15 Eylül 2014 Pazartesi

foreign fields

yaklaşık altı aydır yeni/eski hiçbir dizi izlemiyorum. son bir buçuk senede kafamı dağıtmak ve aptallaşmak için o kadar çok dizi izledim ki mevcut koşullar altında ömrüm boyunca bir daha hiçbir dizi izlememeliyim diye düşünüyorum. sürekli dizi izleyerek niçin ve nasıl  aptallaşılacağını da bizzat tatbik ettim. amacım zaten dizi izlemekten mindfuck kıvamına gelmek ve gözümü açamayacağım ana varınca da uyumaktı. bu süreçte beni tatmin eden dizileri sonuna kadar izledim, beğenmediklerimi de kestirip attım. yalnız şunu kabul etmeliyim ki içi dolu konusu olmayan dizilerde bile çok iyi müzik kullanımı var. bu işin raconu bu galiba, daya indie grupları gitsin. neyse, bu şekilde varlığından haberdar olduğum bir grup var: foreign fields. aslen wisconsinli olup, müzik yapmaya nashville'de devam eden eric hillman ve brian holl'dan oluşan grup hakında internette bulabildiğim tek detaylı bilgiye şu röportajlarından ulaştım. on beş yaşında tanışmışlar ve o günden bu yana da birlikte müzik yapmayı sürdürüyorlarmış. alttaki performansları, benim kendilerini duyup da takibe aldığım şarkıları names and races'e ait. bandcamp üzerinden dinlenebilen iki albümleri ve bir de yeni yayınladıkları single'ları var. albümler bütünlük içinde dinlenip gidiyor. şimdilik takipteyim. 

14 Eylül 2014 Pazar

sünger çekmek ve çimento atmak bizim işimiz

iki çok sevdiğim arkadaşım beni yeni şehrimde, yeni evimde ziyarete gelene kadar kendimi iyi kötü idare ettiğimi düşünüyordum, öyle sanıyordum. onlar gittikten sonra evde oluşan boşluğu neyle dolduracağımı bilemediğimde derin bir anlamsızlık hissiyle yüzleştim. o günden beridir de bu hissi kalbimden atabilmiş değilim. insan bir kere kendinin upgrade edilmiş modelini görmeyiversin, sonrasında bir yetersizlik hali hasıl oluyor. ankara'nın üstüne sünger çektim. orada sevdiğim çok çok az kimse kaldı, gerisi bir yerlere dağıldı. bazı anlar var, bu andan ne büyük espri çıkardı diye düşünüyorum ama paylaşacağım insanlar 1/1000000 ölçekli haritada bir nokta bile değil. ankara bu koşullar altında çekilir dert değil derken, kendimi yalnız hissettiğimde geri dönebileceğim pek çok anın da üstüne sünger çektiğimi fark ettim. bilinçli değildi ancak hayatta kalabilmem için öyle olması gerekiyordu. ankara'yı öyle daralttım öyle daralttım ki okuldan ibaret kaldı. bundan pişman değilim. referans noktamın ev/ebeveyn/çocukluk gibi kavramlar olmasının mümkünatı yokken sarılabildiğim tek şey fizik çimleri, sunshine ve devrim oldu. şimdi sevdiklerim dünya haritasında, ben de kendimi olabilecek en rassal şekilde burada buluverdim. bu yaşların, geçmişi dağıtmak için çaba harcamayla geçeceğini tahmin edemezdim. beynimdeki sesleri susturmak için kulaklığımı kulağımdan hiç çıkarmıyorum. buna rağmen beni derinden yakalayan bir albüme denk gelemiyorum. sanki bir uzvum köreldi, yok oldu. eskiden bir albümle çabuk bağ kurabilirken şimdi sıkılıp hepsini yarıda bırakıyorum. yeni şeyleri dinlemesi zevk vermiyor. içime dokunan bir şey yakaladığımda ise gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. bir senedir alela diane'nin about farewell albümünü dinliyorum. hiç eskitemedim, öyle güzel akıp gidiyor ki. herkesin ayrılığı kendine, benim ayrılığım da şehrimle ve sevdiklerimle. bu albümün üstüne bir sürü şey dinledim bir senede ama içim hiçbirine pek ısınamadı. derken the antlers'ın familiars'ı geldi. keşke the intruders şarkısında daha bu yaşımda böyle hislenmeseydim. bazen içimde elli yaşında bir kadın olduğunu düşünüyorum. böyle deyince p. bana kızıyor ve ara sıra kulağımı çekmesi gerekiyor. bazı pazar geceleri kendime engel olamıyorum ve jackson c. frank dinliyorum, bir de arcade fire. iyi insan lafının üstüne gelirmiş, funeral'ın da onuncu yılı olmuş. bu albümü d. ile ilk çıktığı zaman cd'ye çekip dinlediğimizi çok net hatırlıyorum. bir sene, iki sene sonra değil; tam olarak vaktinde. d.'ye bu yazıyı gönderdim. yaşlanmışız diye bir cevap geldi. yaşlanmak demeyeyim, ayıp olur; ama o on yılın bu kadar somut olması beni de şaşırttı. funeral hafızamda çok net. ne kadar heyecanla dinlediğimizi unutmam mükün değil. benzer bir heyecanı pek az albüm için duydum. bundan sonra kaç tanesi için duyarım bilemiyorum. 

