beni katılaştırıyor. insanlara içten içe kızıyorum ve onlardan soğuyorum. sonra düşünüyorum ki potansiyelleri o kadar. kimseden olamayacağı bir şeyi bekleyemem. böyle düşününce onlara acıyorum. kendi kendime sevgisiz yetişmiş, bu yaşa gelmiş ne kadar çok insan var diyorum. insanlar ne kadar da eksik. sevgiden nasıl da bihaberler. kendilerinden ne kadar çabuk sıkılıyorlar. 

beyaz yakalı kurumsal hayatım ok computer'ın çerçevesine cuk oturuyor. bu albümü ilk kez dinlediğim zamanlar lisenin hemen başıydı. o zamanlar da bu albümden kendimce bir şeyler anlamaya çalışmış, ingilizce sözlüklerden bilmediğim kelimelerin anlamlarını karıştırmış, albüm üzerine çıkan yazıları okumuş, videoların ne anlama gelebileceğine dair yapılan yorumları dikkatlice incelemiştim. ama samimiyetle söyleyeyim, bir gün o hayatın içinde olacağımı düşünmemiştim. daha doğrusu şöyle diyeyim, insan on beş yaşındayken otuzlarında nasıl hissedeceğini kestiremiyormuş. o zaman girdiğim depresif dönemlerde, ileride de aynı şeyleri hissetme ihtimalimden hep  korkmuştum. bu varoluşsal buhranların yaşım ilerledikçe geçeceğini düşünmüştüm. öyle olmadığını yıllar içinde gördüm. hatta kimi zaman yaşla birlikte artan sorumluluklar neticesinde, bu buhranlar günlük hayatta kaçılması daha da zor olan şeyler halini aldı. kuyu gibi, kafes gibi, ne bileyim, boğazımı tıkayan bir lokma gibi oldu. korktuğum şey başıma geliyormuş gibi hissediyorum. etrafta sağlıklı ruh halinde olmayan bir sürü insan varken kara koyun ben oluyorum. karamsar değilim, sadece bir anlamsızlık halinin içindeyim. her zaman gülecek bir şey buluyorum ama aynı zamanda ağlıyorum da. gözlerim çabuk doluyor ve diplomatik olamıyorum. bu benim mücadelem değil, bu benim yarışım değil.

lost'taki jake gibi hissediyorum. ok computer'ı dinlerken geçmişe dönme isteğim dayanılmaz boyuta ulaştı. şimdi herkes bir yerlere dağılmışken, birlikte büyüdüğüm insanlarla aynı kıtada bile değilken hepsini tek tek arayıp ada'ya geri dönmeliyiz diye haykırmak istiyorum. dün p.'ye telefonda bunu dedim. ankara'ya dönmek istiyorum, tekrar sizlerle olduğum zamana gitmek istiyorum dedim. sanki o insanlar da aynı şeyleri söylese, o günlerin güzelliğinden bahsetse yaşananların gerçek olduğundan emin olacakmışım gibi. tekrar annemin bitanesi olduğum günlere dönmek istiyorum. saçımı şefkatle okşayan annem hiç yaşlanmasın. yetmiş yaşını geçen eniştemle acaba daha kaç bayramımız kaldı diye düşünüp hüzünlenmeyeyim. herkesi yerli yerinde, olduğu gibi bulacağımı bilsem... 

ben ada'ya dönmek istiyorum.

13 Şubat 2017 Pazartesi

woolf works ve max richter: edebiyattan baleye, oradan müziğe



2015 yılında londra'da yer alan royal opera house'da sergilenmek üzere virginia woolf'un üç eserinden (mrs. dalloway, orlando, dalgalar) ilham alınarak bir bale eseri ortaya çıkmış: woolf works. kareograf wayne mcgregor royal opera ballet'nin ünlü isimlerindenmiş. dünyanın birçok yerinde eserleri sahnelenmiş. geçmişte radiohead'in lotus flower, atoms for peace videolarının kareografisini üstlenmiş. francis bacon'ın resimlerinden yola çıkarak oluşturduğu kareografi, jonathan safran foer'in tree of codes'undan esinlendiği eseri, gösterilerinde a winged victory for the sullen, rufus rainwright gibi isimlerle çalışması wayne mcgregor'un işlerinin/işbirliklerinin güzelliğine dair cezbedici duruyor. bu işbirliklerinin sonuncusu da woolf works'ta max richter ile olmuş. max richter, üç perdelik bu esere orjinal müzikler bestelemiş. bu müzikler three worlds: music from woolf works ismiyle bir albüm olarak karşımızda. 

