8 Kasım 2013 Cuma

yalnız ve işinin ehli bir adam: bill callahan


Önceleri Smog mahlası altında, 2007’den bu yana da kendi adıyla albümler çıkaran Amerikalı müzisyen Bill Callahan, yirmi yılı aşkın süredir müzik piyasasında. Bu süre zarfında gitarıyla şarkılarını söylemiş, on altı stüdyo albümü kaydetmiş. Yıllar geçtikçe deneysellikten uzaklaşmış, takibi daha kolay ve melodik bir müzik anlayışına doğru evrilmiş. Callahan’ın bunca yıldır ilmek ilmek işlediği müziği, şarkı sözlerindeki zanaatkârlık, yavaş ve sakin bariton vokali bu sefer Dream River albümüyle karşımızda.
   
Smog yıllarında melodik olma kaygısı gütmeden, gitarın ve sözlerin baş aktör olduğu müzikler yapan Callahan, kendi ismini kullanmaya başladığından beri müziğine başka enstrümanlar girdi; yalın melodilerden görkemli seslere doğru bir yolculuk başladı, şarkı sözleri şiirselleşti.  Dream River, bu yolculuğun en üst noktası olduğunu etkileyici açılışıyla daha ilk andan hissettiriyor. The Sing şarkısında Callahan, yine vazgeçemediği yalnızlık temasıyla bizi selamlıyor: “Yabancılar uyurken/ Bir otelin barında içki bana eşlik ediyor/ Bugün tek söylediğim bira ve teşekkür ederim.”  Ama bütün bunları dillendirirken yarattığı ortam Smog yıllarındaki gibi depresif ya da karanlık değil. Yalnızlığı anlatırken mizahi bir dil kullanıyor ve yaylılar sayesinde adeta kovboy filmlerinde yer alan bir bar atmosferi çiziyor. Müzisyen, kovboy temasını 2011 yılında çıkardığı Apocalypse albümünde de işlemişti ve şimdi de benzer temalar üzerinden gidiyor. Callahan; şarkılarını kendini toplumun dışında hissetme, yaşama dair bir anlamın peşine düşme, şehir yaşamından kaçıp doğaya sığınma, ilişkiler ve ayrılık temaları üzerine kuruyor. Bütün şarkılarını özenle işlediğini anlamak hiç zor değil. O, hayatı anlamaya çalışırken bizi de kendi kişisel yolculuğumuza çıkartıyor. 

Albümün yarısına geldiğimizde Callahan hayallerini paylaşmaya başlıyor. Spring şarkısında bir insanla birlikte olmayı anlatıyor: “Evimizi bir tepenin üstünde görüyorum/ Mavi aydınlık bir sabah vakti/ Bir kapıdan geçiyorum ve anlıyorum/ Gerçek bahar senin içinde.” Apocalypse albümünde peşinden koştuğu bir his için yollara düşen bu adam, hala aradığını bulabilmiş değil. Irmaklardan, gökyüzünden, kuşlardan, doğanın ta kendisinden besleniyor, ülkesi Amerika’ya kızmaya devam ediyor. Ride My Arrow’da, “Savaş nehri çamura buluyor/ Nehirden çıkarken, girdiğimiz zamana göre daha kirliyiz.” diyor. Ok, mızrak, Armageddon… Epik detaylar satır aralarından fırlıyor. Apocalypse’deki ülkeyi talan eden ekonomik sistem eleştirisi Summer Painter’da devam ediyor: “Hiçbir zaman bilemedim kim için çalıştığımı/ Zengine mi fakire mi?” Callahan son derece politik. Gerçeği yüzümüze çarptığında daha karanlık ve tedirgin hissediyoruz. 

Dream River, Bill Callahan’ın hayatı sorgulayışının, anlam arayışının ve bunları yaparken kendini yalnız hissedişinin hikayesi, işinin ehli bir müzisyenin son ürünü. Bizim içinse 90’lardan beri albüm çıkaran, müziğinde yeni şeyler deneyen ve şarkı sözü yazarlığında şiirselliğe uzanan birinin şarkılarında kendimizi bulmamıza bir vesile. Bill Callahan artık hayatı öfkeyle değil, anlamaya çalışmakla geçiriyor. Kendini çok yalnız hissediyor, öyle ki “Kunduzlar etrafıma baraj örüyor” diyebilecek kadar insanlara şüpheyle yaklaşıyor. Fakat albümü bir mutluluk anıyla bitirmekten de kaçınmıyor. “Bir şeylerin iyi gittiği anları sürdürmek lazım”  diyerek albümü umutlu ve huzurlu bir şekilde noktalıyor.  