tam bu noktada perihan mağden'den bir alıntı yapacağım aklıma gelmezdi ama yapacağım. kendisini sevmiyorum ama tespitlerine kulak kesilmekten kendimi alamıyorum. sevmiyorum ama nefret de etmiyorum. neyse, kendisi bir zaman bir yazısında ölen annesini kastederek, "bundan sonra hayatıma annemin yeşil fasulyesinin tadını bilmeyeni çok yaklaştırmam" demişti. bu laf benim kafama kazınmıştı. bu cümlenin farklı versiyonları kurulabilirdi. şimdi ben de zırhımı hazırlayıp benzer laflar edebiliyorum. harcı tam tutmamış çimento gibi hissediyorum. bulamaç gibi tam kıvamını tutturamamış bir duygu halindeyim. yer yer donuk, yer yer kimseye göstermeden ağlak. richard linklater'in boyhood filminde patricia arquette'in bir sahnesi var, "hayatta daha fazlası olacağını sanırdım, bu kadar mıydı?" mealinden bir laf ediyor. işte ben o lafı öyle iyi anlıyorum ki yorgunluklar için yaşın çok da önemli olmadığını düşünüyorum. hayata dair duyduğum anlamsızlığı bir şeyler üreterek yenebileceğimi düşünmek istiyorum. yemek yapınca duyduğum rahatlığı pek az şeyde duyuyorum. 

bak yine ne hatırladım. p. ile dünyanın bir ucuna gitmiştik. sonra o orada çok sevdiği bir şeyi kaybetmişti. tam bir sene sonra gitti o ülkeye yerleşti. eskiler bir söz söylerler, eğer bir şehirde bir eşyanı kaybedersen/unutursan, yolun oraya tekrar düşermiş. bu lafa tebessüm ederdim. meğer gerçekmiş. ben de şimdiki yerimde daha önceki gelişimde bir eşyamı unutmuştum. şimdiyse diğer kıymet verdiğim şeylerimi unuttuğum şehirlere bir daha yolumun düşeceği zamanı bekliyorum. tanrılar sağolsun, benden unutkanı yok! o zamana kadar bir şeyler okuyor, izliyor ve zihnimi meşgul tutmaya çalışıyorum. içimde büyük bir öfke var; hayata, ülkeye, bazı insanlara karşı. bahsettiklerinde kendimi gülmekten alamadığım dini ve ruhani öğretilerde "kabullenmek/kabul etmek/oluruna bırakmak" gibi kavramlardan söz ediyorlar. ben bunları yapamıyorum. bunları yapamayınca da doğal seleksiyonda eleneceğimi biliyorum. belki 4000 sene sonra benim gibiler doğal seleksiyona uğrar, bilemiyorum.  

23 Ocak 2014 Perşembe

a.a

geçen gün otobüsle yüzüncü yıl’dan geçiyordum. inşaat halindeki çok katlı apartmanlara gözüm takıldı. ne kadar çirkin ve anlamsızlardı. sonra düşünceler birbirini kovaladı. bundan bir buçuk sene önce o semtteki inşaat halindeki apartmanların birinden kendini boşluğa bırakan arkadaşımın arkadaşı aklıma geldi. hani böyle ismen, varlığını bildiğim ama hiç sohbet etmediğim arkadaşın arkadaşı. kimsenin anlam veremediği gidişi ardından bir sürü şey söylenmişti. çok çalışkan, başarılı, masterlı, ülke standartlarında çok iyi işi olan ama neden gittiğine akıl sır erdirilemeyen parlak çocuk. zaten hep öyle değil mi, bütün bunlar mutlu olmak için yeterli sebepler olarak görülmez mi? o günleri hatırlıyorum; böyle üstümüzde bir soğukluk kalmıştı. hani anlam verememe ile yazık oldu arası bir şeyler. gereksiz dedikodusu yapılmamıştı, böyle boğazımızda yutamadığımız lokma gibi kalmıştı. aradan aylar geçtikçe bir daha bu konuyu aramızda hiç konuşmadık. olayı saygıyla kapattık, bir daha da açmadık; çünkü ne diyebilirdik ki? o tarihten sonra ne zaman bu olaya benzer, eğitimli bir insanın çekip gidişine dair bir haber okusam, aklıma hep arkadaşımın arkadaşı geldi. hani garip gelmeyen bir durumdu, olurdu böyle şeyler, dünya tarihinde ilk değildi ama bizim çevremizde ilkti. düşündüğümde üstümden ürperti geçerdi, sonra yoluma devam ederdim. işte geçen gün otobüsün camından bu yeni yapılan inşaatları görünce uçurumun kıyısından bakıyor gibi hissettim. apartmanlar o kadar yüksekti ki tamamını görebilmek için cama yanaşıp, kafamı yukarı kaldırmam gerekti. apartmanın yüksekliğini idrak edince çok korktum. öyle çok korktum ki kafamı anında aksi yöne çevirdim. çok uzun zamandır en iyi bildiğim şey korkuydu. korkuyu ömrüm boyunca aylardır hissettiğim gibi iliklerime kadar hissetmemiştim. şimdi bu korkunun içine beton zemin, yerçekimi ivmesi, soğuk rüzgar, bir de diplomalı mutsuzluk girmişti. yani bundan iki sene önce bir insanın diploması olmasının yeterli bir mutluluk kaynağı olduğu yanılgısı içindeyken, şimdi diplomanın hiçbir şey demek olduğunu tecrübe ettiğimde arkadaşımın arkadaşını anlar hale gelmiştim. çok değil belki az ama ucundan kıyısından anlar gibi olmuştum işte. belki ben anladığımı sanıyordum, belki onun nedenleri başkaydı ama ortak bir noktada buluşmuştuk işte. bu denli yok olmak istediğim bir an olmamıştı. hani ölmek değil, yok olmak. sanki hiç var olmamış gibi. otobüs camına yüzümü yasladım. korkudan yüzüm yanıyordu, kalbim sıkışıyordu. camın soğukluğunu yüzümde hissettiğimde yaşamın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu gördüm. hayatta en iyi bildiğim şey korkuydu.

