karamazov kardeşler'le iki buçuk aylık yolculuğumun sonuna gelmiş bulunuyorum. bu roman vesilesiyle şunu idrak ettim ki, büyük roman dediğimiz romanlar okuyucuya "benim de aklıma gelmişti" dedirtenlermiş. elbette ki aklıma gelen bir şeyi ilk ben düşünmemişimdir; bir şey benim aklıma geldiyse bir başkasının da gelmiştir diye düşünürüm. ancak düşünceyi belli bir düzen içerisinde ve anlaşılabilir bir şekilde ifade etmek herkesin yapabileceği bir şey değil, ayrışma burada oluyor. bir de bazen kafandan bir şeyler geçiyor fakat özü tam olarak yakalayamıyorsun. işte o zaman da bunu yapabilen biriyle karşılaştığında "benim de aklıma gelmişti" diyorsun. karamazov kardeşler bana bir süredir aklımı kurcalayan konulardan birini değişik yönlerden eleştirme fırsatı sundu. bu konu, evreni pozitif bilim temelinde anlamaya çalışmak üzerineydi. herhalde gelmiş geçmiş yazarlar içerisinde matematiksel dehaya sahip olan sayılı kimselerden olan dostoyevski, evreni anlama çabasını öklid geometrisi üzerinden anlatmış ve şöyle demiş:
"tanrıyı nasıl anlayabilirim? bu çapta sorunları çözebilecek güçte değilim; öklid çevresi içinde,
dünyasaldır. bu yüzden bu dünyanın ötesinde konularla uğraşamam. bu tür sorunlar yalnız üç
boyuta akıl erdirebilenlere göre değil."
insan beyninin sınırları olduğunu matematik bize çok güzel bir şekilde anlatıyor. dostoyevski insanı tarif ederken ne güzel demiş, "yalnız üç boyuta akıl erdirebilenler" diye. resmen küfür gibi! işin içine dördüncü boyut olarak zaman girdiğinde işler nasıl da karışıyor. eğer zaman denen şey olmasa, üniversite hayatım çok daha kolay olurdu.
yaptığımız
bütün bu bilim, doğayı modelleyerek anlama üzerine bir sistem. bir şeylerden nasıl yararlanırız,
onları nasıl daha verimli kullanırız, ihtiyaçlarımıza nasıl cevap verebiliriz; pozitif bilim dediğin
şey bunun üzerine kurulu. daha önce bilimin insanlığı hem ileri hem de geri götürme gücü
olduğunu fakat sanatın hep ileri götürdüğünü düşündüğümü söylemiştim. şimdi karamazov
kardeşler sayesinde bu konuda başka bir şey daha aklıma geliyor; bilim, sanata göre halkla
buluşması daha kolay bir şey. bu nedenle de ortada bir yarar varsa, toplumun bilimin yararıyla
buluşması daha kolay. sanat, algılanabilmesi için belli bir farkındalık gerektiriyor ve insan hayatı
üzerinde doğrudan kullanıma yönelik bir şey olmadığından, toplumun geneline yayılması daha
zor oluyor. fakat bilim dediğimiz şey, üretime geçtiği anda sokaktaki insanın ulaşabileceği bir
düzeye iniyor. teyzeler evde mikrodalga fırın kullanıyor, sokaktaki adam gideceği güzergâhı
akıllı telefonu sayesinde buluyor, kafe işleten adam kışın bahçesini ufolar sayesinde ısıtıyor,
eskiden insanları öldüren hastalıklar şimdi yeni ilaçlar sayesinde tedavi ediliyor vs. fakat bütün
bunların etik olmayan amaçlar doğrultusunda kullanıldığını ya da bilimin hız kazandığı
dönemlerin savaş zamanları olduğunu düşünürsek, bilimin sadece ulvi amaçlara hizmet
etmediğini görürüz.