1 Kasım 2013 Cuma

tsu!: kalbim tarlalarla nasıl doldu?

bu kış müzik beni ne güzel koruyup kolladı. ev, okul ve sokaklar haricinde başka mekanlarda, aklıma gelmeyecek yerlerde bana tanıdık gelen tek şey müzik oldu. geçmeyen hastane gecelerinde, arkadaş evlerinde, sırf hayatın aktığını görebilmek için gittiğim kafelerde kulağımda hep müzik vardı. geriye dönüp bakınca gördüğüm; benim bir müziğe, bir de üç-beş dosta ömür boyu ödenmeyecek gönül borcum var. o dostlardan p. ile bu kış tsu!'yu ne dinledik. ben kaç gece sabaha karşı saatleri tsu! dinleyerek karşıladım.

tsu!, kendisini  bant'tan ve radyo programlarından tanıdığımız james hakan dedeoğlu'nun solo projesi. bant deyince bir şeyler demeden geçmek istemiyorum. yirmilerinin ilk yarısını bitirmeye yakın bir insan olarak diyebileceğim şu ki lise çağında müzik zevkimi şekillendiren roll ve bant yazarları olmuştur; temelimi onlar attılar. o yüzden kendilerine saygı duyarım. james hakan dedeoğlu da ismini o zamandan bildiğim biriydi. yaptığı müziği ilk  kez dinlememse yedi-sekiz ay öncesine tekabül ediyor.

dedeoğlu,  tsu! albümünde tek bir gitarla karşımıza çıkıyor. olabilecek en sade ve minimal şekilde dinleyiciye sinemasal bir atmosfer yaratıyor. ben ne gitar tekniğiyle ilgili bir şey diyebilirim ne de notalarla ilgili bir şey. sadece bu müziğin bana hissettirdiklerini anlatabilirim. tsu!'nun değişik coğrafyalara dağılmış şarkı isimleri üzerine düşünür, kendimce bir şeyler hayal ederim. bu müzik işte tam da buna uygun düşer, hayal kurmaya ve serbest çağrışımlara. acaba derim, bilinçakışı tekniğiyle yazan edebiyatçılar da müzikten ilham almışlar mıdır? mesela 1900'lerin başlarına böyle müzikler ne güzel gidermiş diye düşünürüm. adeta kalbimi dolduran bir zenginlikle bana yazma ilhamı veren bu müziğin, benim bir şeyler üretebilmem için yakıt görevi görmesini isterim.

nasıl oluyor bilmiyorum ama albümün ilk şarkısı sonora'yı kafamın içinden çalabiliyorum. şarkıyı ilk kez dinlediğimde dağlara, ormanların içine kaçmak istemiştim; çünkü kalbim oralarda atıyordu. bu müzikte benim için deniz, rüzgar ve dalgalar vardı. kar, kum fırtınası, sahil ve güneş vardı. aklıma gelen her şey doğaya ait, her fikir kaçmakla ilgiliydi. kaçıp da inzivaya çekilmek. kırsal bir yerde kendini dinleyip, doğadan aldığın ilhamla bir şeyler üretebilmek. üretilen şey bir resim de olabilirdi, bir domates de. bu müziği yaz mevsiminde tarlaların ve ineklerin olduğu yabancı bir memlekete yanımda taşıdım. o vakit her şey yerine oturdu. benim için bu albüm koca şehirde içine girdiğim bir kovukken, tarlaların yanından geçerken doğaya kaçma isteğimi kamçılayan bir ses oldu. şehrin gürültüsünden, korna sesinden, reklam panolarından, haberlerden uzaklaşıp zihnimi arındırma sürecine girme hayalinin çıkış noktası oldu. ben tsu!'yu mount eerie'nin clear moon'u ve james blackshaw'la eşzamanlı olarak dinledim, o yüzden kafamda yakın yerlerde duruyorlar. bu albüme dair zihnimde çok keskin bir resim oluştu: doğaya sığınan insan. istediğim hangisiydi bilmiyorum, kırsal bir yere gidip doğanın kollarına kendimi atmak mı yoksa dilini bilmediğim, iklimine yabancı olduğum bir yere göçmek mi?  

tsu! tek bir gitarıyla beni doğa, hafıza, hayaller hakkında işte bu kadar çok konuşturabildi. beni korudu, kolladı. gönül borcumu ödemem mümkün değil.

#26

çok uzun zamandır ne kafam ne de gönlüm huzura erebildi. göğsümün üstünde hep bir ağırlık, kafamın içinde hep ardı arkası kesilmeyen düşünceler var. yatağa yeni nevresim takımı serdiğimde duyduğum gönül rahatlığını başka hiçbir şeyde duyamıyorum. teselliyi neyde arasam bilmiyorum. beni korkutan şeyler var, önceden düşünüp önlemimi almaya çalışıyorum ama yine de endişe etmekten kendimi alamıyorum. kalbim hep son hızda atıyor, gözlerim çok kolay doluyor. bu duruma artık o kadar üzülmüyorum çünkü alıştım. iyi ki alışmak denen şey var, yoksa halimiz ne olurdu? hiçbir gün bir öncekinden kolay değil, sadece daha tanıdık. benim içimi biraz olsun rahatlatan şey, bu durumları dünya üzerinde yaşayan başka insanların da olduğunu bilmek. bazen insanın aradığı tek şey yalnız olmadığını görmek. ben de bunu hem başka sağlık sorunlarıyla mücadele edenlerden hem de benim yanımda olan dostlarımdan ziyadesiyle görüyorum. görmüyorum dersem yalan olur ama işte hep yanımda kalsalardı iyiydi. ah be, hepsi mi yakın zaman aralıklarıyla dünyanın çeşitli yerlerine dağılır? dağıldılar işte. bizim elimizde kalan da mail, skype, whatsapp oldu. neyse bu da iyi, ya hiçbiri olmasaydı?