8 Kasım 2013 Cuma

yalnız ve işinin ehli bir adam: bill callahan


Önceleri Smog mahlası altında, 2007’den bu yana da kendi adıyla albümler çıkaran Amerikalı müzisyen Bill Callahan, yirmi yılı aşkın süredir müzik piyasasında. Bu süre zarfında gitarıyla şarkılarını söylemiş, on altı stüdyo albümü kaydetmiş. Yıllar geçtikçe deneysellikten uzaklaşmış, takibi daha kolay ve melodik bir müzik anlayışına doğru evrilmiş. Callahan’ın bunca yıldır ilmek ilmek işlediği müziği, şarkı sözlerindeki zanaatkârlık, yavaş ve sakin bariton vokali bu sefer Dream River albümüyle karşımızda.
   
Smog yıllarında melodik olma kaygısı gütmeden, gitarın ve sözlerin baş aktör olduğu müzikler yapan Callahan, kendi ismini kullanmaya başladığından beri müziğine başka enstrümanlar girdi; yalın melodilerden görkemli seslere doğru bir yolculuk başladı, şarkı sözleri şiirselleşti.  Dream River, bu yolculuğun en üst noktası olduğunu etkileyici açılışıyla daha ilk andan hissettiriyor. The Sing şarkısında Callahan, yine vazgeçemediği yalnızlık temasıyla bizi selamlıyor: “Yabancılar uyurken/ Bir otelin barında içki bana eşlik ediyor/ Bugün tek söylediğim bira ve teşekkür ederim.”  Ama bütün bunları dillendirirken yarattığı ortam Smog yıllarındaki gibi depresif ya da karanlık değil. Yalnızlığı anlatırken mizahi bir dil kullanıyor ve yaylılar sayesinde adeta kovboy filmlerinde yer alan bir bar atmosferi çiziyor. Müzisyen, kovboy temasını 2011 yılında çıkardığı Apocalypse albümünde de işlemişti ve şimdi de benzer temalar üzerinden gidiyor. Callahan; şarkılarını kendini toplumun dışında hissetme, yaşama dair bir anlamın peşine düşme, şehir yaşamından kaçıp doğaya sığınma, ilişkiler ve ayrılık temaları üzerine kuruyor. Bütün şarkılarını özenle işlediğini anlamak hiç zor değil. O, hayatı anlamaya çalışırken bizi de kendi kişisel yolculuğumuza çıkartıyor. 

Albümün yarısına geldiğimizde Callahan hayallerini paylaşmaya başlıyor. Spring şarkısında bir insanla birlikte olmayı anlatıyor: “Evimizi bir tepenin üstünde görüyorum/ Mavi aydınlık bir sabah vakti/ Bir kapıdan geçiyorum ve anlıyorum/ Gerçek bahar senin içinde.” Apocalypse albümünde peşinden koştuğu bir his için yollara düşen bu adam, hala aradığını bulabilmiş değil. Irmaklardan, gökyüzünden, kuşlardan, doğanın ta kendisinden besleniyor, ülkesi Amerika’ya kızmaya devam ediyor. Ride My Arrow’da, “Savaş nehri çamura buluyor/ Nehirden çıkarken, girdiğimiz zamana göre daha kirliyiz.” diyor. Ok, mızrak, Armageddon… Epik detaylar satır aralarından fırlıyor. Apocalypse’deki ülkeyi talan eden ekonomik sistem eleştirisi Summer Painter’da devam ediyor: “Hiçbir zaman bilemedim kim için çalıştığımı/ Zengine mi fakire mi?” Callahan son derece politik. Gerçeği yüzümüze çarptığında daha karanlık ve tedirgin hissediyoruz. 

Dream River, Bill Callahan’ın hayatı sorgulayışının, anlam arayışının ve bunları yaparken kendini yalnız hissedişinin hikayesi, işinin ehli bir müzisyenin son ürünü. Bizim içinse 90’lardan beri albüm çıkaran, müziğinde yeni şeyler deneyen ve şarkı sözü yazarlığında şiirselliğe uzanan birinin şarkılarında kendimizi bulmamıza bir vesile. Bill Callahan artık hayatı öfkeyle değil, anlamaya çalışmakla geçiriyor. Kendini çok yalnız hissediyor, öyle ki “Kunduzlar etrafıma baraj örüyor” diyebilecek kadar insanlara şüpheyle yaklaşıyor. Fakat albümü bir mutluluk anıyla bitirmekten de kaçınmıyor. “Bir şeylerin iyi gittiği anları sürdürmek lazım”  diyerek albümü umutlu ve huzurlu bir şekilde noktalıyor.  

