5 Ekim 2012 Cuma

elveda karamazovlar - 1: bilim

karamazov kardeşler'le iki buçuk aylık yolculuğumun sonuna gelmiş bulunuyorum. bu roman vesilesiyle şunu idrak ettim ki, büyük roman dediğimiz romanlar okuyucuya "benim de aklıma gelmişti" dedirtenlermiş. elbette ki aklıma gelen bir şeyi ilk ben düşünmemişimdir; bir şey benim aklıma geldiyse bir başkasının da gelmiştir diye düşünürüm. ancak düşünceyi belli bir düzen içerisinde ve anlaşılabilir bir şekilde ifade etmek herkesin yapabileceği bir şey değil, ayrışma burada oluyor. bir de bazen kafandan bir şeyler geçiyor fakat özü tam olarak yakalayamıyorsun. işte o zaman da bunu yapabilen biriyle karşılaştığında "benim de aklıma gelmişti" diyorsun. karamazov kardeşler bana bir süredir aklımı kurcalayan konulardan birini değişik yönlerden eleştirme fırsatı sundu. bu konu, evreni pozitif bilim temelinde anlamaya çalışmak üzerineydi. herhalde gelmiş geçmiş yazarlar içerisinde matematiksel dehaya sahip olan sayılı kimselerden olan dostoyevski, evreni anlama çabasını öklid geometrisi üzerinden anlatmış ve şöyle demiş: 

 "tanrıyı nasıl anlayabilirim? bu çapta sorunları çözebilecek güçte değilim; öklid çevresi içinde, dünyasaldır. bu yüzden bu dünyanın ötesinde konularla uğraşamam. bu tür sorunlar yalnız üç boyuta akıl erdirebilenlere göre değil." 

insan beyninin sınırları olduğunu matematik bize çok güzel bir şekilde anlatıyor. dostoyevski insanı tarif ederken ne güzel demiş, "yalnız üç boyuta akıl erdirebilenler" diye. resmen küfür gibi! işin içine dördüncü boyut olarak zaman girdiğinde işler nasıl da karışıyor. eğer zaman denen şey olmasa, üniversite hayatım çok daha kolay olurdu. 

yaptığımız bütün bu bilim, doğayı modelleyerek anlama üzerine bir sistem. bir şeylerden nasıl yararlanırız, onları nasıl daha verimli kullanırız, ihtiyaçlarımıza nasıl cevap verebiliriz; pozitif bilim dediğin şey bunun üzerine kurulu. daha önce bilimin insanlığı hem ileri hem de geri götürme gücü olduğunu fakat sanatın hep ileri götürdüğünü düşündüğümü söylemiştim. şimdi karamazov kardeşler sayesinde bu konuda başka bir şey daha aklıma geliyor; bilim, sanata göre halkla buluşması daha kolay bir şey. bu nedenle de ortada bir yarar varsa, toplumun bilimin yararıyla buluşması daha kolay. sanat, algılanabilmesi için belli bir farkındalık gerektiriyor ve insan hayatı üzerinde doğrudan kullanıma yönelik bir şey olmadığından, toplumun geneline yayılması daha zor oluyor. fakat bilim dediğimiz şey, üretime geçtiği anda sokaktaki insanın ulaşabileceği bir düzeye iniyor. teyzeler evde mikrodalga fırın kullanıyor, sokaktaki adam gideceği güzergâhı akıllı telefonu sayesinde buluyor, kafe işleten adam kışın bahçesini ufolar sayesinde ısıtıyor, eskiden insanları öldüren hastalıklar şimdi yeni ilaçlar sayesinde tedavi ediliyor vs. fakat bütün bunların etik olmayan amaçlar doğrultusunda kullanıldığını ya da bilimin hız kazandığı dönemlerin savaş zamanları olduğunu düşünürsek, bilimin sadece ulvi amaçlara hizmet etmediğini görürüz.