albümün açılışı, virginia woolf'un bir ses kaydı, words ile oluyor. bir gong ile 1920'lerin londrasında words fail me. hemen ardından üç perdenin ilki olan mrs.dalloway başlıyor. in the garden parçası albümün en sevdiğim eseri oldu bile. sanki kuşlar şakıyor, bahar geliyor, içim ferahlıyor. acaba bu mrs.dalloway'in hangi kısmına tekabül ediyor? belki parti hazırlığı, gün içinde koşturmaca, elinde çiçekler ile gülümseyen bir kadın, çiçekler, vazoda çiçekler, masada çiçekler, hayat güzel. bizim buralarda hayat sert, çetin ama şimdi bunları düşünmek istemiyorum. ben bu parçanın içinde var olmak, zamandan ve mekandan bağımsız olarak huzurla dolmak istiyorum. aklımda bir londra var. pelin'in bana tanıttığı. yeşillikler içinde, uçsuz bucaksız yeşillikler. mrs. dalloway, belki virginia woolf geziniyor o bahçelerde. ingiltere tepeleri. eski bir film gibi, eski kamerayla çekilmiş, belki sessiz bir film. mrs.dalloway'in devamında gerginlik var. biraz karamsarlık. çünkü bir sonraki eserin adı war anthem. savaş var. kim bilir, belki birinci dünya savaşıdır bahsedilen. bu kitabı okuduğum zamanı hatırlıyorum. zor okumuştum ama bittiğinde, evet, işte bunun için okudum demiştim. öyle bir tatmin hissi. 

orlando'yu henüz okumadım. eserin dramaturgunun dediğine göre, görkemli ve zamanı aşan bir şey yaratmak istemişler. hatta eserin bilim kurgu tadında olduğunu söylüyor. bu üç romanın da birbirinden tamamen farklı olduğunu bilmelerine rağmen acaba nasıl bağladılar? erkek olarak doğan birinin, ergenliğe vardığında kadın olması ve sonrasında yüz yıllar boyunca yaşaması. işte bu tam bir virginia woolf kafası. max richter eserin orlando perdesinde birbirini tekrar eden melodilere başvurduğunu anlatıyor. bu kısımdaki eserler beni tedirgin etti ve korkuttu. neden bilmiyorum ama öyle. belki okunacak kitaplar listeme orlando'yu da eklemeliyim.

                                                               max richter ve wayne mcgregor

son perde ise dalgalar'a adanmış. virginia woolf'un eserlerinde su imgesinin çok kullanıldığını söylüyor dramaturg. ölümünün de bir nehre kendini bırakıvermesi ile gerçekleştiğini düşününce dalgalar bana çok çarpıcı geliyor. ben bu romanı bir türlü okuyamamıştım. defalarca başlamış ama bitirememiştim. onun yerine deniz feneri'ne geçmiştim. o kadar soyut ve şiir gibiydi ki belki de okumam için henüz zamanım gelmemişti.  max richter burada yirmi bir dakikalık tek bir eser bestelemiş. dalga sesiyle başlayan eserde, gillian anderson virginia woolf'un eşine yazdığı intihar mektubunu okuyor. tek bir eser, bir bütün. kendimce bir sürü anlam çıkarabilirim ve birçoğunun da komik kaçacağına eminim. ama bir eserin neredeyse yüz yılı aşıp bana gelmesi beni büyülüyor. hayat hem çok önemsiz, küçük, bana kendimi evrende anlamsız hissettiren bir şey hem de böyle anlarda ihtişamıyla beni kendine hayran bıraktıran bir şey. 

virginia woolf gerçekçiliğiyle bende hep soğuk bir zihin algısı yaratmıştır. demek istediğimi nasıl anlatsam bilemiyorum. her şeyi gerçekçi bir şekilde ele alıp, adeta bir matematikçinin bir denkleme yaklaşması gibi hayata yaklaşan biri olarak düşünmüşümdür onu. bir camın ardından bakan biri gibi. mesafeli, ölçülü, gerektiği kadar. max richter'in bu eseri de virginia woolf'un eserlerine, kattıklarına ve varlığına görkemli bir duruş gibi. 