1 Kasım 2013 Cuma

tsu!: kalbim tarlalarla nasıl doldu?

bu kış müzik beni ne güzel koruyup kolladı. ev, okul ve sokaklar haricinde başka mekanlarda, aklıma gelmeyecek yerlerde bana tanıdık gelen tek şey müzik oldu. geçmeyen hastane gecelerinde, arkadaş evlerinde, sırf hayatın aktığını görebilmek için gittiğim kafelerde kulağımda hep müzik vardı. geriye dönüp bakınca gördüğüm; benim bir müziğe, bir de üç-beş dosta ömür boyu ödenmeyecek gönül borcum var. o dostlardan p. ile bu kış tsu!'yu ne dinledik. ben kaç gece sabaha karşı saatleri tsu! dinleyerek karşıladım.

tsu!, kendisini  bant'tan ve radyo programlarından tanıdığımız james hakan dedeoğlu'nun solo projesi. bant deyince bir şeyler demeden geçmek istemiyorum. yirmilerinin ilk yarısını bitirmeye yakın bir insan olarak diyebileceğim şu ki lise çağında müzik zevkimi şekillendiren roll ve bant yazarları olmuştur; temelimi onlar attılar. o yüzden kendilerine saygı duyarım. james hakan dedeoğlu da ismini o zamandan bildiğim biriydi. yaptığı müziği ilk  kez dinlememse yedi-sekiz ay öncesine tekabül ediyor.

dedeoğlu,  tsu! albümünde tek bir gitarla karşımıza çıkıyor. olabilecek en sade ve minimal şekilde dinleyiciye sinemasal bir atmosfer yaratıyor. ben ne gitar tekniğiyle ilgili bir şey diyebilirim ne de notalarla ilgili bir şey. sadece bu müziğin bana hissettirdiklerini anlatabilirim. tsu!'nun değişik coğrafyalara dağılmış şarkı isimleri üzerine düşünür, kendimce bir şeyler hayal ederim. bu müzik işte tam da buna uygun düşer, hayal kurmaya ve serbest çağrışımlara. acaba derim, bilinçakışı tekniğiyle yazan edebiyatçılar da müzikten ilham almışlar mıdır? mesela 1900'lerin başlarına böyle müzikler ne güzel gidermiş diye düşünürüm. adeta kalbimi dolduran bir zenginlikle bana yazma ilhamı veren bu müziğin, benim bir şeyler üretebilmem için yakıt görevi görmesini isterim.

nasıl oluyor bilmiyorum ama albümün ilk şarkısı sonora'yı kafamın içinden çalabiliyorum. şarkıyı ilk kez dinlediğimde dağlara, ormanların içine kaçmak istemiştim; çünkü kalbim oralarda atıyordu. bu müzikte benim için deniz, rüzgar ve dalgalar vardı. kar, kum fırtınası, sahil ve güneş vardı. aklıma gelen her şey doğaya ait, her fikir kaçmakla ilgiliydi. kaçıp da inzivaya çekilmek. kırsal bir yerde kendini dinleyip, doğadan aldığın ilhamla bir şeyler üretebilmek. üretilen şey bir resim de olabilirdi, bir domates de. bu müziği yaz mevsiminde tarlaların ve ineklerin olduğu yabancı bir memlekete yanımda taşıdım. o vakit her şey yerine oturdu. benim için bu albüm koca şehirde içine girdiğim bir kovukken, tarlaların yanından geçerken doğaya kaçma isteğimi kamçılayan bir ses oldu. şehrin gürültüsünden, korna sesinden, reklam panolarından, haberlerden uzaklaşıp zihnimi arındırma sürecine girme hayalinin çıkış noktası oldu. ben tsu!'yu mount eerie'nin clear moon'u ve james blackshaw'la eşzamanlı olarak dinledim, o yüzden kafamda yakın yerlerde duruyorlar. bu albüme dair zihnimde çok keskin bir resim oluştu: doğaya sığınan insan. istediğim hangisiydi bilmiyorum, kırsal bir yere gidip doğanın kollarına kendimi atmak mı yoksa dilini bilmediğim, iklimine yabancı olduğum bir yere göçmek mi?  

tsu! tek bir gitarıyla beni doğa, hafıza, hayaller hakkında işte bu kadar çok konuşturabildi. beni korudu, kolladı. gönül borcumu ödemem mümkün değil.

#26

çok uzun zamandır ne kafam ne de gönlüm huzura erebildi. göğsümün üstünde hep bir ağırlık, kafamın içinde hep ardı arkası kesilmeyen düşünceler var. yatağa yeni nevresim takımı serdiğimde duyduğum gönül rahatlığını başka hiçbir şeyde duyamıyorum. teselliyi neyde arasam bilmiyorum. beni korkutan şeyler var, önceden düşünüp önlemimi almaya çalışıyorum ama yine de endişe etmekten kendimi alamıyorum. kalbim hep son hızda atıyor, gözlerim çok kolay doluyor. bu duruma artık o kadar üzülmüyorum çünkü alıştım. iyi ki alışmak denen şey var, yoksa halimiz ne olurdu? hiçbir gün bir öncekinden kolay değil, sadece daha tanıdık. benim içimi biraz olsun rahatlatan şey, bu durumları dünya üzerinde yaşayan başka insanların da olduğunu bilmek. bazen insanın aradığı tek şey yalnız olmadığını görmek. ben de bunu hem başka sağlık sorunlarıyla mücadele edenlerden hem de benim yanımda olan dostlarımdan ziyadesiyle görüyorum. görmüyorum dersem yalan olur ama işte hep yanımda kalsalardı iyiydi. ah be, hepsi mi yakın zaman aralıklarıyla dünyanın çeşitli yerlerine dağılır? dağıldılar işte. bizim elimizde kalan da mail, skype, whatsapp oldu. neyse bu da iyi, ya hiçbiri olmasaydı?