kendi adıma sanki asıl zorlu sürece şimdi başladım gibi geliyor. benimle beraber her şeyi gören, bütün evreleri geçiren, evime ve hastaneye gelen dostlarım başka yerlere gidince bir başına olmanın ne demek olduğunu görüyorum. yalnızlık hiç ağlak ve depresif bir şey değilmiş. yalnızlık soğuk ve sert bir beton gibiymiş. hani böyle evde oturuyorsun ama çatısı uçmuş ya da ne bileyim bir duvarı göçmüş gibi. meğersem benim için o evi birarada tutan çevremdekilermiş. sağolsunlar. şimdi farklı saat dilimlerinden bile yetişmeye çalışıyorlar. ne diyeyim, şanslıyım.

kendi hayatımın dışına çıkmaya çalıştığımda ve bunu başardığımda, dönüp dolaşıp geleceğim yerin evim olduğunu bilmek süreci baltalıyor. tamam, bu bilgi beni yapmaktan alıkoymuyor ama gönlümü de tam anlamıyla rahatlatmıyor işte. son bir yıldaki düsturum show must go on'du ancak bu da o kadar kolay değil. resmen güç ve emek istiyor. böyle diye diye bir sürü şeyi hallettim. hayattaki başarın nedir deseler, işte bu derim, daha fazlası değil. ama bir nokta geliyor yoruluyorsun. böyle durumlarda elim hemen ya laptop'a ya telefona gidiyor. neyseki bu şimdilik işe yarıyor, tekrardan kendime geliyorum.

bildiğim güzel anılarım var. ufak, minik, kafamın içinde ve sevdiklerimle. yatağıma yatıyorum ve bu anları düşünerek, kulağımdaki müzik eşliğinde uykuya dalıyorum. işte gün boyu en huzurlu hissettiğim anlar o anlar.

27 Ekim 2013 Pazar

jason ve ben

hastalıklar insana çok şey öğretiyor. kısa sürede yıpratıyor ve yaşlandırıyor. bilmek istemeyeceğin bir sürü şeyi artık bilir oluyorsun. an geliyor, bu bildiklerinin bir kısmını unutmak istiyorsun. hatta bazen öyle şeyler görüyorsun ki bunları gördüğün için utanıyorsun. ben de kendi adıma aylar boyunca öğrendiğim bu şeyleri unutma zamanımın gelmesini bekliyorum. annemle beraber çıktığım bu yolculukta, yola yorulmuş ve yaşlanmış olarak devam ediyorum.

kışın jason molina'nın ölüm haberini aldığım zamanı hatırlıyorum. pitchfork -ya da onun gibi bir mecra- molina'nın ölüm haberine son albümünden bir şarkıyı, heart my heart şarkısını iliştirmişti. bu şarkıyı o zamana kadar hiç dinlememiştim. keşke hiç de dinlemeseymişim. ölümün kendi evime yakın olduğu günlerden geçerken, artık hiçbir şeye şaşırmazken, jason molina'nın ölüm haberi ardından ekran karşısında dakikalar boyunca nasıl derin bir sessizlikle oturduğumu hatırlıyorum. aklımdan bir sürü şey geçiyordu; ölüm benim evimi de böyle mi bulacaktı, her şeye hazırlıklı olmalıydım, hastalık süreci ne kadar masraflı ve zordu, acaba bütün bunlarla uğraşırken mezun olabilecek miydim vs. gibi sorular. ben hep kendi düşüncelerim, kendi yaşadıklarım içinde kaybolmuştum ama şimdi bu şarkı vesilesiyle ağır hastalık geçiren bir insanın aklından neler geçebileceğini duyuyordum. bu kısacık şarkı, bana kendi zorlu 2013 kışımı anlatıyordu. jason molina da bozkırı görmüş olmalıydı. bozkırın yorgunluğu önüne kattığı bir coğrafyadan bahsediyor, beni ve annemi adeta kendi hikayesinin bir parçası yapıyordu. "gözümü açsam bu kuş tüyü ve hayatım uçup gidecek" diyordu. hasta yatağında yatmakta olan kişinin başını çevirip, hayatına şöyle bir baktığını o an idrak ettim. karlı bir gece annem beni uyandırdı. ta haziranın sonundaki mezuniyetine gelemeyeceğim kızım dedi. hem zaten ne önemi var, kalabalığa girmeyi hiç sevmem ben, dedi. ben de aynen öyle dedim, ne önemi var. mezun olmak yeterdi.