not: yazıyı bitirirken, royal opera house'un woolf works temsilinin 21 mart 2017 akşamında zorlu psm'de gösterileceğini hatırlatmak isterim.

fotoğraflar: mike terry

12 Şubat 2017 Pazar

cebeci kampüsü: bir gecede cahil kaldık


bir gecede öyle değil böyle cahil kalınır. akademiyi biçerek bizi bir gecede cahil bıraktılar. gözümün önünden gitmeyen bir fotoğraf karesi var: polislerin postallarıyla üstlerine bastığı cübbeler... son birkaç senede yaşadığımız travmaların özeti olabilecek fotoğrafların yanına bu resim de eklendi. tek tek saymak istemiyorum; çünkü kaldıramayacağımı biliyorum. hepimiz artık biraz daha fazlasına gücümüzün yetmeyeceğini biliyoruz. suruç patlamasında ölen çocukların otobüste çektikleri son selfie, gar patlaması sonrası şok içinde ağlayan bir kadın, beşiktaş'taki patlamada ölen tıp fakültesi öğrencisi berkay'ın gülen suratı, rus büyükelçisinin öldürülmeden önce katili ile yer aldığı kare, daha bir çok, bir çok böyle görüntü var kafamın içinde. bu fotoğraf da onlardan biri olarak kalacak. yıllar sonra birileri bugünleri anlatırken, faşizmin tanımını yapmak için bu resmi kullansın. baskının, zulmün ve tiranlığın geldiği nokta işte budur. 

akla ve bilime düşman yönetimin üniversitelerde yaptığı temizlik hareketi hızlanarak ilerliyor. bu hikaye önce ergenekon ile başladı. o zaman bütün bu "temizlemelere" alkış tutan yetmez ama evetçi'ler vardı: murat belgegiller. okumuş, aydın sınıfından insanlar  bu yapılanlara alkış tuttular. artık nefret ettiğim ve bana ömrümün sonuna kadar yetmez ama evetçi'leri hatırlatacak bir kelime var: aydın. bir gömlek değiştirmeyle demokrasi yoluna girilebileceğini sanacak kadar saf (?), okumuş akademi, kültür, sanat insanları. ama bir dakika, onlar da kandırılmışlardı değil mi? 2010 yılındaki referandumdan bu yana çok şey değişti. o referandum, bugün bu hale gelmemizin başlıca sebeplerinden biridir. o referanduma destek veren sözde aydınları ben ömrümün sonuna kadar unutmayacağım. tek tek isim verip hedef gösteremem; ancak isterse alanında önemli bir isim olsun, benim ön yargısız bakamayacağım isimler olarak zihnime kodlandılar. murat belge alanında ne kadar derya deniz olursa olsun, kandırıldığını altı sene sonra anlayan bir aydına ihtiyacımız yok. adalet ağaoğlu'nun bir daha bir kitabını okumam. hasan cemal denen adam mesela, aslında içimden başka şeyler demek geçiyor ama, her on yılda bir kandırıldığını, yanıldığını söyleyen bir adam ve gazetecilik icra ediyor. kurgu roman yazsa daha anlamlı olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. mor ve ötesi mesela. ergenekon'un başlarında nasıl da baskın oran ile birlikte "askeri vesayetten arınıyoruz heyoo" havalarındaydılar. ama harun tekin ve arkadaşlarının jetonları maalesef çok geç düştü. o sürede ben onlardan gönül olarak koptum gittim bile. şimdi onların ismini bir yerlerde gördüğümde o kesime verdikleri desteği hatırlamadan edemiyorum. halbuki kendilerini severdim. ben de artık sevgimin önüne böyle şeyleri koyuverdim. kendiliğinden gelişti. bu ülkede iyi bir insan olarak kalmaya direnirken elimde olmadan böyle ön yargılar geliştirdim.