kendi adıma sanki asıl zorlu sürece şimdi başladım gibi geliyor. benimle beraber her şeyi gören, bütün evreleri geçiren, evime ve hastaneye gelen dostlarım başka yerlere gidince bir başına olmanın ne demek olduğunu görüyorum. yalnızlık hiç ağlak ve depresif bir şey değilmiş. yalnızlık soğuk ve sert bir beton gibiymiş. hani böyle evde oturuyorsun ama çatısı uçmuş ya da ne bileyim bir duvarı göçmüş gibi. meğersem benim için o evi birarada tutan çevremdekilermiş. sağolsunlar. şimdi farklı saat dilimlerinden bile yetişmeye çalışıyorlar. ne diyeyim, şanslıyım.

kendi hayatımın dışına çıkmaya çalıştığımda ve bunu başardığımda, dönüp dolaşıp geleceğim yerin evim olduğunu bilmek süreci baltalıyor. tamam, bu bilgi beni yapmaktan alıkoymuyor ama gönlümü de tam anlamıyla rahatlatmıyor işte. son bir yıldaki düsturum show must go on'du ancak bu da o kadar kolay değil. resmen güç ve emek istiyor. böyle diye diye bir sürü şeyi hallettim. hayattaki başarın nedir deseler, işte bu derim, daha fazlası değil. ama bir nokta geliyor yoruluyorsun. böyle durumlarda elim hemen ya laptop'a ya telefona gidiyor. neyseki bu şimdilik işe yarıyor, tekrardan kendime geliyorum.

bildiğim güzel anılarım var. ufak, minik, kafamın içinde ve sevdiklerimle. yatağıma yatıyorum ve bu anları düşünerek, kulağımdaki müzik eşliğinde uykuya dalıyorum. işte gün boyu en huzurlu hissettiğim anlar o anlar.

27 Ekim 2013 Pazar

jason ve ben

hastalıklar insana çok şey öğretiyor. kısa sürede yıpratıyor ve yaşlandırıyor. bilmek istemeyeceğin bir sürü şeyi artık bilir oluyorsun. an geliyor, bu bildiklerinin bir kısmını unutmak istiyorsun. hatta bazen öyle şeyler görüyorsun ki bunları gördüğün için utanıyorsun. ben de kendi adıma aylar boyunca öğrendiğim bu şeyleri unutma zamanımın gelmesini bekliyorum. annemle beraber çıktığım bu yolculukta, yola yorulmuş ve yaşlanmış olarak devam ediyorum.

kışın jason molina'nın ölüm haberini aldığım zamanı hatırlıyorum. pitchfork -ya da onun gibi bir mecra- molina'nın ölüm haberine son albümünden bir şarkıyı, heart my heart şarkısını iliştirmişti. bu şarkıyı o zamana kadar hiç dinlememiştim. keşke hiç de dinlemeseymişim. ölümün kendi evime yakın olduğu günlerden geçerken, artık hiçbir şeye şaşırmazken, jason molina'nın ölüm haberi ardından ekran karşısında dakikalar boyunca nasıl derin bir sessizlikle oturduğumu hatırlıyorum. aklımdan bir sürü şey geçiyordu; ölüm benim evimi de böyle mi bulacaktı, her şeye hazırlıklı olmalıydım, hastalık süreci ne kadar masraflı ve zordu, acaba bütün bunlarla uğraşırken mezun olabilecek miydim vs. gibi sorular. ben hep kendi düşüncelerim, kendi yaşadıklarım içinde kaybolmuştum ama şimdi bu şarkı vesilesiyle ağır hastalık geçiren bir insanın aklından neler geçebileceğini duyuyordum. bu kısacık şarkı, bana kendi zorlu 2013 kışımı anlatıyordu. jason molina da bozkırı görmüş olmalıydı. bozkırın yorgunluğu önüne kattığı bir coğrafyadan bahsediyor, beni ve annemi adeta kendi hikayesinin bir parçası yapıyordu. "gözümü açsam bu kuş tüyü ve hayatım uçup gidecek" diyordu. hasta yatağında yatmakta olan kişinin başını çevirip, hayatına şöyle bir baktığını o an idrak ettim. karlı bir gece annem beni uyandırdı. ta haziranın sonundaki mezuniyetine gelemeyeceğim kızım dedi. hem zaten ne önemi var, kalabalığa girmeyi hiç sevmem ben, dedi. ben de aynen öyle dedim, ne önemi var. mezun olmak yeterdi.