bütün bunların arasında en kötüsü, jason molina'nın tedavi sürecinde ekonomik sıkıntı çekmeseydi. ben bunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum, ta ki kendi gözümle üç sıfırlı fiyatlara sahip ilaçlar görene kadar. bizim için emekli sandığı vardı ama ya başka insanlar? paran ya da bir sosyal güvencen olmayınca hasta olmak ne zordu, resmen sürünüyordun. insanların bütün bir ömür boyunca aslında böyle günler için çalıştığını düşündüm. i.'ye hastaneden bir mesaj attım, "sırf hastane parası için çalışılırmış, sevdiğim işi aramama gerek yok." diye. ülkemizin gerçeğini hastane koridorlarından okumak çok kolaydı. o aylarda defalarca kendi kendime iyi ki benim işim insanlarla değil de makinelerle dedim. 
***
aradan aylar geçti. hayatta neyin önemli olduğu, benim ne yaparak mutlu olabileceğim üzerine çok düşündüm. benim için yaptıklarını düşününce gözlerimin dolmasına hakim olamadığım dostlarımın olduğunu gördüm. hiç kimseden, hiçbir akrabadan görmediğim desteği birkaç dostumda buldum. hayatta böyle insanlar da varmış dedim, cidden varmış. ne yaptım da böyle insanların çevresinde olabildim, bu güzel insanları hak etmek için ne yaptım diye düşündüm. ilk defa kendimi çok şanslı hissettim. onlarla her şeyi yaparım, her yere giderim dedim. en zor projelere girişirim, en yapamayacağımı düşündüğüm işlere siz varsanız girerim, en hardcore doktorayı bu takımla bitiririm dedim. hem çok üzüldüğüm hem de aynı anda hayata bağlandığım bir dönem geçirdim. bu nasıl mümkün oldu en ufak bir fikrim yok. hastane-okul-ev arası mekik dokurken mümkün olsa da yirmi dört saat iş yapsam dedim. hastalıktan kaçmak için başka şeye sarılarak verimli olunabileceğini gördüm. meğersem insanın yapacak bir işinin olması ne kadar önemliymiş. 

hani bazen filmlerde olur ya, baş karakter hayatının en kötü döneminde bir partiye gider de kendinden geçercesine dans eder ya da bir şey yapar ve gerçekten eğlenir. ben bunları hiç anlamazdım. yani öyle bir anda nasıl dans edilir ki derdim, saçma gelirdi. aklım almazdı ve hatta o kişiye kızardım. fakat bunun bir benzerini bütün bu olayların ardından müzik festivaline katılmak için p. ile beraber yollara düşüp ülke değiştirdiğimizde yaşadım. bu yolculuğumda hayatta görülecek ne kadar çok yer, dinlenecek ne kadar çok grup varmış dedim. p. bana yaşanacak çok şey olduğunu gösterdi, dışarıda koca bir dünya var dedi. hayatta kalma içgüdümün ne kadar baskın olduğunu gördüm. işte benim için başarı buydu.
***
diplomamı aldım. elbette ki annem mezuniyetime gelemedi çünkü hastaydı. devrim stadında gökyüzüne mehmet, abdullah, ethem, medeni için siyah balonlar bırakılırken göğsümde patlayacak gibi olan hisleri kimseye anlatamadım. anlamayacaklarından değildi elbette, anlatsam anlarlardı ama ben kendime sakladım. aylarca düşündüm, tam o an sırtımdan boşanan terin neyle alakası var diye. gezi parkı olaylarını da hastalık zamanında gördüm, ölen çocuklarla aynı heyecanı da hastalık zamanında paylaştım. sokağa indim, meşrutiyet'e gittim. biber gazı yediğimde gürül gürül akan hayatın içinde olduğumu anladım. bu ne güzel bir histi. ne kadar evde kalmaya çalışsam da kendimi kalabalıkların içine atmaktan alamadım. evde ölüm varken sokakta yaşam vardı. sokakta bir kavga vardı. ben devrim'de bütün bunları düşündüm. ne olursa olsun hayata tutunma güdümün baskın gelmesine engel olamadığım için derin bir vicdan azabı ve suçluluk duydum. işte terler bu suçluluk hissi yüzünden sırtımdan boşanmıştı. bunu ifade etsem kötü biri olacağımı düşündüğüm için dillendiremedim, şimdi içimi rahatlatmak için sesli söylüyorum.

soran olursa polis yaktı dersiniz


bir devlet kendi üniversitesinden ancak bu kadar nefret edebilir, kelimenin tam anlamıyla ancak bu kadar. okul cayır cayır yanıyor. bir akrep ve bir toma 26 ekim 2013 günü odtü'ye girdi. bu kayıtlara geçmeli. kampüsün üstünde sürekli bir helikopter uçuyor ve yurtların içine kadar biber gazı doluyor. bu hükümetin yaptığı şeylere şaşırmayı çok uzun zaman önce bırakmıştım ama hala bir şeyler karşısında dehşete düşebiliyorum. daha kötüsü olamaz dediğim her an daha kötü bir şeyle karşılaşıyorum. okulum cayır cayır yanıyor. evet, olay bir ağaç meselesi olmaktan çıkalı çok oluyor. ben bu insanların yapabilecekleri karşısında korkuya kapılıyorum. devletin kendi öğrencisine, kendi üniversitesine duyduğu nefreti aklım hafsalam almıyor. bugün 26 ekim, bir akrep ve bir toma kampüse dalıyor. polis bir arkadaşımızı ateşlerin içine atıyor. haziran ayında ölen gençleri düşününce buna elbette ki şaşırmıyorum. sadece tek diyebildiğim bu ne büyük, ne bitmez öfkeymiş. 

ne ara o yolu yaptılar anlamadım, cidden anlamadım. bir gün baktım orası ormanlıktı, bir gün baktım orası koca bir yol olmuş. sadece asfalt dökmeleri kalmış. hayatımda bu kadar hızla yapılan ne bir yol ne bir inşaat ne de başka bir yapı gördüm. adamlar koca yolu göz açıp kapama süresince yaptılar. 