bir de bu "aydın" kesimde hatasını kabullenmenin, yanıldığını kabul etmenin ve kendini eleştirmenin büyüklük olduğunu düşünmek var. yanıla yanıla ülke olarak bu noktaya gelmemizin önünü açtılar. önce askeriyenin, sonra hukuğun, sonra tübitak gibi saygın devlet kurumlarının birer birer içi boşaltıldı. küçükken tübitak'ın atatürk bulvarı üzerindeki genel merkezinin önünden geçerken heyecanlanmam aklıma geliyor. sanki nasa'nın önünden geçiyormuşum gibi hissederdim. nerden nereye. şimdi tübitak alay konusu oldu.

düşünüyorum, bu ülkenin kurucusu "ben size hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. benim manevi mirasım bilim ve akıldır." demiş. şimdi geldiğimiz nokta ise aklı ve bilimi reddeden, yasaklayan bir sistem. aklın yayılmasına öncülük eden akademisyenler bir bir temizleniyor. bu ülkeden göçmeye zorlanıyorlar. tüm bunlara karşın ben umutsuz değilim. belki bizim ömrümüz yetmez, bilemiyorum, ancak eninde sonunda kazanacak olan akıl ve bilimdir. bilimsel gerçek; kişilerden/kurumlardan ve güncel siyasetten bağımsız olarak var olur. bir şekilde düzlüğe çıkacağız. kitapçıların tarandığı, hocaların toplanıp içeri tıkıldığı bir sistem sürdürülebilir değil. 

bütün bu olanlardan kendi adıma tek bir iyi sonuç çıkarabilirim ki bu olaylar benim daha önce varlığından haberimin dahi olmadığı nice kıymetli akademisyenin ismini öğrenmeme vesile olmuştur. meğersem halen direnen, bilimsel bilgiden şaşmayan ne çok hocamız varmış. çok yaşasınlar. 

allah'a inanmıyorum ama diyecek daha iyi bir lafım yok; allah bu topraklara bir daha siyasal islam yüzü göstermesin.

23 Ocak 2017 Pazartesi

mektuplaşmak, devendra banhart ve anne üzerine

aslında ruh halim itibariyle jane austen romanları okuyup, yeşil tepelerde elinde şemsiyeyle gezinip, hayali alemlerde yaşayasım var. ama bu beni gerçeklikten daha da çok uzaklaştıracak. hangi gerçeklikten? kendi gerçekliğimden, ülke gerçekliğinden. işte bu sebeple şu anda okuduğum hakkari'de bir mevsim bana daha çok uyuyor. en azından akıl sağlığımı koruyorum. aksi takdirde hayal aleminden gerçek dünyaya serbest düşüşte yere çakılacakmışım ve büyük bir hayalkırıklığı yaşayacakmışım gibi hissediyorum. 

romantik bir insan değildim. yaşla birlikte bu yönümü keşfediyorum. yazarların mektuplarını okuyor, kafamdan mektuplar yazıyorum. bir insana, bir dostuma, bir sevgiliye uzun uzadıya şeyler yazabilirim. kısa yazayım diye başlayamam, ne yazsam uzun oluyor. ben kendimden eminim; ama karşımdaki de o kararlılıkla mektuplaşmayı sürdürür mü bilemiyorum. bazı şeyleri düşünüyorum ve hüzünleniyorum. sevgili dostum m.'yi düşünüyorum. onunla yazışmalarımızı ama artık yazışmadığımızı. hatta artık haberleşmediğimizi. birlikte geçen yıllardan, ayrı ülkelerde geçen zamanlardan, başarılardan, başarısızlıklardan, güzel günlerden ve ölümlerden sonra niçin böyle ayrı düştüğümüz aklıma geliyor. lisede biricik sınıf arkadaşımdı, iki küçük insandık. sonra birbirimizi üzdük ve kırdık. ona yazmayı özlüyorum. 