bütün bunların arasında en kötüsü, jason molina'nın tedavi sürecinde ekonomik sıkıntı çekmeseydi. ben bunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum, ta ki kendi gözümle üç sıfırlı fiyatlara sahip ilaçlar görene kadar. bizim için emekli sandığı vardı ama ya başka insanlar? paran ya da bir sosyal güvencen olmayınca hasta olmak ne zordu, resmen sürünüyordun. insanların bütün bir ömür boyunca aslında böyle günler için çalıştığını düşündüm. i.'ye hastaneden bir mesaj attım, "sırf hastane parası için çalışılırmış, sevdiğim işi aramama gerek yok." diye. ülkemizin gerçeğini hastane koridorlarından okumak çok kolaydı. o aylarda defalarca kendi kendime iyi ki benim işim insanlarla değil de makinelerle dedim. 
***
aradan aylar geçti. hayatta neyin önemli olduğu, benim ne yaparak mutlu olabileceğim üzerine çok düşündüm. benim için yaptıklarını düşününce gözlerimin dolmasına hakim olamadığım dostlarımın olduğunu gördüm. hiç kimseden, hiçbir akrabadan görmediğim desteği birkaç dostumda buldum. hayatta böyle insanlar da varmış dedim, cidden varmış. ne yaptım da böyle insanların çevresinde olabildim, bu güzel insanları hak etmek için ne yaptım diye düşündüm. ilk defa kendimi çok şanslı hissettim. onlarla her şeyi yaparım, her yere giderim dedim. en zor projelere girişirim, en yapamayacağımı düşündüğüm işlere siz varsanız girerim, en hardcore doktorayı bu takımla bitiririm dedim. hem çok üzüldüğüm hem de aynı anda hayata bağlandığım bir dönem geçirdim. bu nasıl mümkün oldu en ufak bir fikrim yok. hastane-okul-ev arası mekik dokurken mümkün olsa da yirmi dört saat iş yapsam dedim. hastalıktan kaçmak için başka şeye sarılarak verimli olunabileceğini gördüm. meğersem insanın yapacak bir işinin olması ne kadar önemliymiş. 

hani bazen filmlerde olur ya, baş karakter hayatının en kötü döneminde bir partiye gider de kendinden geçercesine dans eder ya da bir şey yapar ve gerçekten eğlenir. ben bunları hiç anlamazdım. yani öyle bir anda nasıl dans edilir ki derdim, saçma gelirdi. aklım almazdı ve hatta o kişiye kızardım. fakat bunun bir benzerini bütün bu olayların ardından müzik festivaline katılmak için p. ile beraber yollara düşüp ülke değiştirdiğimizde yaşadım. bu yolculuğumda hayatta görülecek ne kadar çok yer, dinlenecek ne kadar çok grup varmış dedim. p. bana yaşanacak çok şey olduğunu gösterdi, dışarıda koca bir dünya var dedi. hayatta kalma içgüdümün ne kadar baskın olduğunu gördüm. işte benim için başarı buydu.
***
diplomamı aldım. elbette ki annem mezuniyetime gelemedi çünkü hastaydı. devrim stadında gökyüzüne mehmet, abdullah, ethem, medeni için siyah balonlar bırakılırken göğsümde patlayacak gibi olan hisleri kimseye anlatamadım. anlamayacaklarından değildi elbette, anlatsam anlarlardı ama ben kendime sakladım. aylarca düşündüm, tam o an sırtımdan boşanan terin neyle alakası var diye. gezi parkı olaylarını da hastalık zamanında gördüm, ölen çocuklarla aynı heyecanı da hastalık zamanında paylaştım. sokağa indim, meşrutiyet'e gittim. biber gazı yediğimde gürül gürül akan hayatın içinde olduğumu anladım. bu ne güzel bir histi. ne kadar evde kalmaya çalışsam da kendimi kalabalıkların içine atmaktan alamadım. evde ölüm varken sokakta yaşam vardı. sokakta bir kavga vardı. ben devrim'de bütün bunları düşündüm. ne olursa olsun hayata tutunma güdümün baskın gelmesine engel olamadığım için derin bir vicdan azabı ve suçluluk duydum. işte terler bu suçluluk hissi yüzünden sırtımdan boşanmıştı. bunu ifade etsem kötü biri olacağımı düşündüğüm için dillendiremedim, şimdi içimi rahatlatmak için sesli söylüyorum.

soran olursa polis yaktı dersiniz


bir devlet kendi üniversitesinden ancak bu kadar nefret edebilir, kelimenin tam anlamıyla ancak bu kadar. okul cayır cayır yanıyor. bir akrep ve bir toma 26 ekim 2013 günü odtü'ye girdi. bu kayıtlara geçmeli. kampüsün üstünde sürekli bir helikopter uçuyor ve yurtların içine kadar biber gazı doluyor. bu hükümetin yaptığı şeylere şaşırmayı çok uzun zaman önce bırakmıştım ama hala bir şeyler karşısında dehşete düşebiliyorum. daha kötüsü olamaz dediğim her an daha kötü bir şeyle karşılaşıyorum. okulum cayır cayır yanıyor. evet, olay bir ağaç meselesi olmaktan çıkalı çok oluyor. ben bu insanların yapabilecekleri karşısında korkuya kapılıyorum. devletin kendi öğrencisine, kendi üniversitesine duyduğu nefreti aklım hafsalam almıyor. bugün 26 ekim, bir akrep ve bir toma kampüse dalıyor. polis bir arkadaşımızı ateşlerin içine atıyor. haziran ayında ölen gençleri düşününce buna elbette ki şaşırmıyorum. sadece tek diyebildiğim bu ne büyük, ne bitmez öfkeymiş. 

ne ara o yolu yaptılar anlamadım, cidden anlamadım. bir gün baktım orası ormanlıktı, bir gün baktım orası koca bir yol olmuş. sadece asfalt dökmeleri kalmış. hayatımda bu kadar hızla yapılan ne bir yol ne bir inşaat ne de başka bir yapı gördüm. adamlar koca yolu göz açıp kapama süresince yaptılar. 