#14

şimdiye kadar iki tane genel seçim gördüm -gördüm derken oy kullandım- ama bunu siyasete inancım olduğu için yapmadım. yapmam gerektiğini düşündüğüm için, oy kullanmanın kullanmamaktan yeğ olduğunu düşündüğüm için yaptım. en azından şimdilik siyasete bakış açım, partiler nezdinde değil de sivil toplum içerisinde yapılması yönünde. neyse, bu başka bir konu, benim bahsetmek istediğim şey mecliste konuşan milletvekilinin mikrofonunun kapatılması meselesi üzerine. anlatmak istediğim şeye böyle bir girizgah yapmamın nedeni, bu eleştiriyi bir parti sempatizanı olarak yapmadığımı belirtmekti. muharrem ince'nin suriye tezkeresini eleştirdiği konuşması sırasında mikrofonunun kısılmasına kızmaktan çok güldüm. cidden güldüm. yıl olmuş 2012, mecliste mikrofon kısılıyor. tam bir ilkokul çocuğu tepkisi. meclisin seviyesi yerlerde sürünüyor. hangi partiden kim konuşursa konuşsun ve ne derse desin, mikrofon kısılır mı arkadaşım? böyle zamanlarda bizi yönetenlerin düşük kapasiteli kimseler olduğunu bir kez daha görüyorum. 

30 Eylül 2012 Pazar

araf - yeşim ustaoğlu


türkiye'de bir kadın hikayesi anlatıldığında, bu bir şekilde hep erkekler üzerinden şekillenen bir hikaye oluyor. birinin karısı olmak, birinin kızı olmak, erkeklere rağmen bir şeyler olmak üzerine hikayeler dinliyoruz. bu durum elbette ki bizim toplumumuza özgü bir şey değil; fakat benim içine doğduğum kültür bu olduğu için üzerine söylecek sözlerimin olduğu toplum da bizimkisi. ne yazık ki kadın hikayesi deyince erkekler üzerinden şekillenen bir durumdan başkasını ben de bilmiyorum. bütün bunlar beni üzmekten ziyade öfkelendiriyor. sonuçta mide bulanması en iyi bildiğim şeylerden biri oluyor.

yeşim ustaoğlu'nun araf filmini izlemeye giderken iyi bir film izlemeyi umarak gitmiştim ancak bu kadar etkileneceğimi tahmin etmemiştim. uzun zamandır izlediğim en çarpıcı filmlerden biri olabileceğini düşünmemiştim ama öyle oldu. çoğunluk filminde ne hissettiysem bir benzerini burada hissettim. yeşim ustaoğlu araf'ta müge anlı programlarına katılan insanların hayat hikayesini anlatmış. her sabah seda sayan'a gelen kadınlar, en büyük hayali acun'un yarışmasına katılmak olan gençler, sokak aralarında kolbastı oynayan çocuklar, hayatı kocasının donlarını ütülemekle geçen eşler ve daha nicelerinin hikayesi bu film. bana uzak olduğunu düşünsem de o kadar uzak değil bütün bunlar; çünkü her gün üçüncü sayfa haberi olarak gördüğüm insanlar, toplu taşımada yanına oturduğum kişiler, fabrikadaki adam, otogardaki yolcu vs. bütün bu insanlara temas etmek için filmlere ya da romanlara ihtiyacım olmadığını biliyorum. hayalleri bile olmayan kayıp bir gençlik var ve araf bunu anlatıyor.

insanın hayalleri, görüş alanının genişliğiyle doğru orantılı. ülkedeki insanların çoğu önünü göremiyor. eğitimli insanların haricindeki büyük çoğunluk yaşam içinde kayboluyor. hayatlarını televizyonla dolduruyor, bir adam tarafından evlenilmeye layık eş olmak amacıyla yaşıyor. bu açıdan bakıldığında araf son derece politik. bana bir çıkış yolu olmalı diye düşündürttü ama aynı zamanda olmadığı düşüncesine de itti. içim karardı, tedirgin oldum ve hep "birinin bir şeyi" olmak zorunda olan kadınlık durumunu düşündüm. babanın kızı, kocanın karısı... bu durum hiç adil değildi. bu filme adalet kavramıyla yaklaştığımda kaderci yanımı gördüm. filmdeki kızla farklı hayatlarımız vardı; fakat bu ülkede kadın olarak dünyaya gelen herkesle yaşadığım/hissettiğim ortak şeyler bir sürüydü. bütün bunları bir kez daha beyaz perdede görmek beni gerdi.

internette bu filme "feminist olma kaygısı gütmüş" gibisinden yapılan yorumlara rastladım. kadın yönetmen tarafından çekilen her filme feminist film deme yüzeyselliğini bir kenara geçtim, bu filme feminist sinema diyebilir miyiz, bilemedim. bence değil. mesela winter's bone ya da frozen river daha feminist filmlerdi. zaten yeşim ustaoğlu'nun böyle bir kaygısı olduğunu düşünmüyorum. konu, herhangi bir etikete ihtiyaç duymayacak kadar baskın zaten. yönetmenin tarzı soğukkanlı ve böyle bir hikayeyi/bazı sahneleri duygu sömürüsüne dönüştürmeden anlatmak bile çok büyük bir olay. işte yeşim ustaoğlu'nun tavrı kendini burada belli ediyor. bu da beni onun samimiyetine tamamiyle inandırıyor. 