24 yaşındayım ve 20 yıldır belediye başkanı bu adam. 
24 yaşındayım ve 12 yıldır iktidarda akp. 
hangi ortamda büyümüşüm? gençliğimi kimlerle geçirmişim? bizim gençliğimize yazık. işte bu gerçeğin içine edeyim. 

benim yalnız ve güzel okulum bir başına direniyor. bu laf hiç bu kadar anlamlı ve yerine uygun olmamıştı; yalnız ve güzel okul. odtü öylesine yalnız ki duyduğum yalnızlık öfkemi bastırıyor. ne yazık ki kimsenin okulda neler olup bittiğinden haberi yok.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

#25


william faulkner'ın ses ve öfke'sini ilk okuma girişimim yarım kaldı gibi görünüyor. yarısına kadar geldim ama anladığım şey, anlamam gereken şey mi bilemiyorum. sanırım ortada çok keskin bir gerçeklik yok, bu yüzden de herkesin anladığı kendine. bundan sonrasına devam edebileceğimi düşünmüyorum; çünkü kitabı okurken kafamdan bambaşka şeyler geçiyor, romana haksızlık ediyorum. bir faulkner romanını daha ilk girişimimde tamamlayamamak beni şaşırtmadı. biliyorum ki ikinci, üçüncü ve belki de bir dördüncü deneme gerekecek. ama sonunda okuyacağım. 

birleşik devletler'in güneyine dair olan eserlerdeki umutsuz karakterleri düşünüyorum. carson mccullers'la başlayarak gönlümde ayrı bir yere koyduğum bu coğrafyaya ait hikayeleri kendime yakın hissediyorum (buna benzer temalara sahip ülkemiz edebiyatı eserlerine neden aynı hisleri besleyemediğimi bir zaman anlatmak isterim).  ses ve öfke'deki "ailem beni okula göndermek için çok para harcadı, en azından şimdi ölmeyim" düşüncesini aklından geçiren karakterle ortak noktam var. varoluşsal kaygılar çeken fransız yazarlarını ya da bir söyleşisinde sinemasında işlediği temayı existential journey olarak tanımlayan yönetmen joachim trier'i kalpten anlayabiliyorum. buna rağmen yapmam gerekenin bütün bunları kafamın gerisine atıp, yoluma devam etmek olduğunu düşünüyorum; çünkü bunları düşündüğüm her an gerçekliğin bir adım uzağına düşüyorum. iş gücümün kalitesi düşüyor, dikkatim dağılıyor, yapabileceğimden daha az iyi bir şey yapıyorum. yapılması gereken, bir sandalyede oturup çaydanlıktan tüten buharı izlemek olmamalı. bu existential journey kalıbının üzerimdeki etkisi, yaptığım her şeyi bir kenara koyma isteğimi kamçılaması. bu anlamda dünyanın en aptal insanı olabilirmişim gibi geliyor. amaca varmaya yakınken, yola çıkarkenki amacımın artık umrumda olmadığını fark edip, ondan vazgeçebilirmişim gibi geliyor. öbür tarafta carson mccullers, william faulkner da diyor ki hayatta bazı şeyleri istemeden de olsa yapıyoruz. mesela karnımızı doyurmak zorundayız ve bu yüzden de çalışmamız gerekiyor.  rüzgarda uçan bir poşeti seyretmeye vaktimiz yok. bir filmde yer alan bu sahneye sanat diyebiliriz ancak gerçek hayatta bunun karşılığı amaçsızlıktır, lüzumsuz durumdur. böyle küçük anlara takılmak da çoğu zaman sakil duran bir şey, midemi bulandırıyor.  başkası yapınca o insandan, kendim yapınca kendimden iğreniyorum. 

sonuç olarak güneyli yazarların her türlü kişisel buhrana rağmen yola devam etme güdüsünü yapmak zorunda olduğum şey olarak görüyorum. geçmişteki ben'e olan saygımdan ötürü yaptığım şeyi yapmaya devam ediyorum. buna rağmen asıl içimden gelen şey, existential journeyci diğer ekibe kapılmak ve kendi emeğimi bile çok kolay harcamak (belki de ben bu ekibi yanlış anlamışımdır).