hep bir şeyler oluyor ve mektuplaşmalar kesiliyor. yazmayı çok sevdiği için herhangi birine yazabilecekken, iyi bir okuyucu bulduğu için bana yazan bir insanın yazılarını okumak istemiyorum. insanız. insan özel olmak istiyor. bu istekleri kadın olmaya, feminen tarafa yüklemelerinden hoşlanmıyorum. mesela ingeborg bachmann'ın malina'sı. mantıklı kararlar veren, gerçekçi ve duygularını kontrol edebilen tarafı maskülen olarak tanımlanırken; duygusal iniş çıkışları, sevgi ihtiyacını feminen tarafla ilişkilendirmelerinden hoşlanmıyorum. çünkü bunları yaparken içgüdüleriyle hareket eden feminen taraf bir eksiklik olarak görülüyor. bu sınıflandırma da erkek aklının sınıflandırması olmuyor mu? kadının ince ve kırılgan mizacından yakınan erkeklere belki de duygusal anlamda onları tatmin edenin bir kadın olmadığı olasılığını söylemek istiyorum. ben kadınları çok ama çok seviyorum. dizine başımı koyduğum bir kadının yanında duyduğum duygusal tatmini sevdiğim adamda bulamamak benim suçum değil. aslında kimsenin değil. belki bu sadece potansiyeli olmayan bir insandan verebileceğinden fazlasını beklemek demek. 

şu hayatta henüz boyumun ölçüsünü almadım galiba. yaşım kaç oldu ama ben kendimi hala yirmi yaşında sanıyorum. içimde gürül gürül akan bir sevgi var ama insanları ayrı ayrı olarak değil, toplu olarak sevme eğilimindeyim. insanlık biraz da saç gibi. saç dediğimiz şey -mesela bir kadının uzun saçları- son derece güzel ve estetik olabilirken; o saça ait bir saç telini tek başına banyoda gördüğümüzde, herhangi bir yerde karşımıza bir saç teli çıktığında nasıl da mide bulandırı oluyor. insanlık da aynı saç gibi. 

kanalize edilmemiş sevgi yıkıcı olabiliyor.

bu sabah maalesef yataktan çıkacak gücü kendimde bulamadım. yıllık izin kullanmak zorunda kaldım. battaniye altında geçen saatlerden sonra hep yazmak istediğim ama bir türlü yazamadığım albüm, devendra banhart'ın 2016'da çıkardığı ape in pink marble'ı dinlerken uyuyakalmışım. sonra kendime bir yeşil çay yapıp bunları yazmak istedim. devendra'nın romantizminde yaşadığım şu zaman diliminde gerçeklikten uzaklaşmak istiyorum. ölüm değil ama bu hayat beni bazen korkutuyor. hem sevdiğim birilerinin boynuna atılmamak için kendimi zor tutuyorum hem de gazetede okuduğum insanlardan nefret ediyorum. devendra'yı dinlerken annemi düşünüyorum. annemi çok özledim. anne konseptli albümlere kulak kabartmadan yapamıyorum. devendra'nın yıllar önce çıkan ilk albümü annesiydi. pek naif, pek güzeldi. sufjan stevens'ın geçen yıl çıkan albümü carrie and lowell ise beni çok yaralamıştı. şimdi devendra'yı annesinden ayrı düşünemiyorum. sufjan'ı bundan sonra annesinden ayrı düşünemeyeceğim gibi. iş hayatına atılıp da gerçek dünyayı gördükten sonra psikolojisi bozuk ne çok insan varmış diyorum. benim annem onların yanında çok naif ve çok çocuk kalıyormuş meğer. bu dünya için fazla kırılgan, fazla hassas. o ilaçlar, o tedaviler, ah o hastaneler demek bu yüzdenmiş diyorum. bunca yıldan sonra yeni anlıyorum. bu beni üzüyor. bazen anneme benzemekten korkuyorum. içimdeki romantik insanı görmezden gelirsem, ruh hali daha kararlı bir insan olabilirim gibi geliyor.

22 Ocak 2017 Pazar

ufak tefek notlar: biraz kadınlar, biraz american honey


sait faik'in son kuşlar kitabı rafımda durur. bu kitap üzerine hep yazmak istemişimdir ama üşengeçliğimden mi yoksa yazacaklarımı kafamda bir türlü toparlayamamamdan mı bilmiyorum, yazamamışımdır. birkaç öykü var ki kendimi okul çocuğuymuşum gibi hissetmek istediğimde aklıma geliverir. ama bir tanesi de var ki bugünlerde iç sesim bana hatırlatır durur: haritada bir nokta öyküsü. orada der ki; yazmasaydım deli olacaktım. al benden de o kadar sait faik derim. bu ülkede, bu günlerde defterime bir şeyler karalamazsam hastanelik olacakmışım gibi. beni hiçbir ilaç, hiçbir doktor iyi edemeyecekmiş gibi gelir.