filmi değişik karakterlerin her birine göre ayrı ayrı okuyabiliriz. ancak benim zihnimden zehra karakteri gitmiyor. kaderinde yazılı olanın dışına çıkamayan bu kız sebebiyle topluma öfke duydum. cinselliğinin hesabını topluma vermek zorunda olan ve bu nedenle başına gelen her türlü belanın kendisine müstehak görüldüğü bu kız gibi nicelerinin hayatının bir yerlerde söndüğünü düşünüp, oturduğum yerden kalkamadım.

maria mochnacz


sevdiğim bazı müzisyenlerin müzik kariyerleri boyunca çekilen fotoğraflarına baktığımda, fotoğrafların müziklerini ne kadar iyi yansıttığını görüp şaşırdığım zamanlar olmuştur. sevdiğim bu kişilerin fotoğrafları, müzikleriyle zihnimde oluşturdukları algıyı neredeyse bire bir yansıtmaktadır. bu durumun genelde nadir yakalanan bir şey olduğunu düşünmüşümdür. hani sadece fotoğrafta öyle çıksın diye değil de gerçekten o kişinin dünyasını yansıtmak amacıyla çekilen fotoğraflar hemen kendini belli ediyor. eskiden bunun fotoğrafçının başarısı olduğunu düşünürdüm ama şimdi dahası da olduğunu fark ettim.

fotoğraf ile müziğin örtüştüğü durumların fotoğrafçının başarısından öte bir şey olduğunu fark etmem pj harvey'in o aykırı ve orjinal fotoğraflarının hepsinin yıllar boyunca maria mochnacz tarafından çekildiğini  öğrenmem sayesinde oldu. fotoğrafa ilgim olmadığından dolayı, hiçbir zaman bunları kim çekmiş diye merak etmemiştim. fakat kısa bir süre önce tesadüfen internette rastladığımda parçalar yerine oturdu. meğersem beğendiğim o kareler hep aynı kadının elinden çıkmış. kendisi, pj harvey'nin yıllardır birlikte çaldığı john parish ve mick harvey gibi meğersem ekibin bizzat içindeymiş. john parish'in kız arkadaşı olduğu zamanlar pj harvey'nin müziğinin içindeymiş ve o günden bu yana da içinde olmaya devam etmiş. bu noktada fark ettiğim şey, fotoğrafçı o müzisyenin sadık bir dinleyicisiyse fotoğraflar müziği yansıtıyor. tıpkı patti smith'in müziğiyle bire bir örtüşen fotoğraflarının robbert mapplethorpe'un elinden çıkması gibi. ya da joy division'un müziğini tünel atlarında resimleyen anthon corbijn gibi. aynı şekilde control filminin samimi olmasının nedeni de corbijn tarafından çekilmiş olması bana göre.

maria mochnacz'dan haberdar olduğumda ilk aklıma gelen, "demek ki bütün o fotoğrafları çeken kişi kendisiymiş" oldu. on dört yaşındaki ben'in, çıplak bir fotoğrafa baktığında gördüğü şeyin çıplaklıktan öte bir şey olabileceğini de gösteren bu kadından bahsetmek istedim. şurada pj harvey fotoğraflarıyla ilgili demişim ki:  "göğüsleri görünen bir kadının ortada olan tek şeyinin bedeni değil, aynı anda ciğerleri ve kalbi de olabileceğini idrak ediyorum." bütün bunların ardından fotoğrafla hiç ilgisi olmayan biri olarak benim anladığım şu ki, eğer bir fotoğrafçı müziğini sevdiği birini çekiyorsa, işte o kare müzikle bir şekilde örtüşüyor.