10 Mayıs 2013 Cuma

perils from the sea

mark kozelek ve jimmy lavelle'in perils from the sea albümü günlerdir kulağımda. bu bahar ardı ardına güzel albümler gelirken, son dönemlerdeki ruh halime bu kadar uygun düşen bir albüme henüz rastlamamıştım. sanırım benim için bu baharın albümü de bu olacak. göğsümdeki ağırlığı perils from the sea ile özdeşleştirmek ister miydim diye soruyorum da çok içten vereceğim yanıt, elbetteki hayır olacak. son aylarda o kadar güzel, eğlenceli albümler dinledim ki neredeyse hareketli müzik dinlemenin gücüne inanır olmuştum. phoenix'in yeni albümünü dinledim, alt j, tame impala dinledim, şu anda aklıma gelmeyen ama dinleyince beni olumlu hisler içine sokan şeyler dinledim. ancak buraya kadarmış. sanırım benim adamımın mark kozelek olduğunu kabullenmek zorundayım. 

perils from the sea ile ilgili yazılanları okurken, insanların bahsettiği şeylerin benim hissettiklerime çok yakın olduğunu gördüm. mesela şu yorumu yazan kişinin mark kozelek ile ilgili söylediği şeyi ben de söylerim. arkadaş demiş ki: "mark kozelek'in takıntılı bir hayranı değilim ancak yıllar içinde onunla ilgili bir sürü şey okudum. hatırı sayılır bir zamanı onun müziğini dinleyerek geçirdim. kendisiyle kurduğum tek taraflı ilişkiyi detaylı olarak incelersek aslında takıntılı bir dinleyici gibi görünebilirim." bu mark kozelek okumaları kısmı dikkatimi çekiyor; çünkü kendisinin okuduğum her röportajı, şarkılarını dinlerken kafamda oluşan mark kozelek algısıyla birebir örtüşecek şekilde içten. her yeni gelen albümle de bir insan kendini teşhir etme kulvarına girmemeyi başararak nasıl bu kadar açabilir diye soruyorum. bana, hayata bakış açısını paylaşma ve ortak şeyler yakalama imkanını bolca ve sınırsızca verdiğinden, kendimi aslında bu adama ne kadar benziyorum derken buluyorum. muhtemelen bu, insanların birbirine benzemesinden öte bir yakınlık değil ama ben yine de tıpkı yukarıda alıntı yaptığım yorumdaki gibi tek taraflı bir ilişki kurduğumu düşünüyorum. bu albümde ortalama yedi dakika boyunca her şarkıda bana bir hikaye anlatılmış. resmen bana anlatmış. zaten daha önce başka bir yazıda bahsetmişim, kendisini dinlerken sadece bana özel bir şeymiş gibi dinliyorum diye. o his perils from the sea'de de var. mark kozelek-jimmy lavelle albümü, başta ilginç bir birleşme gibi görünmüştü. dinleyince kendi kendime şunu sordum: jimmy lavelle'in müziği olmasa mark kozelek'in bir şarkıda anlatılamayacağını düşündüğüm şeyleri anlatışı bu kadar dinlenir olur muydu? ben yine dinlerdim ancak belki bu kadar melodik gelmezdi. zaten sun kil moon albümlerine göre çokça konuşur bir havada ilerleyen şarkılar da bunun göstergesi bence. mark kozelek'e bu rahatlığı sağlayan jimmy lavelle'in müziği. bu işbirliği için şu arkadaş da "bu on yılın the postel service'i olabilir" demiş. kendisi de iddialı bir öngörü yaptığının farkında. bence bu on yıllık dilimin sonunda incelemeye değer bir tespit. 

by the time that i awoke,  benim albümde en sevdiğim şarkı oldu. zaten üç kere dinlesem yirmi beş dakika geçiyor. şu anda vaktimi verimli geçirmek gibi kaygıların uzağındayım. hayatımda ilk defa ne yapsam vakit geçmiyor, yapacak bir şey bulamıyorum. bunun nedeni de birçok şeyi yapmayı gereksiz görmem. insan vaktini verimli geçirmek istese yapacak şeyler için zaman yetmez, gün yetmez. bense günler niçin geçmiyor diyorum. zihnimin içindekileri bir yerlere boşaltabilmeyi isterdim. hayatta her zaman sorunlar var ancak biraz da farklı sorunlarla ilgilenmeliyim. kulaklıklarımı takıp da son ses bu şarkıyı dinlediğimde son zamanlarda anlamsız gelen bu hayat gailesini benimle paylaşan biri olduğunu düşünüyorum. benden yirmi küsur yaş büyük bu adamın yorgunluğuna benzer bir yorgunluk hissetmem göğsümün üzerindeki ağırlığı bana hatırlatıyor. bazen ne olduğumu düşünüyorum. hayattaki en birinci görevimin ne olduğunu. vicdanım ve mantığım farklı şeyler söylüyor. hastalıklar insanı bütüyütüyor ve bir sürü şeyi önemsizleştiriyor. bütün bu koşturmacanın, gelip geçen birkaç hastalık altında esamesi bile okunmuyor. bu noktada mark kozelek'in şarkıda dediğine kulağım gidiyor: "hatırlayamıyorum ve kendimi hatırlamaya zorlayamıyorum. çocukluk hayallerimi aştım. öğretmenler bana yazamayacağımı söylediler ama onlar asla birinin hayatına dokunmuyorlar. yirmi beş yaşındaki halimi düşünüyorum, okyanusu geçerken ve müziğim üzerine çalışırken." sonra san francisco'da bir kızdan bahsediyor. bu kıza rağmen hayat yine böyle işte. birini öpmenin bile insanı mutlu etmediği zamanlar var. üstelik maalesef çok var. 