bakarım bir yanda biz uyurken meclisten -belki artık son kez meclis lafını kullanıyoruzdur- referandum kararı çıkmış. bakarım diğer yanda başta amerika olmak üzere pek çok avrupa ülkesinde kadınlar trump'a karşı yürümüş. bunun bir benzerini 2017 yılı türkiyesinde yapmak artık mümkün değil. kadınlar bir araya gelecek de birileri elinde mikrofon, bir siyasi figüre karşı öfkelerini kusacak. hadi canım. hatta şimdi düşününce gezi zamanı bile ne kadar ileriymiş diyorum. o zamanki eylemi şimdi yapamazsın, yaptırmazlar. ona göre tedbir aldılar, polislerini eğittiler, sınırsız haklarla donattılar. ama işte dünyanın bir yerinde kadınlar toplanıyor. yürüyor, şarkılar söylüyor ve ellerinde mikrofonla bağırıyor. 

düşünüyorum, ben artık erkek hikayesi duymak istemiyorum. bazı şeyleri yalnız benim hissettiğimi düşünüp yalnızlığa kapılmamak için diğer kadınların sesini duymaya ihtiyacım var. belki cinsiyetçilik olarak algılanacak ama duygusal olarak sınırlı bir erkek dünyasındansa bir kadına sığınmaya ihtiyacım var. kendimi ne zaman üretken ve verimli hissetsem bunu büyük bir zevkle kısırlaştırmaya çalışan erkekler görüyorum. kendisi üretirken yanındaki kadın geride dursun. kendisi üretirken kadın ona destek olsun ve öncelik kendinde olsun. bunlar bizi hep köreltmedi mi? ben çok sıkıldım. böyle erkeklerden, kendini bir kadının gözünde tanrı olarak görmenin zevkine muhtaç erkeklerden çok sıkıldım. andrea arnold'un american honey filmini izledim ve işte bunlar üzerine düşündüm. benim için mesele filmin kendinden çok; bu filmi çeken kişinin bir kadın olması, benim bu filmde çok şey bulmam oldu. andrea arnold'ı fish tank'ten beri takip ediyordum. o çok güzel bir filmdi ama sanırım andrea arnold'ın benim için özel bir yönetmen olması wuthering heights uyarlamasıyla oldu. o filmden sonra kendisi bende kıymetli bir yer edindi. nerede içime dokunan bir şey görsem altından ismi çıktı. transparent dizisinde üç bölüm yönetti. dizide en ağladığım bölümde adını gördükten sonra bir şekilde onun işlerini tanıyabildiğimi düşündüm. ama bu tekniğinden ya da benim böyle şeylerden anlamamdan ötürü değildi. somut bir şeylere dayandıramadığım, tamamen hissel bir şeylerin izini sürerek onu tanıyabildiğimi gördüm. bu topraklarda nasıl sünni erkek değilsen ikinci plandaysan, dünyada da beyaz erkek değilsen öylesin. andrea arnold da bunu coming of age dedikleri büyüme hikayeleriyle dile getiriyor. kendisini ne zaman düşünsem, göğüslerim ilk çıkmaya başladığında hep kendime iki beden büyük tişörtler giymem ve herkes bana bakıyor sanmam aklıma gelir.  o halime, o dönemime acıyla bakarım. üstelik bu gelişimin ne kadar doğal olduğunu bana anlatan bir annem olmasına ve büyük şehirde yetişmeme rağmen böyle bir dönemden geçmişim. işte bazı şeyler toplumsal, bazı hastalıklı şeyler zihnine sen küçükken işleniyor. bilirim ki şu anda bu ülkede, bir yerlerde göğüsleri yeni çıkan kızlar kambur yürümekte. onlara şefkat gösterip, sırtlarını sıvazlamak isterim ama elimden bir şey gelmez. bazı şeyleri bu erkek dünyası anlamaz. anlamalarını da beklemem. tek istediğim bazen biraz susmaları. her konuda hep diyecek bir şeyleri var. ben artık dinlemek istemiyorum. bütün bu söylediklerime bile okudukları iki kitapla psikanalitik yorumlar getirip, "evet erkek nefreti, evet bilumum travma" açıklamalarıyla entelektüel tatmin yaşayacak o kadar çok adam var ki...

halbuki istediğim, o kadın enerjisinin dünyaya salıverilmesi. kadınların düşüncelerinden, hayallerinden ve arzularından ötürü erkekler tarafından manipülasyona uğratılmama direncini gösterebilmeleri. isteğim daha çok kadın hikayesi duyabilmek, daha çok kadın filmi izleyebilmek.