20 Eylül 2012 Perşembe

çalışarak kafa dinledi

çalışmanın akıl sağlığını koruduğunu fark etmem çok eskiye dayanmıyor. bunu fark ettiğimden beridir kendimi iyileştirmek istediğimde çalışıyor, bir şeylere emek edip yoruluyorum. yorulmak hayatımı kurtarıyor, akıl sağlığımı korumama yardım ediyor. eskiden, "çok çalışmak mı? bu kesinlikle kapitalizmin insan emeğini sömürmesidir!" derdim fakat bugün böyle düşünmüyorum. tabii ki de çalışmak derken bahsettiğim şeyin insanî koşullarda ve emeğin kıymetinin bilindiği, karşılığını bulduğu bir sistem olduğunu belirtmeme gerek yok. böyle olduğunu varsaydığım bir hayatta, bir insanın en iyi ilacı çalışmak bana göre. bunu kapitalizmden kör olmuş gözlerim ve para hırsına kurban gitmiş insanlığımla söylemiyorum, aklım gayet başımda. zaten ne zaman çalışsam, aklım hiç olmadığı kadar başımda oluyor. insanın hayatını bir şeylerle doldurması gerekiyor ve çalışmak da bunların en etkilisi. geçen gün bir arkadaşıma "insan sağlığı elverdiği sürece çalışmalı" diye bir cümle kurdum, bana aynı başbakanımız gibi konuştun dedi. bunu duyunca bir an irkildim ve gerçekten de öyle konuştum galiba dedim. başbakan beni ilgilendirmiyor ancak bir şeyler üreterek gürül gürül akan hayata dahil olabilecekken kendilerini eve hapseden ya da mecburen hapsolan insanlarla ilgileniyorum. insan boş kaldıkça akıl sağlığı elinden gidiyor. mutluluğun bir şeyler üretmeyle çok yakından bir ilişkisi olduğuna inanıyorum. rahatlamak için kek pişiren, pasta-börek-çörek yapan kadınlar bunun küçük ölçekte bir örneği. "sabahlara kadar çalıştım, dün gece çok uykusuz kaldım, aman tanrım yapacak ne çok iş var" demek, "günler bomboş geçiyor"dan bin kat daha iyi. 

13 Eylül 2012 Perşembe

#13

-insan bazı şeyleri sadece kendisinin yaptığını sanırken başkalarının da yaptığını öğrenince şaşırıyor. bir arkadaş toplantısında hepimizin bir yerden geçerken, en kısa mesafe olarak hipotenüs çizdiğini öğrendik. sonra bir de internet başında kendi kendimize fantastik seyahat rotaları belirleyip, acaba uçak bileti ne kadar tutar ki diye hayalî seyahatlerimizin bilet fiyatlarını araştırdığımızı.

-bir zamanlar ne post rock dinlerdik. biz derken ben ve müzikal beğenilerini/önerilerini takip ettiğim kişileri kastediyorum. galiba o bir dönemdi ve geçti gitti. bunu balmorhea'nın yeni albümünü görünce anladım. artık post rock ve türevlerini dinlemez olmuşum.

-terrence malick, ismi belli olmayan filmlerine isim koymuş. bir tanesi to the wander, bir tanesi de voyage of time olmuş. üçüncü halen belirsiz. voyage of time için çok iddiali bir tanımlama var, "an examination of the birth and death of the universe." sanki tree of life ekolünden gibi. gerçi babayı venedik film festivalinde yuhalamışlar ama o kesin onların ayıbıdır, çınk çınk çınk.

-röportajdan, basından, fotoğraftan kaçınmasını düşününce terrence malick ile ihsan oktay anar tavrı arasında bir benzerlik var.

-jennifer lawrence tam bir hollywood starı olma yolunda ilerliyor. halbuse ben onu winter's bone isimli sağlam filmde görüp, sevip, farklı biri olduğunu düşünmüştüm. meğersem o da herkes gibiymiş. 

-grizzly bear'ın yeni albümünü dinlemek için sabırsızlanıyorum. 

-uzun aralıklarla hissettiğim tuhaf bir şey var. an geliyor, çevremdeki pek çok şeyden iğreniyorum. her yer, her şey pismiş gibi geliyor. bütün günüm dışarda geçtiğinden dışarda yemek zorunda olduğum yemek, oturduğum yer, otobüsler, diğer insanlar ve geri kalan her şey. kirleniyormuşum gibi, yeni yıkamama rağmen saçlarım yeterince temiz değil gibi, burnuma sürekli tuhaf kokular geliyor gibi. ama bu his çok kısa bir sürelik, bunu biliyorum. bir-iki saat sonra geçiveriyor. sonra ben yine normal hissetmeye başlıyorum. 