mark kozelek'in etrafında dönüp durduğu ana temalardan biri yolda geçen hayat. konser için gidilen dünya şehirleri, turda geçen günler, oteller. benim kafam da son zamanlarda hep gezgin. yaptığım her şeyden sıkılıyorum ve bir yere gittiysem kısa bir süre sonra kalkmak istiyorum. gelecek kaygısı ve ne yapsam soruları geceleri uyutmuyor. içine girdiğim her sohbet beşinci dakikasından itibaren "ne yapacaksın?"a bağlanıyor. tanıdığım herkes istisnasız gitmekten bahsediyor. ülke değiştirmek olur, şehir değiştirmek olur, ev değiştirmek olur: bir şekilde harekete geçmenin iyiliğine dair düşünceler işte. kafamdaki bilgi kirliliğinden kurtulmam mümkün değil. özgürlüğün sanılanın aksine başıboşluk değil de tam tersine kişisel bir sorumluluk altına girmek demek olduğunun daha önce bu denli farkına varmamıştım. kendi kafamın içinden kaçmak istesem kaçacak daha iyi bir yer yok. bu yüzden ben de perils from the sea albümüne geldim.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

tekin olmayan sular



kırk yılda bir bazen aklıma gelir, acaba süper baba'daki fiko şimdi ne yapıyordur? hala çengelköy'de oturuyor mudur? torun torba sahibi olmuş mudur? en önemlisi mutlu mudur? ya da çok nadir aklıma gelir, lisede sevdiğim çocuk acaba şimdi ne yapıyordur? bazen şunu düşünürüm, eskiden benimle en uçuk hayallerini paylaşan arkadaşlarım halen öyle şeyler yapmak istiyorlar mıdır? bunu onlara soramam; çünkü bu saatten sonra böyle şeyleri onlara hatırlatmanın benim haddim olmadığını düşünürüm. sonra aklıma gelir, benim de böyle hatırlamadığım hayallerim var mıdır? 

mark kozelek ile jimmy lavelle'in (the album leaf) ortak çalışmaları perils from the sea'nin haberini alınca merakla beklemeye başladım. albüm pitchfork ve stereogum üzerinden verildiğinden beri -ki birkaç gün öncesine tekabül ediyor- dinledim durdum. bundan birkaç ay önce mark kozelek'in bir röportajını okumuş ve üzerine düşünmüştüm. daha doğrusu düşünme gibi değil, daha çok kafamdan atamamıştım diyeyim. sonra bir de yakın zamanda bir arkadaşım, bundan yedi sene önce ona çektiğim cd'yi the outer banks ile bitirdiğimi hatırlatmıştı bana. ona hiç öyle bir cd çektiğimi hatırlayamadım. en ufak bir çağrışım bile yapmadı. sonra bana sırayla şarkıları saydı ve evet dedim, bu tam o yaşlardaki benin çekebileceği bir cd'ydi. bu iki olay arasında hatırı sayılır bir süre vardı. işte bu ikisinin üstüne ben, mark kozelek ile jimmy lavelle'in perils from the sea albümünü dinledim. ilk anda kulağıma takılan bir şarkı oldu: by the time i awoke. albümde dokuzuncu sırada. yedi buçuk dakika boyunca konuşmaya üşenir bir havada sözleri söyleyen mark kozelek, bana bütün bu aklımdan geçenleri hatırlattı. hatırlamak, hafıza, anı temalı bu parçayı dinlerken istemsizce ellerimi başımın üstünde birleştirdim. bu kadar düşünmek iyi değil. kafamdan atamadıklarım arasında en belirgin olan şey gençlik hayalleriydi. sanırım hiç değişmemiştim. bunu ne iyi ne de kötü bir şey olarak söylüyorum, sadece benim gerçekliğim bu. ilgi alanlarım değişmemiş, temel şeyler konusunda hayata bakış açım da. her şey sadece o zamankilerin üstüne eklenmiş fakat radikal bir şey olmamış. inandığım şeyler aynı, inanmadığım ve karşı çıktığım şeyler de. neyi sevip sevmediğimi ta o zamandan biliyormuşum, şimdi yaptığım şeyler asla o zamanki benin düşünceleriyle çelişmiyor. o zamanki halimle yaptığım, yazdığım bazı şeylere baktığımda şimdiki beni tanıyabiliyorum. kendime eski bir dostumun gözüyle bakarmış gibi bakabiliyorum. 

yan yana gelmelerini hayal bile edemeyeceğim ve benim için belli dönemleri karşılayan bu iki müzisyenin ortak albümü beni çok derin sulara daldırıyor. bu kadar düşünmek istemiyorum. şefkatle ve buruk bir tebessümle andığım lise dönemine eşlik eden in a safe place albümüyle jimmy lavelle ve huzursuzluğun yaşla ilgisi olmadığını idrak ettiğim üniversite yıllarında bıkmadan usanmadan dinlediğim mark kozelek: düşünmekten başka ne yapabilirim? insanı şaşırtan hafıza ve hayranı olduğum unutmak eylemi. unutmasak kafayı yerdik, unutmasak yaşamak diye bir şey olmazdı