8 Ocak 2017 Pazar

toni ve tony, ah bir de andy

toni erdmann 

son bir haftayı hasta olarak geçirdim. etraftaki grip salgınından ben de nasibimi almış olmalıyım ki haftanın son iki gününü raporlu, geri kalan günleriyse ayakta ama kafam bulanık olarak sona erdirdim. bu sefer hastalık beni fena vurdu. battaniyenin altında, yataktan hiç çıkmadan ve neredeyse iki koca gün boyunca uyuyarak biraz düzeldim. bu süreçte tek yapabildiğim film izlemek oldu. bir süredir film izlemekten zevk almıyordum. uzun zamandır da film izlemiyordum. bu sebeple ilk tercihim 2016'da oldukça sözü edilen alman filmi  toni erdmann oldu.

yönetmenliğini maren ade'nin yaptığı toni erdmann; bir babanın, hayatındaki önceliği işi olan kızıyla iletişim kurabilmek için yarattığı ikinci kişiliğini anlatıyor. baba oldukça şakacı, mizahi yönü kuvvetli ve onun bu mizah anlayışı insanlar tarafından garipsenebiliyor. film o kadar güzel ki bittiğinde sadece bu sene değil, genel anlamda izlediğim en iyi filmlerden biri olarak hatırlayacağım diye düşündüm. yaratılan çift kişilikli baba karakterine sevgiyle yaklaşmamak benim için imkansız. bir alman filminin bende bu denli sıcak hisler uyandırmasına şaşırdım. insanın bir filmi izleyip beğendiği çok olur ancak pek az karakteri çok sever. alter egolu bu baba benim pek sevdiğim bir karakter oldu. film boyunca biraz hüzünlendim, bolca kahkaha attım. zaman geçip de bu filmi düşündüğümde yüzümde bir tebessüm oluşacak.

andy kaufman
film ve yönetmeniyle ilgili  internette araştırma yaparken, yönetmenin toni erdmann karakterini yaratırken amerikalı komedyen andy kaufman'dan ilham aldığını okudum. andy kaufmann ismini duyduğum ancak hakkında en ufak bir şey bilmediğim biriydi. hatta belki charlie kaufman ile karıştırıyor bile olabilirdim. andy kaufman deyince gözümün önüne bir yüz de gelmiyordu. bu sebepten merak ettim ve kendisini araştırmaya başladım. hastalıktan ötürü vaktim boldu -neredeyse iyi ki hasta oldum diyeceğim- oturdum, youtube'dan 70'li yıllardan kalma andy kaufman videoları seyrettim. andy kaufmann'ın mizah anlayışını dadaizm ile tanımladıklarını öğrendim. yani mantıksızlık, absürdlük, anlamsızlık ve her şey ile dalga geçme üzerine kurulu. dadaizm nedir diye oturup da hiçbir şey okumamıştım. okuyunca gördüm ki dadaizm 1.dünya savaşı esnasındaki o bunalımlı havanın sonucu olarak doğmuş. ben de günlerdir andy kaufman'a niçin bu kadar kapıldım diyordum. sanırım sebebi buymuş. ben de içinde bulunduğumuz bu atmosferden çok sıkıldım. ruh sağlığımın günden güne kötüye gittiğinin farkındayım ve kendime çıkış noktaları arıyorum. andy kaufman'daki bu mantıksızlık, saçmalık, onu hangi kalıba koyacağımı bilememek beni ona çeken şey oldu. günlerdir bir tek onu izliyorum. bulabildiğim her şeyi manyak gibi izlerken, dün de jim carry'nin andy kaufman'ı canladırdığı milos forman filmi man on the moon'u izledim. jim carrey'nin birebir andy kaufman olduğu film sonrası, kaufman'a olan ilgim daha da arttı. bu filmin çekimleri sırasında jim carrey yönetmen milos forman'ı çok kızdırmış çünkü çekimlerin haricinde de sette sürekli andy kaufman ya da andy'nin alter egosu olan ikincil karakteri tony clifton olarak dolaşıyormuş. "ben jim carrey'i on dakikadan fazla tanımadım" diyor yönetmen. bu noktada andy kaufman'ın tony clifton karakterinden de bahsetmek gerekir. bir taverna şarkıcısı tipinde, parlak ceketi, kötü sesi, asabi halleri ile hiç sevilmeyen bir karakter tony. andy hiçbir zaman tony'yi canlandıran kişi olduğunu kabul etmemiş. hatta insanları şaşırtmak amacıyla kendisi andy olarak sahnedeyken, arkadaşı bob zmuda tony clifton kılığında defalarca sahneyi basmış. tony karakterini bob zmuda ile dönüşümlü oynamışlar. hatta andy kaufman'ın genç yaşta vefatının ardından toni clifton karakteri yaşamış; çünkü kendisi öyle istemiş. bu durum ölenin andy olduğu ama tony'nin yaşadığı  olarak algılanmış.