-gözümü kapayınca bazı şeyler sonsuz geliyor, sanki hiç bitmeyecek. şarkılar hiç bitmeyecek, yollar hiç bitmeyecek, günler hiç bitmeyecek. günlerin bitmesini istediğimden değil, sadece bazen günler daha kolay aksa fena olmaz dediğimden. ne bileyim, askerde olsam kalan günleri sayardım, beklediğim bir şey olsa her gün takvimden bir günün üzerini çizerdim. beklediğim bir şey olsun isterdim. beklenen hava, beklenen televizyon programı, beklenen basın açıklaması. gerçi ömrümüz beklemekle geçmiyor mu? öğle yemeğini, sınav sonucunu, maaş tarihini, bir sonraki tatili, bir sonraki seneyi.

-bu sene sinema açısından benim için son derece tatmin edici geçti. hatta bir yıl içerisinde bu kadar iyi filme denk gelmek bana yetti de arttı bile. bir de yılın geri kalanında beklediğim filmler var ki bir yıl için bu kadar yeni film heyecanı bence fazla.

#12

malzemenin dayanabildiği maksimum kuvvete çekme direnci denir. ondan sonra kırılma gelir. insan ilişkilerinde de böyle bir nokta vardır. iki insan birbirini kendi kapasiteleri oranında maksimum noktaya kadar çeker. çekmek doğru bir sözcük müdür, bilmiyorum. tahammül eder ya da anlayış gösterir de diyebiliriz. belli bir yerden sonra birinin görüşü diğerinin kaldıramayacağı derecede ters olmaya başladığında kopma noktası gelir. insanın düşüncelerini yakın çevresiyle paylaşmasıyla dışarıdan birisiyle paylaşması arasında şöyle temel bir fark olmalıdır: yakınındakiyle paylaşırken beklentin yargılanmak değildir. dışarıdan biri refleks olarak seni yargılayabilir ancak yakınındaki bunu yapmaz. en azından böyle düşünürsün, bunu umarsın. fakat en nihayetinde bu hep bir noktada tıkanır; senin anlayışın ile arkadaşım dediğin insanın anlayışı çelişmeye başladığında birbirinizi yargılama aşamasına gelirsiniz. bu beni hep üzer. üzmesinin nedeni de karşımdakiyle ayrı düştüğüm için değil, yargılanmaya başladığımı anladığım içindir. demek ki beni anlar diye düşündüğüm kimseler tarafından bile etiketlenmekten kurtulamıyorum derim. arkadaşımla bile er geç bir kopma noktasına ulaştığımızı görürüm.

insanoğlunun algısı bir yerde köreliyor. belli sınırlar var, bir türlü oraları aşamıyoruz. yeterince geniş düşünemiyoruz gibi geliyor. buna kendimi de dahil ediyorum. bazı şeyleri kendi içimde kırmaya çabalasam bile hiç beklemediğim bir anda kendime yeniliyorum. mesela yakın zamanda bir arkadaşımla konuşurken, bir konuda toplumun bize bellettiği üzere "kadınların yaptığı/erkeklerin yaptığı" gibi bir cümle kuruvermişim. arkadaşım hemen beni uyardı, bak yanlış yapıyorsun, böyle şeyleri kimlikler üzerinden değerlendirme dedi. o an zihnimde bir ampul yandı. evet, dedim. ben bu yaşıma kadar bu konuda böyle düşündüğümü hiç fark etmemişim. bilinçaltı denen şeye bir kez daha şaşırdım. sözde bunlara karşı çıkarken, bir arkadaş sohbetinde derinlerdeki düşüncelerim su yüzüne çıkıvermişti. meğersem ben de eleştirdiğim insanlar gibi düşünüyormuşum, ne yazık dedim. ben bile kendi kafamda belli şeylere belli etiketler vermişim.

kendimi içine doğduğum kültürden, topraklardan elbette ki soyutlayamam. zaten böyle bir isteğim hiç olmadı. bugün neye karşı duruyorsam ya da neyin yanındaysam, referans noktam hep içinde bulunduğum toplum oldu. kendimi toplumdaki anlayışa göre konumladım. karşı çıktıklarım burada gördüğüm yanlışlardı. beni ben yapan iyisiyle kötüsüyle bu eğitim sistemiydi. yine de kendimi herhangi bir şeyin parçası yapmamak için uğraştım, uğraşmaya devam ediyorum. içine doğduğum ahlak anlayışını sorguluyor ve kendi doğrularımın peşinden gidiyorum. bunların toplumla uyuşmadığı alanlar var ve ben bunun geri dönüşünü etiketlenerek alıyorum. toplumdaki etiketlenmeyi umursamamayı öğrendim ama bunu yakınımdakiler yapınca inciniyorum. sanki karşımdakiyle bir kırılma noktası yaşıyoruz. sonuç olarak, bir insana yaklaşımım hiçbir zaman yargılayıcı olmuyor fakat karşımdaki beni yargılamaya başladığında aklıma şu meşhur laf geliyor, dilimizin sınırları gerçekten de dünyamızın sınırları mı? işte bunu ben bilemem, şimdi felsefeciler düşünsün.