24 yaşındayım ve 20 yıldır belediye başkanı bu adam. 
24 yaşındayım ve 12 yıldır iktidarda akp. 
hangi ortamda büyümüşüm? gençliğimi kimlerle geçirmişim? bizim gençliğimize yazık. işte bu gerçeğin içine edeyim. 

benim yalnız ve güzel okulum bir başına direniyor. bu laf hiç bu kadar anlamlı ve yerine uygun olmamıştı; yalnız ve güzel okul. odtü öylesine yalnız ki duyduğum yalnızlık öfkemi bastırıyor. ne yazık ki kimsenin okulda neler olup bittiğinden haberi yok.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

#25


william faulkner'ın ses ve öfke'sini ilk okuma girişimim yarım kaldı gibi görünüyor. yarısına kadar geldim ama anladığım şey, anlamam gereken şey mi bilemiyorum. sanırım ortada çok keskin bir gerçeklik yok, bu yüzden de herkesin anladığı kendine. bundan sonrasına devam edebileceğimi düşünmüyorum; çünkü kitabı okurken kafamdan bambaşka şeyler geçiyor, romana haksızlık ediyorum. bir faulkner romanını daha ilk girişimimde tamamlayamamak beni şaşırtmadı. biliyorum ki ikinci, üçüncü ve belki de bir dördüncü deneme gerekecek. ama sonunda okuyacağım. 

birleşik devletler'in güneyine dair olan eserlerdeki umutsuz karakterleri düşünüyorum. carson mccullers'la başlayarak gönlümde ayrı bir yere koyduğum bu coğrafyaya ait hikayeleri kendime yakın hissediyorum (buna benzer temalara sahip ülkemiz edebiyatı eserlerine neden aynı hisleri besleyemediğimi bir zaman anlatmak isterim).  ses ve öfke'deki "ailem beni okula göndermek için çok para harcadı, en azından şimdi ölmeyim" düşüncesini aklından geçiren karakterle ortak noktam var. varoluşsal kaygılar çeken fransız yazarlarını ya da bir söyleşisinde sinemasında işlediği temayı existential journey olarak tanımlayan yönetmen joachim trier'i kalpten anlayabiliyorum. buna rağmen yapmam gerekenin bütün bunları kafamın gerisine atıp, yoluma devam etmek olduğunu düşünüyorum; çünkü bunları düşündüğüm her an gerçekliğin bir adım uzağına düşüyorum. iş gücümün kalitesi düşüyor, dikkatim dağılıyor, yapabileceğimden daha az iyi bir şey yapıyorum. yapılması gereken, bir sandalyede oturup çaydanlıktan tüten buharı izlemek olmamalı. bu existential journey kalıbının üzerimdeki etkisi, yaptığım her şeyi bir kenara koyma isteğimi kamçılaması. bu anlamda dünyanın en aptal insanı olabilirmişim gibi geliyor. amaca varmaya yakınken, yola çıkarkenki amacımın artık umrumda olmadığını fark edip, ondan vazgeçebilirmişim gibi geliyor. öbür tarafta carson mccullers, william faulkner da diyor ki hayatta bazı şeyleri istemeden de olsa yapıyoruz. mesela karnımızı doyurmak zorundayız ve bu yüzden de çalışmamız gerekiyor.  rüzgarda uçan bir poşeti seyretmeye vaktimiz yok. bir filmde yer alan bu sahneye sanat diyebiliriz ancak gerçek hayatta bunun karşılığı amaçsızlıktır, lüzumsuz durumdur. böyle küçük anlara takılmak da çoğu zaman sakil duran bir şey, midemi bulandırıyor.  başkası yapınca o insandan, kendim yapınca kendimden iğreniyorum. 

sonuç olarak güneyli yazarların her türlü kişisel buhrana rağmen yola devam etme güdüsünü yapmak zorunda olduğum şey olarak görüyorum. geçmişteki ben'e olan saygımdan ötürü yaptığım şeyi yapmaya devam ediyorum. buna rağmen asıl içimden gelen şey, existential journeyci diğer ekibe kapılmak ve kendi emeğimi bile çok kolay harcamak (belki de ben bu ekibi yanlış anlamışımdır).

10 Mayıs 2013 Cuma

perils from the sea

mark kozelek ve jimmy lavelle'in perils from the sea albümü günlerdir kulağımda. bu bahar ardı ardına güzel albümler gelirken, son dönemlerdeki ruh halime bu kadar uygun düşen bir albüme henüz rastlamamıştım. sanırım benim için bu baharın albümü de bu olacak. göğsümdeki ağırlığı perils from the sea ile özdeşleştirmek ister miydim diye soruyorum da çok içten vereceğim yanıt, elbetteki hayır olacak. son aylarda o kadar güzel, eğlenceli albümler dinledim ki neredeyse hareketli müzik dinlemenin gücüne inanır olmuştum. phoenix'in yeni albümünü dinledim, alt j, tame impala dinledim, şu anda aklıma gelmeyen ama dinleyince beni olumlu hisler içine sokan şeyler dinledim. ancak buraya kadarmış. sanırım benim adamımın mark kozelek olduğunu kabullenmek zorundayım. 