toni clifton
andy kaufman hep zamanının ötesinde biri olarak niteleniyor. mizah anlayışı o zamanlar yanlış anlaşılmış. seveni kadar sevmeyeni de çokmuş. hatta sevmeyeni daha fazla olmuş. gösterisine gelen insanlara great gatsby okuması ve insanların salonu terk etmesi, ülke çapında sadece kadınlarla güreştiği saçma güreş müsabakaları düzenlemesi, kamera önü kavgaları, sataşmaları hep tepki toplamış. insanların algılayamadığı ise bütün bunların birer kurmaca olduğuymuş. andy herkesle kafa bulurken, amerika halkı onu ciddiye almış. kendini hep "bu bir şakaydı" diye açıklamak durumunda kalmış. insanları sürekli kandırdığı için de ölümünün bile yalan olduğu düşünülmüş. bir süre sonra ortaya çıkacak ve aslında ölmedim diyecek demişler. ölümünün yirminci yılı olan 2004 yılında kaufman hayranları kaufman'ın da katılacağını düşündükleri bir parti organize etmişler çünkü birçok insan onun bir köşede inzivaya çekildiğini düşünüyormuş. kaufman'ın aslında yaşadığı gibi haberler yıllar boyunca ara ara haber olmuş.

toni erdmann ile başlamıştım ancak lafı andy kaufman ile bağladım: andy ve onun ikinci kişiliği tony clifton. toni erdman'ın ismi, tony clifton'a bir gönderme. tıpkı peruğu gibi. toni erdmann filmine bir de teşekkür borçluyum ki beni andy ile tanıştırdı. beş sene önce olsa muhtemelen andy'ı sevmezdim, ilgi çekici bulmazdım. ancak şimdi içinde bulunduğumuz şartlar itibariyle her şey bana o kadar saçma, ülke o kadar kötü bir film gibi geliyor ki andy'yi izlerken anlam buluyorum. kendisi "ben komik biri değilim, komik olmaya çalışmıyorum"  demiş her seferinde. zaten ben de andy kaufman'ı izlerken pek gülmedim. sadece insanlarla kafa bulmasına bayıldım. kendisine tarihin gördüğü ilk troll diyorlar. andy kendini ciddiye almadığını ifade etmiş. yalnızca hayatı sevdiğini ve her anı değerli gördüğünü belirtmiş. bu laflar tony erdmann filmine de ilham vermiş olmalı ki o filmde de benzer bir ton yakalanmış. 

sonuç olarak ben iki toni'yi de sevdim. ama hepsinden daha öte andy'i öğrendiğim için memnunum. henüz otuz beş yaşındayken, hayatında hiç sigara içmediği halde akciğer kanseri sebebiyle bu dünyadan göçüp gitmesi, andy kaufman'ın giderayak bile insanları trollediğini göstermez mi?

aşağıda rem'in andy için yaptığı, filme de ismini veren man on the moon şarkısının canlı bir performans videosu var.