11 Eylül 2012 Salı

müzik dinleyen inekcikler

müzik yapmak nasıl bir şey anlayamıyorum. bu yüzden de müzik benim için sonsuza kadar dinlerken akıl sır erdiremediğim, vay be insanlar nasıl yapıyor dediğim bir şey olmaya devam edecek. liseye yeni başlayan her ergen gibi elbet benim de elimden kısa bir süreliğine gitar gelip geçti; ancak yine de ne zaman ardı ardına gelen bir nota kağıdı görsem bana japonca gibi gelir, beni sıkıntı basar. insanlar bunu nasıl yapıyor yae derim ("nasıl yapıyor ya?" değil, "nasıl yapıyor yaee?" işte bu derece anlam veremem). ne zaman nota görsem, boğazlı kazak giymişim de nefes alamıyormuşum gibi olurum. bu yıllardır hiç değişmedi, değişeceğini de sanmıyorum. işte bana biraz ürperti ama hayatta sayılı şeyden aldığım keyfi veren müzikle ilişkim tamamen anlamlandıramama üzerine kuruludur. anlamadığım için severim (gerçi her anlamadığım şeyi sevmem, mesela advanced termo ya da diferansiyel denklemler). müziğin benim nazarımda sadece bazı insanların kendi arasında anlaştığı bir dil olmasından asla rahatsızlık duymam. bilakis böyle olması aldığım keyfi arttırır. bu konuda aşağıdaki video'daki inekcikler de benle hemfikir sanırım. anlamıyorlar ama dikkatle dinliyorlar. youtube yorumlarından birinde dendiği gibi, güzel müziğe inekler bile kayıtsız kalamaz. canım inekler, hepinizi okşar, öperim.

30 Ağustos 2012 Perşembe

favori dream team'im

bu video'yu ilk kez 2012 kışında bir zaman izledim. o zamandan beri de arada açar izlerim. her ne kadar şu sıralar son derece sıkılgan bir insan olsam da bu performansı 234567807. kez zevkle izlediğimi görünce durumun o kadar da kötü olmadığını anlıyorum. video'yu bilgisayar ekranımın başından izlememe rağmen her seferinde yaşam adına şevkle doluyorum. hayattayım ve böyle güzel bir şeye sanal yoldan da olsa tanıklık etmek beni iyi hissettiriyor. tam anlamıyla bir dream team. her biri tek başına olağanüstü güzel müzik yaparken, bir de bir araya gelmişler yahu. en çok hangisini seviyorum bilmiyorum.

ilham

insanın hiçbir şekilde okuduğu kitaptan, dinlediği müzikten ya da izlediği filmden zevk alamadığı olur mu? oluyormuş. son zamanlarda gördüğüm bir güzelliği takdir edemeyecek kadar uyuştuğumu hissediyorum. şu sıralar kendimi bildim bileli beni beslediğini düşündüğüm şeyler karşısında hissizim. hayattan zevk almıyor değilim; ancak beni ben yapan şeylerden zevk alamıyorum ve bu da beni biraz korkutuyor. zihnimi neyle dinlendirsem, ruhumu neyle beslesem bilemiyorum, yaptıklarım beni tatmin etmiyor. kitaplığımda duran kitapları karıştırıyorum ve vakti zamanında altını çizdiğim yerlere göz atıyorum. evet, güzelmiş diyorum ama bir şey hissetmiyorum. baktığım bir tablo bende derin hisler uyandırmıyor. şevkle okuduğum kitabı yarım bırakıyorum ve bir filmden kolayca sıkılabiliyorum. bütün bunların yerine hayata karışmak daha cazip geliyor ve günlük hayatın akışında kaybolmak istiyorum. evvelden gözlerimi dolduran bir parçayı kayıtsızlıkla dinliyor, kendisini tanıdığımdan beri canım ilk defa marissa nadler dinlemek istemiyor, okumak istediğim kitaplar öylece beni bekliyor. bütün ömrüm boyunca bana ilham veren şeyler şimdilerde ilham vermiyor. bunları yapmak yerine sokakta akan hayatın peşinden koşmak istiyorum.