perils from the sea ile ilgili yazılanları okurken, insanların bahsettiği şeylerin benim hissettiklerime çok yakın olduğunu gördüm. mesela şu yorumu yazan kişinin mark kozelek ile ilgili söylediği şeyi ben de söylerim. arkadaş demiş ki: "mark kozelek'in takıntılı bir hayranı değilim ancak yıllar içinde onunla ilgili bir sürü şey okudum. hatırı sayılır bir zamanı onun müziğini dinleyerek geçirdim. kendisiyle kurduğum tek taraflı ilişkiyi detaylı olarak incelersek aslında takıntılı bir dinleyici gibi görünebilirim." bu mark kozelek okumaları kısmı dikkatimi çekiyor; çünkü kendisinin okuduğum her röportajı, şarkılarını dinlerken kafamda oluşan mark kozelek algısıyla birebir örtüşecek şekilde içten. her yeni gelen albümle de bir insan kendini teşhir etme kulvarına girmemeyi başararak nasıl bu kadar açabilir diye soruyorum. bana, hayata bakış açısını paylaşma ve ortak şeyler yakalama imkanını bolca ve sınırsızca verdiğinden, kendimi aslında bu adama ne kadar benziyorum derken buluyorum. muhtemelen bu, insanların birbirine benzemesinden öte bir yakınlık değil ama ben yine de tıpkı yukarıda alıntı yaptığım yorumdaki gibi tek taraflı bir ilişki kurduğumu düşünüyorum. bu albümde ortalama yedi dakika boyunca her şarkıda bana bir hikaye anlatılmış. resmen bana anlatmış. zaten daha önce başka bir yazıda bahsetmişim, kendisini dinlerken sadece bana özel bir şeymiş gibi dinliyorum diye. o his perils from the sea'de de var. mark kozelek-jimmy lavelle albümü, başta ilginç bir birleşme gibi görünmüştü. dinleyince kendi kendime şunu sordum: jimmy lavelle'in müziği olmasa mark kozelek'in bir şarkıda anlatılamayacağını düşündüğüm şeyleri anlatışı bu kadar dinlenir olur muydu? ben yine dinlerdim ancak belki bu kadar melodik gelmezdi. zaten sun kil moon albümlerine göre çokça konuşur bir havada ilerleyen şarkılar da bunun göstergesi bence. mark kozelek'e bu rahatlığı sağlayan jimmy lavelle'in müziği. bu işbirliği için şu arkadaş da "bu on yılın the postel service'i olabilir" demiş. kendisi de iddialı bir öngörü yaptığının farkında. bence bu on yıllık dilimin sonunda incelemeye değer bir tespit. 

by the time that i awoke,  benim albümde en sevdiğim şarkı oldu. zaten üç kere dinlesem yirmi beş dakika geçiyor. şu anda vaktimi verimli geçirmek gibi kaygıların uzağındayım. hayatımda ilk defa ne yapsam vakit geçmiyor, yapacak bir şey bulamıyorum. bunun nedeni de birçok şeyi yapmayı gereksiz görmem. insan vaktini verimli geçirmek istese yapacak şeyler için zaman yetmez, gün yetmez. bense günler niçin geçmiyor diyorum. zihnimin içindekileri bir yerlere boşaltabilmeyi isterdim. hayatta her zaman sorunlar var ancak biraz da farklı sorunlarla ilgilenmeliyim. kulaklıklarımı takıp da son ses bu şarkıyı dinlediğimde son zamanlarda anlamsız gelen bu hayat gailesini benimle paylaşan biri olduğunu düşünüyorum. benden yirmi küsur yaş büyük bu adamın yorgunluğuna benzer bir yorgunluk hissetmem göğsümün üzerindeki ağırlığı bana hatırlatıyor. bazen ne olduğumu düşünüyorum. hayattaki en birinci görevimin ne olduğunu. vicdanım ve mantığım farklı şeyler söylüyor. hastalıklar insanı bütüyütüyor ve bir sürü şeyi önemsizleştiriyor. bütün bu koşturmacanın, gelip geçen birkaç hastalık altında esamesi bile okunmuyor. bu noktada mark kozelek'in şarkıda dediğine kulağım gidiyor: "hatırlayamıyorum ve kendimi hatırlamaya zorlayamıyorum. çocukluk hayallerimi aştım. öğretmenler bana yazamayacağımı söylediler ama onlar asla birinin hayatına dokunmuyorlar. yirmi beş yaşındaki halimi düşünüyorum, okyanusu geçerken ve müziğim üzerine çalışırken." sonra san francisco'da bir kızdan bahsediyor. bu kıza rağmen hayat yine böyle işte. birini öpmenin bile insanı mutlu etmediği zamanlar var. üstelik maalesef çok var. 

mark kozelek'in etrafında dönüp durduğu ana temalardan biri yolda geçen hayat. konser için gidilen dünya şehirleri, turda geçen günler, oteller. benim kafam da son zamanlarda hep gezgin. yaptığım her şeyden sıkılıyorum ve bir yere gittiysem kısa bir süre sonra kalkmak istiyorum. gelecek kaygısı ve ne yapsam soruları geceleri uyutmuyor. içine girdiğim her sohbet beşinci dakikasından itibaren "ne yapacaksın?"a bağlanıyor. tanıdığım herkes istisnasız gitmekten bahsediyor. ülke değiştirmek olur, şehir değiştirmek olur, ev değiştirmek olur: bir şekilde harekete geçmenin iyiliğine dair düşünceler işte. kafamdaki bilgi kirliliğinden kurtulmam mümkün değil. özgürlüğün sanılanın aksine başıboşluk değil de tam tersine kişisel bir sorumluluk altına girmek demek olduğunun daha önce bu denli farkına varmamıştım. kendi kafamın içinden kaçmak istesem kaçacak daha iyi bir yer yok. bu yüzden ben de perils from the sea albümüne geldim.