yan yana olan şinasi ve akün sahneleri sonunda otel ve avm yapılmak üzere 23 milyon tl'ye karadenizli bir şirkete gizlice satılmış. talimatı çalışma bakanı faruk çelik vermiş. onca yıl direnildi ama buraya kadarmış.
yılların tiyatro sahnesi şinasi ve yine 70'lerden 2000'lere kadar sinema, sonra ise tiyatro sahnesi olarak varlığını sürdüren akün, ankara tarihinin birer parçası. şimdi emek sinemasının başına ne geliyorsa aynısı onların da başına gelecek. annelerimizin, babalarımızın kuşağına kadar uzanırsak şehirde şinasi ve akün'e bir kere bile adımını atmamış insan bulmak zor. ankara ve tiyatro denildiğinde herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir konu vardır ki o da ankara'da tiyatronun algılanışı ve tiyatroya verilen önem, diğer şehirlerden farklıdır. ankara'nın cumhuriyet döneminde sıfırdan inşa edilmiş bir şehir olması; opera, bale ve tiyatronun şehrin kültürüne emek edilerek işlenmesi, her memur ailesinin ve ankara'ya okumaya gelen öğrencinin yolunun belli aralıklarla tiyatrodan, baleden, cso'dan geçmesi bu aktiviteleri ankaralı için özel kılar. burada her gece "acaba hangisine gideyim?" diye düşüneceğiniz bir konser yoktur; ama herhangi bir anadolu şehrinden farklı olarak haftada birkaç akşam son derece ucuz bir bilet fiyatına tiyatro, bale, opera ve cso'ya gidebilirsiniz. bütün bunları düşündüğünüzde şinasi ve akün sadece hafızamızı diri tutan birer mekan, ortak bellek ya da anılardan ibaret değildir, bir şehrin kültür ve sanatla olan bağıdır da. şinasi ve akün, 1930'larda ulus'tan başlayıp kızılay'a doğru yayılan şehrin merkezinde, ankara'nın ana bulvarı olan atatürk bulvarının üzerindedir. bunları otel ve avm'ye çevirmek demek şehrin karakteristik yapısına zarar vermektir. cumhuriyeti sevin ya da sevmeyin, ankara bir cumhuriyet şehridir. ahmet hamdi tanpınar beş şehir kitabında ankara için şöyle der: "ankara, istiklal şavaşından bütün mazisini yakarak çıkmıştır." bir istanbul, bursa ya da edirne gibi osmanlı yoktur burada. ankara'da hititler, selçuklular ve cumhuriyet vardır.

15 Kasım 2014'teki protestodan
***
önce binalara üzüldüm ama sonra düşününce kesilen zeytin ağaçlarının yanında iki bina neydi ki dedim. bir bina gider, diğeri gelir ama ya kesilen zeytinlikler? cinayetin işlenişi düşünüldüğünde, olayın taammüden adam öldürmekten hiçbir farkı yok. katillere bak, danıştay kararını haber almışlar, açıklanmasını beklemeden ne kadar kessek kardır demişler. resmen midem bulandı. diyecek lafım yok. bir de yalova'da kesilenleri gördük birkaç gün önce. bu gözler daha kaç ağaç cinayeti görecek?
internette rastgeldim, biri yazmış; egeliler için zeytin ağacı namustur diye. egeli değilim ama bunu anlayacak kadar vaktimi çocukluğumda kuzey ege'de geçirdim. ege'nin bir köyüne gidip de biraz zaman geçiren her kişi, zeytinin ne kadar kutsal bir ürün olduğunu bilir. zeytin ağacının ne kadar hassas, narin, kıymetli olduğunu görür. zeytinle uğraşan insan, ağacı kendi gözünden bile sakınır. bir zeytin fidesinin dikildikten sonra ürün vermeye başlaması için geçen zaman yıllarla ifade edilir. kendini mükemmel varlık olarak gören bu katiller, ağacın da hayvanın da kendi yaşamlarını devam ettirebilmek için var olduğunu sanır. oysaki evrende bir böceğin önemi neyse insanın da önemi o kadardır. ne daha az ne daha fazla. o yüzden onların anladığı dilden ifade edeyim. hani zeytin ağacı da insan için var ya, işte bu ağaçları kesenler, bir litre zeytinyağı elde etmek için kaç adet zeytine ihtiyaç vardır hiç düşünmemişlerdir bile. eminim hiç akıllarına bile gelmemiştir. kısa bir google araştırması sonucu ortalama ağırlıkta bir adet zeytini baz aldığımızda bir litre zeytinyağı için yaklaşık 1400 adet zeytine ihtiyaç olduğu çıkıyor. ya da ağırlık cinsinden bu 5 kg'a tekabül ediyor. yırca köyü muhtarı bir laf etti; "bundan sonra o zeytinler boğazlarından nasıl geçecek?" diye. adam olana en ağır laf, yutulmayacak demir bilye.

internette dolaşan eserlerden biri. kim yaptıysa eline sağlık.
bütün bunlardan sonra hayat nasıl devam ediyor bilmiyorum. hiçbir şey olmamış gibi günlük yaşama devam etmek bana çok zor geliyor. bir yandan hayat akıyor ve sağlıklı olanın yaşayıp gitmek olduğunu biliyorum ama bir yandan da hiçbir şey içimden gelmiyor.
bir gece yarısı odtü'ye dozerlerle girdiler ve odtü ormanındaki ağaçları kesip oradan yol geçirdiler. adını da utanmadan koca koca harflerle yazdılar: "1071 MALAZGİRT BULVARI" diye.
ankara'nın iki büyük ormanlık arazisi vardı; biri odtü diğeri de atatürk orman çiftliği. ikincisine de saray diktiler, ormanı haritadan sildikten sonra üzerine sifon çeker gibi yapıp, adını da beştepe diye değiştirdiler.
3. havaalanı ayağına kuzey ormanlarını katlettiler.
karadeniz'de olabilecek en saçma şekilde küçük küçük hes'ler kurmak için suları kuruttular.
validebağ korusunu harcıyorlar.
belediyesine, siyasetçisine bakılmadan ağaç kesildiğini bugün yalova'da da bir kez daha gördük. hepsi birbirinden mal adamlar, seç beğen al.
böyle sistemli bir yeşil yok etme operasyonu görülmemiştir. aferin çok güzel yapıyorsunuz. dostum p.'nin dediği gibi, hiçbir yerde yeşil kalmasın, yeşil sadece camide olsun.
bunların hepsi gerçekten çok ağır geliyor. içimde biriken öfke öyle derin ve güçlü ki daha iyi bildiğim bir his yok.