22 Nisan 2013 Pazartesi

#24

son günlerde başbakanın "sahibine kırgınım, gücendim" sözleriyle tekrardan gündeme gelen zeytinburnu kuleleri ve istanbul'un silüeti konusunda konuşulması gereken başka bir nokta var. bu kulelerin dikilmesinde görev alan mimarlar ve mühendisler. bu projenin altına imza atan mimar ve mühendisleri meslek ahlâkından yoksun görüyorum. siyasi oyunları ve ekonomik rand peşinde koşan kalantorları bir kenara koyup, bu mimar ve mühendisler üzerine ayrıca konuşmak gerekiyor. hangi teknik adamın, istanbul'a böyle bir hainliği yapacak cüreti ve vicdanı olabilir, bunu cidden aklım almıyor. siyaset adamları ve para babalarına eyvallah, onlar böyle şeyler öne sürebilir ancak bu tarz fikirlerin şehre zarar vereceğini ve mümkün olmadığını bu insanlara anlatan birileri olmalı. bu projelerin altına imza atmamış insanlar elbette vardır, ancak biri atmazsa atacak biri mutlaka bulunur. işte bunu bilmek beni sinirlendiriyor. insan bu kadar mı otorite altında ezilir, bilgisini ezdirir ve kendini satar? işte ben bunun altına imza atan mimar-mühendislere küfrediyorum. bilgi bu kadar da eğilip bükülen ve parayla satılan bir şey olmamalı. çok yazık. meslek ahlâkı denen bir şey var, otoriteden önce yaptığın şeyle mesleğine ihanet ediyor musun, bunu sorgulamak gerekir. üzgünüm dostum ama bu adamların yaptığı hiçbir şeye saygım yok, mühendisliklerine kafam girsin. memlekette böyle adam çok.
*** 
bilim ve teknikte etik deyince, birçokları gibi aklıma ilk olarak nazi almanyasında yapılan bilim geliyor. bilimde ve teknolojide çok uzun yıllarda katedilecek yolu çok kısa zamanda alan bu insanlar, bütün bunları korkunç şeyler deneyerek yapmışlar. şu anda okurken hayret ettiğim gelişmeleri, bundan 70 sene önce bulduklarını gördüğümde ne düşünmem gerektiğini bilemiyorum. hem yaptıkları bilim insanın aklını alıyor hem de tüylerim diken diken oluyor. 1930'larda roket yapmaları muazzam bir olayken, bunu insanların üzerine atmaları son derece korkunç. mesela einstein'ın neden büyük bir insan olduğu bence tam da bu noktada anlaşılıyor, yoksa einstein en büyük bilimadamı değil. einstein tamamen etik ilkere bağlı kalıp, almanya'daki okulunda yapılan kimyasal çalışmalara tavır alıyor ve ülkeyi terk ediyor. einstein otoriteye tepkisini koyarken, bunu yapmayan birçok bilimadamı alman biliminin savaşla paralel gelişimine hizmet ediyor. bütün bunlar çok büyük ikilemler gibi görünmesine rağmen aslında değil. ellerinde her yöne çekilebilecek gücü bulunduran adamlar, sahip oldukları şeyi meslek ahlâkına uygun kullanmasını bilmeliler. otorite gönül rahatlığıyla şunu diyememeli: "biri yapmazsa yapacak başka biri mutlaka bulunur." şu unutulmamalı ki dünyanın en korkunç şeylerinden biri, kötüye kullanılmış bilim ve tekniktir.

#23

uzun süren şevksizlik ve zihin yorgunluğunun ardından vardığım sonuç, insanın kendi hayatını her alanda optimize etmesi gerektiğiydi. bunun o kadar da kolay bir şey olmadığını düşündüm. hayatı optimize etmek ne demekti? mevcut koşullar dahilinde yapabileceğin en iyi şeyi yapmak ve mutlu olmaktı. neden optimizasyon kelimesinin tam olarak bir türkçe karşılığı olmadığını sorguladım. aklıma gelen şey, bizim kültürümüzde tam olarak bu kelimeyi karşılayan bir anlayış olmadığıydı. bizim kültürümüzde kadercilik vardı, tevekkül vardı ama optimizasyon yoktu; bunlar bize uzak şeylerdi. elbette ben de bu kültürden payıma düşeni almıştım ve hayatı optimize etmek üzerine tecrübesizdim. ancak yapmam gereken şey tam olarak buydu. 

genelleme yapacak kadar bilgim ve tecrübem yok ancak mevcut durumla oynamamak alışkanlığının doğu toplumlarına özgü bir hali var. geldiğimiz kültürde hem insanın içini rahatlatan "hayırlısı neyse o olsun/her işte bir hayır vardır" öğretisi hem de "ne yapalım kader böyleymiş" diyerek sorumluluktan kurtulma alışkanlığı var. bu yüzden de mevcut durumda yapabileceğin en iyi şeyi yapmak kavramı bize uzak. optimizasyon bizim dilimizde yok; çünkü bilmiyoruz. bu kelimeyi karşılayan bir cümle kurabiliriz ancak kısa yoldan tek bir kelimeyle anlatamayız. internet üzerinden sözlük karıştırmalarımın ardından hemen hemen bütün avrupa dillerinde optimizasyon olduğunu gördüm ancak bunun ne kadarı türkçedeki gibi türkilizce bir kelimedir, elbette bunu irdeleyecek bilgim yok. doğu dillerini de anlayamadığım için hipotezimi geliştiremeyip burada bıraktım.